43854/98
WyrokETPCz2007-02-15ECLI:CE:ECHR:2007:0215JUD004385498
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy przymusowe wysiedlenie, zniszczenie mienia i niemożność powrotu do wioski przez siły bezpieczeństwa naruszyły prawa skarżącego wynikające z art. 3 (zakaz nieludzkiego traktowania), art. 8 (prawo do poszanowania życia prywatnego i rodzinnego), art. 13 (prawo do skutecznego środka odwoławczego) i art. 14 (zakaz dyskryminacji) Konwencji oraz art. 1 Protokołu nr 1 (ochrona własności)?Ratio decidendi
Trybunał stwierdził, że skarżący nie przedstawił wystarczających dowodów, aby wykazać, że został przymusowo wysiedlony z wioski Nurettin, że jego dom został zniszczony przez siły bezpieczeństwa lub że uniemożliwiono mu powrót. Trybunał oparł się na wynikach krajowego dochodzenia, zeznaniach świadków i oględzinach miejsca zdarzenia, które wskazywały, że dom skarżącego nie został spalony, lecz zniszczony z przyczyn naturalnych i zaniedbania. Ponadto, Trybunał zauważył, że skarżący z opóźnieniem złożył skargę do władz krajowych i nie przedstawił dowodów obalających zeznania świadków rządowych. W związku z tym, Trybunał uznał, że nie doszło do naruszenia art. 3, 8 ani art. 1 Protokołu nr 1. Brak naruszenia tych artykułów skutkował również brakiem naruszenia art. 13 (brak "wiarygodnej skargi") i art. 14 (brak podstawy do zarzutu dyskryminacji).Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Soylu, mieszkał w wiosce Nurettin w prowincji Mardin, w regionie objętym stanem wyjątkowym. Twierdził, że w listopadzie 1993 r. żołnierze wraz z zamaskowanymi osobami najechali wioskę, grozili spaleniem domów, jeśli mieszkańcy nie zostaną strażnikami wioski, i spalili dwadzieścia domów, w tym domy jego brata i kuzyna. W kwietniu 1994 r. jego własny dom miał zostać spalony przez strażników wioski, co zmusiło go do opuszczenia wioski i przeniesienia się do Stambułu. W 1998 r. próbował wrócić do wioski, ale władze mu odmówiły. Rząd twierdził, że skarżący opuścił wioskę dobrowolnie, a jego dom został zniszczony z przyczyn naturalnych i zaniedbania, a nie przez siły bezpieczeństwa.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Odrzuca zarzut wstępny Rządu.
2. Stwierdza brak naruszenia art. 3 i 8 Konwencji oraz art. 1 Protokołu nr 1.
3. Stwierdza brak naruszenia art. 13 Konwencji.
4. Stwierdza brak naruszenia art. 14 Konwencji w związku z art. 3, 8 i 13 Konwencji oraz art. 1 Protokołu nr 1.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
A V R U P A
OF EUROPE
K O N SE Y Đ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ÜÇÜNCÜ DAĐRE
SOYLU – TÜRKĐYE
(B a şvuru no. 43854/98)
KARAR
STRAZBURG Şubat 2007
Bu karar AĐHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır.
Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI
USUL
Dava, Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) eski 25.
maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Mehmet Soylu
(“başvuran”) tarafından, 22 Temmuz 1998 tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na
(“Komisyon”) yapılan başvurudan (no. 43854/98) kaynaklanmaktadır.
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
Başvuran 1954 doğumludur ve Đstanbul’da yaşamaktadır. Başvurusuna neden olan iddia
konusu olayların meydana geldiği tarihte Nurettin köyünde yaşamaktaydı. Dava olayları
taraflar arasında ihtilaflıdır ve aşağıdaki gibi özetlenebilir:
A. Başvuranca sunulduğu şekliyle olaylar
Başvuran, Nisan 1994’e kadar o zaman olağanüstü hal bölgesinde yer alan Mardin ili
Malazgirt ilçesine bağlı Nurettin köyünde yaşamaktaydı. 1994 yılında terörist faaliyetler bu
bölgenin başlıca sorunuydu. 1980’lerden beri bölgede güvenlik güçleri ile Kürt özerkliğini
destekleyen bir kısım Kürt nüfusu; özellikle de PKK (Kürdistan Đşçi Partisi) üyeleri arasında
şiddetli bir uyuşmazlık sürmekteydi. Köyde yaşayanlara köy korucusu olmaları için güvenlik
güçleri tarafından baskı yapılmaktaydı. Kasım 1993 tarihinde askerler, maskeli kişilerle birlikte Nurettin köyüne baskın
yapmıştır. Halkı köy meydanında toplamış ve devlete köy korucusu olarak hizmet etmeyi
reddetmeleri halinde evlerini yakmakla tehdit etmişlerdir. On beş genç erkeği dövmüşlerdir.
Sonrasında askerler yirmi ev seçmiş ve bunlara beyaz bir toz attıktan sonra ateşe vermişlerdir.
Başvuranın kardeşi ve kuzenine ait evler tamamen yanmıştır.
Bu olaydan sonra köylüler güvenlikleriyle ilgili endişe içinde yaşamaktaydı. Bazıları
köyü terk etmiş, başvuranın da dahil olduğu kesim köyde kalmayı tercih etmişti. Güvenlik
güçleri halkı köy korucusu olmayı kabul etmeye zorlamak amacıyla haftada iki-üç defa köye
gelmekteydi.
Nisan 1994’te yaklaşık otuz ailenin reisleri köy korucusu olmayı baskı altında kabul
etmiştir. Ancak yeni alınan bu korucular da devletin koruması altında her gün sekiz-dokuz ev
yakmıştır. Başvuranın evi de yakılmış, bu da onu ve ailesini köyü terk edip Malazgirt ilçesine
yerleşmeye zorlamıştır. Bu arada köy korucuları başvuranın tarlasını işlemiş, evinden geriye
kalan eşyalarını kullanmış ve ona ait kavakları kesip satmışlardır. Başvuran maddi sorunların
üstesinden gelememiş, iş bulup geçimini sağlamak için Đstanbul’a taşınmıştır. Nisan 1998 tarihinde başvuran Malazgirt Kaymakamlığı’na bir dilekçe ile başvurmuş
ve köyüne geri dönmek için izin istemiştir. Şehirde ailesinin geçimini sağlayamadığını ve
köydeki tarlalarını ekip kullanmak istediğini belirtmiştir. Kaymakam başvuranın talebini Đlçe
Jandarma Komutanlığı’na iletmiş ve aynı zamanda kendisine Konakkuran Jandarma
Karakolu’na başvurmasını tavsiye etmiştir. Başvuran sözkonusu karakola gitmiş, ancak
karakol komutanı köye tekrar yerleşme isteğini geri çevirmiş ve bir askere başvuranı binadan
çıkarmasını emretmiştir.
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI
B. Hükümetçe sunulduğu şekliyle olaylar
Başvuran Nurettin köyünü güvenlik güçleri veya köy korucularının baskısıyla değil
kendi rızasıyla terk etmiştir. Temmuz 1997 tarihinde başvuran Malazgirt Başsavcılığı’na Nurettin köyündeki
korucuların malını rızası dışında kullandığı yönünde şikâyette bulunmuştur. 1994 yılında
köyü terör olayları nedeniyle terk ettiğini ve ayrılışından sonra köy korucularının evini ve
mülkünü tahrip ettiğini iddia etmiştir. Bu nedenle köy korucuları hakkında cezai işlem
yapılmasını ve uğradığı zararların tazmin edilmesini Savcı’dan talep etmiştir. 9 Aralık 1997
tarihinde Savcı başvuranın eşyalarını Nurettin köyünden Malazgirt ilçesine nakleden A.K.’nin
ifadesine başvurmuş, A.K. başvuranın evinin zarar görmemiş olduğunu belirtmiştir.
Başvuran Malazgirt Cumhuriyet Savcılığı’na ilettiği 10 Mayıs 1998 tarihli başka bir
dilekçe ile babasına ait tarlanın köy korucusu Z.P. tarafından izinsiz olarak ekildiği yönünde
şikâyette bulunmuştur. Ağustos 1998 tarihinde Başsavcı görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını
Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun gereğince Malazgirt
Đlçe Đdare Kurulu’na sevketmiştir. Kurul tarafından tayin edilen bir müfettiş tarafından
başvuranın iddiaları hakkında bir soruşturma yürütülmüş, Z.P. dahil altı köy korucusu
sorgulanmıştır. Haziran 1999 tarihinde Malazgirt Đlçe Đdare Kurulu Nurettin’deki altı köy korucusu
hakkında kovuşturma başlatılması için izin talebini reddetmiştir. Kasım 1999 tarihli bir kararla Van Bölge Đdare Mahkemesi, Đdare Kurulu kararını
bozmuş ve köy korucuları hakkında, iddia edilen fiillere uyan TCK’nın 516. maddesi uyarınca
kovuşturma başlatılmasına izin vermiştir. Mart 2000 tarihinde Malatya Ağır Ceza Mahkemesi suçlanan köy korucularını
dinlemiş, korucular iddiaları reddetmiş, başvuranın iftira attığını öne sürmüştür. Başvuranın
PKK’nın dağ birliğinden olduğunu, bu yüzden kendilerine husumet beslediğini iddia
etmişlerdir. Ayrıca başvuranın köyde üç bin ağaca ve altı yüz dönüm tarlaya sahip olmadığını
belirtmişlerdir. Ağaçlar başvuranın kardeşine aitti, o da ağaçları kesip satarak Đstanbul’a
yerleşmiştir. Mart 2000 tarihinde iki jandarma subayı Nurettin köyünden üç kişinin ifadesini
almış, şahıslar başvuranı köyden Malazgirt’e taşınırken gördüklerini, köy korucularının ona
köyü terk etmesi için baskı yapmadıklarını, evinin korucular tarafından yakılmayıp kötü hava
koşulları ve bakımsızlıktan yıkıldığını ve başvuranın sahip olduğu dört-beş hektar arsada otuz
bin kavak bulunamayacağını bildirmiştir.
Aynı tarihte jandarma subayları başvuranın Nurettin’deki evinde olay yeri incelemesi
yapmıştır. Hazırladıkları raporda evin yakılmış olduğuna dair kanıt bulunmadığını, evin doğal
nedenler ve bakımsızlıktan yıkılmış olduğunu, başvuranın sahip olduğu 10,200 m² arsanın
iddia edildiği kadar ağaç barındıramayacağını belirtmişlerdir.
Malazgirt Ağır Ceza Mahkemesi, 4616 sayılı Şartla Salıverilme, Dava ve Cezaların
Ertelenmesine Dair Kanun’un 1 § 4. maddesi uyarınca köy korucuları hakkındaki cezai
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI
işlemleri beş yıl erteleme kararı vermiştir. Đtiraz olmadığından karar kesinleşmiştir. Ancak
karar sanıklara af getirmemiş, beş yıl içinde yeni bir suç işlemeleri halinde cezai işlemler
yeniden başlatılacaktır. Kasım 2005 tarihinde jandarma subayları başvuranın Avrupa Đnsan Hakları
Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda ortaya attığı iddialarla ilgili olarak başvuran ve Nurettin
köyünden üç kişinin ifadesini almıştır.
Başvuran ifadesinde; köy korucularının tehditleri neticesinde 1994 yılında köyünü terk
ettiğini, ayrıldıktan 15 gün veya bir ay sonra evinin kimliğini ve neden yaptıklarını bilmediği
bazı köylülerce yakıldığını belirtmiştir. Devlet görevlilerinin köy korucusu olması için
kendisine baskı yapıp yapmadığı sorusu üzerine kimsenin kendisine ve ailesine baskı
yapmadığı yanıtını vermiştir. Ayrıca köy korucusu olmayı kabul etmeyenlerin evlerinin
yakıldığı iddiasının doğru olmadığını belirtmiştir. Sahip olduğu ağaçların sayısı sorulduğunda
başvuran, kardeşi ve kuzeni ile birlikte otuz bin değil, üç bin kavak ağacı olduğunu iddia
etmiştir. Başvuran aynı zamanda -kardeşi ve kuzeni ile birlikte- 600 dönüm tarlaya sahip
olduğunu ve 1994 yılından beri ekim yapmadığını söylemiştir. Kendinin ve ailesinin
bölgedeki terörist faaliyetlerden etkilenip etkilenmediği sorusuna karşılık olarak başvuran,
oğlu F.S.’nin PKK’nın aktif bir üyesi olduğunu, yakalanıp on iki yıl hapis cezası çektiğini, bu
yüzden PKK’nın ailesini tehdit etmediğini belirtmiştir. Eşinin babasının ise köy korucusu
olarak çalışmış olması nedeniyle güvenlik güçlerinin herhangi bir tehdidine maruz
kalmamışlardır. Başvuran son olarak 1994-2002 yılları arasında Đstanbul’da ikamet ettiğini,
sonrasında ise Taşlıçeşme mezrasında tarlasında ekim yaparak yaşamını sürdürdüğünü
belirtmiştir.
Başvuranla aynı köyde yaşayan Z.T., N.B. ve H.Ç., yetkililerin köylüleri köy korucusu
olmaya zorlamadıklarını, aksine köylülerin devletten maaş alabilmek için korucu olmak
istediklerini söylemiştir. Ancak başvuran ve ailesi gibi bazı köylüler mali sıkıntılar nedeniyle
köyü terk etmişlerdir. Onlara göre başvuran, oğlunun PKK’ya üye olması ve kardeşinin de
daha önce köyden gitmesi nedeniyle köyden ayrılmıştı. Başvuranın evinin köy korucuları
tarafından yakıldığı iddiası doğru değildir çünkü bir köy korucusu olan başvuranın
kayınbabasının kızının evini yakması düşünülemez. Başvuranın evi kötü hava koşulları ve
bakımsızlıktan zarar görmüştür. Başvuranın otuz bin kavak ağacına sahip olması mümkün
değildir çünkü köyde bu kadar ağaç yoktur. Başvuranın kardeşleriyle paylaştığı 60-70 dönüm
tarlası vardır. 2002 yılında Taşlıçeşme mezrasına yerleşmiş ve o zamandan beri oradaki tarlası
ile uğraşmaktadır. Kimse onu köyden çıkmaya zorlamamıştır. Bu tanıklara göre başvuran ve
diğer birkaç köylü biraz para kazanabilmek ümidiyle sözkonusu iddiaları ortaya atmışlardır.
Hükümet son olarak Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması
Kanunu’nun (“Tazminat Kanunu”) 27 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe konulduğunu ve
sözkonusu Kanun’un köylerindeki mülklerine dönmeleri engellenen kişilerin sözleşme
mağduriyetlerinin giderilmesi için etkili bir yol sağladığına işaret etmiştir.
Bu bağlamda yetmiş altı ilde Zarar Değerlendirme ve Tazminat Komisyonları kurulmuş,
terörist faaliyetler veya yetkililerin terörle mücadelesi neticesinde zarara uğrayanlar tazminat
talebiyle ilgili tazmin komisyonuna başvuruda bulunabileceklerdir.
Bu komisyonlara başvuranların sayısı halihazırda 204,000’e ulaşmıştır. Birçok köylü
uğradıkları zararlar için tazminat elde etmiştir.
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI
HUKUK
I. HÜKÜMET’ĐN ÖN ĐTĐRAZLARI
Hükümet, 9 Ocak 2006 tarihli ek görüşünde 14 Temmuz 2004 tarihinde çıkarılan Terör
ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Kanunu (“Tazminat Kanunu”)
ışığında iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünde bir ön itiraz bildirmiştir. Sözkonusu Kanun
yetkililerin terörle mücadelesi neticesinde zarara uğramış olan başvuranın Sözleşme
mağduriyetlerinin giderilmesi için yeterli bir hukuk yolu oluşturmaktaydı. Bu nedenle
Hükümet, iç hukuk yolları tüketilmediğinden başvurunun reddini ve başvuranın yeni iç hukuk
yolunu kullanmaya zorunlu tutulmasını Mahkemeden talep etmiştir.
Başvuran Hükümetin itirazına karşı çıkmış ve Mahkemenin kabuledilebilirlik
kararından sonra ortaya çıkmış yeni bir hukuk yolunu tüketmeye zorunlu tutulamayacağını
savunmuştur.
Mahkeme, 4 Ekim 2005 tarihli kabuledilebilirlik kararında, başvuranın Sözleşme
mağduriyetlerine ilişkin etkili çare bulunmadığından Hükümetin iç hukuk yollarının
tüketilmediği yönündeki itirazlarını reddetmiş olduğunu anımsar. Đtirazın kabuledilebilirlik
kararından sonra geldiğini kaydeder. Mahkeme, Aydın Đçyer – Türkiye (no. 18888/02) kararını
takiben başvuranların önemli bir bölümünü Tazminat Kanunu’ndan yararlanmaya zorunlu
kıldığını ve Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazıyla bu başvurulardan
hiçbirinin kabuledilebilir olarak ilan edilmemiş olduğuna işaret eder. Kabuledilebilirlik
konusunun AĐHS’nin diğerleri yanında 35 §§ 1 ve 4 maddelerine göre yargılamanın herhangi
bir safhasında yeniden gözden geçirilebileceği doğrudur (bkz. Azinas – Kıbrıs [BD], no.
56679/00). Ancak sözkonusu başvurunun yapıldığı tarihten beri geçen süre nedeniyle
Sözleşme ve Protokollerinde tanımlanan insan haklarına saygı anlayışı Mahkeme’nin somut
dava koşullarında nihai bir karar vermesini gerektirir. Bu nedenle Hükümetin itirazı
yargılamanın bu safhasında dikkate alınamaz.
II. AĐHS’NĐN 3 VE 8. MADDELERĐNĐN VE 1 NO’LU PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN
ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Başvuran Nurettin köyünden zorla tahliye edilmesi, ev ve mallarının güvenlik güçleri
tarafından tahrip edilmesi ve köyüne geri dönememesinin ilgili kısmı aşağıda çıkarılan
AĐHS’nin 3 ve 8. maddeleri ve 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlaline neden olduğunu
iddia etmiştir.
3. Madde
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”
8. Madde
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti,
ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın
veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve
yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI No’lu Protokolün 1. Maddesi
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.
Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun
genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek
veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri
yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
Başvuran, güvenlik güçleri tarafından aile yurdundan zorla çıkarılması ve mallarının
bilerek tahrip edilmesinin mal ve mülk dokunulmazlığı ve aile hayatına saygı gösterilmesi
hakkını ihlal ettiğini belirtmiştir. Ayrıca mülkünün tahrip edilmesi ve köyünden çıkarılması
olayını çevreleyen şartların insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye ulaştığını iddia etmiştir.
Başvuran ayrıca içeriğini avukatlarından öğrendiği 9 Kasım 2005 tarihli ifadesinin
doğruluğuna itiraz etmiş ve jandarma görevlilerine hiçbir zaman güvenlik güçleri tarafından
tehdit edilmediğini ve evlerin onlar tarafından yakılmadığını söylemediğini iddia etmiştir.
Jandarmaya 3,000 ağacı olduğunu da söylememiştir. Başvuru formunda iddia etmiş olduğu
gibi kardeşi ile birlikte 30,000 kavak ağacına sahipti. Son olarak başvuran, Z.T., N.B. ve
H.Ç.’den alınan ifadelerin dikkatle incelenmesi gerektiği çünkü bu tanıkların köy korucusu
olduğu, bu yüzden tarafsız olamayacakları ve ilk iki tanığın cinayet suçlamasıyla yargılanmış
olduğunu ileri sürmüştür.
Hükümet, başvuranın şikâyetlerinin gerçeklere dayanmadığını, bunların asılsız olduğunu
belirtmiştir. Hükümet, soruşturma yapan makamların bulgular ve birtakım tanıklar tarafından
verilen ifadelere dayanarak başvuranın köyünü kendi isteğiyle terk ettiğini ve güvenlik
güçlerinin onu gitmeye zorlamadığını savunmuştur. Güvenlik güçleri başvuranın evini veya
Nurettin köyündeki herhangi bir evi de yakmamıştır.
Mahkeme, başvuruya neden olan olayların gerçek sebebi hakkında ihtilafla karşı karşıya
kalmıştır. Buna göre Mahkemenin öncelikle iddia konusu olayların yaşandığı zaman bölgede
hakim olan genel durumu göz önünde bulundurması gerekir. Bu bağlamda bahsedilen
dönemde Türkiye’nin olağanüstü hal bölgesinde güvenlik güçleri ile PKK üyeleri arasında
şiddetli çatışmaların meydana gelmiş olduğunu gözlemektedir. Đki tarafın eylemlerinin sonucu
olan karşılıklı şiddet, birçok insanı evlerini terk etmeye zorlamıştır. Ayrıca devlet yetkilileri
de bölgedeki nüfusun güvenliğini sağlamak amacıyla bazı yerleşimleri boşaltmıştır (Doğan ve
Diğerleri – Türkiye, no. 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-8819/02). Ancak Mahkeme benzer
birçok davada güvenlik güçlerinin bazı başvuranların ev ve mallarını kasten tahrip ederek
onları geçim kaynaklarından mahrum ettiği ve olağanüstü hal bölgesindeki köylerini terk
etmeye zorladığını tespit etmiştir (bkz. diğer kararlar arasında Akdivar ve Diğerleri – Türkiye,
Karar Raporları 1996-IV; Selçuk ve Asker – Türkiye, Raporlar 1998-II; Menteş ve Diğerleri
– Türkiye, Raporlar 1997-VIII; Bilgin – Türkiye, no. 23819/94 ve Dulaş – Türkiye, no.
25801/94).
Hal böyle iken hem Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu hem de Mahkemenin daha önce
güvenlik güçlerinin kanun dışı olarak vatandaşların mal-mülkünün tahribinin sorumlusu
olduğunun iddia edildiği Türkiye’den benzer davalarda gerçeği bulma girişimlerinde
bulunduğu belirtilmelidir (bkz. diğer kararlar arasında yukarıda da belirtilmiş Akdivar ve
Diğerleri ve Yöyler; Đpek – Türkiye, no. 25760/94). Sözkonusu davalarda AĐHS kuruluşlarını
böyle bir faaliyete girişmeye yönelten temel sebep etkili bir yerel soruşturmanın yokluğunda
gerçekleri saptamalarının mümkün olmayışıdır.
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI
Ne yazık ki Mahkeme sözkonusu davada tanıkları toplayarak kendi imkânlarıyla bir
delil tespit uygulamasıyla gerçekleri saptama girişiminde bulunamamaktadır. Ancak
Mahkeme olaylardan oldukça uzun bir zaman geçmesi (sözkonusu davada neredeyse 11 yıl)
ifade verecek tanıkların bulunmasını daha zor bir hale getirdiği ve olayları detaylarıyla, doğru
bir biçimde hatırlaması için tanığın kapasitesini zorladığından böyle bir uygulamanın davanın
maddi gerçeklerinin saptanması için yeterli kanıtı ortaya koyamayacağı kanısındadır (bkz.
Đpek, yukarıda anılan). Buna göre Mahkeme kararını tarafların sunduğu kanıtlar temelinde
oluşturmalıdır (bkz. Pardo – Fransa, A Serisi no. 261-B, Çaçan – Türkiye, no. 33646/96).
Daha önce kaydedildiği gibi belirtilen zaman diliminde Türkiye’nin güneydoğusunda
köylerin boşaltılması ve yıkımı ile ilgili daha önceki bir kısım davalardaki tespitler dikkate
alınarak başvuranın köyünden zorla çıkarıldığı ve evinin güvenlik güçlerince yakıldığı iddiası
ilk bakışta savunulamaz bulunarak reddedilemez (bkz. diğer içtihatlar yanında tümü yukarıda
anılan Akdivar vd, Selçuk ve Asker, Menteş vd, Bilgin, Dulaş, Yöyler ve Đpek kararları). Ancak
Mahkeme için AĐHS şartlarına göre gerekli kanıt standardı “makul şüphenin ötesinde”
standardıdır ve böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve uyuşan çıkarımları veya olaya ait
benzer çürütülemeyen karineleri izleyebilir (Đrlanda – Đngiltere, Seri A no. 25).
Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, başvuranın suç duyurusunun
alınmasını takiben yerel mercilerin iddialarla ilgili bir soruşturma yürütmüş olduğunu
gözlemler. Bu bağlamda birtakım kişilerden ifadeler alınmıştır. Başvuranın eşyalarını
Nurettin’den Malazgirt’e taşıyan A.K., taşınma günü başvuranın evinin hasar görmemiş
olduğunu söylemiştir. Ayrıca ihtilaf konusu olaylarda yer aldıkları iddia edilen altı köy
korucusu, Malazgirt Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdikleri sözlü beyanda başvuranın iddialarını
reddetmiştir. Başvuranla aynı köyden R.G., C.Ç. ve Đ.Ö. de başvuranın iddialarının gerçek dışı
olduğunu ve kimsenin başvuranı köyünü terk etmeye zorlamadığını iddia etmiştir. Kimse
başvuranın evini ateşe de vermemiştir. Ayrıca başvuranın evinin kalıntılarında yapılan olay
yeri incelemesi evin yakılmadığını ancak evin doğal nedenler ve bakımsızlık nedeniyle
yıkılmış olabileceğini göstermiştir.
Hal böyle iken Mahkeme başvuranın iddia ettiği olaylarla ilgili olarak savcılığa
şikâyette bulunmak için 19 Haziran 1997 tarihine kadar (üç yıldan daha fazla) beklemiş
olduğunu kaydeder. Köyü terk ettikten sonra tamamen etkisiz kalmasına ilişkin açıklamada
bulunmamıştır. Malazgirt Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan kovuşturmaya dahil
olmamasının veya adli mercilere şikayette bulunduktan sonra davasını takip etmemesinin
nedenlerini ortaya koymamıştır.
Ayrıca başvuran evinin ve mallarının güvenlik güçleri tarafından yakılmasına ilişkin
herhangi bir görgü tanığı ifadesi sunmamıştır. Đddia konusu olaylarda yer alan şahısların
kimliğine ilişkin herhangi bir bilgi de vermemiştir. Ek olarak başvuran, başka köylülerin
ifadeleri gibi, Hükümetin tanıklarının ifadelerini ve ulusal yetkililerin bulgularını
çürütebilecek delil sağlayamamıştır. Mahkeme bu bağlamda Hükümet tarafından sağlanan
tanık ifadelerinin tutarlı olduğunu ve olay yeri inceleme raporu ile desteklendiğini kaydeder.
Başvuran tarafından yetkililere şikayette bulunmadaki sebebi açıklanmayan gecikme ve
tanık ifadelerini hiçbir şekilde çürütememesi ışığında Mahkeme, başvuranın evinin yakıldığı
veya köyünden güvenlik güçleri tarafından zorla çıkarıldığını gerekli kanıt standardına
ulaşacak şekilde tespit edememiştir.
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI
Başvuranın köyüne dönmesinin engellendiği iddiasına ilişkin olarak Mahkeme,
başvuranın köyüne dönüşünün yetkililer tarafından engellediği yönündeki iddiasını
destekleyen herhangi bir bilgi veya delil sağlamamış olduğunu gözlemler. Özellikle Nurettin
köyüne dönüşünün ve mülkünü kullanmasının ne zaman ve kimler tarafından engellendiğini
açıklamamıştır. Mahkeme bu nedenle başvuranın güvenlik güçleri tarafından köyünü terke
zorlandığı ve dönüşünün engellendiği yönündeki iddiasını da destekleyemediği kanaatindedir.
Sözkonusu zeminin aksine, Mahkeme AĐHS’nin 3 ve 8. maddeleri veya 1 No’lu
Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir.
III. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Başvuran, güvenlik güçleri tarafından evinin tahrip edilmesi, zorla yerinden edilmesi ve
köyüne geri dönüşünün engellenmesi ile ilgili mücadele etmek için etkili hukuk yollarından
mahrum bırakılmasından şikayetçi olmuştur. AĐHS’nin ilgili kısmı aşağıya çıkarılan 13.
maddesine atıfta bulunmuştur:
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan
kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru
yapabilme hakkına sahiptir.”
Başvuran, şikâyetleri hakkında yetkililerin yeterli soruşturma yapamamasının gösterdiği
gibi Sözleşme mağduriyetlerinin giderilmesi için etkili çareler bulunmadığını savunmuştur.
Hükümet, soruşturmada noksan bulunmadığını ve yetkililerin, başvuranın iddialarıyla
ilgili kapsamlı bir soruşturma yürütmüş olduğunu savunmuştur.
Mahkeme, yerel adli düzende ne şekilde güvence altına alınmış olursa olsun Sözleşme
hak ve özgürlüklerinin içeriğini uygulayacak ulusal düzeyde bir hukuk yolu bulunmasının
AĐHS’nin 13. maddesinde teminat altına alındığını hatırlatır. Bu nedenle 13. maddenin
sonucu, Đmzacı Devletlere bu maddedeki Sözleşme sorumluluklarına nasıl uyacakları
konusunda bir miktar özgürlük verilmiş olsa da, AĐHS bağlamında “savunulabilir bir şikayet”
konusunu ele alıp uygun çözüm sunacak bir iç hukuk yolunun sağlanmasını zorunlu
kılmasıdır. 13. maddedeki zorunluluğun kapsamı, başvuranın AĐHS bağlamındaki şikayetinin
durumuna göre değişir. Ancak 13. maddede zorunlu tutulan hukuk yolunun hem uygulama
hem de kanunda “etkili” olması, özellikle de uygulanmasının imzacı devlet yetkililerinin
eylem veya ihmalleriyle haksız bir şekilde engellenmemesi gerekmektedir (Dulaş ve Yöyler,
ikisi de yukarıda anılan).
Mahkeme, sözkonusu davada toplanan delillere dayanarak iddia edildiği gibi evi tahrip
edildikten sonra başvuranın köyünden çıkarıldığının veya güvenlik güçleri veya köy
korucuları tarafından köye dönüşünün engellendiğinin zorunlu kanıt standardı düzeyinde
kanıtlanmadığını hatırlatır. Mahkeme 13. madde şartları tam anlamıyla değerlendirilse bile
başka bir şartın ihlalinin maddenin uygulanması için bir önkoşul olmadığını yineler (Boyle ve
Rice – Đngiltere, A Serisi no. 131). Ancak başvuranın AĐHS’nin 3 ve 8. maddeleri ve 1 no’lu
Protokolün 1. maddesi bağlamındaki müstakil şikayetleri hakkındaki yukarıdaki tespitlerini
dikkate alarak Mahkeme başvuranın ilk bakışta güvenlik güçlerinin görevi kötüye
kullandıklarını ortaya koymuş olduğu kanaatine varmamaktadır. Bu bağlamda başvuranın
köylülerin ifadeleri veya şikayetleri ile ilgili olarak yetkililer tarafından yürütülen
soruşturmanın sonuçlarının başvuran tarafından çürütülemeyişine atıfta bulunur (bu bağlamda
bkz. Matyar ve Çaçan, ikisi de yukarıda anılan).
SOYLU – TÜRKĐYE KARARI
Bahsedilenler ışığında Mahkeme, yukarıda sözü edilen durumun başvuranın etkili çare
hakkını ihlal etmediği kanaatindedir.
IV. AĐHS’NĐN 3, 8 VE 13. MADDELERĐ ĐLE 1 NO’LU PROTOKOLÜN 1. MADDESĐ
BAĞLAMINDA AĐHS’NĐN 14. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Başvuran, Kürt kökenli olması nedeniyle AĐHS’nin 6, 8 ve 13. maddeleri ile 1 no’lu
Protokolün 1. maddesi bağlamında AĐHS’nin 14. maddesi ihlal edilerek ayrımcılığa tabi
tutulduğunu öne sürmüştür. 14. madde aşağıdaki şekildedir:
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya
diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi
başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”
Başvuran, ev ve mallarının tahrip edilmesinin Kürt kökenli olması nedeniyle ayrımcılığa
dayanan resmi bir politikanın sonucu olduğunu öne sürmüştür.
Hükümet başvuranın iddialarını reddetmiştir.
Mahkeme, başvuranın iddiasını kendisine iletilen delillerin ışığında incelemiş, ancak
asılsız bulmuştur. Bu nedenle AĐHS’nin 14. maddesi ihlal edilmemiştir.
YUKARIDAKĐ GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. Hükümetin ön itirazının reddine;
2. AĐHS’nin 3 ve 8. maddelerinin ve 1 no’lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine;
3. AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmediğine;
4. AĐHS’nin 3, 8 ve 13. maddeleri ile 1 no’lu Protokolün 1. maddesi bağlamında AĐHS’nin
14. maddesinin ihlal edilmediğine;
KARAR VERMĐŞTĐR.
Đngilizce hazırlanmış, AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 15 Şubat tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Santiago QUESADA
Zabıt Kâtibi
Boštjan M. ZUPANČIČ
Başkan
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło