43443/98
WyrokETPCz2008-02-26ECLI:CE:ECHR:2008:0226JUD004344398
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
1. Czy śmierć Mazluma Mansuroğlu podczas operacji sił bezpieczeństwa naruszyła prawo do życia z art. 2 Konwencji? 2. Czy dochodzenie w sprawie śmierci Mazluma Mansuroğlu było skuteczne i zgodne z proceduralnymi wymogami art. 2 Konwencji? 3. Czy traktowanie Emine Mansuroğlu przez policję naruszyło zakaz nieludzkiego i poniżającego traktowania z art. 3 Konwencji? 4. Czy istniał skuteczny środek odwoławczy w związku z zarzutami naruszenia art. 2 i 3 Konwencji, zgodnie z art. 13?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że rząd nie wykazał, iż użycie siły śmiertelnej wobec Mazluma Mansuroğlu było „bezwzględnie konieczne” i „ściśle proporcjonalne” do celów określonych w art. 2 ust. 2 Konwencji, co doprowadziło do naruszenia materialnego art. 2. Stwierdzono również proceduralne naruszenie art. 2 z powodu poważnych niedociągnięć w krajowym dochodzeniu, w tym braku niezależności, bezstronności, dokładności i publicznego charakteru, a także niewłaściwego postępowania z dowodami. W odniesieniu do Emine Mansuroğlu, Trybunał uznał, że rząd nie przedstawił zadowalającego wyjaśnienia jej obrażeń ani skutecznego dochodzenia w sprawie zarzutów złego traktowania, co stanowiło naruszenie art. 3 Konwencji.Stan faktyczny
Emine Mansuroğlu i ꢁerifali Mansuroğlu, rodzice Mazluma Mansuroğlu, złożyli skargę dotyczącą śmierci ich syna 15 sierpnia 1996 r. podczas operacji sił bezpieczeństwa w wiosce Çerme, w prowincji Tunceli, objętej stanem wyjątkowym. Skarżący twierdzili, że Mazlum, który według nich nie był członkiem PKK, został porwany i zabity przez policję, która pomyliła go z uciekającym bojownikiem PKK. Emine Mansuroğlu zarzuciła również, że sama była źle traktowana przez policję, gdy próbowała chronić syna. Rząd turecki utrzymywał, że Mazlum był bojownikiem PKK zabitym w trakcie uzasadnionej konfrontacji zbrojnej.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym i proceduralnym w odniesieniu do Mazluma Mansuroğlu. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w odniesieniu do Emine Mansuroğlu. Nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skargi dotyczącej art. 3 w odniesieniu do zmarłego oraz skarg dotyczących art. 13 w związku z art. 2 i/lub 3. Zasądza od rządu pozwanego 5 000 EUR i 150 USD tytułem szkody majątkowej, 9 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej dla ꢁerifali Mansuroğlu oraz 13 000 EUR dla Emine Mansuroğlu. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
C O N S E I L D E
L ' E U R O P E
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
DÖRDÜNCÜ DAĐRE
MANSUROĞLU - TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢀvuru no: 43443/98)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG ꢀubat 2008
Đꢀbu karar Sözleꢀme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecek
olup ꢀekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 43443/98 baꢀvuru no’lu davanın nedeni bu ülke
vatandaꢀları Emine Mansuroğlu ve eꢀi ꢁerifali Mansuroğlu’nun (baꢀvuranlar) Avrupa Đnsan
Hakları Komisyonu’na (AĐHK) 22 Temmuz 1998 tarihinde Temel Đnsan Hakları ve
Özgürlüklerini güvence altına Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi’nin (AĐHS) eski 25. maddesi
uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.
Baꢀvuranlar adli yardımdan yararlanarak Đstanbul barosu avukatlarından ꢁ. Turan, M. Đriz, R.
Doğan ve Y. Aydın tarafından temsil edilmiꢀlerdir.
Baꢀvuru AĐHS’nin 11. no’lu Protokolü’nün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998 tarihinde Avrupa
Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) geçmiꢀtir (11 no’lu Protokol’ün 5/2. maddesi).
OLAYLAR
I. DAVANIN KOꢀULLARI
Baꢀvuranlar Emine Mansuroğlu ve ꢁerifali Mansuroğlu sırasıyla 1932 ve 1933 doğumludur
ve 15 Ağustos 1996 tarihinde ölen Mazlum Mansuroğlu’nun (1972 doğumlu) ebeveynidirler.
Baꢀvuranlar olayların meydana geldiği dönemde Olağanüstü Hal Bölgesinde yer alan Tunceli
ili, Kocakoç ilçesi Çerme köyüne bağlı bir mezrada ikamet etmekteydiler.
Taraflar arasında ihtilaf konusu olan dava olayları ꢀu ꢀekilde özetlenebilir:
A. 15 Ağustos 1996 tarihli kaza
1. Baꢀvuranlar tarafından aktarıldığı haliyle
E. Mansuroğlu 15 Ağustos 1996 tarihinde komꢀu köyden silah sesleri geldiğini duyar. Hemen
akabinde özel polis harekât ekipleri baꢀvuranın ikamet ettiği Çerme köyüne gelir.
Üç polis E. Mansuroğlu’nu, oğlu Mazlum’u, komꢀuları M. Ekici ve V. Ekici’yi baꢀvuranların
bahçesinde toplar. Mazlum askerlik görevi sırasında ayaklarında oluꢀan rahatsızlık nedeniyle
terlikleriyle dıꢀarı çıkmıꢀtır.
Polisler bu kiꢀilere yere yatmalarını emretmiꢀ ve dipçiklerle vurmaya baꢀlamıꢀtır. Bu duruma
karꢀı çıkan E. Mansuroğlu polisler tarafından hırpalanmıꢀtır. E. Mansuroğlu daha sonra telsiz
konuꢀmasına ꢀahit olmuꢀtur:
«- Sakallıyı buldunuz mu?
-
-
Evet.
Getirin onu.»
Telsizle yapılan eꢀkâle uyan Mazlum kimlik kartını göstermiꢀ ve bir yanlıꢀlık olduğunu ve
baꢀka birisiyle karıꢀtırıldığını söylemiꢀtir. Polisler kimlik belgelerine ihtiyaçları olmadıklarını
belirterek ona dipçiklerle vurmuꢀlardır.
Polisler M. Ekici, V. Ekici ve köylülerden biriyle birlikte Mazlum’u beraberlerinde götürmüꢀ,
daha sonra da baꢀvuranların evlerinde arama yapmıꢀlardır.
Olaydan haberdar olan baꢀvuran ꢁerifali Mansuroğlu hemen Çerme istikametine yola
koyulmuꢀtur. Mezraya yaklaꢀtığında arabadan inmiꢀ, yürümeye baꢀlamıꢀ, tepeye
mevzilenmiꢀ askerleri görmüꢀ ve onlara mezradan olduğunu söylemiꢀtir. Askerler onu tepeye
kadar elleri havada yürümeye zorlamıꢀlar, adıgeçen yürürken evinin arkasında yere uzanmıꢀ
eꢀofmanlı iki kiꢀi görmüꢀtür. Tepeye varmadan önce, kalp hastası olduğunu söylemesine
rağmen askerler tepeye kadar koꢀmaya zorlamıꢀlardır. Baꢀvuran ꢁerifali Mansuroğlu,
askerlere 50 metre kala kimliğini ve sağlık karnesini çıkarmıꢀ, polislerden biri sağlık karnesini
almıꢀ, adıgeçene bir yumruk atmıꢀ ve karneyi suratına fırlatmıꢀtır.
Polisin topladığı köylüleri gören baꢀvuran M. Ekici’ye oğlunun nerede olduğunu sormuꢀtur.
M. Ekici Mazlum’un bir araçla götürüldüğü yanıtını vermiꢀtir.
Bu arada polisler o civarda çıkan bir çatıꢀmada ölen ve PKK mensubu olduklarından
ꢀüphelendikleri iki kiꢀinin cesedini getirmiꢀlerdir. Devamında, orada bulunan ve aralarında M.
Ekici ve R.Ç.’nin de bulunduğu birçok kiꢀi yakalanmıꢀtır.
Baꢀvuran daha sonra Tunceli’nin merkezinde bir panzer üzerinde içlerinden birinin Mazlum’a
ait olabileceği üç cesedin çıplak olarak teꢀhir edildiğini iꢀitmiꢀtir.
Baꢀvuranlar ertesi gün aralarında maktulün kız kardeꢀi de dahil diğer aile fertleri ile buluꢀmak
için Tunceli’ye gitmiꢀlerdir.
2. Hükümet tarafından aktarıldığı haliyle
Hükümetin resmi belgelere dayanarak verdiği bilgiye göre 15 Ağustos 1996 tarihinde saat
12.45 sularında güvenlik güçleri Tunceli il merkezine saldırı düzenleme hazırlığında olan üç
PKK militanının Çerme’ye geldiği yönünde isimsiz bir ihbar almıꢀtır. Bu kiꢀiler Serhat, Đvis
ve Hayri kod adlı M. Oral, H. Korkmalı ve Y. Karanlık idi.
Bu ihbar üzerine 37 kiꢀiden oluꢀan özel zırhlı polis ekibi Çerme’ye gitmiꢀtir. Saat 15
sularında devriye gezen ekipler Hasan Ekici’nin evinin arkasında beliren üç kiꢀiyi görmüꢀtür.
Polisler ile teröristler arasında çıkan çatıꢀmada üç terörist ölü olarak ele geçirilmiꢀtir. Buna
dair ayrıntılar raporda yer almaktadır.
Operasyonun sonunda güvenlik güçleri Hasan Ekici’nin evinde arama yapmak istemiꢀlerdir.
Adıgeçen ve ailesinin diğer fertleri M. Ekici, V. Ekici, B. Ekici, F. Ekici ve Ekici ile M.T. ve
R.Ç. isimli köylüler polislere karꢀı koymuꢀlar, akarsuya doğru kaçmaya çalıꢀırken
yakalanmıꢀlardır. Hasan Ekici’nin evinde ele geçirilen belge ve mühimmat ꢀu ꢀekildedir:
-
-
-
-
-
-
-
-
PKK ile ilgili bilgilerin yer aldığı iki not defteri
PKK ile ilgili bilgiler içeren iki telefon fihristi
Bir telefon konuꢀmasının dökümü
Bir intihar saldırısı faili PKK mensubunun el yazısıyla ve daktiloyla yazdığı notlar
PKK teröristlerinden birinin ölüm haberinin yer aldığı gazete kesiği
PKK’ya iliꢀkin bilgilerin yer aldığı altı sayfalık belge
Altı el yapımı el bombası
Đki av tüfeği (seri no: 369982 ve 20897) ve bunlara ait dokuz fiꢀek.
Yapılan aramanın ardından bu kiꢀiler gözaltına alınmıꢀlardır. Sorgulamaları sırasında Hasan
Ekici ve M.T., PKK ile olan bağlantılarını itiraf etmiꢀlerdir, adı geçenler bunun üzerine
tutuklanarak cezaevine konulmuꢀlardır. Diğer köylüler serbest bırakılmıꢀtır.
B. Ön soruꢁturma ve Mazlum Mansuroğlu’nun ölümüne iliꢁkin yapılan ꢁikayet
Tunceli’de yine 15 Ağustos 1996 tarihinde adli tıp uzmanı olmayan bir ekip tarafından üç
ceset üzerinde otopsi yapılmıꢀtır. Kimlikleri tespit edilemeyen cesetler 1’den 3’e kadar
numaralandırılmıꢀtır. 1 numaralı cesedin bıyıklı kahverengi gözlü birine ait olduğu, 3
numaralı cesedin kahverengi saçlı ve kahverengi gözlü bir kiꢀiye ait olduğu belirtilmiꢀtir.
Diğer iki cesedin sırasıyla H. Korkmalı (kod adı Đvis) ve M. Oral (kod adı Serhat) olduğu
tespit edilmiꢀtir.
Hekimler 2 numaralı cesetle ilgili ayrıntılı rapor hazırlamıꢀlardır. Hekimler kesin ölüm
nedeninin kurꢀun yarası nedeniyle beyin kanaması olduğu sonucuna varmıꢀlardır; bu sonucun
aleni olması nedeniyle klasik bir otopsiye gerek görmemiꢀlerdir.
Her üç cesede ait giysilerin ise fazlasıyla zarar görmüꢀ olmaları nedeniyle saklanmalarına
gerek görülmediğine dair rapor düzenlenmiꢀtir. Ağustos 1996 tarihinde Mazlum’um kız kardeꢀi Tunceli Cumhuriyet Savcısı’nın eꢀliğinde
Tunceli Devlet Hastanesine gitmiꢀ ve 2 numaralı cesedin kardeꢀine ait olduğunu teꢀhis etmiꢀ,
kardeꢀinin hiçbir zaman PKK’nın eylemlerine katılmadığını ileri sürmüꢀtür.
Aynı gün tutuklu bulunan M. Ekici üç cesedi teꢀhis etmesi için getirilmiꢀ, adı geçen 1 ve 3
numaralı cesetlerin Đvis ve Serhat kod adlı kiꢀilere ait olduğunu, buna karꢀın 2 numaralı
cesedin Mazlum Mansuroğlu’na ait olduğunu söylemiꢀtir.
Yine 16 Ağustos 1996 tarihinde, baꢀvuran, 15 Ağustos 1996 tarihinde evlerine baskın
düzenleyen üç polis memurunun kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını talep
ettiği resmi ꢀikayetini Savcıya sunmuꢀtur. Baꢀvuran, sözkonusu üç polis memurunu,
Mazlum’a iꢀkence etmek, Mazlum’u ortadan kaldırmak ve öldürmek ile suçlamıꢀtır.
Baꢀvuran, oğlunu korumaya çalıꢀırken kendisinin de hakarete uğradığını ve dövüldüğünü
iddia etmiꢀtir.
Bu bağlamda baꢀvuran, komꢀuları Ekici ve Tekin ailesinden birçok kiꢀiyi görgü tanığı
göstermiꢀtir.
Baꢀvuran, ayrıca polis memurlarının evlerini aramasından ve iki av tüfeği ile oğlu Mazlum’un
cüzdanı, ehliyeti, askerlik belgeleri ve fotoğrafları gibi kiꢀisel evraklarını gizlice almalarından
ꢀikayetçidir. Ağustos 1996 tarihinde, baꢀvuranlar, Savcıdan, mermilerin atıꢀ mesafesinin tespit
edilmesine ve ꢀayet Mazlum’un vücudunda tespit edilen diğer izlerin ölümden önce mi sonra
mı oluꢀtuğunun belirlenebilmesi için klasik bir otopsi yapılması talimatını vermesini
istemiꢀlerdir.
Savcı bu talebi kabul etmiꢀtir; aynı gün Tunceli’de ek bir muayene raporu hazırlanmıꢀtır.
Savcının isteği üzerine, ceset, Malatya Adli Tıp Kurumu’na gönderilmiꢀtir. Burada, bir
patoloji uzmanın da hazır bulunmasıyla Adli Tıp Kurumu doktorları klasik otopsi
yapmıꢀlardır.
Ceset, Tunceli Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı bir polis memuru tarafından, 15 Ağustos 1996
tarihindeki çatıꢀma sırasında öldürülen teröristlerden biri olarak teꢀhis edilmiꢀtir. Hazır
bulunan baꢀvuranın avukatı, bahsedilen çatıꢀmanın, polislerin Mazlum’a, baꢀını taꢀa vurarak
ve tekmeleyerek saldırmalarından 15 dakika önce komꢀu mezrada meydana geldiğini
belirtmiꢀtir.
Otopsi raporunda ateꢀli silahların neden olduğu yaralanmalar sayılmıꢀtır.
Adli tıp uzmanları, Mazlum’un yüzünün bir bölümünün “patlayan bir bomba” nedeniyle
tamamen hasar gördüğünü tespit etmiꢀlerdir. Ayrıca yüzünde, bombanın patlaması sonucu
ortaya çıkan gaza bağlı olarak siyahlıklar ile biri çene ucundan diğeri sol yanağından çıkan
“ꢀarapnel parçaları” görülmüꢀtür.
Bir mermi ve muhtemelen el bombasından çıkan onlarca metal parça, cesetten çıkarılmıꢀ ve
mühürlenmiꢀtir.
Ayrıca doktorlar, vücutta özellikle sırt kısmında yeni ve eski, değiꢀik boylarda çok sayıda
sıyrık tespit etmiꢀlerdir. Sıyrıkların çoğunluğu açık kül rengi deri lekeleri ꢀeklindedir ve deri
altı ekimoz sayısının azlığı göz önüne alındığında, sözkonusu lezyonların, cesedin
sürüklenmesi ile post-mortem kaynaklı olduğunu düꢀünmek gerekmektedir.
Doktorlara göre, ilk iki raporda belirtilenin aksine, sol omuzda tespit edilen 3-4 cm’lik üç
lezyonun, kesici silahlardan değil de daha çok ꢀarapnel parçaları veya vücudu sıyıran
kurꢀunlardan kaynaklanmıꢀtır.
Vücudu delip geçen özellikle üç kurꢀun, raporda “ölümcül” olarak nitelendirilmiꢀtir. Vücutta
bulunan dördüncü kurꢀun ise ölümcül nitelikli değildir.
Sözkonusu dört kurꢀun sırttan öne doğru ilerleyen bir yol izlemiꢀtir. Kurꢀun izleri göz önüne
alındığında, yakından ateꢀ edilmiꢀtir. Bununla birlikte, atıꢀ mesafesi ancak, Đstanbul Adli Tıp
Kurumu tarafından maktulün giysilerinin balistik incelemesi ile belirlenebilinirdi. Otopsiyi
yapan ilk ekibin, maktulün giysilerini saklamaya gerek olmadığına kanaat getirmesinden
dolayı balistik inceleme hiçbir zaman gerçekleꢀmemiꢀtir.
Ölüm nedeni, “ateꢀli silah ve muhtemelen bir el bombasından kaynaklanan patlamaya bağlı
beyin ve ciğerlerin delinmesi sonucunda iç ve dıꢀ kanama” olarak belirlenmiꢀtir.
Yine 17 Ağustos 1996 tarihinde, R.Ç. polis karakolunda, olay günü, Hasan Ekici’nin evine
yağ almak için gittiğini, ardından Ekici ile konuꢀmak isteyen PKK’lı üç teröristin geldiğini
gördüğünü ifade etmiꢀtir. Bu üç terörist, daha sonra Mazlum Mansuroğlu’nun evine gitmiꢀtir.
O esnada, polis operasyonu baꢀlamıꢀtır, üç terörist ve Mazlum, akarsuya doğru kaçmıꢀlar ve
içlerinden üçü ölmüꢀtür.
Ertesi gün sorgulanan Ekici, kendisinin ve hayatta iken Mazlum’un da PKK mensubu
olduğunu kabul etmiꢀtir. Ekici, olay günü, Serhat, Đvis ve Hayri kod adlı üç silahlı PKK’lının,
Mazlum’a gitmeden önce kendi evine geldiklerini ifade etmiꢀtir. Köye baskın düzenleyen
polisleri fark eden üç terörist ve Mazlum, akarsuya doğru kaçmıꢀlardır. Çatıꢀma, kısa bir süre
sonra baꢀlamıꢀ ve polislerin, Serhat ve Đvis kod adlı teröristler ile Mazlum’un cesedi ile
bölgeden ayrılmaları ile sona ermiꢀtir.
Ekici ayrıca, polisler tarafından el konulan el bombalarının, yasa dıꢀı belgelerin ve iki av
tüfeğinin kendisine ait olduğunu kabul etmiꢀtir.
Birkaç gün sonra yeniden ifadesi alınan Ekici, söylediklerinden vazgeçmiꢀ ve sözü edilen iki
av tüfeğinin aslında Mazlum’a ait olduğunu ifade etmiꢀtir. Ağustos 1996 tarihinde, baꢀvuran, Tunceli Devlet Hastanesi’nde sağlık muayenesinden
geçmiꢀtir. 6110/81 dosya numarası ile düzenlenen nihai rapor, sonuçlarını tasdik ettiği geçici
rapora atıfta bulunmaktadır. Rapora göre, baꢀvuranın klinik tablosu, baꢀvuranın beꢀ gün
geçici iꢀgöremezliğini tespit etmekte ve toplam on gün istirahatini gerektirmektedir. Ağustos 1996 tarihinde, baꢀvuran ve köylüler, E. Ekici, Z.A, F.Ekici ve H.Ekici (Hasan
Ekici’nin eꢀi) Tunceli noterinden, 15 Ağustos 1996 tarihli olayın konu olduğu beyanlarının
tasdik edilmesi talebinde bulunmuꢀlardır (sözkonusu beyana tanıklık etmek için köylüler,
H.A. , M.B. , K.A. , G.D. , N. K. , Y.A. , H.Z. , C.A. , M.Y ve H.B hazır bulunmuꢀlardır).
Aynı gün baꢀvuranların avukatları, tamamı Çerme’de ikamet eden V. Ekici, F. Ekici, E. Ekici,
B. Ekici adlı görgü tanıklarının dinlenmesi talebiyle savcılığa baꢀvurmuꢀlardır.
Avukatlar ayrıca, mevtanın giysilerinin balistik incelenme yapılması için Đstanbul’daki Adli
Tıp Kurumu’na gönderilmesini talep etmiꢀlerdir.
Malatya Adli Tıp Grup Baꢀkanlığı Mazlum’un cesedinden alınan kan tahlili sonuçlarını
açıklamıꢀtır. Tahlillerde normalin çok üzerinde alkolemiye rastlandığı gözükmektedir.
Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 5 Eylül 1996 tarihinde PKK’ya
yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle M. Ekici’nin mahkumiyetini talep etmiꢀtir. Savcılık,
adıgeçen ꢀahsın ‘örgüt üyesi üç kiꢀiyi evinde’ barındırdığına iliꢀkin yapılan bir ihbarın
ardından yakalandığını belirtmiꢀtir.
Đlgili, 3 Ekim 1996 tarihinde yapılan duruꢀmada, baskı altında alındığı gerekçesiyle daha önce
verdiği ifadeleri inkar etmiꢀtir. Đlgili, aslında 15 Ağustos 1996 tarihinde komꢀusu Mazlum’un
evinden zorla götürüldüğünü ifade etmiꢀtir.
Baꢀvuranlar Tunceli Cumhuriyet Savcısına gönderdikleri 7 Ekim 1996 tarihli mektupta, 16
Ağustos 1996 tarihinde yaptıkları ꢀikayeti desteklemek üzere M. Ekici’yi ꢀahit
göstermiꢀlerdir. Baꢀvuranlar ayrıca, 15 Ağustos 1996 tarihinde gözaltına alınan köylülere
ꢀiddet uygulandığını gösteren tıbbi raporları da mektuba eklemiꢀlerdir.
Buna karꢀın savcı, güvenlik güçlerine isnat edilen adam öldürme ve ꢀahsi eꢀyaların çalınması
gibi olayların olağanüstü hal valiliğinin yetkisine tabi olduğu gerekçesiyle ratione materiae
görevsizlik kararı vererek dosyayı Tunceli Đl Đdare Kurulu’na havale etmiꢀtir. Zira dosyanın
soruꢀturulması memurin muhakematı hakkındaki kanuna tabi idi.
Baꢀvuran, 17 ꢁubat 1997 tarihli bir mektupla yürütülen idari soruꢀturmaların seyri hakkında
bilgi almak için Tunceli’deki idari makamlar nezdinde giriꢀimde bulunmuꢀ ancak bir sonuç
alamamıꢀtır. Baꢀvuran aleyhte tanıklar Hanım Ekici, F. Ekici, F.T. ve L.S.’nin ifadelerinin
alınmasına yönelik herhangi bir iꢀlem yapılmadığına dikkat çekmekteydi.
Baꢀvuranların avukatı 19 Mart 1997 tarihinde il idare kurulu önünde bu talebi bir kez daha
gündeme getirmiꢀtir. ‘Güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan bir çatıꢀma sırasında
öldürülen Mazlum Mansuroğlu’nun yakınları tarafından dile getirilen iddialara iliꢀkin olarak
yapılan soruꢀturma’ya atıfta bulunan il idare kurulu baꢀvuranların dosyanın seyri hakkında
bilgi talebinde bulunamayacaklarını zira yapılan yargılamada müdahil taraf teꢀkil etmeyi
ihmal ettiklerini bildirmiꢀtir.
Baꢀvuranlar 2 Temmuz 1997 tarihinde Tunceli Emniyet Müdürlüğü Teftiꢀ Kurulu
Baꢀkanlığı’na mektupla baꢀvuruda bulunmuꢀlardır. Baꢀvuranlar mektuplarında, 21 Ağustos tarihli taleplerine rağmen daha evvel tanık gösterdikleri kimselerin – ad ve adreslerini
yinelemiꢀlerdir- hiçbirinin soruꢀturma mercileri tarafından dinlenmediğine dikkat
çekmiꢀlerdir.
Aynı gün baꢀvuran H. Ekici, F. Ekici, R.Ç., F.T. ve L.S.’yi il idare kurulu önünde yeniden
tanık olarak göstermiꢀtir.
Polislerden kaçmayı baꢀaran dört PKKlıdan biri olan Hayri kod adlı Y. Karanlık 28 Eylül tarihinde polise ifade vermiꢀtir. Đfadesinde, Mazlum Mansuroğlu ile kendilerine
katılması ile konuꢀtuklarını, jandarmanın geldiğini görünce militan Mazlum’la birlikte
akarsuya doğru kaçmaya baꢀladıklarını, diğerleri suyun akıꢀ yönünde kaçarken, kendisini aksi
yöne gittiğini söylemiꢀtir.
Y. Karanlık ertesi gün savcı tarafından dinlenmiꢀtir. Đꢀkence altında alındığı gerekçesiyle daha
önce verdiği ifadeyi inkar etmiꢀtir. Adıgeçen, Çerme olayına karıꢀmıꢀsa da silahlı olmadığı
için çatıꢀmaya katılmadığını belirtmiꢀtir.
Đl Đdare Kurulu 2 Temmuz 1998 tarihinde dosya üzerinden men’i muhakeme kararı vermiꢀtir.
Kararın ilgili bölümünde, müteveffa Mazlum’un ‘ PKK’nın silahlı militanı olarak kuryelik ve
vergilendirme gibi faaliyetler içinde bulunduğu’ ve ‘güvenlik kuvvetleri ile teröristler
arasında çıkan çatıꢀma esnasında ölü olarak ele geçirildiği’ ; evinden alınarak yargısız infaza
kurban edildiği yolundaki iddiaların dayanaksız olduğu ifade edilmiꢀtir.
Đl Đdare Kurulu, memurin muhakematı kanununda öngörülen kontrolün gerçekleꢀtirilmesi
maksadıyla bu kararı 12 Kasım 1998 tarihinde re’sen Danıꢀtay’a sevk etmiꢀtir.
Baꢀvuranlar ise bu karara itiraz etmiꢀlerdir.
Y. Karanlık 6 Ekim 1998 tarihinde DGM tarafından ömür boyu hapse mahkûm edilmiꢀtir.
Baꢀvuran ꢁerifali Mansuroğlu 22 Mayıs 2000 tarihinde oğluna iliꢀkin yargılamanın seyri
hakkında bilgi almak için giriꢀimde bulunmuꢀtur. Ertesi gün baꢀvurana davanın Danıꢀtay
önünde görülmekte olduğu bilgisi verilmiꢀtir. Danıꢀtay’ın 26 Ekim 2000 tarihinde men’i
muhakeme kararını onaylaması üzerine karar kesinlik kazanmıꢀtır.
C. Baꢁvuranın (Emine Mansuroğlu) kendi namına yaptığı ꢁikâyet
Verilen tıbbi rapora istinaden baꢀvuran evlerine baskın düzenleyen üç polis hakkında 15
Ağustos 1996 tarihinde meydana gelen olayda kendisine kötü muamelede bulundukları
iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuꢀtur. Orta boylu ve bıyıklı polisin kendisine vurduğunu
kır saçlı ve uzun boylu olanın ise yalnızca küfrettiğini belirtmiꢀtir. Baꢀvuran ayrıca
Mazlum’un ölümüne iliꢀkin ifadesini yinelemiꢀtir. ꢁubat 2001 tarihinde Savcılık, Tunceli Valiliği’nden ‘efrada sui muamele’ gerekçesiyle
haklarında ithamda bulunulan polisler aleyhinde soruꢀturma izni talebinde bulunmuꢀtur.
Savcılık bu olayın daha önce Mazlum’un ölümü ile ilgili olarak yapılan tahkikata konu
olduğunu belirtmiꢀtir. ꢁubat 2001 tarihinde soruꢀturma izni verilmiꢀtir. Valilik Tunceli Đl Emniyet Müdürünü
konuyla ilgili iddiaları araꢀtırmakla görevlendirmiꢀtir. Valilik ayrıca halihazırdaki baꢀvurunun
AĐHM’ye sunulduğu bilgisini de vermiꢀtir. Ağustos 1996 yılında yapılan operasyona katılan 37 polisten yalnızca B.E., M.A., Y.Ç. ve
Ü.Ç. hakkında 13 Mart 2001 tarihinde kovuꢀturma baꢀlatılmıꢀtır. Zira polislerin geriye kalanı
baꢀka ꢀehirlere tayin olmuꢀlardı. Đhtilaf konusu operasyon sırasında M.A. ve Ü.Ç. Çerme
giriꢀini kapatmakla; Y.Ç. ise uzaktan meslektaꢀlarının güvenliğini sağlamakla görevliydi.
Đlgililerin tamamı beyanlarında baꢀvuranın iddialarının gerçek dıꢀı olduğunu, kendisini hiçbir
zaman görmediklerini aldıkları yegane adli tedbirin Hasan Ekici’nin evinde yaptıkları arama
olduğunu iddia etmiꢀlerdir.
Verilen resmi bilgiye göre 15 Mart tarihinde bir müfettiꢀ baꢀvuranı dinlemiꢀtir. Đfade
tutanakları AĐHM’ye iletilmemiꢀtir ancak müfettiꢀe göre davacı, kendisine kötü muamelede
bulunan polisleri teꢀhis edemeyecek durumda olduğunu belirtmiꢀtir.
Köylü R.Ç. bir kez de müfettiꢀ tarafından sorgulanmıꢀtır. R.Ç. polislerin baꢀvuranı
tanımadığını ve polisler tarafından dövüldüğünü görmediğini, ancak Mazlum’u üç PKK
militanıyla birlikte dere yatağına doğru koꢀarken gördüğünü beyan etmiꢀtir.
Müfettiꢀ 16 Mart 2001 tarihli raporunda baꢀvuranın iddialarının asılsız olduğu ve halihazırda
cezai takibat yapılmasına mahal olmadığı neticesine varmıꢀtır. Müfettiꢀ, 20 Ağustos 1996
tarihli tıbbi rapora iliꢀkin olarak baꢀvuranın da aralarında bulunduğu köylülerin çıkan çatıꢀma
yüzünden paniğe kapılarak ‘sağa sola koꢀtukları’ ‘arazinin engebeli olması sonucu düꢀerek’
yaralandıkları sonucuna ulaꢀmıꢀtır.
Valilik 23 Mart 2001 tarihinde aldığı kararla müfettiꢀin raporunu onaylayarak kovuꢀturma
izni talebini geri çevirmiꢀtir.
Valiliğe göre baꢀvuran, polislerden oğlunu sorarak ‘eğer oğluma bir ꢀey olursa ben bu evi
yakarım ve bunu sizin üzerinize atarım’ ꢀeklinde tehditkâr sözler sarf etmiꢀti. Nisan 2001 tarihinde baꢀvuran bu karara karꢀı Malatya Bölge Đdare Mahkemesi nezdinde
itiraz etmiꢀtir.
Savcı sonuç olarak 7 Mayıs 2001 tarihinde dosya hakkında takipsizlik kararı vermiꢀtir.
HUKUK
I. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuranlar oğulları Mazlum Mansuroğlu’nun güvenlik güçlerince kaçırıldığını ve
öldürüldüğünü ileri sürmekte ve bu ölüm olayı ile ilgili yürütülen soruꢀturmaların yetersiz ve
tek taraflı olduğundan ꢀikayetçi olmaktadır. Baꢀvuranlar bu yönde AĐHS’nin 2. maddesine
atıfta bulunmaktadır.
A. Tarafların görüꢁleri
1. Hükümet
Hükümet isimsiz yapılan bir ihbarın ardından güvenlik güçlerinin meꢀru olarak PKK terör
örgütü ile bağlantılarından ciddi olarak ꢀüphelenilen kiꢀilerin yakalanması için harekete
geçtiklerini hatırlatmaktadır. Hükümet bu bağlamda R.Ç ve M. Ekici’nin görgü tanıklıklarına
göndermede bulunmaktadır. Hükümet olaylar sırasında polislerin karꢀılarına silahla çıkan ve
aralarında Mazlum Mansuroğlu’nun da bulunduğu üç kiꢀinin kimliklerinden bihaber
olduklarını belirtmektedir.
Hükümetin diğer argümanları iç hukuktaki sürecin geniꢀ bir bölümünü oluꢀturmaktadır.
Hükümet maktulün geçmiꢀi hakkında Mazlum Mansuroğlu’nun silahlı örgütün
militanlarından biri olduğunu dile getiren Y. Karanlık’ın beyanlarını dayanak olarak ele
almaktadır. Y. Karanlık yapmıꢀ olduğu eylemleri ve Çerme olayına karıꢀtığını hiçbir zaman
inkâr etmediğinden, onun içtenlikle söylediklerinin baꢀvuranlarının uydurduklarına göre daha
inandırıcı olması gerekir.
Hükümet sözü edilen ölüm olayının güvenlik güçlerinin meꢀru müdafaa yapmak durumunda
kaldıkları çatıꢀma sırasında uzun menzilli bir silahtan açılan ateꢀ sonucu meydana geldiğini
belirtmektedir. Hükümet AĐHM’yi aktarılan olayların AĐHS’nin 2. maddesinin ikinci
paragrafının a) ve b) bendi alanına girdiği sonucuna varmaya davet etmektedir.
Ölüm olayı ile ilgili sürdürülen soruꢀturma hakkında Hükümet özellikle baꢀvuran Emine
Mansuroğlu’nun sürece etkili olarak katılabilmesi için aldıkları kovuꢀturma tedbirlerini
hatırlatmaktadır. Hükümet Tunceli Đl Đdari Kurulu’nun soruꢀturmayı tamamen yasal çerçevede
yürüttüğünü ve tespit edilen veriler ıꢀığında men-i muhakemeden baꢀka karar vermesine
imkan olmadığını savunmaktadır.
Hükümet bahse konu soruꢀturmanın AĐHS’nin 2. maddesinin usul bakımından tüm gereklerini
yerine getirdiğini düꢀünmektedir.
2. Baꢀvuranlar
Baꢀvuranlar Hükümetin ölen kiꢀilerin kimliklerini operasyondan önce bilmediğini iddia
edemeyeceğini, çünkü bu kiꢀilerin isimlerinin polise açıkça ihbar edildiğini (M. Oral, H.
Korkmalı ve Y. Karanlık) ileri sürmektedir.
Baꢀvuranlar bu doğrultuda R.Ç. ve M. Ekici’nin ilk baꢀtaki ifadelerinde uyuꢀmazlıkların
bulunduğunu ortaya koymaktadır. Adıgeçenler önce Mazlum’un üç militanla birlikte koꢀarak
kaçtığını söylemiꢀlerdir ki bu durum ayaklarındaki rahatsızlığı nedeniyle askerlik hizmetinden
muaf olan ve üstelik de sarhoꢀ olan bir kiꢀi için ihtimal dahilinde değildir.
Her halükarda olay yeri raporunda dört değil, üç kiꢀiden bahsedilmektedir.
Baꢀvuranlar polislerin yalnızca üç ꢀüpheli gördükleri, M. Oral’ın ve H. Korkmalı’nın ölü
olarak ele geçtiği ve Y. Karanlık’ın kaçmayı baꢀardığı verisinden hareketle, polislerin
oğullarını kaçırdığını ve Y. Karanlık’ı ellerinden kaçırmalarını örtbas etmek onu Y. Karanlık
olarak göstermek amacıyla öldürdükleri sonucunu çıkarmaktadır.
Baꢀvuranlar yetkililerin evlerinde arama yaptıklarını inkar etmelerine dikkat çekmektedir;
ꢀayet yetkililer Mazlum’u terörist olarak kabul ediyorlarsa, bu durumda öldürülmesinin
ardından evde arama yapmaları gerekmez miydi? Baꢀvuranlar bu bağlamda Ekici’lerde
bulunduğu öne sürülen iki av tüfeğinin aile yadigârı olduğunu, M. Ekici’nin tüfeklerin
evlerinden çalındığını daha sonra itiraf ettiğini ileri sürmektedir.
Baꢀvuranlara göre 15 Ağustos 1996 tarihli ilk otopsinin ölüm olayını çevreleyen koꢀulları
güvenilir ꢀekilde sonuçlandırmasına imkan yoktur; zira Mazlum’un giysilerinin ve vücuduna
isabet eden mermilerin balistik incelemesi yapılmamıꢀtır. Maktulün giysileri muhafaza
edilmediğinden baꢀvuranlar bu durumda CMUK’un 153. maddesinin 2. paragrafı uyarınca suç
unsurunun oluꢀtuğunu iddia etmektedirler.
Baꢀvuranlar Hükümetin iddiasının aksine oğullarının uzun menzilli bir silahtan açılan ateꢀ
sonucu öldüğünün kanıtlanamadığını öne sürmektedirler: uzun menzilden açılan ateꢀ ile yakın
menzilden açılan ateꢀ arasında 35-40 cm erimi olan kısa mesafeden atıꢀ bulunmaktadır.
Baꢀvuranlar son olarak hukukçulardan oluꢀmayan idari merciinin, her türlü bağımsızlık ve
tarafsızlık kavramını inkar ederek, karꢀı görgü tanıklarının hiçbirini dinlemeksizin suçlanan
polislerin ifadelerini kabul etmesini ve bütün soruꢀturma belgelerinde Mazlum’un terörist
olarak nitelendirilmesine müsaade etmesini kınamaktadır.
B. AĐHM’nin değerlendirmesi
1. Genel ilkeler
a. AĐHS’nin 2. maddesinin maddi bakımından
Yaꢀam hakkını güvence altına alan 2. madde AĐHS’nin istisnaya izin verilmeyen en temel
hükümlerinden biridir. Sözkonusu madde aynı zamanda 3. madde ile birlikte Avrupa
Konseyi’ni oluꢀturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini güvence altına
almaktadır. AĐHS’nin hedef ve amacı 2. maddenin, teminatlarını etkili ve uygulanabilir
kılacak ꢀekilde, yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir. Bu nedenle yaꢀam hakkından
mahrumiyetin meꢀru kılınabileceği ꢀartlar dar bir ꢀekilde yorumlanmalıdır (Anık vd.-Türkiye,
no: 63758/00, 5 Haziran 2007; sözü edilen Erdoğan vd., Akkum vd.-Türkiye no: 21894/93,
Velikova-Bulgaristan no: 41488/98, Salman-Türkiye no: 21986/93; McCann vd.-Birleꢀik
Krallık 27 Eylül 1995).
2. maddenin lafzı, bir bütün olarak okunduğunda 2. paragrafın sadece bir bireyin kasten
öldürülmesine izin verilen durumları tanımlamadığını, kasıt olmadan ölümle sonuçlanması
imkan dahilinde olan güç kullanmaya izin verilen durumları açıkladığını gösterir. Ölümcül
güce kasti olarak baꢀvurma, bunun zorunluluğunu değerlendirirken göz önünde
bulundurulacak faktörlerden sadece biridir. Ancak, zor kullanmanın (a), (b) ve (c) fıkralarında
ortaya konan amaçlardan birine ulaꢀmak için «mutlaka zorunlu” olması ve hedeflenen amaçla
«kesin olarak orantılı» olması gerekmektedir. (sözü edilen Anık vd., Erdoğan vd., Akkum vd.,
McKerr-Birleꢀik Krallık no: 28883/95, sözü edilen McCann vd.).
Devletin görevlilerinin ölümcül güce baꢀvurmaları belli hallerde meꢀru sayılabilmekle birlikte
2. madde kendilerine açık çek vermemektedir. Devlet görevlilerinin fiillerinin sınırlarının
kurallarla çizilmemiꢀ olması ve bu konuda keyfiliğe izin verilmesi, insan haklarına saygı
ilkesi ile bağdaꢀmamaktadır.
AĐHS’nin 2/1 maddesinin ilk cümlesi devleti iç hukuki düzende kendi yargısına tabi kiꢀilerin
yaꢀam haklarının korunması için gerekli önlemleri almayı zorunlu kılmaktadır. Bu doğrultuda
Devletin yükümlülüğü bireye karꢀı iꢀlenecek suçları caydıracak hukuki ve idari bir çerçeve
oluꢀturarak ve ihlalleri engelleyecek, ortadan kaldıracak ve cezalandıracak bir mekanizma
kurarak yaꢀama hakkını güvence altına almaktadır. (sözü edilen Erdoğan vd-Türkiye,
Makaratzis-Yunanistan no: 50385/99, Kılıç-Türkiye no: 22492/93).
Bu bağlamda sözkonusu hukuki ve idari çerçeve öncelikli olarak güç kullanımı ve ateꢀli
silahlara baꢀvurulması hakkındaki yasaların uygulanmasında sorumluların sınırlarını
belirlemek, uluslararası kuralları göz önünde bulundurmak durumundadır: polis memurlarının
gerek planlı bir operasyon kapsamında gerek beklenmedik ꢀekilde tehlikeli olduğu
değerlendirilen bir ꢀahsın takibinde görevlerini ifa ederken belirsizlik içinde olmamaları
gerekmektedir (sözü edilen Anık vd., Erdoğan vd., Makaratzis).
Bu husus mevcut baꢀvurudakine benzer, ulusal yasa ile yetkilendirilen polis operasyonlarının
keyfi güç kullanımına ve hatta kaçınılabilir kazalara karꢀı etkili ve uygun güvenceleri
sağlayan bir sistem dahilinde yasa ile yeterince sınırlandırılması gerektiği anlamına
gelmektedir (Akpınar ve Altın-Türkiye kararı no: 56760/00; sözü edilen Makaratzis; Hilda
Hafsteinsdottir-Đzlanda no: 40905/98, 8 Haziran 2004).
b. AĐHS’nin 2. maddesinin usulü bakımından
AĐHS’nin 2. maddesinin usulü bakımından yer alan yükümlülüklere iliꢀkin bkz. Kanlıbaꢀ-
Türkiye (no: 32444/96, 8 Aralık 2005) ve sözü edilen Makaratzis kararı, ayrıca Finucane-
Birleꢀik Krallık kararı (no: 29178/95).
2. Bu ilkelerin mevcut baꢀvuruya uygulanması
a. AĐHS’nin 2/2 maddesi açısından olayların tespiti ve ispat yükümlülüğüne iliꢁkin ön
değerlendirmeler
AĐHM, AĐHS uyarınca Savunmacı Devletin sorumluluklarını yerine getirmediğine iliꢀkin
ciddi ve dayanaklı gerekçelerin olup olmadığını saptamak amacıyla tarafların sunmuꢀ
oldukları deliller ıꢀığında ve ihtiyaca binaen resen edindiği unsurlar ıꢀığında bu sorunları
incelemeye alacaktır (Yaꢀa-Türkiye 2 Eylül 1998, sözü edilen McCann vd. Đrlanda-Birleꢀik
Krallık 18 Ocak 1978, mutatis mutandis Artico-Đtalya kararı 13 Mayıs 1980).
AĐHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla ‘her türlü makul ꢀüpheden uzak’ delil ölçütüne
baꢀvurmaktadır Bununla birlikte, böylesi bir delil, yeterli derecede ciddi, belirli ve tutarlı bir
göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen karineler demetinden de doğabilmektedir (Bkz.
diğerleri arasında Ağdaꢀ-Türkiye no: 34592/97, 27 Temmuz 2004, Gömi vd.-Türkiye no:
35962/97, 21 Aralık 2006, sözü edilen Yaꢀa, Aydın-Türkiye 25 Eylül 1997, Kaya-Türkiye
kararları 19 ꢁubat 1998).
Tüm bu sözü edilenler ıꢀığında ve/veya 2. maddenin 2. paragrafında tanımlandığı üzere
Devletin görevlililerinin aꢀırı güç kullanmaları sonucu ölüme sebebiyet verdikleri ihtilaf
konusu edilmediğinde, Savunmacı Hükümete uygun ve ikna edici araçlarla baꢀvuran tarafın
iddialarını çürütme sorumluluğu düꢀmektedir.
Özellikle Devletin yetkililerinin ve görevlilerinin, ki bunlar olayların tam olarak nasıl
meydana geldiğini bilen ve gerekli tüm bilgilere eriꢀebilen kiꢀilerdir, tamamıyla kontrolü
altındaki kiꢀilerin yaralanması veya ölmesi hallerinde –örneğin polis veya askeri operasyonlar
sırasında- mağdur yakınları tarafından öne sürülen iddiaları doğrulamak veya çürütmek
Devletin sorumluluğudur (sözü edilen McKerr, ve ilgili referanslar; Çelikbilek-Türkiye no:
27693/95, 31 Mayıs 2005, 3. maddede yer alan ilkelerle ilgili olarak bkz. örneğin sözü edilen
Akkum vd. ve ilgili kısımlar).
Bu yaklaꢀım, Savunmacı Hükümet’in sadece kendi tasarrufunda buluna bilgileri vermemesi
nedeniyle olayların tespit edilememesi durumunda, AĐHM’nin baꢀvuranların iddialarının
kabuledilebilirliği konusunda Savunmacı Hükümet aleyhine sonuca varmasına izin veren
AĐHS’nin 38/1 maddesi ile aynı anlayıꢀtadır. (sözü edilen Akkum vd.; Timurtaꢀ –Türkiye no:
23531/94, ilgili bölümler; sözü edilen Çelikbilek).
Đlgili içtihadından doğan öğretiye uygun olarak (Bkz, örneğin, Moussaiev ve diğerleri-Rusya,
baꢀvuru no: 57941/00, 58699/00 ve 60403/00, 26 Temmuz 2007, Akkum ve diğerleri;
Erdoğan ve diğerleri; Anık ve diğerleri Çelikbilek) AĐHM, objektif olarak devlet organlarına
isnat edilebilecek nedenlerden dolayı dava koꢀullarını tam olarak tespit etmesinin
engellenmesi durumunda, olayların meydana geliꢀi hakkında tatmin edici ve inandırıcı
açıklamalarda bulunmanın ve baꢀvuranların iddialarını çürütebilecek sağlam kanıt unsurları
sunmanın Savunmacı Devlet’in sorumluluğunda olduğunu belirtmektedir. Aksi takdirde,
AĐHM, baꢀvuranların iddialarının yerinde olduğu sonucuna ulaꢀabilir (Bkz. Toğcu-Türkiye,
27601/95, 31 Mayıs 2005, kıyaslayınız Ağdaꢀ ve Gömi kararlarında kabul edilen sonuçlar,
sözkonusu iki karar ıꢀığında incelenen Akpınar ve Altun).
Bu durum, devlet görevlileri tarafından kontrolleri altındaki koꢀullarda öldürücü güç
kullanımı olduğunu belirten bir baꢀvurunun AĐHS’nin 2/2. maddesine uygunluğunu ortaya
koyan bir iddia karꢀısında, sözkonusu gücün, “mutlaka gerekli” olmanın ötesine geçmediğini
ve bu hükmün amaçları ile “kesinlikle orantılı” olduğunu ortaya koymanın Savunmacı
devletin yükümlülüğünde olduğunu göstermektedir.
b. Mazlum Mansuroğlu’nun öldürülmesi hakkında
i. Đhtilaflı ölümde Devlet görevlilerinin sorumluluğu
Mevcut davada, hiç kimse, Mazlum Mansuroğlu’nun, 15 Ağustos 1996 tarihinde, terörle
mücadeleye karꢀı yürütülen bir operasyon sırasında polis tarafından kullanılan güç sonucu ölü
bulunduğuna itiraz etmemiꢀtir.
Buna karꢀın taraflar, baꢀvuranların oğullarının öldürülme biçimde anlaꢀmazlık içindedirler.
Baꢀvuran tarafın baꢀlıca iddiası, hiçbir zaman PKK üyesi olmayan Mazlum Mansuroğlu’nun,
Çerme operasyonundan sorumlu polis memurlarının ellerinden kaçan PKK örgütü mensubu
üçüncü PKK’lı yerine kaçırıldığı ve öldürüldüğü yönündedir.
Mazlum’un zorla alıkonulduğu iddiasına kadar olan ihtilaflı döneme iliꢀkin olarak
baꢀvuranların ifadeleri birbirini tamamlamakta ve ulusal mahkemeler önünde dile getirilen
iddialarla, baꢀvuru formunda olayların anlatıldığı bölümle ve AĐHM’ye sunulan yazılı
görüꢀlerle uyuꢀmaktadır. Baꢀvuranların ifadeleri ayrıca, sözkonusu ölüme tanıklık eden beꢀ
görgü tanığı tarafından onaylanan beyanlar ile de desteklenmiꢀtir.
Mevcut dava koꢀullarında, AĐHM, prima facie ꢀikayetlerini desteklemek için baꢀvuranların
yapabilecekleri her ꢀeyi yaptıkları kanaatindedir. Ayrıca, daha ikna edici kanıt unsurları
sunmak zorunda, hatta sunacak halde değillerdi, çünkü eğer varsa bu tür kanıt unsurları ancak
Hükümet’in elinde bulunabilirdi. (mutatis mutandis, Akkum, Çelikbilek).
AĐHM, diğer unsurların yanı sıra, ulusal planda yürütülen soruꢀturmaların sonuçlarından
hareketle Hükümet’in Mazlum Mansuroğlu’nun ölümüne iliꢀkin açıklamalar getirip
getirmediğini ve baꢀvuranların iddialarını çürütüp çürütmediğini araꢀtıracaktır.
ii. Mevcut davada kullanılan gücün gerekliliği ve orantılılığı hakkında
Dava koꢀullarına iliꢀkin olarak, AĐHM, terör eylemlerinin Türkiye’nin güneydoğusunda çok
ꢀiddetli olduğu bir dönemde (sözü edilen Kanlıbaꢀ, 8 Aralık 2005), AĐHS’nin 2/2 maddesi ile
uyuꢀan nedenlere dayanarak, PKK militanı olduğu belirtilen sözkonusu üç kiꢀiye karꢀı,
ihtilaflı operasyona baꢀvurmanın “uygun ve geçerli bir kanı”dan kaynaklanmıꢀ olabileceğini
kabul etmeye hazırdır.
Müdahalenin ardından polis memurları tarafından düzenlenen olay hakkındaki rapor göz
önüne alındığında, AĐHM, mevcut davada, güvenlik güçlerinin, polis memurlarının ve baꢀka
kiꢀilerin hayatı pahasına hareket etme riski getirecek gerçekdıꢀı bir yük getirmeden,
hareketlerini planlamak ve ꢀüphelilerin tutumlarını öngörmek için yeterince zamanları
olduğunu gözlemlemektedir (kıyaslayınız, örneğin, Gömi, McCann vd.)
Amaç, üç ꢀüphelinin yakalanması idiyse, hiçbir unsur, yetkili polis memurlarının olaylardan
önceki aꢀamada, ölümcül veya ölümcül olamayan yöntemler arasında bir ayırım yaptıklarını
veya barıꢀçı yollarla ꢀüphelilerin teslim olmasını amaçladıklarını göstermemektedir.
Sözkonusu ölümcül güce baꢀvurmanın yasallığına iliꢀkin olarak resmi bir soruꢀturma
yürütülmemesinden dolayı (Bakınız, Anık ve diğerleri; Kanlıbaꢀ), mevcut dava koꢀullarında
hiçbir unsur, saldırı silahları ve el bombaları gibi patlayıcılar taꢀıyan otuz yedi polis
memurunun, tehlikeli teroristlerin söz konusu olduğu durumlarda bile, demokratik bir Avrupa
toplumunda kanunların uygulanmasından sorumlu kiꢀilerin alması beklenen tüm tedbirleri
alarak görevlerini yerine getirmeleri gerektiği bilinciyle donatılıp donatılmadıklarını belirleme
imkanı tanımamaktadır (Erdoğan ve diğerleri).
Bu genel gözlemlerden hareketle, AĐHM, ihtilaflı operasyonun, ölümcül güce baꢀvurmayı
asgari düzeye indirecek ꢀekilde yürütüldüğüne ikna olamamaktadır (Anık ve diğerleri;
Akpınar ve Altun; Erdoğan ve diğerleri; Akkum ve diğerleri; Makaratzis; McCann ve
diğerleri). Aꢀağıda belirtilen hususları dikkate alarak AĐHM, bu konu üzerinde daha fazla
durmanın gerekli olmadığı kanaatindedir.
Hükümet, “ihtilaflı ölümün, meꢀru müdafaa durumunda güvenlik güçlerinin de yer aldığı
silahlı çatıꢀma sırasında uzak mesafeden açılan ateꢀ sonucunda meydana geldiğini”
belirtmektedir.
Üç ꢀüphelinin, polislerin uyarı atıꢀlarına karꢀılık vermeyi tercih ettikleri farz edilse dahi, daha
önce yukarıda da belirtildiği üzere, polis memurları, “sıcak temasta” bulunduklarını öne
sürememiꢀlerdir (Anık ve diğerleri, Bubbins-Birleꢀik Krallık, 50196/99 ve Andronicou ve
Constantinou- Kıbrıs). Meydana gelen çatıꢀma, Hükümet’in savunduğu kadar ꢀiddetli
olmamıꢀtır. Zira görünüꢀte hiçbir polis memuru, vücut bütünlüğüne halel getirecek
muamelelere maruz kalmamıꢀtır (Erdoğan ve diğerleri, Gömi).
Her ne olursa olsun, mevcut davada, hiçbir belgenin, polis memurları tarafından kullanılan
silahların adaletin kullanımına sunulduğunu veya ilgili uzmanlar tarafından inceleme konusu
yapıldığını belirtmemesinin gözlemlenmesi daha büyük bir önem taꢀımaktadır. Burada ciddi
bir ihmalkârlık sözkonusudur, zira ilgili yetkililerin ellerinde en azından Mazlum’un
cesedinden çıkarılabilen ve saklanan mermilerden biri bulunmaktaydı. Sözkonusu mermi,
balistik incelemelere çok uygundu ve sonuç olarak, ölümcül atıꢀların kaynağı olan silahların
tespit edilmesi için önemli bir kanıt unsuru oluꢀturmaktaydı.
Atıꢀ mesafeleri, yadsınamaz bir önem taꢀımaktaydı; ancak sözkonusu mesafeler hiçbir zaman
tatmin edici bir ꢀekilde belirtilmemiꢀtir. Hükümet’e göre atıꢀların “uzun mesafeden”
yapıldığına iliꢀkin olarak dosyadan çıkarılabilecek tek güvenilir bilgi, dört merminin
gerçekten “yakın mesafeden” atılmamasıdır. Ancak bu bağlamda AĐHM, Đstanbul Adli Tıp
Kurumu’nda Mazlum Mansuroğlu’nun giysileri üzerinden balistik inceleme yapılmadan atıꢀ
mesafelerinin belirlenemeyeceğini anlamak için cesede, iki kere Tunceli’de üçüncü kez de
Malatya’da otopsi yapılmasının gerekli olmasını ꢀaꢀkınlıkla karꢀılamaktadır.
Ancak adli bir memurun, “tamamen parçalandıkları” ve “hiçbir önem taꢀınmadıkları”
gerekçesiyle Mazlum’un giysilerinin muhafaza edilmemesinde sakınca görmemesinden dolayı
böyle bir inceleme yapılamamıꢀtır.
AĐHM’ye göre, Hükümet tarafından sunulan fotoğraflar bu memurun yorumunu
destekleyemez çünkü, her halukarda, günümüz adli tabibi tarafından sunulan imkânlar göz
önüne alındığında, bir kanıtın kullanılabilir nitelikte veya ortadan kaldırılacak nitelikte olup
olmadığı hususunda karar vermek, kesinlikle, konunun uzmanı olmayan birinin görevi
değildir (benzer bir durum için, bakınız, Kamil Uzun-Türkiye, baꢀvuru no: 37410/97, 10
Mayıs 2007).
Ölümcül atıꢀların kaynağının belirlenmesindeki sözkonusu eksikliklere ciddi baꢀka bir
ihmalkârlık daha eklenmiꢀtir: dosyadaki hiçbir unsur, 13 Mart 2001 tarihi itibarıyla,
operasyona katılan otuz yedi polis memurunun müdahalenin meydana geliꢀi hakkında
gerektiği gibi sorgulandıklarını göstermemektedir. Ayrıca bu tarih itibarıyla, baꢀvuranın ikinci
ꢀikayeti ile ilgili olarak yalnızca dört polis memuru sorgulanmıꢀtır ve bunlar arasından
anlaꢀılan yalnızca bir polis memuru, operasyonda aktif olarak yer almıꢀtır.
Bu koꢀullarda, yetkililerin, kaçınılmaz olduğu belirtilen ölümle sonuçlanmıꢀ koꢀulların
tamamını aydınlatmaya muktedir polis veya polislerin kimliklerini tespitine gerçekten
çalıꢀtıkları söylenemez.
Mazlum Manzuroğlu’nun davranıꢀları ile ilgili olarak ise AĐHM, cesedin ve maktulün
yakınlarında bulunan mermilerin yerine iliꢀkin hiçbir fotografik kanıtın sunulmadığını not
etmektedir. Bununla birlikte dosyaya eklenen fotoğraflar, yetkililerin dediği gibi, raporda
kalaꢀnikov taꢀıdığı belirtilen “sakallı” kiꢀinin Mazlum Mansuroğlu olduğu yönünde tahminde
bulunma olanağı sağlayan izler içermektedir. Bu durumda, balistik incelemeler ve sözkonusu
silah üzerindeki el ve parmak izlerinin adli tıp bulguları ve kullanılan fiꢀeklerin kovanı
olmaksızın, dosyada, olayların meydana geldiği dönemde, Mazlum Mansuroğlu’nun silahlı
olduğu ve silahını polislere karꢀı kullandığını gösteren somut hiçbir unsurun bulunmadığını
gözlemlemek yeterli olacaktır.
Sonuç olarak, ne sözkonusu polis memurlarının, nasıl bu kadar ciddi yararlanmalara neden
olacak ꢀekilde mermi ve patlayıcılarla mutlak vurucu güç kullanma zorunluluğu içinde
olduklarını ne silahlı çatıꢀma sırasında öldürücü tüm mermilerin Mazlum Mansuroğlu’nun
sırtına isabet etmesini anlamak mümkündür.
Mevcut davada Hükümet, baꢀvuranların iddialarını çürütecek durumda değildir (Taniꢀ ve
diğerleri-Türkiye, baꢀvuru no: 65899/01; Akkum ve diğerleri; Canan-Türkiye, baꢀvuru no:
39436/98, 26 Haziran 2007). Ancak bu durum, özellikle baꢀvuranın ve beꢀ görgü tanığının
Mazlum’u görüꢀ mesafesinden kaybetmesinin ardından meydana gelen olaylar hususunda
sürüp giden tutarsızlıkları dikkate alan, AĐHM’yi aradan geçen zamanı dikkate alarak yapılan
değerlendirmenin sağlayacağı avantaj (Bubbins) kendisini büyük bir özen göstermekten
alıkoymaz. Dahası belirli bir zaman ve mekanda meydana gelen olaylar sırasında “uygun ve
geçerli bir kanıya” dayalı ölümcül güce baꢀvurmak, daha sonra bu kanının yanlıꢀ olduğu
anlaꢀılsa dahi AĐHS’nin 2/2 maddesi çerçevesinde doğrulanabilir bir eylem olabilir. (Akkum
ve diğeleri; McCann ve diğerleri; Andronicou ve Constantinou).
Ayrıca AĐHM, polis memurlarının, baꢀvuranların oğullarının ellerinden kaçan terörist
olduğunu zannettikleri için bilinçli olarak öldürdüklerine dair olan karineyi de temel
alamamaktadır.
Buna karꢀın, Mazlum Manzuroğlu’na karꢀı kullanılan ölümcül gücün “mutlaka gerekli”
olandan fazla olmadığını ve AĐHS’nin 2. maddesi ile öngörülen amaçlardan biri veya tümüyle
“kesinlikle orantılı” olduğunu ortaya koyamadığından, bu olayda devletin sorumluluğu
bulunmaktadır.
Bu nedenle AĐHS’nin bu hükmü esas bakımından ihlal edilmiꢀtir.
c) Mazlum Mansuroğlu’nun ölümü hakkında yürütülen soruꢁturmanın etkisiz olduğu
iddiası hakkında
AĐHM, yetkililerin, Mazlum Manzuroğlu’nun ölümünün meydana geliꢀ koꢀullarının tespitini
sağlayacak hiçbir soruꢀturma yürütmedikleri sonucuna varmasına neden olan zaafiyetleri
yukarıda saymıꢀtır.
Bunlara belirtilmesi gereken diğer eksiklikler de eklenmektedir.
AĐHM, baꢀvuranların sundukları 16 Ağustos 1996 tarihli ꢀikayet dilekçesi üzerine Tunceli
Savcısının, Mazlum Manzuroğlu’nun cesedi üzerinde yapılmasını istediği post-mortem
muayenelerin pek de verimli olmadığını ve ifadeleri güvenlik güçlerinin iddialarını
destekleyen R.Ç’nin ve M. Ekici’nin sorgulandığını gözlemlemektedir. Dosya, ister
sözkonusu dilekçe olsun isterse de 21 Ağustos ve 7 Ekim tarihli dilekçeler çerçevesinde olsun
baꢀvuran taraf tarafından belirtilen tanıkların dinlenip dinlenmediği hususuna açıklık
getirmemektedir. Ekim 1996 tarihinde, sözkonusu savcının davayı Tunceli Đl Đdare Kurulu’na
göndermesinden önce, baꢀvuranlar konudan haberdar edilmemiꢀlerdir. Bundan sonra da bu
durum devam etmiꢀtir. Son olarak, dosyayı incelemeye baꢀlamasının ardından sözkonusu
Kurul, müdahil tarafı oluꢀturmadıkları gerekçesiyle hukuki yolları ileri sürerek baꢀvuranların
taleplerini reddetmiꢀtir. Buna karꢀın, olayların yetkililer tarafından sunulan resmi ꢀekline
uygun olan Y. Karanlık’ın ifadesi, soruꢀturmaların bu safhasında kabul edilmiꢀtir.
Y. Karanlık’ın ifadesinin kabul edilmesi, Đl Đdare Kurulu’nun dosyanın içeriği hakkında karar
vermesinden önce alınan son tedbir olmuꢀtur.
Hükümet’in savunduğunun aksine, bu ꢀekilde hareket etme, baꢀvuranları soruꢀturmaların
dıꢀında tutma ve dolayısıyla sözkonusu güvenlik güçlerinin inkârlarının tamamını kabul etme
isteğini ortaya koymaktadır. AĐHM’nin daha önce birçok kez belirttiği üzere, mevcut davada
olduğu gibi, böyle bir durum, idari organlar tarafından yürütülen soruꢀturmaların yürütme
karꢀısında bağımsız olmamalarından dolayı duyulan ꢀüpheleri teyit etmektedir (Sultan Öner
ve diğerleri- Türkiye, no: 73792/01, 17 Ekim 2006 ve bu kararda yapılan atıflar; Kanlıbaꢀ).
Bu gerekçeler, AĐHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna ulaꢀmak için
yeterlidir.
II. AĐHS’NĐN 3. ve 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuranlar, baꢀta oğulları Mazlum Manzuroğlu’nun öldürülmeden önce kötü muameleye
maruz kalmasından ꢀikayetçidir. Sonra da Manzuroğlu’nun annesi, 15 Ağustos 1996 tarihinde
oğlunu korumaya çalıꢀırken kendisinin, darp, yaralama ve hakaretlere maruz kaldığını
belirtmiꢀtir.
Bu bağlamda baꢀvuranlar, AĐHS’nin 3. maddesine müstakilen veya 13. maddesi ile birlikte
atıfta bulunmaktadırlar.
A. Tarafların savları
1. Hükümet
Hükümet, Mazlum Mansuroğlu’nun cesedinin üzerinde, hayatta olduğu sırada bir iꢀkenceye
maruz kaldığını gösteren izlere değil, çatıꢀma esnasında bir el bombasının patlaması
sonucunda isabet eden ꢀarapnel parçalarının neden olduğu sıyrıklara rastlanıldığını gösteren Ağustos 1996 tarihli post mortem muayene raporuna dikkat çekmektedir.
ꢁikayetin ikinci kısmına iliꢀkin olarak Hükümet Emine Mansuroğlu’nun vücudunda herhangi
bir kötü muamele izine rastlanıldığını gösteren hiçbir unsur bulunmadığını belirten 20
Ağustos 1996 tarihli rapora atıfta bulunmaktadır.
Ayrıca, konuyla ilgili olarak yapılan soruꢀturmalarda bu iddiayı destekleyen herhangi bir
bulguya rastlanmamıꢀtır. Bir kiꢀinin tanıklığı gibi yeterli bir unsur bulunmadığından,
AĐHS’nin 13. maddesi anlamında konuyla ilgili olarak daha derin bir soruꢀturma yapılmaması
tabii idi.
2. Baꢀvuranlar
Emine Mansuroğlu’nun ꢀikayetine iliꢀkin olarak baꢀvuranlar, 20 Ağustos 1996 tarihinde
geçici iꢀ göremezlik raporu verilmesinin kesinlikle bir nedeni olduğunu ve bunu açıklamanın
Hükümete düꢀtüğünü ifade etmektedirler. Her halükarda baꢀvuranlar olayların üzerinden beꢀ
yıl geçtikten sonra baꢀlatılan sözde soruꢀturma sonucunda güvenlik mensupları yerine
davacının iftiracılıkla suçlandığından ꢀikayetçi olmaktadırlar.
B. AĐHM’nin değerlendirmesi
1. Mazlum Mansuroğlu’na iliꢀkin olarak AĐHS’nin 3. ve 13. maddeleri yönünden yapılan
ꢀikayetlerin ilk kısmı hakkında
Mevcut davada AĐHS’nin 2. maddesinin gerek esası gerekse usulü bakımından ihlal edildiği
tespitini göz önünde bulunduran AĐHM, baꢀvuranların müteveffa oğullarına iliꢀkin olarak
baꢀvuruda gündeme getirilen asıl hukuki sorunları incelediği kanaatine varmaktadır. Dava
olaylarının ve tarafların argümanlarının tamamını dikkate alan AĐHM netice itibarıyla
mevtaya iliꢀkin olarak 3. ve 13. madde yönünden yapılan ꢀikayetleri ayrıca incelemeye gerek
olmadığını değerlendirmektedir (bkz., Kamil Uzun, adıgeçen, prg. 64, 10 Mayıs 2007 ; Feyzi
Yıldırım – Türkiye, no: 40074/98, prg. 96, Demirel ve diğerleri – Türkiye, no: 75512/01, prg.
29, 24 Temmuz 2007 ; Mehmet ve Suna Yiğit – Türkiye, no: 52658/99, prg. 43, 17 Temmuz ; Kapan ve diğerleri – Türkiye, no: 71803/01, prg. 45, 26 Haziran 2007).
2. Baꢀvuran Emine Mansuroğlu’na iliꢀkin olarak AĐHS’nin 3. ve 13. maddeleri yönünden
yapılan ꢀikayetler hakkında
a. ilk gözlemler Nisan 2003 tarihli kabuledilebilirliğe iliꢀkin kararında AĐHM, baꢀvurunun bu bölümünün
incelenmesinin Emine Mansuroğlu’na iliꢀkin olarak AĐHS’nin 3. ve 13. maddeleri yönünden
dile getirilen ꢀikayetlerin esasıyla birleꢀtirilmesine karar vererek (bkz., sözgelimi, Michael
Joseph Walker – Birleꢀik Krallık, no: 34979/97) altı ay süresi kuralına riayet edilip edilmediği
meselesini re’sen gündeme getirmiꢀtir.
Kabuledilebilirlik aꢀamasında AĐHS’nin 35/1 maddesi bakımından gerekçesiz ve baꢀvuranlara
atfedilebilecek atalet dönemlerini cezalandıran içtihadını göz önünde bulunduran AĐHM, altı
ay süresinin dies a quo belirlenirken baꢀvuranın ikinci ꢀikayetini müteakip baꢀlatılan usul
iꢀleminin ne ölçüde hesaba katılacağı sorusuna cevap verebilmek için yeterli bilgiye sahip
değildi (bkz., sözgelimi, Hamail Bayram ve ꢁekir Yıldırım – Türkiye, no: 38587/97, 29 Ocak ; Muazzez Epözdemir – Türkiye, no: 57039/00, 31 Ocak 2002 ; Siti Bulut ve Hatice
Yavuz – Türkiye, no: 73065/01, 28 Mayıs 2002).
Bununla birlikte dosyanın mevcut durumunda ilk ꢀikayetin yapıldığı 16 Ağustos 1996 ila
ikinci ꢀikayetin yapıldığı 14 ꢁubat 2001 tarihi arasında geçen sürenin haklı olarak gerekçeli
olarak sayılabileceği kanaatindedir. Nitekim ilk ꢀikayete iliꢀkin süreç 26 Ekim 2000 tarihinde
men’i muhakeme kararıyla sonuçlanmıꢀtır. Bu sürecin tamamen dıꢀında bırakılmıꢀ olan
baꢀvuranlar Emine Mansuroğlu’na iliꢀkin ꢀikayetleriyle ilgili olarak hiçbir iꢀlem
yapılmadığını ancak bu tarihten sonra anlayabilmiꢀlerdir. Her halükarda AĐHM, baꢀvuranın,
oğlunun öldürülmesinin aydınlatılması konusunun esas önemi haiz olduğu bir dönemde kendi
davasına ilgisini kaybetmekle suçlanamayacağı kanaatindedir.
Bu ꢀikayete iliꢀkin olarak, son iç hukuk aꢀamasına mevcut baꢀvuru sunulduktan sonra ancak
AĐHM kabuledilebilirliğe iliꢀkin kararını vermeden önce 7 Mayıs 2001 tarihinde ulaꢀılmıꢀtır
(Ringeisen – Avusturya, 16 Temmuz 1971 tarihli karar, prg. 91) ; dolayısıyla altı ay süresi
sözkonusu ꢀikayetin esastan incelenmesi açısından bir engel teꢀkil etmemektedir.
b.Emine Mansuroğlu’na kötü muamelede bulunulduğu iddiaları hakkında
AĐHM daha evvel de, AĐHS’nin 2. maddesi çerçevesinde Hükümet tarafından yapılan
açıklamaların bilhassa baꢀvuranların evlerinin önünde meydana gelen olaylarla ilgili
iddialarını çürütmeye imkân vermediğini tespit etmiꢀti. Bu olgu aynı zamanda baꢀvuran
Emine Mansuroğlu’na göre polisler tarafından yapılan kötü muamelelerin kaynağı olan
olayları da kapsamaktadır.
Bu bağlamda, ispat yükü ve olayların tespitiyle ilgili olarak AĐHS’nin 2. maddesinde getirilen
ilkeler AĐHS’nin 3. maddesi yönünden yapılan ꢀikayetin incelenmesi için de geçerlidir. Bu
itibarla sözkonusu ꢀikayete neden olan koꢀulların izahı Hükümete düꢀmektedir ki bu ꢀikayet Ağustos 1996 tarihinde verilen raporla desteklenmekteydi.
Bu çerçevede Hükümet sözkonusu raporda kötü muamele izlerinden söz edilmediğine dikkat
çekmektedir.
AĐHM, ‘nihai’ rapor adı verilen bu raporda esasen bir geçici rapordan bahsedildiğini ve bu
raporda varılan sonuçların yinelenmeksizin onaylandığını tespit etmektedir. Bununla birlikte,
sözkonusu tespitlerin beꢀ gün iꢀ göremezlik raporu ve on gün istirahat verilmesine neden
olabilecek derecede ciddi bir klinik tablo arz eden ‘yaralara’ iliꢀkin olduğu soruꢀturma
evrakından anlaꢀılmaktadır.
Her ne olursa olsun, ꢀayet Hükümet sözkonusu sonuçların baꢀvuranın savını desteklemek için
ikna edici olmadığını göstermek arzusunu taꢀıyor idiyse yukarıda anılan geçici raporu
sunması gerekirdi.
Hükümet konuyla ilgili olarak 14 ꢁubat 7 Mayıs tarihleri arasında yürütülen soruꢀturmaya
atıfta bulunmaktadır. Ancak AĐHM, yapılan soruꢀturma sonucunda baꢀvuranın iddialarını
tartıꢀmalı hale getirir nitelikte herhangi bir unsur tespit edememiꢀtir.
Sözkonusu ikinci soruꢀturmayı yürütmekle görevli müfettiꢀ ve valinin yürütmeye tabi
olmaları meselesinin dıꢀında, ister sözkonusu müfettiꢀin isteksizliği yüzünden isterse
operasyona katılan polislerin tamamının sayısını tespit etmek ve ifadelerini almak
noktasındaki yetersizliği nedeniyle olsun yapılan soruꢀturmanın uygun nitelikte olmadığı da
ortadadır. Baꢀvuranın huzurunda yapılan teꢀhis ve yüzleꢀtirme iꢀlemlerini de anlamsız hale
getirmiꢀtir. Halbuki baꢀvuran kendisine dayak atan ve küfür eden polisleri tarif etmiꢀti.
Bu çerçevede, Hükümetin sözkonusu ifade tutanağını vermemesi nedeniyle, baꢀvuranın
kendisine saldırıda bulunanları tanımadığını bildirdiği ꢀeklindeki müfettiꢀ tarafından sarf
edilen ifade bir sonuca götürmemektedir.
Mevcut davada müfettiꢀ dört polisle birlikte R.Ç.’yi dinlemiꢀtir ancak baꢀvuran tarafından
tanık olarak gösterilen kiꢀilerden hiçbiri dinlenilmemiꢀtir, dolayısıyla baꢀvuran soruꢀturmanın
dıꢀında bırakılmıꢀtır.
Diğer dört polisin beyanlarına iliꢀkin olarak AĐHM, neredeyse basmakalıp bu ifadelerin
inandırıcılıktan yoksunlukla malul oldukları kanaatindedir. Esasen ihtilaflı operasyon
esnasında 37 güvenlik mensubu farklı görevlerle küçük gruplar halinde farklı bölgelerde
konuꢀlandırılmıꢀlardı. Dolayısıyla bu dört polisin baꢀvuranı gerçekten de görmemiꢀ olmaları
muhtemeldi. Bu durumda sözkonusu güvenlik mensuplarının, baꢀvuranın, kendi bilgileri
dıꢀında, Mansuroğlu Ailesinin evinin önünde gerçekleꢀmesi muhtemel olaylara iliꢀkin yalan
söyleyip söylemediğini bilmeleri mümkün değildi.
AĐHM, nasıl olup da önce polis müfettiꢀi sonra da valinin sözkonusu ifadeleri eksiksiz olarak
tekrar ettiğini anlamakta güçlük çekmektedir.
Hakkında herhangi bir adli iꢀlem yapılmadığı gözüken R.Ç. ise Mazlum aleyhindeki
ifadelerini iki kez teyit etmiꢀtir. Bununla birlikte baꢀvuran tarafın tanıklarıyla; bilhassa da 2
Temmuz 1997 tarihinde Tunceli Đl Đdare Kurulu önünde adını açıkça zikreden baꢀvuranla
yüzleꢀtirilmemesi sebebiyle R.Ç.’nin beyanları yeterli olmayacaktır.
Zaten Đl Đdare Kurulu’na göre, çatıꢀma nedeniyle paniğe kapılarak ‘sağa sola’ kaçan insanların
arasında ‘arazinin engebeli olması sonucu düꢀerek’ yaralanmıꢀ olan baꢀvurana iliꢀkin olarak Ağustos 1996 tarihinde düzenlenen tıbbi raporun hiçbir kıymeti yoktu.
Böylesi bir varsayım adli bir soruꢀturma sonucunda ya da uygun adli tıp değerlendirmeleri
sonucunda varılabilecek bir sonuçla herhangi bir ꢀekilde benzerlik arz etmemektedir.
Bu itibarla AĐHM, Hükümetin ihtilaf konusu soruꢀturmanın baꢀvuranın ꢀikâyetini destekler
mahiyette ‘uygun unsur’ bulunmaması nedeniyle ihtilaf konusu soruꢀturmanın
sonuçlanmadığı yönündeki savını kabul etmeyecektir. Bunun nedeni ise, daha ziyade,
sözkonusu dönemde devleti temsil eden kimseler karꢀısında hissedilen kırılganlığı artırma
pahasına böylesi unsurları araꢀtırma niyetinin hatta var olan unsurları teyit etme niyetinin
olmayıꢀıdır. Bu çerçevede hatırlatmak gerekir ki müfettiꢀ ve vali, baꢀvuranın, PKK’ya ve
PKK’nın bölücü propagandasına destek vermek amacıyla güvenlik güçlerini gözden
düꢀürerek Türkiye’yi AĐHM önünde tartıꢀmalı hale getirmeye çalıꢀtığı kanaatindeydiler.
Konuyla ilgili olarak herhangi bir adli tedbir alınmamasından dolayı AĐHM bu iddianın (bkz.,
diğer birçokları arasında, Kanlıbaꢀ, adıgeçen, prg. 63 ; Hasan Kılıç – Türkiye, no: 35044/97,
prg. 41, 28 Haziran 2005 ; Uçkan – Türkiye, no: 42594/98, prg. 35, 22 Haziran 2006) hususi
bir cevabı hak etmediği kanaatindedir. Zaten Hükümet de bu iddiayı AĐHM önünde yeniden
gündeme getirmemiꢀtir.
Özetle, etkisiz olduğu gibi uygun da olmayan idari soruꢀturma sonuçlarını esas alan Hükümet
baꢀvuranın AĐHS’nin 3. maddesi bakımından yaptığı ꢀikayete konu olan olayları
açıklayamamıꢀtır.
Dolayısıyla Emine Mansuroğlu’na iliꢀkin olarak AĐHS’nin bu hükmü ihlal edilmiꢀtir.
Bu tespite neden olan koꢀullar aynı zamanda baꢀvuranların 13. madde bakımından ꢀikayetçi
oldukları koꢀulları da kapsamaktadır. Bu itibarla AĐHM sözkonusu mesele hakkında ayrıca bir
karara varmasına gerek olmadığı kanaatindedir (bkz., sözgelimi, Evaldsson ve diğerleri –
Đsveç, no: 75252/01, prg. 67, 13 ꢁubat 2007).
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Baꢀvuranların avukatı, 24 yaꢀında olan Mazlum Mansuroğlu’nun ölmeden önce ailesinin
evinde yaꢀadığına, para kazandığına ve bu parayı ailesine yardım etmek amacıyla verdiğine
iꢀaret etmektedir. Mevcut davada Mazlum’un ölümünden kaynaklanan maddi desteğin
kaybını kesin surette hesaplanamayacağını kabul eden avukat, Çalıꢀma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı tarafından yayınlanan yıllık asgari ücret tarifesi tutarını esas alarak Mazlum’un en
az 19 yıl çalıꢀabileceği varsayımından hareket etmektedir.
Böylece baꢀvuran taraf 19.958 ABD Doları (1996 yılından 2003 yılının sonuna kadar geçen
sürede ortaya çıkan zarar)’na ek olarak yıllık ortalama 2.453 ABD Doları’na tekabül edecek
ꢀekilde 2004 yılından itibaren baꢀlatılmak suretiyle 46.607 ABD Doları olarak hesapladıkları
zararın tazmini talebinde bulunmaktadırlar.
Baꢀvuranlar ayrıca 150 ABD tutarındaki defin masrafının da iadesini istemektedirler.
Özetle baꢀvuranlar toplam maddi zararlarını 66.715 ABD Doları olarak hesaplamaktadırlar.
Bu rakam 56.755 Euro’ya tekabül etmektedir.
Manevi tazminata iliꢀkin olarak ise ilgililer, oğullarının ve baꢀvuran Emine Mansuroğlu’nun
maruz bırakıldığı durum sonucunda yaꢀadıkları dayanılmaz acıyı ileri sürerek 100.000 Euro
talep etmektedirler.
Hükümet bu taleplerin herhangi bir belgeyle desteklenmediğine ve ölenin öğrenim görmemiꢀ
bir çiftçi olduğu cihetle abartılı olduğuna, ailesine maddi yardımda bulunmasının ihtimal dıꢀı
olduğuna dikkat çekmektedir.
Manevi tazminat talebine iliꢀkin olarak ise Hükümet, baꢀvuranların iddialarının temelden
yoksun oluꢀu dikkate alınarak yalnızca sembolik bir meblağın düꢀünülmesi gerektiği
kanaatindedir.
Baꢀvuranların zararlarına yönelik taleplerine iliꢀkin olarak, AĐHM içtihadında iddia edilen
zararla AĐHS’nin ihlali arasında açık bir illiyet bağı olması gerektiği ortaya konulmuꢀtur ki bu
gereği halinde gelir kaybı nedeniyle bir tazminata hükmedilmesini de kapsar (bkz., diğerleri
arasında, Çakıcı – Türkiye, no: 23657/94, prg. 127). AĐHM; AĐHS’nin 2. maddesinin esası
bakımından devletin sorumluluğu bulunduğunu tespit etmiꢀtir. Bununla birlikte, sözkonusu
meblağın hesaplanmasına iliꢀkin aktüariyel verilerin doğru olduğu varsayılsa dahi müteveffa
Mazlum Mansuroğlu’nun eꢀi ve ya da çocuğu bulunmamaktaydı ve ailesinin ekonomik olarak
kendisine bağımlı olup olmadığının yahut ne ölçüde bağımlı olduğunun bilinmesine imkan
tanıyacak teyit edilebilir nitelikte herhangi bir bilgi mevcut değildir. Bununla beraber AĐHM,
ailesiyle birlikte yaꢀayan Mazlum’un bir ailedeki yetiꢀkin her birey gibi ꢀu ya da bu ꢀekilde
cüzi de olsa ailesine katkıda bulunmuꢀ olması gerektiği kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis,
Öneryıldız – Türkiye, no: 48939/99, prg. 168).
Tüm unsurları değerlendiren AĐHM bu baꢀlık altında toplam 5.000 Euro ödenmesine
hükmetmektedir.
AĐHM ayrıca, cenaze masrafları baꢀlığı altında talep edilen 150 ABD Doları’nın makul
olduğu hükmüne varmaktadır. Bu nedenle AĐHM bu miktarın tamamının ödenmesine
hükmeder.
Manevi tazminata iliꢀkin olarak ise AĐHM, oğullarına iliꢀkin olarak AĐHS’nin 2. maddesinin
ihlalleri nedeniyle baꢀvuranların hiç kuꢀkusuz acı çektikleri kanaatindedir. Baꢀvuran Emine
Mansuroğlu açısından bu acı, AĐHS’nin 3. maddesi yönünden tespit edilen ihlale neden olan
koꢀullar sebebiyle iyice artmıꢀ olmalıdır.
Yine de AĐHM bu baꢀlık altında talep meblağın aꢀırı olduğuna hükmetmektedir. Konuyla
ilgili içtihadından (bkz., sözgelimi, Akkum ve diğerleri, adıgeçen, prg. 298) ilham alan AĐHM
ꢁerifali Mansuroğlu’na 9.000 Euro, Emine Mansuroğlu’na ise 13.000 Euro ödenmesine
hükmeder.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Yargılama masraf ve giderleri baꢀlığı altında baꢀvuranlar 6.024 Euro talep etmektedirler.
Ancak 240.000.000 TL tutarındaki tercüme makbuzu dıꢀında herhangi bir belge
sunmamaktadırlar.
Hükümet yalnızca gerçekten yapılmıꢀ masrafların iade edilebileceğini, bu nedenle de tüm
harcamaların fatura, makbuz, vs. ile belgelendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Hükümet,
Türkiye’de avukatlık ücretlerinin vergiye tabi olması nedeniyle baꢀvuranların avukatının
verdiği hizmet karꢀılığında yasaya uygun hareket ederek müvekkillerinden alacağını talep
edebilmek için avukatlık ücret sözleꢀmesi hazırlaması gerektiğini belirtmektedir. Böyle
olmaması durumunda bu yönde herhangi bir iade sözkonusu olamamaktadır.
Hükümet gibi AĐHM de, AĐHS’nin 41. maddesi anlamında ancak gerçekten ve gerekli olduğu
için yapıldığı ve makul bir oranda olduğu kanıtlanan masraflarının iadesinin mümkün
olduğunu anımsatır (Nikolova – Bulgaristan, no: 31195/96, prg. 79).
Halihazırda AĐHM’nin elinde, yaklaꢀık 141 Euro tutarındaki bir tercüme makbuzunun dıꢀında
yazılı herhangi kanıt bulunmamaktadır. Daha evvel Avrupa Konseyi tarafından adli yardım
baꢀlığı altında 630 Euro tutarında bir ödeme yapıldığı cihetle bu meblağ tazmin edilmiꢀ
sayılır.
Bu itibarla AĐHM baꢀvuranların yargılama masraf ve giderlerine iliꢀkin taleplerini kabul
etmeyecektir.
C. Gecikme faizi
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç
puanlık bir artıꢀın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE
1. Müteveffa Mazlum Mansuroğlu’na iliꢀkin olarak AĐHS’nin 2. maddesinin gerek esas
gerekse usul bakımından ihlal edildiğine ;
2. Baꢀvuran Emine Mansuroğlu’na iliꢀkin olarak AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine ;
3. Müteveffa ile ilgili olarak AĐHS’nin 3. maddesi yönünden yapılan ꢀikayete ve AĐHS’nin
2. ve / veya 3. maddesiyle bağlantılı olarak 13. madde yönünden yapılan ꢀikayetlere
iliꢀkin ayrıca bir karara varmaya gerek olmadığına ;
4. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından,
i. maddi tazminat olarak baꢀvuranlara 5.000 Euro (beꢀ bin Euro) ve 150 ABD Doları
(yüz elli Amerikan Doları) ;
ii. manevi tazminat olarak ꢁerifali Mansuroğlu’na 9.000 (dokuz bin Euro), Emine
Mansuroğlu’na ise 13.000 (on üç bin Euro) ödenmesine ;
iii.bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMĐꢀTĐR.
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 26 ꢁubat 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
22
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło