4314/02

WyrokETPCz2009-12-15ECLI:CE:ECHR:2009:1215JUD000431402

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy brak odpowiednich środków bezpieczeństwa w transporcie kolejowym i nieskuteczne postępowanie w sprawie odpowiedzialności państwowego przewoźnika naruszyły prawo do życia (art. 2 Konwencji)? Czy przewlekłość postępowania cywilnego o odszkodowanie naruszyła prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie (art. 6 ust. 1 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że państwo ma pozytywny obowiązek ochrony życia, który obejmuje zapewnienie odpowiednich regulacji i środków bezpieczeństwa w niebezpiecznych działaniach, takich jak transport kolejowy. W niniejszej sprawie TCDD, jako podmiot państwowy, nie podjęło podstawowych środków bezpieczeństwa na stacji (brak peronów, niewystarczające oświetlenie, zatrzymanie pociągu na niewłaściwym torze, brak personelu), co przyczyniło się do śmiertelnego wypadku. Trybunał stwierdził, że nie można przypisać wyłącznej odpowiedzialności ofiarom za ich nieostrożność, biorąc pod uwagę rażące zaniedbania po stronie państwa. Ponadto, postępowanie karne nie doprowadziło do skutecznego ustalenia odpowiedzialności TCDD, a prokuratura nie podjęła działań po skierowaniu sprawy przez sąd karny, co naruszyło proceduralny aspekt art. 2. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał uznał, że postępowanie cywilne o odszkodowanie, trwające ponad osiem lat i siedem miesięcy (wliczając egzekucję), było nadmiernie długie, zwłaszcza w sprawie dotyczącej utraty życia, co naruszyło wymóg rozsądnego terminu.
Stan faktyczny
Skarżący, Sevim Kalender, Adnan Kalender i Aysun Kalender, są rodziną Kadira Kalendera i Şükriye Kalender, którzy zginęli w wypadku kolejowym 4 maja 1997 roku na stacji Pamukova w Turcji. Ofiary wysiadły z pociągu pasażerskiego, który zatrzymał się na środkowym torze, i zostały śmiertelnie potrącone przez pociąg towarowy na sąsiednim torze. Stacja nie posiadała peronów, miała niewystarczające oświetlenie, a personel nie był obecny, aby kierować pasażerów. Władze krajowe wszczęły postępowanie karne przeciwko maszyniście (który został uniewinniony) oraz postępowanie cywilne o odszkodowanie przeciwko państwowemu przewoźnikowi kolejowemu TCDD, które trwało ponad osiem lat i siedem miesięcy.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje skargę za dopuszczalną, z wyjątkiem zarzutu dotyczącego braku rzetelności postępowania przed Sądem Cywilnym Pierwszej Instancji (art. 6 Konwencji). 2. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym z powodu nieprzestrzegania zasad bezpieczeństwa, które doprowadziły do śmierci bliskich skarżących. 3. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym z powodu braku skutecznej ochrony prawnej w ramach prawa do życia. 4. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu przewlekłości postępowania odszkodowawczego. 5. Stwierdza, że nie ma odrębnej kwestii do rozpatrzenia w odniesieniu do art. 3, 7 i 13 Konwencji. 6. Zasądza na rzecz skarżących: a) Sevim Kalender: 35 000 EUR za wszystkie szkody. b) Adnan Kalender: 25 000 EUR za wszystkie szkody. c) Aysun Kalender: 25 000 EUR za wszystkie szkody. d) Wspólnie na rzecz skarżących: 1 500 EUR na pokrycie kosztów i wydatków postępowania. e) Odsetki ustawowe. 7. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   KALENDER -TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no: 4314/02)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Aralık 2009   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (4314/02) no’lu davanın nedeni (T.C.   vatandaꢀları) Sevim Kalender ve çocukları, Adnan Kalender ve Aysun Kalender’in   (baꢀvuranlar) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 24 Eylül 2001 tarihinde Đnsan Hakları ve   Temel Özgürlüklerin Korunmasına iliꢀkin Sözleꢀme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi -   AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.   Baꢀvuranlar, AĐHM Đç Tüzüğü’nün 36/2 maddesi uyarınca (in fine) kendi savunmalarını   kendileri üstlenmiꢀtir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢁULLARI   Baꢀvuranlar, sırasıyla, 1940, 1964 ve 1966 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedirler.   Baꢀvuranlar, 4 Mayıs 1997 tarihinde meydana gelen bir tren kazasında hayatlarını kaybeden,   Kadir Kalender’in eꢀi ve çocukları ile ꢁükriye Kalender’in gelini ve torunlarıdır.   TCDD (Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları) demiryolu taꢀımacılığında Devlet tekelini   elinde bulunduran bir kamu kuruluꢀudur.   Mayıs 1997 tarihinde, baꢀvuranların yakınları Haydarpaꢀa (Đstanbul) garından bir TCDD   trenine binmiꢀlerdir. Saat 21:15 sıralarında Pamukova istasyonuna vardıklarında, vagondan   inerken, bitiꢀik tren rayı üzerinde seyreden bir yük treni onlara ölümcül bir ꢀekilde çarpmıꢀtır.   1. Ceza soruꢀturma ve yargılaması   Kazadan hemen sonra, Pamukova Cumhuriyet Savcısı (“savcı”) olay yerine gelmiꢀ ve re’sen   bir soruꢀturma baꢀlatmıꢀtır.   Mayıs 1997 tarihinde düzenlenen bilirkiꢀi raporunda, kazanın TCDD ile maktullerin   ortaklaꢀa sorumluğu dahilinde meydana geldiği sonucuna varılmıꢀtır. Bilirkiꢀi raporu,   baꢀvuranların yakınlarının vagonun ters tarafından indiklerini ve yanlıꢀlıkla yük treninin   seyrettiği bitiꢀik raylardan geçmeye çalıꢀtıklarını kaydetmektedir. Bilirkiꢀi ayrıca, istasyonda   yeteri kadar güvenlik önlemi bulunmadığını not etmektedir. Bilirkiꢀi raporuna eklenen   krokiye göre, garda üç ayrı demiryolu bulunmaktadır. Maktullerin seyahat ettikleri tren,   istasyon binasına bitiꢀik olan (1.) demiryolu üzerinde bir yük treni bulunduğundan ortadaki   (2.) demiryolunda durmuꢀtur. Kaza yeri istasyon binasına yaklaꢀık 100 metre mesafededir.   Bilirkiꢀi, baꢀvuranların yakınlarına çarpan trenin kondüktöründe sorumluluk olmadığı   sonucuna varmıꢀtır.   Mayıs 1997 tarihinde, savcı yine de eski Türk Ceza Kanunu’nun 455. maddesine   dayanarak, baꢀvuranların yakınlarına çarpan trenin kondüktörünü, tedbirsizlik ve dikkatsizlik   sonucu ölüme sebebiyet vermekle suçlamıꢀtır.   Eylül 1997 tarihinde düzenlenen bilirkiꢀi raporunda, yine maktullere çarpan trenin   kondüktörünün kazada sorumluluğu bulunmadığı sonucuna varılmıꢀtır. Ayrıca raporda,   kazanın TCDD ile maktullerin ortaklaꢀa sorumluğu dahilinde meydana geldiği sonucuna   varılmıꢀtır. Bilirkiꢀi, garın aydınlatmasının yeterli olmadığını ve demiryolları arasında peron   ve güvenlik önlemlerinin bulunmadığını kaydetmiꢀtir.   Kasım 1997 tarihinde düzenlenen bir raporda, Adli Tıp Kurumu bilirkiꢀileri de yine kazada   kondüktörün sorumluluğu bulunmadığı sonucuna varmıꢀtır. Adli Tıp Kurumu bilirkiꢀileri,   maktuller ile TCDD’nin sorumlulukları konusunda ise, maktullerin 4/8 ve TCDD’nin 4/8   sorumlu olduğu kanaatine varmıꢀ; ayrıca TCDD’nin yolcu güvenliğini sağlamak için gerekli   önlemleri almadığını kaydetmiꢀtir (peronun olmayıꢀı, aydınlatmanın yetersizliği ve yolcuları   uyaracak personelin bulunmaması gibi).   ꢁubat 1998 tarihinde, Pamukova Ceza Mahkemesi kondüktörün beraatine hükmetmiꢀtir.   Mahkeme, bu kararında sanık ve tanıkların ifadelerini ve bilirkiꢀi raporlarını gerekçe   göstermiꢀtir. Mahkeme, Adli Tıp raporunda güvenlik kurallarının yerine getirilmediği   sonucuna varılmasının ıꢀığında, TCDD sorumluluğunun söz konusu olduğunu belirterek   davayı Pamukova savcılığına sevk etme kararı almıꢀtır.   Dosyadaki unsurlara göre, mahkemenin bu son talebi üzerinde herhangi bir iꢀlem   yapılmamıꢀtır.   2. Đdari soruꢀturma   Haziran 1997 tarihinde idari soruꢀturma sonunda düzenlenen rapora göre, kondüktör   baꢀvuranların yakınlarını 100 metre mesafede farketmiꢀ ve uyarı düdüğünü çalarak trenin   hızını saatte 50 km’de tutmuꢀtur. 20 m. mesafede, maktul ꢁükriye Kalender demiryolu   üzerinden geçerken tökezlemiꢀtir. O sırada trenin biçtiği maktule yardım etmek isteyen oğlu   Kadir Kalender de kafasına trenin çarpmasına engel olamamıꢀtır. Tren frenleme sonrasında   ancak 500 metre ileride durabilmiꢀtir. Tren savcının emriyle duraklama konumunda 75 dakika   bekletilmiꢀtir.   Adıgeçen raporda, kazanın meydana gelmesinde bütün sorumluluğun baꢀvuranların   yakınlarında olduğu sonucuna varılmıꢀtır. Maktul ꢁükriye Kalender, yalnızca vagonun ters   tarafından inmekle kalmamıꢀ, aynı zamanda farları yanan ve uyarı düdüğünü çalan bir trenin   yaklaꢀtığı sırada bitiꢀik demiryolunu geçmeye çalıꢀmak suretiyle ihtiyatsız davranmıꢀtır.   Diğer maktule gelince, Kadir Kalender, annesine yardım etmeye çalıꢀmıꢀtır. Bilirkiꢀi, kazanın   bütün sorumluluğunun iki maktulde olması bakımından hatlarda meydana gelen gecikmeler   nedeniyle TCDD’nin uğradığı zararın ilgili ꢀahsılardan talep edilebileceğini belirtmiꢀtir.   Maktuller ana-oğul olduğu halde bu rapor onları karı-koca olarak tanıtmaktadır.   TCDD Bölge Müdürlüğü yayınladığı 16 Haziran 1997 tarihli genelgede kazanın neden olduğu   aksamalar sonucu uğranan zararın Genel Müdürlüğün 24 Aralık 1996 tarihli talimatı   doğrultusunda talep edilmeyeceğini açıklamıꢀtır.   3. Hukuk yargılaması   Ekim 1997 tarihinde, baꢀvuranlar yakınlarını kaybettikleri kaza nedeniyle uğradıkları   maddi ve manevi zarar karꢀılığında tazminat elde etmek amacıyla TCDD aleyhine Pamukova   Asliye Hukuk Mahkemesi (“AHM”) önünde dava açmıꢀtır. Baꢀvuranlar, beraberce 1 milyar   Türk Lirası (“TRL“) maddi tazminat ve herbiri için ayrı ayrı 500 milyon TRL manevi   tazminat talep etmiꢀlerdir. Baꢀvuranlar, fazlaya iliꢀkin haklarını saklı tutmuꢀlardır.   Belirtilmeyen bir tarihte, TCDD karꢀı dava açmıꢀ ve kaza sonrasında hatlarda meydana gelen   gecikmeler nedeniyle TCDD’nin uğradığı maddi zararın tazminini talep etmiꢀtir.   Aralık 1997 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi ilk duruꢀmasını gerçekleꢀtirmiꢀ ve bu   tarihle 4 Nisan 2000 tarihi arasında on sekiz duruꢀma gerçekleꢀtirmiꢀtir.   Asliye Hukuk Mahkemesi 21 Nisan 1998 tarihli duruꢀma sırasında, gar ꢀefini dinlemiꢀ, o da   kaza anında olay yerinde olmadığını ifade etmiꢀtir. Gar ꢀefi genelde yolcular inip-binerken   gar çalıꢀanlarının orada olduğunu, ancak kaza günü personelin orada bulunmadığını   belirtmiꢀtir. Gar ꢀefi, uygulamada trenin sağ tarafından inildiğini ve demiryolu üzerinden   geçildikten sonra istasyon binasına ulaꢀıldığını ifade etmiꢀtir. Baꢀvuranların avukatının   sorusuna cevap olarak gar ꢀefi, istasyonların birbirine çok yakın olması ve tren kapılarının   kilitli olmaması dolayısıyla yolcuların, varılan garın durumuna göre, sağ ya da sol taraftan   inebildiklerini açıklamıꢀtır.   Asliye Hukuk Mahkemesi, 30 Haziran 1998 tarihinde kazanın meydana gelmesinde tarafların   sorumluluklarını belirlemesi ve hatlardaki gecikmeler nedeniyle TCDD’nin uğradığı kaybı   hesaplaması amacıyla dosyayı bilirkiꢀiye sevk etmiꢀtir.   Bilirkiꢀi, raporunu 3 Ağustos 1998 tarihinde sunmuꢀtur. Bilirkiꢀi, baꢀvuranların yakınlarının   vagonun ters tarafından inmek suretiyle yeteri kadar dikkat göstermedikleri kanaatine varmıꢀ   ve kazanın meydana gelmesinde % 60 sorumlulukları olduğuna kanaat getirmiꢀtir. TCDD’nin   sorumluluğuna gelince, bilirkiꢀi Pamukova istasyonunun fiziki yapısı yanında yönetiminin de   güvenlik gereksinimlerine cevap vermediğini kaydetmiꢀtir. Bu konuda bilirkiꢀi, peronların   kendi aralarında alt geçitlerle bağlantılı olması gerektiğini hatırlatmıꢀtır. Bilirkiꢀi, 1 No.lu ve   No.lu diye adlandırılan demiryollarının yolcu trenleri için ayrılmıꢀ olması, mutlaka   peronlarla donatılması ve istasyon binasına bitiꢀik olması gerektiğini not etmiꢀtir. Pamukova   garında 1 No.lu demiryolunun kullanılmaması bir yönetim hatasıdır. Bilirkiꢀi ayrıca, istasyona   gelmeden önce yolcuları bilgilendirmediği ve hangi taraftan inmeleri gerektiğini belirtmediği   için tren personelinin ihmali olduğunu da vurgulamıꢀtır. Bilirkiꢀi, son olarak garın yeteri   kadar aydınlatılmadığını kaydetmiꢀtir. Bu tespitler ıꢀığında, bilirkiꢀi, TCDD’nin   sorumluluğunun % 40 olduğu kanaatine varmıꢀtır.   TCDD’nin uğradığı zarar ise 432 901 350 TL olarak belirlenmiꢀtir.   Asliye Hukuk Mahkemesi, TCDD’nin baꢀvurusu üzerine 23 Mart 1999 tarihinde, hatlardaki   gecikmeler nedeniyle TCDD’nin uğradığı maddi zararın belirlenmesi için yeni bir bilirkiꢀi   raporu hazırlanması talimatı vermiꢀtir. Bu duruꢀma sırasında, baꢀvuranların avukatı   TCDD’nin 3 Ağustos 1998 tarihli rapor üzerindeki itirazlarına karꢀı çıkmıꢀ ve yeni bir   bilirkiꢀi raporu hazırlanmasına gerek olmadığını savunmuꢀtur.   Haziran 1999 tarihinde düzenlenen raporda, TCDD’nin yeniden hesaplanan zararı   792 954 TL olarak belirlenmiꢀtir.   Eylül 1999 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi bu raporu dosyaya eklemiꢀ ve 12 Ekim   tarihinde baꢀvuranların uğradığı maddi zararın belirlenmesi için bilirkiꢀi raporu   hazırlanması talimatı vermiꢀtir.   Aralık 1999 tarihinde, bir bilirkiꢀi, baꢀvuran Sevim Kalender’in maddi kaybını   110 325 TL ve baꢀvuran Aysun Kalender’in maddi kaybını ise 242 533 098 TL olarak   belirlemiꢀtir. Bilirkiꢀi, baꢀvuran Adnan Kalender’in reꢀit olduğu için bu baꢀlık altında   tazminat talep edemeyeceğini belirtmiꢀtir.   Nisan 2000 tarihinde, baꢀvuranların avukatı bir yazım hatası dıꢀında bu raporu kabul   ettiklerini beyan etmiꢀtir. Duruꢀma sonunda, Asliye Hukuk Mahkemesi baꢀvuranlar Sevim ve   Aysun Kalender’e uğradıkları maddi zarar karꢀılığında sırasıyla 333 333 333 TL ve   533 098 TRL ödenmesine hükmetmiꢀtir. Manevi tazminatla ilgili olarak ise, mahkeme   ilgili ꢀahsıların istedikleri tutarı % 60 oranında indirerek sonuçta herbirine 200 000 000 TL   ödenmesine ve bu tutarlara 22 Ekim 1997 tarihinden itibaren yasal faiz uygulanmasına karar   vermiꢀtir.   Asliye Hukuk Mahkemesi, TCDD’nin açtığı karꢀı davayla ilgili olarak baꢀvuranların   TCDD’ye 268 675 733 TL ödemesine ve bu tutara kaza tarihinden itibaren yasal faiz   uygulanmasına hükmetmiꢀtir.   Mayıs 2000 tarihinde, baꢀvuranlar kararı temyiz etmiꢀler ve TCDD’nin demiryolu   taꢀımacılığında yolcuların güvenliğine yönelik kurallara uymadığını ileri sürmüꢀlerdir.   Baꢀvuranlar, birçok bilirkiꢀi raporunun güvenlik kurallarına uyulmadığı yönündeki   tespitlerine atıfta bulunarak, yakınlarının ters taraftan inmekle suçlanamayacağını savunmuꢀ;   içinde bulundukları tren orta ꢀeritte durduğu için her halükârda indikten sonra rayların   üzerinden geçmek zorunda olduklarını belirtmiꢀlerdir. Baꢀvuranlar, güvenlik kurallarına   uymadığı yönündeki bütün tespitlere rağmen TCDD’nin kazadaki sorumluluğunun % 40   olarak belirlenmesi sonucunda Đdare’nin tüm somut yükümlülüklerden arındırıldığını   savunmuꢀlardır. Baꢀvuranlar, ceza yargılaması kapsamında yakınlarının sorumluluğu 4/8   olarak belirlenmiꢀken, tazminat davasında, görünür bir neden olmaksızın, bu sorumluluğun %   60’a çıkarıldığını eklemiꢀlerdir. Son olarak baꢀvuranlar, faizlerin davanın açıldığı tarihten   itibaren değil, kaza tarihinden itibaren uygulanması gerektiğini kaydetmiꢀlerdir.   Nisan 2001 tarihinde, Yargıtay destekten yoksun kalma tazminatının hesaplanma tarzıyla   ilgili itiraz dıꢀında tarafların sunduğu tüm argumanları reddetmiꢀtir. Gerçekten, yüksek   mahkeme destekten yoksun kalma nedeniyle uğranılan maddi zararın yerleꢀik içtihatla   kurulmuꢀ bir yönteme göre hesaplanmadığını kaydetmiꢀtir.   Yeniden dosyaya bakmakla görevlendirilen Asliye Hukuk Mahkemesi, 22 Ocak 2002 tarihli   duruꢀmada, ihtilaflı tutarların belirlenmesi amacıyla yeniden bilirkiꢀi raporu hazırlanması   talimatı vermiꢀtir. Mahkeme, ayrıca baꢀvuran Sevim Kalender’in uğradığı maddi zararın   geriye kalan kısmı için saklı tuttuğu haklar doğrultusunda ek talepte bulunduğunu ve bu   talebin 25 Aralık 2001 tarihinde mahkemede görülmekte olan davayla birleꢀtirildiğini   kaydetmiꢀtir.   ꢁubat 2002 tarihinde, bilirkiꢀi baꢀvuranların maddi zararını yeniden hesaplamıꢀtır. 19 Mart   tarihli duruꢀmada, Asliye Hukuk Mahkemesi bu bilirkiꢀi raporunun Đdare’ye tebliğ   edilmesine karar vermiꢀtir.   Mayıs 2002 tarihinde ilk kararında ısrar eden Asliye Hukuk Mahkemesi, baꢀvuran Sevim   Kalender’in ek talebi karꢀılığında kendisine ayrıca 541 776 992 TL ödenmesine ve bu   tutarlara kaza tarihinden itibaren yasal faiz uygulanmasına hükmetmiꢀtir.   Nisan 2003 tarihinde bu kararı onayan Yargıtay, 14 Ekim 2003 tarihinde karar düzeltme   talebini reddetmiꢀtir.   Baꢀvuranlar, cebri icra iꢀlemleri baꢀlatmıꢀlardır.   ꢁubat 2005 tarihinde, TCDD cebri icra iꢀlemlerinin ertelenmesini ve iptal edilmesini talep   etmiꢀtir. Đcra hakimi bu talepleri sırayla 3 Mart ve 19 Nisan 2005 tarihlerinde reddetmiꢀtir.   TCDD’nin temyiz baꢀvurusu da 30 Haziran’da reddedilmiꢀtir. 13 Haziran 2006 tarihinde,   karꢀı davası kapsamında TCDD’ye ödenen 1 752 YTL tutarının düꢀülmesinden sonra   baꢀvuranlar 7 624 Yeni Türk Lirası (“YTL”, yaklaꢀık 3 900 Euro) tazminat elde etmiꢀlerdir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuranlar, yakınlarının yaꢀam haklarının AĐHS’nin 2. maddesinde öngörüldüğü ꢀekilde   korunmadığını iddia etmektedirler.   AĐHM, bu ꢀikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan   yoksun olmadığını ve baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.   Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.   Baꢀvuranlar, TCDD’nin güvenlik kurallarında görülen büyük eksiklikler dolayısıyla   yakınlarının ölümünden sorumlu olduğunu savunmaktadırlar. Baꢀvuranlar, yetkililerin   yolcuların can güvenliğine yönelik gerekli önlemleri almadığını ve böylece pozitif   yükümlülüklerini yerine getirmediğini iddia etmektedirler. Baꢀvuranlar ayrıca, bilirkiꢀi   raporunda kazanın meydana gelmesinde taraflara yüklenen sorumluluklara itiraz etmektedir.   Bu konuda, baꢀvuranlar TCDD’nin güvenlikle ilgili büyük eksikliklerinin tespit edilmesine   rağmen, bilirkiꢀi raporunda maktullerin % 60 sorumlu oldukları sonucuna varıldığını   hatırlatmaktadırlar. Baꢀvuranlar, son olarak ancak beꢀ buçuk yıl süren bir yargılama sonunda   davalarını kazandıklarından ve bir de cebri icra iꢀlemleri baꢀlatmak zorunda kaldıklarından   ꢀikâyetçi olmaktadırlar. Baꢀvuranlar, sonuç olarak kazadan ancak dokuz yıl sonra gülünç bir   tazminat elde edebildiklerini belirtmektedirler.   Hükümet, baꢀvuranların yakınlarının ters taraftan indikleri için sorumluluğu paylaꢀmaları   gerektiğini ve karꢀıdan gelen trene dikkat etmediklerini hatırlatmaktadır. Hükümete göre,   maktullerin ihtiyatsız davranıꢀı kazaya neden olmuꢀtur. Bu bağlamda Hükümet, AĐHS’nin 2.   maddesinin, her bireyin bedensel bütünlüğüne zarar verme riski taꢀıyan tüm yaꢀam   faaliyetlerinde mutlak düzeyde bir güvenliği garanti ettiği ꢀeklinde yorumlanamayacağını   eklemektedir. Hükümet, tazminat davası süresinin uzunluğunu ise, davanın iki dereceli yargı   tarafından dört mahkemede görülmesiyle açıklamaktadır.   1. Esas bakımından   AĐHM, 2. maddenin ilk cümlesinin, Devlet’in yalnızca kasti ve hukuka aykırı ölüme sebebiyet   vermekten kaçınmasını değil, aynı zamanda görev alanı dahilindeki kiꢀilerin yaꢀamlarının   korunması için gerekli tedbirleri almasını da zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (Birleꢀik   Krallık aleyhine L.C.B. davası, 9 Haziran 1998, prg. 36, Karar ve hükümlerin derlemesi   1998-III). Yukarıda belirtilen pozitif yükümlülük, bir yandan, Devleti, kurallar çerçevesinde   yaꢀamı korumaya yönelik önlemler almaya icbar etmekte ve diğer yandan, etkili ve bağımsız   bir hukuk sistemi kurmak suretiyle ölüm koꢀullarını ortaya koyma ve gerektiğinde   sorumluların hesap vermesini sağlama zorunluluğu getirmektedir.   AĐHM, bu pozitif yükümlülüğün, sözkonusu etkinliğin kendine özgü niteliklerine ve insan   hayatı açısından oluꢀturduğu potansiyel riske uygun olarak hazırlanan yönetmeliklere bilhassa   önem verilmesi gereken tehlikeli etkinlikler için de geçerli olduğu kanaatindedir (Öneryıldız,   ilgili bölüm, prg. 89-90, 30 Kasım 2004). AĐHM ayrıca ulusal makamların bu tip etkinliklerde   uyguladığı güvenlik normlarıyla ilgili ꢀikâyetlerin dile getirildiği davalar gördüğünü   kaydetmektedir (Öneryıldız, ilgili bölüm, ve, bir gemideki güvenlikle ilgili, Fransa aleyhine   Leray ve diğerleri davası (karar), no 44617/98, 16 Ocak 2001, veya bir inꢀaat ꢀantiyesindeki   güvenlikle ilgili, Lüksemburg aleyhine Cecilia Pereira Henriques ve diğerleri davası (karar),   no 60255/00, 26 Ağustos 2003 veya yine bir trendeki güvenlikle ilgili, Fransa aleyhine Bone   davası (karar), no 69869/01, 1 Mart 2005).   Dosyadaki unsurlardan ve özellikle 3 Ağustos 1998 tarihli bilirkiꢀi raporundan, yolcuların   güvenliğine yönelik bir yönetmeliğin mevcut olduğu anlaꢀılmaktadır. Hükümetin bu   yönetmeliğin kesin içeriği hakkında hiçbir açıklama getirmediği doğruysa da, AĐHM, zaten   baꢀvuranların bir yönetmeliğin mevcut olmadığından değil, güvenlik talimatlarına   uyulmadığından ꢀikâyetçi olmaları dolayısıyla, bu hususun daha ileri safhada incelenmesine   gerek olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, AĐHM’nin incelemesi, konuyla ilgili   yönetmeliğe uyulup uyulmadığı ve mevcut davada riskli devlet faaliyetlerinde, yani   demiryolu taꢀımacılığında, yaꢀamların gereksiz yere tehlikeye atılmaması için uygun   tedbirlerin alınıp alınmadığı sorunuyla sınırlı kalacaktır.   Bu bağlamda, hem kazayla ve hem de Pamukova istasyonunun fiziki yapısıyla ilgili olarak   düzenlenen 3 Ağustos 1998 tarihli ve diğer bilirkiꢀi raporlarına bakıldığında, gar yönetiminin   asgari güvenlik gereksinimlerine cevap vermediği anlaꢀılmaktadır. Kuruluꢀun mevcut   kuralları uyarınca ve doğru bir gar yönetimi için yer altından birbirleriyle bağlantılı peronların   bulunması zorunlu olduğu halde, adı geçen garda peron bulunmamaktadır.   Üstelik, maktullerin bindiği tren, yolun üzerinde durmuꢀtur çünkü istasyon binasının   bitiꢀiğindeki yol yasalara aykırı olarak hareketsiz bir yük treni tarafından engellendiği için,   yolcular rayların üzerinden geçmek zorunda kalmıꢀlardır. Bu bağlamda, bilirkiꢀiler 1 No.lu ve   No.lu diye adlandırılan demiryollarının yolcu trenleri için ayrılmıꢀ olması, mutlaka   peronlarla donatılması ve istasyon binasına bitiꢀik olması gerektiğini belirtmiꢀtir. Pamukova   istasyonunda 1 No.lu demiryolunun kullanılmaması bir yönetim hatasıdır. Bilirkiꢀiler ayrıca,   istasyona gelmeden önce yolcuları bilgilendirmediği ve hangi taraftan inmeleri gerektiği   yönünde uyarmadığı için tren personelinin ihmali olduğunu da vurgulamıꢀtır. Bilirkiꢀi, son   olarak istasyonun yeteri kadar aydınlatılmadığını kaydetmiꢀtir. Ayrıca dosyada, baꢀvuranların   yakınlarının, öyle ya da böyle, istasyon binasının bulunduğu taraftan inmediklerini fark   edecekleri bir konumda olduklarını gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır.   AĐHM, ayrıca gar ꢀefinin de kabul ettiği gibi orada yardımcı personelin bulunmadığını   kaydetmektedir.   Bu ꢀartlar altında, kendilerini ölüme götüren bu üzücü olayın belirleyici sebebinin onların   ihtiyatsız davranıꢀı olduğunu söylemek mümkün değildir (bakınız, a contrario, Bone, ilgili   bölüm).   AĐHM, çeꢀitli bilirkiꢀi raporlarının ve tazminat davasına bakan ulusal mahkemelerin, güvenlik   talimatlarına uyulmaması ile kazanın meydana gelmesi arasında bir nedensellik bağı   kurduğunu not etmektedir.   AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin, bireyin bedensel bütünlüğüne zarar verme riski taꢀıyan tüm   yaꢀam faaliyetlerinde mutlak düzeyde bir güvenliği garanti ettiği ꢀeklinde   yorumlanamayacağını hatırlatmaktadır. Özellikle, ihtiyatsız yolculara karꢀı Devlet’e yaꢀamı   korumayla ilgili sınırsız bir pozitif yükümlülük yüklenemez (Bone, ilgili bölüm). Bununla   birlikte, mevcut davada güvenlik talimatlarıyla ilgili gözlemlenen birçok önemli eksikliği göz   önüne alan AĐHM, ulusal makamların meꢀru bir ꢀekilde maktullerin ihtiyatsızlığı arkasına   sığınamayacağı kanaatine varmaktadır. Ulusal makamlar, baꢀvuranların yakınlarının hayatını   korumak için gerekli en temel güvenlik önlemlerini almamıꢀlardır. Dolayısıyla, Devlet,   yolcuların hayatını koruyacak bir yönetmeliği uygulama bağlamında pozitif yükümlülüğünü   yerine getirmemiꢀtir.   Bu itibarla, AĐHS’nin 2. maddesi esas bakımından ihlal edilmiꢀtir.   2. Usul bakımından   AĐHM, bir kimsenin Devlet’in sorumluluğunu kapsayan ꢀartlar altında ölmesi durumunda,   Devlet’in, AĐHS’nin 2. maddesindeki hükümler çerçevesinde elindeki tüm olanakları   kullanarak - adli veya baꢀka- uygun bir yöntemle yaꢀamın korunmasına yönelik yasal ve idari   düzenin kurulmasını öngörme ve gerektiğinde hak ihlallerinin engellenmesini ve bunu   yapanların cezalandırılmasını sağlama yükümlülüğü olduğunu hatırlatmaktadır (bakınız,   mutatis mutandis, Birleꢀik Krallık aleyhine Osman davası, 28 Ekim 1998, prg. 115, Derleme   1998-VIII ve Birleꢀik Krallık aleyhine Paul ve Audrey Edwards davası, no 46477/99, prg. 54,   CEDH 2002-II).   Devlet görevlilerinin ya da kurumlarının, mevcut davadaki demiryolu taꢀımacılığı gibi,   potansiyel olarak tehlikeli etkinliklerde muhakeme hatasını veya dikkatsizliği aꢀan bir ihmali   olduğu, yani olası sonuçların farkında olmalarına rağmen sözkonusu makamların kendilerine   verilen yetkileri göz ardı ederek demiryolu taꢀımacılığı gibi tehlikeli bir etkinlik nedeniyle   oluꢀan riskleri bertaraf etmek için gerekli ve yeterli önlemleri almadığı durumlarda, bireyler   kendi inisiyatifleriyle hangi hukuk yollarına baꢀvurmuꢀ olursa olsun, insan hayatının tehlikeye   girmesine neden olan kiꢀiler aleyhine hiçbir suçlamada bulunulmaması ya da bu kiꢀilerin   yargılanmaması, 2. maddenin ihlal edildiği anlamına gelebilir (bakınız, mutatis mutandis,   Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 93 in fine).   Özetlemek gerekirse, 2. maddenin öngördüğü yasal sistem, etkinliğe dair bazı asgari   standartları karꢀılayan ve tehlikeli bir etkinliğin can kaybına yol açması halinde soruꢀturmanın   bulguları çerçevesinde adli cezaların uygulanmasını sağlayan bağımsız ve tarafsız bir resmi   soruꢀturma usulünü hükme bağlamalıdır (bakınız, mutatis mutandis, Birleꢀik Krallık aleyhine   Hugh Jordan davası, no 24746/94, prg. 105-109, 4 Mayıs 2001, ve Paul ve Audrey Edwards,   ilgili bölüm, prg. 69-73). Bu gibi davalarda, yetkili makamlar büyük bir gayretle ve ivedilikle   çalıꢀmalı ve ilk olarak olayın meydana gelme ꢀartları ile denetim sisteminin iꢀleyiꢀindeki   aksaklıkları, ikinci olarak da sözkonusu olaylar zincirinde herhangi bir ꢀekilde rol oynayan   Devlet görevlileri ya da makamlarını tespit etmek için inisiyatifi kendileri alarak soruꢀturma   açmalıdır (Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 94).   Yukarıda anlatılanlar, hiçbir ꢀekilde, 2. Maddenin, baꢀvurana, üçüncü tarafları adli bir suç   nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı ya da tüm yargılamaları mahkumiyetle ya da   belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma yükümlülüğü verdiği anlamına gelmemektedir.   Buna karꢀın, ulusal mahkemeler hiçbir ꢀekilde hayatı tehlikeye atan suçları cezasız   bırakmamalıdır. Halkın güvenliğini ve hukukun üstünlüğüne uyumu sağlamak, yasadıꢀı   fiillere hoꢀgörü ya da katılımı engellemek için bu ꢀarttır. Dolayısıyla AĐHM’nin görevi,   kullanılan yargı sisteminin caydırıcı etkisinin ve yaꢀama hakkı ihlallerinin önlenmesinde bu   sistemin oynaması gereken rolün zayıflatılmaması için, mahkemelerin karara varırken 2.   madde ile öngörülen dikkatli inceleme ꢀartını yerine getirip getirmediğini ya da ne kadar   getirdiğini belirlemekten ibarettir (Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 96).   AĐHM, olayın meydana geldiği dönemde Türkiye’deki ceza hukuku yollarının, kuramsal   olarak, tehlikeli etkinlikler karꢀısında insan hayatını korumaya yetebilecek nitelikteki sistemin   bir parçası olduğunu; bu bağlamda Türk Ceza Kanunu’nun 230/1 ve 455 / 1. ve 2.   maddelerinin Devlet görevlileri veya makamlarının ihmallerine iliꢀkin hükümler içerdiğini   gözlemlemektedir (Öneryıldız, précité, 112). AĐHM’nin görevi, AĐHS’nin konuyla ilgili   gereksinimleri dikkate alındığında, baꢀvuranların yakınlarının hayatını kaybettiği demiryolu   kazası sonrasında Türk ceza hukuku sistemi çerçevesinde alınan önlemlerin uygulamada   yeterli olup olmadığına karar vermektir.   Bu konuyla ilgili olarak AĐHM, soruꢀturma makamlarının kazadan sonra hızlı bir ꢀekilde   hareket ettiklerini kaydetmektedir. Cumhuriyet savcısı, “motu proprio” bir ceza soruꢀturması   baꢀlatmıꢀ ve tren kondüktörü hakkında istemeden ölüme sebebiyet vermekten dava açılmıꢀtır.   Yargılama sonunda, ceza mahkemesi kondüktörü beraat ettirmiꢀ ve Adli Tıp Kurumu’nun   güvenlik kurallarına uyulmadığı yönündeki raporuna istinaden TCDD hakkında cezai   soruꢀturma baꢀlatılması için dosyayı savcılığa sevk etme kararı almıꢀtır. Oysa, dosyadan   anlaꢀıldığına göre, mahkemenin bu son noktadaki talebi üzerinde iꢀlem yapılmamıꢀ; bu yönde   cezai soruꢀturma ya da yargılama yürütülmemiꢀtir. Diğer açıdan bakıldığında, iki kiꢀinin   hayatını kaybettiği kazanın doğurduğu son derece ciddi sonuçlara yetkililerin beklenildiği   kadar önem vermedikleri anlaꢀılmaktadır.   Dolayısıyla, Türkiye’deki ceza hukuku sisteminin üzücü olay karꢀısında Devlet memur ve   yetkililerinin bu kazadaki sorumluluklarını tam bir ꢀekilde ortaya koyma imkânı sunduğu ve   iç hukukun yaꢀam hakkını garantilemeye yönelik etkili önlemler aldığı söylenemez.   Bu itibarla AĐHM, söz konusu davada, tehlikeli bir eylemin yürütülmesinden kaynaklanan   ölümcül kazayla bağlantılı olarak, yaꢀama hakkının “kanunla” yeterince güvenceye   alınamaması ve gelecekte insan hayatını tehlikeye atabilecek benzeri davranıꢀları önleyecek   caydırıcı önlemler bulunmaması nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesinin usul yönünden de ihlal   edildiği sonucuna varmaktadır.   II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1. PARAGRAFININ ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   HAKKINDA   Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunarak, TCDD’nin güvenlik   kurallarına uymadığı anlaꢀıldığı halde, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, yakınlarının kazadaki   sorumluluğunu % 60 olarak belirlediğini ve dolayısıyla davalarının bağımsız ve tarafsız bir   mahkeme tarafından hakkaniyete uygun bir ꢀekilde görülmediğini savunmaktadır.   Baꢀvuranlar ayrıca, ulusal mahkemelerde görülen dava süresinin uzunluğundan da ꢀikâyetçi   olmaktadır.   ꢁikâyetin birinci bölümüyle ilgili olarak AĐHM, olayların tespitinin ve delillerin   değerlendirmesinin esas olarak yerel mahkemelerin iꢀi olduğunu ve AĐHM’nin denetleme   yetkisinin, baꢀvuranların AĐHS haklarının ihlal edilmediğini güvence altına almakla sınırlı   olduğunu hatırlatmaktadır. Diğer taraftan AĐHS, 6. maddesindeki hükümlerle adil yargılanma   hakkını garanti altına alıyor ise de, öncelikle iç hukukun ve ulusal yargı organlarının yetki   alanına giren kanıtların kabul edilebilirlikleri veya bunların değerlendirilmesiyle ilgili   konularda bir kural koymamaktadır (Đspanya aleyhine García Ruiz davası [GC], no 30544/96,   prg. 28, CEDH 1999-I).   Mevcut davada, Asliye Hukuk Mahkemesi, kazanın meydana gelmesinde baꢀvuranların   yakınlarının % 60 sorumluluğu olduğuna hükmetmiꢀtir. Mahkeme, bu kararını 3 Ağustos   tarihli bilirkiꢀi raporuna dayanarak vermiꢀtir. Bu konuyla ilgili olarak AĐHM,   baꢀvuranların tüm yargılama boyunca avukat yardımı almalarına rağmen, bu rapora itiraz   etmediklerini ya da yeni bir bilirkiꢀi raporu talep etmediklerini not etmektedir. Aksine, 23   Mart 1999 tarihli duruꢀmada, baꢀvuranların avukatı bu raporun yeterli olduğunu ve yeni bir   bilirkiꢀi raporu gerekmediğini belirtmiꢀtir. Bunun sonucu olarak, baꢀvurunun bu bölümü   açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AĐHS’nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları   uyarınca reddedilmelidir.   Yargılama süresinin uzunluğuna dayalı ꢀikâyetle ilgili olarak ise AĐHM, AĐHS’nin 35.   maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve baꢀka bir   kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu ꢀikâyetin   kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.   Değerlendirilecek dönem Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davayla 22 Ekim 1997   tarihinde baꢀlamakta ve kararın tam olarak icra edilmesiyle 13 Haziran 2006 tarihinde sona   ermektedir (bakınız, aynı yönde, Fransa aleyhine Bouilly davası (no 1), no 38952/97, prg. 17,   Aralık 1999). Bu bağlamda, AĐHM yargı iꢀlemlerinin süresine iliꢀkin davalarda, herhangi   bir mahkeme tarafından verilen bir kararın icrasının yargı iꢀlemlerinin ikinci temel safhasını   oluꢀturduğunu ve istenilen hukukun ancak bu karar uygulandığı zaman gerçekleꢀmiꢀ kabul   edileceğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Đtalya aleyhine Di Pede davası, 26   Eylül 1996, prg. 24, Derleme 1996-IV). Dolayısıyla, mevcut davada değerlendirilmesi   gereken dönem iki dereceli yargı önünde sekiz yıl yedi aydan fazla sürmüꢀtür.   AĐHM, yargılama sürecinin makul yapısının dava koꢀullarını takiben ve mahkeme yerleꢀik   içtihatları, özellikle davanın karmaꢀıklığı, baꢀvuranın ve yetkili mercilerin tutumu ve ilgililer   bakımından davanın önemi dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bakınız,   diğer birçoğu arasında, Fransa aleyhine Frydlender davası [GC], no 30979/96, prg. 43, CEDH   2000-VII).   AĐHM, mevcut davanın özel bir karmaꢀıklık içermediğini ve baꢀvuranların yargılamanın   uzamasına katkıda bulunmadığını gözlemlemektedir. Ulusal makamların tutumuyla ilgili   olarak AĐHM, baꢀvuranların ancak beꢀ buçuk yıl kadar süren bir yargılama sonunda davayı   kazandığını not etmektedir. Üstelik ilgili ꢀahıslar cebri icra iꢀlemleri baꢀlatmak ve tazminatın   ödenmesi için yaklaꢀık üç yıl iki ay daha beklemek zorunda kalmıꢀtır. Sonuç olarak, ödeme   ancak ulusal mahkemeler önünde açılan dava üzerinden sekiz yıl yedi aydan fazla bir süre   geçtikten sonra gerçekleꢀmiꢀtir. Bu bağlamda AĐHM, insanların ölümüne neden olan bir olay   sonrasında açılan tazminat davasında ulusal mahkemelerin daha çabuk davranması gerektiği   kanaatindedir (Fransa aleyhine Leray ve diğerleri davası, no 44617/98, prg. 22, 20 Aralık   2001).     Tüm bu unsurları göz önüne alan AĐHM, ihtilaflı yargılama süresinin aꢀırı olduğu ve “makul   süre” gereksinimini karꢀılamadığı sonucuna varmaktadır.   Dolayısıyla, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiꢀtir.   III. DĐĞER ĐHLAL ĐDDĐALARI HAKKINDA   Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmakta ve bariz güvenlik ihmalleri yüzünden   kazada yakınlarını kaybetmelerine rağmen, TCDD’nin kendileri aleyhine tazminat davası   açmasının ve yargılamanın bu kadar uzun sürmesinin insanlık dıꢀı ve aꢀağılayıcı bir uygulama   olduğunu savunmaktadır. Baꢀvuranlar, bu davanın kendileri üzerindeki fiziki ve psiꢀik   sonuçlarına ve özellikle baꢀvuran Sevim Kalender’in sağlık durumunun ne denli bozulduğuna   dikkat çekmektedirler.   Baꢀvuranlar, ayrıca AĐHS’nin 7. maddesine atıfta bulunmakta ve haklarında hiçbir suçlama   olmadığı halde tazminat ödemeye mahkûm edilmelerinden ꢀikâyetçi olmaktadırlar.   Son olarak, baꢀvuranlar iç hukukta AĐHS’nin 13. maddesi anlamında etkili bir itiraz yolunun   bulunmamasından ꢀikâyetçi olmaktadırlar.   AĐHM, mevcut dava koꢀullarını ve kendisini AĐHS’nin 2 ve 6. maddelerinin ihlal edildiği   sonucuna ulaꢀtıran muhakeme tarzını göz önüne almakta ve mevcut davayı bu maddeler   açısından ayrıca incelemeye gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.   IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Baꢀvuranlar, uğradıkları maddi zarar karꢀılığında 419 000 Euro talep etmektedir. Bu tutarın   açılımı aꢀağıdaki gibidir :   – babanın vefat etmesi üzerine son verilen ticari faaliyet dolayısıyla 264 000 Euro;   – kazadan sonra ruh halinin bozulması nedeniyle mesleki faaliyet gösteremediğini   açıklayan baꢀvuran Adnan Kalender için uğradığı gelir kaybı dolayısıyla 120 000 Euro;   – Kadir Kalender’e iliꢀkin olarak baꢀvuranlara ödenen emekli ve malul maaꢀının kesilmesi   üzerine baꢀvuranlar Sevim Kalender ve Aysun Kalender’in uğradığı mali destek kaybı   dolayısıyla 25 000 Euro, ve son olarak,   – cenaze masrafları için 10 000 Euro.   Baꢀvuranlar, ayrıca manevi tazminat olarak 3 Milyon Euro talep etmektedir.   Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.   Ticari faaliyetlerinin sona ermesiyle uğranılan zarar ve baꢀvuran Adnan Kalender tarafından   iddia edilen gelir kaybıyla ilgili olarak, AĐHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar   arasında nedensellik bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir.   Maddi zarar baꢀlığı altında sunulan diğer talepler için AĐHM, sözkonusu ihlallerden dolayı   baꢀvuranların ꢀüphesiz bir mağduriyet yaꢀadığını ve bu ihlaller ile talep edilen - gelir     kaynağının yitirilmesini de kapsayabilecek - maddi tazminat arasında nedensel bir bağ   olduğunu gözlemlemektedir (Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 166). Bununla birlikte,   baꢀvuranların bu baꢀlık altındaki talepleri gerektiği gibi belgelenmemiꢀtir. Dolayısıyla AĐHM,   hakkaniyete uygun bir değerlendirmeyle baꢀvuranların manevi tazminat talebini ele alacaktır.   AĐHM, uğradıkları tüm zararlar karꢀılığında Sevim Kalender’e 35 000 Euro ve Adnan   Kalender ve Aysun Kalender’in her biri için ise 25 000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Baꢀvuranlar, ayrıca ulusal mahkemeler ve AĐHM önündeki yargılama masraf ve giderleri için   830 Euro, avukat ücretleri için 1 300 Euro, Đdareye ödedikleri tazminat için 1 400 Euro,   tercüme masrafları için 80 Euro, tazminat davası vesilesiyle ödedikleri yol ve yiyecek   masrafları için 1 050 Euro ve son olarak mevcut baꢀvuru dolayısıyla yaptıkları harcamalar   için 5 000 Euro talep etmektedir. Bu taleplerin kanıt belgesi olarak, baꢀvuranlar avukat   ücretleri ve tercüme bedeli için birermakbuz sunmaktadırlar.   Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.   AĐHM’nin yerleꢀik içtihadına göre bir baꢀvuran gerçekliğini ve gerekliliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir.   Elindeki belgeler ile yukarıdaki kıstasları dikkate alan AĐHM, yaptıkları tüm harcamalar   karꢀılığında baꢀvuranlara beraberce 1 500 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı   kanaatine varmaktadır.   C. Gecikme faizi   AĐHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı   orana üç puanlık bir artıꢀ eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Asliye Hukuk Mahkemesi önünde yapılan yargılamanın hakkaniyetten yoksun olması   kapsamında yapılan ꢀikayet (AĐHS’nin 6. maddesi) dıꢀında baꢀvurunun kabuledilebilir   olduğuna;   2. Baꢀvuranların yakınlarının ölümlerine neden olan kazayı önlemede güvenlik kurallarına   riayet edilmemesi nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;   3. Yaꢀam hakkının korunması kapsamında yasa ile etkili bir koruma sağlanmaması nedeniyle   AĐHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;   4. Tazminat davasının süresi nedeniyle AĐHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;   5. AĐHS’nin 3, 7 ve 13. maddeleri kapsamında ayrı hiçbir sorunun bulunmadığına;     6. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet   tarafından aꢀağıdaki miktarların ödenmesine:   (i) her türlü vergiden muaf tutularak tüm tazminatlar için baꢀvuran Sevim Kalender’e 35.000   Euro (otuz beꢀ bin Euro), baꢀvuranlar Aysun Kalender ve Adnan Kalender’in her birine   25.000 Euro (yirmi beꢀ bin Euro);   (ii) her türlü vergiden muaf tutularak baꢀvuranlara ortaklaꢀa olarak 1.500 Euro (bin beꢀ yüz   Euro) yargılama masraf ve gideri;   b)sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından,   Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eꢀit   oranda basit faiz uygulanmasına;   7. Adil tatmine iliꢀkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMĐꢁTĐR.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 15 Aralık 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.   Mevcut karar ekinde AĐHS’nin 45/2 ve Đçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Ireneu   Cabral Barreto’nun mutabık oy görüꢀü yer almaktadır.   13

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło