43256/04
WyrokETPCz2007-06-05ECLI:CE:ECHR:2007:0605JUD004325604
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy długotrwałe aresztowanie tymczasowe, brak możliwości uczestniczenia w rozprawach dotyczących przedłużenia aresztu oraz przewlekłość postępowania karnego naruszyły prawa skarżącego wynikające z art. 5 ust. 3, art. 5 ust. 4 i art. 6 ust. 1 Konwencji, a także czy warunki zdrowotne w więzieniu naruszyły art. 3 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że dziesięcioletni okres aresztu tymczasowego był nadmierny i naruszył art. 5 ust. 3, ponieważ władze krajowe nie wykazały, że wzięły pod uwagę upływ czasu na korzyść skarżącego. Naruszenie art. 5 ust. 4 stwierdzono z powodu braku możliwości uczestniczenia skarżącego lub jego adwokata w rozprawach dotyczących przedłużenia aresztu, co naruszyło zasadę kontradyktoryjności i równości broni. Przewlekłość postępowania karnego, trwającego ponad jedenaście lat i pięć miesięcy w jednej instancji, została uznana za niezgodną z wymogiem rozsądnego terminu z art. 6 ust. 1. Natomiast warunki zdrowotne i opóźnienia w sporządzeniu raportu medycznego, choć krytykowane, nie osiągnęły progu powagi wymaganego dla naruszenia art. 3, biorąc pod uwagę otrzymaną opiekę medyczną.Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Hadi Bağrıyanık, urodzony w 1970 roku, został aresztowany 12 grudnia 1995 roku w Stambule pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji i osadzony w areszcie tymczasowym 25 grudnia 1995 roku. Prokurator zażądał jego skazania za próbę obalenia porządku konstytucyjnego. W trakcie trwającego postępowania skarżący przebywał w areszcie, a jego wnioski o zwolnienie były odrzucane. W 2001 roku prowadził strajk głodowy, a w latach 2001-2003 był wielokrotnie badany medycznie z powodu podejrzenia zespołu Wernickego-Korsakowa i zespołu Romberga. Został zwolniony z aresztu 5 grudnia 2005 roku, ale jego proces nadal trwał w momencie wydania wyroku ETPCz.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Stwierdza niedopuszczalność skargi w części dotyczącej okresu zatrzymania (gözaltı süresi) na podstawie art. 5 ust. 3 Konwencji.
2. Stwierdza dopuszczalność pozostałej części skargi.
3. Stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji.
4. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji.
5. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 4 Konwencji.
6. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji.
7. Zasądza na rzecz skarżącego 15 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe.
8. Zasądza na rzecz skarżącego 1 000 EUR tytułem kosztów i wydatków, pomniejszone o 850 EUR otrzymane z tytułu pomocy prawnej.
9. Oddala pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL
AVRUPA
DE L’EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
BAĞRIYANIK -TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:43256/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Haziran 2007
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (43256/04) no’lu davanın nedeni bu ülke
vatandaşlarından Mehmet Hadi Bağrıyanık’ın (“başvuran”) 21 Ekim 2004 tarihinde Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’ne ( AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ( “ Sözleşme”)
İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu
başvurudur.
Adli yardımdan faydalandırılan başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından E. Kanar tarafından
temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN UNSURLARI doğumlu olan başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, yasadışı bir örgüte üye
olduğu şüphesiyle 12 Aralık 1995 tarihinde yakalanmıştır.
Başvuran 25 Aralık 1995 tarihinde tutuklanmıştır. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi
Savcısı 19 Nisan 1996 tarihli bir iddianameyle, Devlet’in anayasal düzenini yıkmaya teşebbüs
suçundan başvuranın mahkumiyetini talep etmiştir. Müteakiben hazırlanan ek iddianemeye
bir başka sanık daha eklenmiştir. haziran 1999 tarihinde başka bir ceza davası da bu davayla birleştirilmiş ve böylece sanık
sayısı üçe çıkmıştır. Daha sonra, en son eklenen sanığın beraatine hükmedilmiştir.
Adam öldürme ve bombalı saldırı konularına ilişkin olarak bu yargılama çerçevesinde bir
takım soruşturmalar yapılmıştır. Başvuranın tutukluluğunun devamı meselesi her ay, dosya
üzerinden ya da duruşma yapılmak suretiyle re’sen incelenmiştir.
Atılı suçun niteliği, delillerin durumu, atılı suçların ağırlığı ve tutukluluğun başlama tarihi
gibi unsurlar özellikle göz önünde bulundurularak başvuranın tutukluluğunun devamına karar
verilmiştir.
Başvuran 2001 yılında açlık grevine başlamıştır. Hükümet’e göre bu eylem üç aylık dönem
zarfında toplam dokuz gün sürmüştür. Başvuran ise kırk gün açlık grevi yaptığını belirtmiştir. ve 2003 yılları arasında başvuran devlet hastanelerinin farklı birimlerince yirmi defa
muayene edilmiştir. Wernicke - Korsakoff sendromuna yakalandığı kanısını edinen başvuran, Mayıs 2003 tarihinde Adli Tıp Kurumu tarafından muayene edilme talebinde bulunmuştur.
Kocaeli Devlet Hastanesi’nde görevli nöroloji uzmanı doktor başvuranda Romberg sendromu
bulunabileceği şüphesiyle başvuranın Adli Tıp Kurumu’na sevkedilmesini talep etmiştir. Bu
dönem içerisinde başvuranın tedavisine Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
psikiyatri kliniğinde de devam edilmiştir. Başvuran, Adli Tıp Kurumu tarafından bir rapor
hazırlanması amacıyla 19 Ocak 2004 tarihinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tıbbi
müşahade altına alınmıştır.
Başvuran, 24 Ekim 2003, 4 Ağustos 2004 ve 22 Nisan 2005 tarihlerinde DGM ve daha sonra
Ağır Ceza Mahkemesi (30 Haziran 2004 tarihli Yasa ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri
kaldırılmış ve DGM’ler önünde görülmekte olan davalarla ağır ceza mahkemeleri yetkili
kılınmıştır) tarafından verilen tutukluluğunun devamı kararlarına itiraz etmiştir. Bu talepler
yetkili mahkeme tarafından; son olarak 28 Nisan 2005 tarihinde İstanbul 13. Ağır Ceza
Mahkemesince incelenerek reddedilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi kararının gerekçesinde
davayı esastan inceleyen hakimlerin kararlarına atıfta bulunmuştur. Temmuz ve 11 Ekim 2004 tarihli duruşmalarda başvuran, sağlık sorunları nedeniyle
tahliye edilme talebinde bulunarak Adli Tıp Kurumu tarafından gerçekleştirilen tetkik
sürecinin sona ermemesinden şikayetçi olmuştur.
Adli Tıp Kurumu, Adalet Bakanlığı’na gönderdiği 22 Şubat 2005 tarihli mektubunda,
başvuranın periyodik muayeneye gelmediğini ve ancak başvuranın kendilerine sevkedilmesi
halinde bir tıbbi rapor düzenlenebileceğini bildirmiştir.
İstanbul Cezaevi doktorunun 24 Şubat 2005 tarihinde hazırladığı tıbbi raporda başvuranın
‘genel durumunun iyi ve bilincinin açık olduğu; ellerde titreme mevcut olduğu ve sorulan
soruları anlamakta güçlük çektiği’ tespit edilmiştir. Aralık 2005 tarihinde yapılan 47. duruşmada Ağır Ceza Mahkemesi, tutukluluk süresi,
delillerin toplanmış olması, Anayasa’ya aykırılık iddiaları ile ilgili araştırmaların daha uzun
zaman alabilecek olması gibi unsurları göz önünde bulundurarak başvuranın salıverilmesine
hükmetmiştir.
Sözkonusu tarihte Adli Tıp Kurumu başvurana ilişkin raporunu henüz vermemişti. Bir sonraki
duruşma tarihi 12 Nisan 2006 olarak belirlenmiştir. Dosya unsurlarından sözkonusu
yargılamanın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde şu güne kadar devam ettiği
anlaşılmaktadır.
HUKUK AÇISINDAN
I. KABULEDİLEBİLİRLİĞE DAİR
Uzun gözaltı süresinden şikayetçi olan başvuran bu hususta AİHS’nin 5/3 maddesine atıfta
bulunmaktadır.
Hükümet, bu konuda bir başvuru yolu bulunmaması sebebiyle başvurunun gözaltı süresinin
sona erdiği tarihten itibaren altı ay içinde yapılması gerektiği kanaatindedir.
AİHM, gözaltı süresinin 25 Aralık 1995 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Oysa
başvuru 24 Kasım 2004 tarihinde yapılmıştır.
Buna benzer durumları daha önce de incelemiş olan AİHM, altı ay süresinin gözaltı süresinin
sona erdiği tarihten itibaren işlemeye başladığını ifade etmiştir (bkz., diğerleri arasında,
Arslan – Türkiye, no:36747/02).
Halihazırda AİHM, vardığı bu sonuçtan ayrılmasını gerektirecek herhangi bir durum tespit
etmemektedir.
Netice itibarıyla AİHM, Hükümet’in itirazını kabul eder ve başvurunun bu bölümünü
AİHS’nin 35 maddesinin1 ve 4. paragrafları uyarınca kabuledilemez ilan eder.
Tutukluluğun devamı, tutukluluk süresi, tutukluluğun devamına yönelik yapılan itiraza ilişkin
sürece başvuranın katılamaması ve yargılama süresinin uzunluğu şikayetlerine ilişkin olarak
taraflarca sunulan argümanların tamamını göz önünde bulunduran AİHM, herhangi bir
kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmemektedir.
Sonuç olarak AİHM bu şikayetleri kabuledilebilir ilan eder.
II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran ilk olarak, hasta olduğu halde tutukluluk halinin devam ettirilmesinin AİHS’nin 2.
ve 3. maddelerinin ihlalini teşkil ettiğinden yakınmaktadır. Bu hususta başvuran sağlık
durumunun gerektirdiği tetkik ve tedavilerin kendisine uygulanmadığına dikkat çekmektedir.
Hükümet, cezaevi koşullarının elverişli olduğunu ve gerekli her türlü tedavinin tüm
tutuklulara uygulandığını ileri sürmektedir. Başvuran da bu imkanlardan yoğun biçimde
faydalanmıştır. İhtiyaç olması halinde, ilgililer hastaneye sevkedilmekte ya da CMUK’un 399.
maddesi gereğince geçici olarak salıverilmektedirler.
Hükümet’e göre, başvuranın muzdarip olduğu Romberg sendromu gözler kapalıyken titreme
ve denge sorunları şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu semptomlar hasta için yaşamsal bir risk
teşkil etmemekte olup hastanın hastanede tedavisi yalnızca sözkonusu semptomlar nörolojik
bir hastalık nedeniyle artış gösterdiğinde zorunluluk arz etmektedir.
AİHM, sözkonusu şikayetleri sadece AİHS’nin 3. maddesi bakımından incelemenin yerinde
olacağı kanaatine varmaktadır. Elbette, dava olaylarına ilişkin hukuki sınıflandırma yetkisini
elinde bulunduran AİHM, başvuranların ya da hükümetlerin dava olaylarına atfettikleriyle
bağlı değildir. AİHS’nin 3. maddesinde şöyle denilmektedir:
«Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı işlemlere tabi tutulamaz.
»
AİHS’nin 3. maddesi bakımından ceza infaz kurumlarındaki sağlık koşullarına ilişkin içtihadı
konusunda, 1996 ve 2000 yıllarında Türk cezaevlerinde yapılan açlık grevi eylemlerini ve
Wernicke-Korsakoff sendromuyla ilgili bir grup dava çerçevesinde AİHM tarafından 2004
yılı Eylül ayında gerçekleştirilen soruşturma görevini göz önünde bulunduran AİHM, Tekin
Yıldız (adıgeçen), Mutlu – Türkiye (no:37652/04) ve Paksoy – Türkiye (no:33901/04)
kararlarına atıfta bulunmaktadır.
Romberg sendromu ve semptomları konusunda, dosyada betimlendiği haliyle Hükümet
tarafından getirilen tanımı göz önünde bulunduran AİHM, başvuranın hastalığının daha
önceki vakalarla benzerlikler arz ettiğini gözlemlemektedir. Bu hususları itibara alan AİHM,
mevcut davada farklı bir yaklaşım sergilemesini gerektirecek herhangi bir unsur tespit
etmemektedir.
AİHM, benzer davalarda, açlık grevi eylemleriyle ilgili başvuruların çoğunu dayanaktan
yoksun oldukları gerekçesiyle kabuledilemez ilan etmiştir (bkz. Balyemez –Türkiye, no:
32495/03, 22 Aralık 2005, Ahmet Arslan – Türkiye, no:5114/04, 1 Aralık 2005, Eroğlu –
Türkiye, 30472/04, 21 Kasım 2006, Özelmalı – Türkiye, no: 34408/04, 21 Kasım 2006, ve
Kocatürk ve diğerleri – Türkiye, no: 32579/04 ve bunlardan başka 20 başvuru, 4 Ocak 2007).
Kendisine sunulan tüm unsurları inceleyen AİHM, farklı bir sonuca varmasını sağlayacak bir
olgu ya da bir argümanın taraflarca kendisine sunulmadığını tespit etmektedir.
Hükümet’in bu alandaki uygulamaları konusunda verdiği teminatı ve ilk grup dava için ceza
infaz kurumlarını ziyaret eden AİHM Heyeti’nin tespitlerini hatırda tutarak konuyla ilgili
olayların genel bir değerlendirmesini yapan AİHM, öz itibariyle başvuranın tutukluluğunun
devamının ya da tutukluluk koşullarının AİHS’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı ya da
onur kırıcı bir muamele teşkil ettiği hususunda ciddi ve açık gerekçeler bulunmadığı
neticesine varmıştır (Balyemez, adıgeçen, § 96, ve Sinan Eren – Türkiye, no: 8062/04, § 50, Kasım 2005).
Başvuran Adli Tıp Kurumu’nun çok uzun bir süre boyunca kendi durumuna ilişkin bir görüş
belirtmediğinden şikayetçi olmaya devam etmektedir.
Özellikle başvuranın tutuklu kaldığı süre boyunca yararlandığı tıbbi bakım göz önünde
bulundurulduğunda, her ne kadar eleştiriyi hak eder olursa olsun sözkonusu idari kusur
AİHS’nin 3. maddesi anlamında gerekli ciddiyet eşiğini aşmamıştır (bkz., diğerleri arasında,
Bayram Kama – Türkiye, no: 30936/04, 12 Aralık 2006 ; bkz., aynı şekilde Balyemez,
adıgeçen, §§ 83-96). Ayrıca ilgilinin salıverildiği tarihe kadar düzenlenen hiç bir raporda
cezaevinde tutulmaya devam etmesine mani bir durumdan söz edilmemiştir (Kemal Özelmalı,
adıgeçen).
III. AİHS’NİN 5 /3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHS’nin 5/3 maddesine atıfta bulunan başvuran uzun tutukluluk süresinden şikayetçi
olmaktadır. Başvuran tutukluluk süresini ‘yaklaşık on yıl’ olarak hesap etmektedir.
Hükümet, bilhassa atılı suçların niteliğini göz önünde bulunduran adli makamların başvuranın
tutukluluk süresini aşırı olarak mütalaa etmediklerini belirtmektedir.
AİHS’nin 5 /3 maddesinde şöyle denilmektedir :
« Bu maddenin 1 c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) kişinin
makul bir süre içerisinde yargılanmaya veya adli adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı
vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir. »
AİHM, her iki tarafın da, dikkate alınması gereken sürenin başlangıcı ya da sonuna ilişkin bir
görüş belirtmediğini gözlemlemektedir.
AİHM, 12 Aralık 1995’in başvuranın gözaltına alındığı tarih (Remzi Aydın, adıgeçen, § 46), 5
Aralık 2005’in ise salıverildiği tarih olarak kabul edilmesinin yerinde olacağı kanaatindedir.
Dolayısıyla yaklaşık on yıllık bir dönemin dikkate alınması gerekmektedir.
AİHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca, bir tutukluluk süresinin ‘makul’ nitelikte olup olmadığı
hususu her bir olayda davanın özelliklerine bakılarak değerlendirilir.
Belirli bir davada bir sanığın tutukluluk süresinin makul süre sınırını aşmamasına özen
göstermek görevi ilk elde ulusal mahkemelere düşmektedir. Bu amaçla, ulusal mahkemelerin,
masumiyet karinesi uyarınca kişi özgürlüğüne saygı ilkesine istisna getirilmesini haklı
gösterecek bir kamu yararının bulunup bulunmadığının tespit edilmesini sağlayacak bütün
dava koşullarını incelemeleri ve tahliye taleplerini reddeden kararlarında bunları dikkate
almaları gerekmektedir. Esasında AİHM’nin, sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelerden ve
başvuran tarafından yapılan başvurularda tartışma götürmeyen olaylardan yola çıkarak,
AİHS’nin 5/3. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermesi gerekmektedir (Bkz.
Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Remzi Aydın, adıgeçen, §§ 1-
58).
Mevcut davada, ulusal makamların, geçen süre kıstasını başvuranın lehinde değerlendirdiğini
gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır.
Müteaddit defalar benzer sorunları gündeme getiren davaları incelemiş olan AİHM, tutuklu
yargılama süresinin AİHS’nin 5/3 maddesini ihlal ettiği kanaatine varmıştır (bkz., sözgelimi,
Dereci – Türkiye, no: 77845/01, 24 Mayıs 2005, ve Taciroğlu – Türkiye, no: 25324/02, 2
Şubat 2006).
AİHM, mevcut davada Hükümet’in, bu sonuçtan farklı bir sonuca varmasını sağlayacak ne bir
olgu ne de bir argüman sunduğunu gözlemlemektedir.
Yukarıda sözü edilen içtihadını ve elindeki unsurları göz önünde bulunduran AİHM,
başvuranın şikayetçi olduğu tutuklu yargılama süresinin AİHS’nin 5/3 maddesine aykırılık
teşkil ettiği kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla AİHS’nin bu hükmü ihlal edilmiştir.
IV. AİHS’NİN 5 / 4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran duruşmalara katılamadığından, tutukluluğunun devamı yönünde verilen kararlara
yaptığı itirazı inceleyen 13. Ağır Ceza Mahkemesi önünde avukatı tarafından temsil
edilemediğinden yakınmaktadır.
Hükümet, başvuran ve avukatına savunmalarını yapmaları için gereken her türlü kolaylığın
sağlandığını ve AİHM’nin içtihadına göre, usul açısından bir duruşma yapılmasının mutlak
şart olmadığı kanaatindedir.
AİHM bu şikayetin AİHS’nin 5/4 maddesi yönünden incelenmesinin yerinde olacağı
kanaatine varmaktadır.
AİHM’nin içtihadına göre, özgürlüğü bağlayıcı bir karar adli yargılama sonucunda mahkeme
tarafından verilir. AİHS’nin 5/4 maddesinde istenen denetim böylelikle kararda mündemiç
hale gelir (bkz., diğerleri arasında, Iribarne Pérez – Fransa, 24 Ekim 1995 tarihli karar, § 30).
Bununla birlikte 5/4 maddesi, ‘izlenen usul işleminin’ ‘adli bir karaktere bürünmesi ve
sözkonusu kişiye şikayetçi olduğu mahrumiyetin niteliğine uygun güvenceler tanıması’
halinde yalnızca bir yargı organının müdahalesiyle yetinir ve ‘bir usul işleminin yeterli
güvenceler tanıyıp tanımadığını’ belirlemek için ‘bu usul işleminin ne türden özel koşullar
altında gerçekleştiği hususunu dikkate almak gerekir’ (bkz. Bouamar – Belçika, 29 Şubat tarihli karar, no:129, § 57).
Buna karşın her ne kadar 5/4 maddesi, serbest bırakılma taleplerinin tetkiki için Sözleşmeci
Devletleri iki dereceli bir yargı tesis etmeye icbar etmemişse de, bu tür bir sisteme sahip bir
devlet ilke olarak tutuklulara aynı güvenceleri hem üst mahkemeler hem de ilk derece
mahkemeleri önünde tanımalıdır (Toth – Avusturya, 12 Aralık 1991, § 84).
Bu hüküm aynı zamanda tutukluluğun yasallığı hakkında hüküm vermesi gereken
mahkemenin tutukluluğun yasal olmaması durumunda salıverme yetkisine de sahip olmasını
gerektirir (Weeks – Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, no:114, § 61).
Mevcut davada başvuran, tutukluğun devamı kararlarına ilişkin yargılama kurallarına itiraz
etmemektedir. AİHM, başvuranın yargılandığı Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilgilinin
salıverilmesine karar vermeye yetkili olduğunu ayrıca kaydetmektedir. Zaten başvuran 5
Aralık 2006 tarihinde sözkonusu mahkemece salıverilmiştir. Olayların meydana geldiği
dönemde yürürlükte olan yasa hükümleri, tutukluluğun devamı kararının kaldırılması
yönünde yapılan itirazı inceleyen mahkemeye ilgilinin salıverilmesine hükmetme imkanı
tanımaktaydı.
Bununla birlikte başvuran, tutukluluğunun devamı kararlarına karşı yaptığı itirazı incelemek
konusunda yetkili olan Ağır Ceza Mahkemesi önünde yapılan duruşmalara katılma imkanının
kendisine tanınmadığından yakınmaktadır.
AİHM’nin içtihadına göre, bir tutukluluk durumuna karşı yapılmış itirazı inceleyen bir
mahkeme adli nitelikte bir yargılamada yargılamaya özgü güvenceleri sunmalıdır. Dava
vicahi olarak görülmeli ve her halukarda davanın tarafları olan savcı ile tutuklu arasında
‘silahların eşitliğini’ teminat altına almalıdır. Şayet AİHS’nin 5/1 maddesi alanına giren bir
tutukluluk sözkonusu ise duruşma yapılması zorunlu hale gelir (Schöps – Almanya, no:
25116/94, § 44).
Yukarıda ifade olunanları göz önünde bulunduran AİHM, mevcut davada gerekli koşulların
yerine getirilmediği kanaatindedir; zira mahkeme, başvuranın tutukluluk halinin devamı
kararlarına karşı yaptığı itirazı başvuranın kendisinin ya da başvuranı temsil eden bir
kimsenin katılmadığı bir oturumda görüşmüştür.
Bu itibarla AİHS’nin 5 /4 maddesi ihlal edilmiştir.
V. AİHS’NİN 6 /1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran uzun yargılama süresinden şikayetçi olmaktadır. Başvuran bu hususta AİHS’nin 6/1
maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.
AİHM, dikkate alınması gereken dönemin başvuranın yakalandığı 12 Aralık 1995 tarihinde
başladığı kanaatindedir (Remzi Aydın, adıgeçen, § 61).
Sözkonusu dönemin bitiş tarihine ilişkin olarak AİHM, bu denli uzun bir zaman boyunca
cezanın kesin bir biçimde belirlenmediği bir durumda AİHS’nin 6/1 anlamında bir
mahkumiyet kararının ‘cezai alanda bir suçlamanın yerindeliğine’ dair alınmış bir karar
olmayacağını hatırlatmaktadır (Eckle – Almanya, 15 Temmuz 1982 tarihli karar, § 77).
Dosya unsurlarından anlaşıldığı kadarıyla sözkonusu dava, mevcut kararın benimsendiği şu
güne kadar İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen devam etmektedir. Böylelikle
dikkate alınması gereken yargılama süresi tek derecede mahkeme için yaklaşık on bir yıl beş
ay olmaktadır.
Bir yargılama süresinin makul olup olmadığı, dava koşulları ve özellikle davanın
karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi AİHM içtihadında yer verilen
kıstaslara bakılararak değerlendirilmektedir (İntiba – Türkiye, no: 42585/98, 31-55.
paragraflar, 24 Mayıs 2005).
Taraflarca sunulduğu haliyle davanın tüm yönlerini inceleyen AİHM, yerleşik içtihadını göz
önünde bulundurarak (bkz., diğer birçokları arasında, Remzi Aydın, adıgeçen, 61-66.
paragraflar) mevcut davadaki yargılama süresinin AİHS’nin 6/1 maddesinde istenen ivedilik
gereğiyle bağdaşmadığını değerlendirmektedir.
Dolayısıyla bu hüküm ihlal edilmiştir.
VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran uzun tutukluluk süresi sebebiyle maruz kaldığı zararın ve bu süre zarfında yaşadığı
gelir kaybının tazmini için 40.000 YTL (yaklaşık 22.000 Euro) talep etmektedir.
Başvuran manevi tazminat olarak 90.000 YTL (yaklaşık 49.000 Euro) talep etmektedir.
Başvuran bu miktarın 40.000 YTL tutarındaki bölümünü tutuklu kaldığı süre için, geriye
kalanını ise Adli Tıp Kurumu’nun rapor düzenleme konusunda gösterdiği gecikme ve buna
bağlı yaşamsal tehlike nedeniyle talep etmektedir.
AİHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca ilgili tarafından talep edilen tazminat ile AİHS’nin ihlali
arasında açık bir illiyet bağı bulunmalıdır. Ancak bu takdirde gelir kaybı nedeniyle bir
tazminata hükmedilebilmektedir (Berktay, adıgeçen, § 215). Halihazırda AİHM, talep edilen
maddi tazminat ile yaptığı ihlal tespiti arasında bir illiyet bağı bulunduğunun kanıtlanmadığı
kanaatindedir. Dolayısıyla tazminat talebinin bu bölümünü reddetmektedir.
Buna karşın AİHM, AİHS’nin 5 ve 6. maddeleri yönünden vardığı sonuçları göz önünde
bulundurduğunda başvuranın belli bir manevi zarara uğradığını değerlendirmektedir.
Hakkaniyete uygun olarak bir karara varan AİHM, manevi tazminat olarak başvurana 15.000
Euro (28.000 YTL) ödenmesinin yerinde olacağına hükmetmektedir.
B. Masraf ve harcamalar
Başvuran AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 1.100 YTL (yaklaşık 600 Euro)
talep etmektedir. Bu masraflar tercüme, fotokopi ve yazışma masrafları olarak
belirtilmektedir. Başvuran ayrıca, AİHM ve ulusal mahkemeler önünde yaptığı temsil
masrafları için 22.500 YTL (12.000 Euro) talep etmektedir.
Hükümet, bu masrafların yapıldığını gösteren hiçbir belgenin sunulmamış olması dolayısıyla
bu talebin reddedilmesini istemektedir.
AİHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca, AİHS’nin 41. maddesi anlamında masraf ve
harcamaların iadesi, ancak bu masraf ve harcamaların gerçekliği, zorunluluğu ve makul
oranda olduğu ortaya konulduğu takdirde mümkündür. Ayrıca yargılama masraflarının iadesi
tespit edilen ihlalle ilişkili oldukları takdirde yapılmaktadır (Beyeler – İtalya (dostane çözüm),
no: 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).
Mevcut davada AİHM masraf ve harcamalara ilişkin olarak başvuran tarafın herhangi bir
belge sunmadığını gözlemlemektedir.
Bununla birlikte mevcut davanın hazırlanması amacıyla belli masraflar yapılmasının zorunlu
olduğu doğrudur. Bu itibarla AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana bu başlık altında
1.000 Euro ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir. Bu meblağın 850 Euro tutarındaki
bölümü Avrupa Konseyi tarafından sağlanan adli yardım için düşülecektir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı
faiz oranına üç puan eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE
1. AİHS’nin 5/3 maddesi yönünden yapılmış gözaltı süresine ilişkin şikayetin
kabuledilemez olduğuna;
2. Başvurunun geriye kalanının kabuledilebilir olduğuna;
3. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
4. AİHS’nin 5 / 3 maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHS’nin 5 / 4 maddesinin ihlal edildiğine;
6. AİHS’nin 6 / 1. maddesinin ihlal edildiğine;
7. a) AİHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından
i. manevi tazminat olarak başvurana 15.000 Euro (on beş bin) ödenmesine;
ii. masraf ve harcamalar için ise başvurana 1.000 Euro (bin)’dan Avrupa Konseyi
tarafından adli yardım için sağlanan 850 Euro düşülerek (sekiz yüz elli) geriye
kalanının ödenmesine;
iii.bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77/2 ve 77/3.
maddesine uygun olarak 5 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
10
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło