45403/99

WyrokETPCz2006-01-10ECLI:CE:ECHR:2006:0110JUD004540399

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy państwo ponosi odpowiedzialność za śmierć osoby zabranej przez osoby podające się za policjantów (art. 2 materialny)? Czy śledztwo w sprawie śmierci było skuteczne (art. 2 proceduralny)? Czy skarżący mieli dostęp do skutecznego środka odwoławczego (art. 13)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że nie ma dowodów ponad wszelką wątpliwość, iż śmierć Mehmeta Bişkina była wynikiem działań funkcjonariuszy państwowych lub z ich pomocą, co skutkowało brakiem naruszenia art. 2 w aspekcie materialnym. Jednakże, Trybunał stwierdził naruszenie art. 2 w aspekcie proceduralnym, wskazując na liczne wady śledztwa krajowego, takie jak długie okresy bezczynności (trzy lata), opóźnienia w przesłuchiwaniu kluczowych świadków, nieprawidłowości w autopsji oraz jednostronne prowadzenie dochodzenia, skupiające się wyłącznie na jednej hipotezie. Nieskuteczność śledztwa krajowego doprowadziła również do stwierdzenia naruszenia art. 13, ponieważ skarżący nie mieli dostępu do skutecznego środka odwoławczego w odniesieniu do ich uzasadnionej skargi z art. 2.
Stan faktyczny
Skarżący Leyla Bişkin i İbrahim Bişkin są matką i bratem Mehmeta Bişkina, który zmarł 4 stycznia 1996 roku. Tego dnia osoby podające się za policjantów zabrały Mehmeta Bişkina z jego domu w Şırnak, po czym jego ciało zostało znalezione z raną postrzałową w głowę. Władze krajowe wszczęły śledztwo, ale skarżący twierdzili, że było ono nieskuteczne i że państwo jest odpowiedzialne za śmierć ich bliskiego. Skarżący złożyli skargę do ETPCz, zarzucając naruszenie art. 2, 3, 5 i 13 Konwencji.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: łączy zarzut rządu dotyczący niewyczerpania środków krajowych z meritum i go oddala; stwierdza brak naruszenia art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym; stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym; stwierdza brak naruszenia art. 3 i 5 Konwencji; stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji. Trybunał nie przyznał zadośćuczynienia ani kosztów, ponieważ skarżący nie złożyli wniosku.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   BİŞKİN - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:45403/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   OCAK 2006   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 45403/99 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk   vatandaşı Leyla Bişkin ve İbrahim Bişkin’in (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne (AİHM) 24 Kasım 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel   Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur. Adli   yardımdan faydalanan başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından S. Okçuoğlu tarafından   temsil edilmektedirler.   OLAYLAR   Başvuranlar, sırasıyla 1943 ve 1969 doğumludurlar. Başvuranlar, 4 Ocak 1996   tarihinde ölen Mehmet Bişkin’in annesi ve kardeşidirler ve Şırnak’ta ikamet etmektedirler.   Başvuranlara göre, 4 Ocak 1996 gecesi, telefon hatlarını ve sokak lambasının   elektriğini kesen sivil polisler, evlerini aramışlar, ilk başvuranın damadı olan Hasan Bişkin’i   evin ek bir bölmesinde yakalamışlar ve Mehmet Bişkin’i (M.B.) çağırmasını istemişlerdir.   Polislerden biri M.B.’in Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne vermiş olduğu ifade hakkında   emniyete kadar gelmesini istemiştir. Güvenlik güçleri M.B.’yi bir taksi ile götürmüşlerdir.   Aynı gece saat 01.45’de annesinin yakınında ikamet eden ikinci başvuran İbrahim   Bişkin, polis imdat hattını arayarak, polis olduğunu ileri süren üç kişinin kardeşi M.B.’yi   götürdüklerini söylemiştir. Polis imdat, M.B.’in gözaltında bulunmadığını belirterek Cizre   İlçe Karakolu’na müracaat etmesini tavsiye etmiştir.   Polisler tarafından 4 Ocak 1996 tarihinde düzenlenen tutanağa göre İbrahim   Bişkin’in evlerine gelen ve kendilerini polis olarak tanıtan üç kişinin kardeşini götürdüklerini   bildirmesi üzerine yapılan inceleme sonucunda, sözkonusu kişinin gözaltına alınmadığı   anlaşılmış ve İbrahim Bişkin’den Cizre İlçe Karakolu’nu araması istenmiştir.   Yine aynı gün, polis tarafından hazırlanan telefon ihbar tutanağında, 4 Ocak 1996   tarihinde saat 7.10’da, Huzur sokağında bir erkek cesedinin bulunduğuna dair M.İ.’den bir   telefon gelmiştir.   Polis tarafından düzenlenen tutanağa göre, 4 Ocak 1996 tarihinde İbrahim Bişkin,   sabah saat 2.00 sularında kardeşinin M.B.’nin kendilerini polis olarak tanıtan üç kişi   tarafından götürüldüğünü Emniyet Müdürlüğü’ne bildirmiştir. Yapılan inceleme sonrası,   İbrahim Bişkin’e kardeşinin gözaltında olmadığına dair bilgi verilmiştir. Huzur sokağında   bulunan M.B., sağ kulağının arkasından tek atışla öldürülmüştür. Kendilerine bilgi verilen   yakınları cesedi teşhis etmişlerdir. Cesedin bir bucuk metre sağında 9 mm çapında bir boş   kovan bulunmuş, otopsi ve diğer ek işlemlerin yapılabilmesi amacıyla Cumhuriyet Savcılığına   haber verilmiş ve daha sonra ceset hastaneye kaldırılmıştır.   Polis olay yerinin krokisini çizmiştir.   Ocak 1996 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü M.İ.’nin ifadesine başvurmuştur. M.İ.   ifadesinde gece yarısı bir duvarın yıkılması gibi bir ses duyduğunu, sabah saat 6.30 sularında   kızının okula gittiği vakit yol kenarında uzanmış bir kişiyi görmesi üzerine olaydan haberdar   olduğunu, oğlunun polise telefon ettiğini ve daha sonra cesedin hastaneye kaldırıldığını   belirtmiştir.   Aynı tarihte Cumhuriyet Savcısı, olay yerinde bulunan boş kovanın balistik   incelemesini istemiştir.   Aynı gün, olay yeri tutanağı ve cesedin dış muayenesine ilişkin tutanak Cizre   Cumhuriyet Savcısı ve bir doktor tarafından düzenlenmiştir. Sözkonusu tutanakta, 4 Ocak   tarihinde saat 7.30’da Cizre’nin Sur Mahallesinde bulunan Kerem Oteli’nin arka   kısmında, M.B.’nin cesedinin bulunduğu saptanmıştır. Hasan Bişkin hastanede cesedi teşhis   etmiştir. Otopsi raporuna göre mermi 2x3 cm ebadında yıldız şeklinde alın bölgesinin sağ kaş   hizasından girmiş ve sağ göz boşluğundan çıkmıştır. Doktor, M.B.’nin merminin verdiği hasar   sonucunda öldüğünü beyan etmiştir.   Belirtilmeyen bir tarihte Cumhuriyet Savcısı, cesedin Hasan Bişkin’e teslim edildiğini   belirterek defin ruhsatı vermiştir.   Ocak 1996 tarihinde saat 10.30’da, polis maktulün eşi olan Fatma Bişkin’in   ifadesine başvurmuştur. Fatma Bişkin olay günü, kayın biraderi, İbrahim Bişkin’in,   kendilerine ziyarette bulunduğunu, saat 23.10 sularında evden ayrıldığını, gece yarısına   doğru, üç kişinin kapılarını çaldığını, arama yaptıktan sonra odasında uyuyan eşini   götürdüklerini ve Türkçe bilmediği için o esnada şahısların ne konuştuklarını anlamadığını   belirtmiştir.   Aynı gün, saat 11.00’da polis, İbrahim Bişkin’in de ifadesini almıştır. İbrahim Bişkin,   kardeşinin kendilerini polis olarak kendilerini tanıtan üç kişi tarafından götürüldüğü sırada   uyuduğunu, polisi aradığında, kardeşinin gözaltında olmadığını öğrendiğini ve kardeşinin   kaçırılması konusunda karakola ifade vermesinin istendiğini belirtmiştir.   Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı İbrahim Bişkin’in ifadesini almıştır. İfadesinde, olay   günü, kardeşini ziyaretine gittiğini, 23.00 sularında evine geri döndüğünü, gece yarısı   12.10’de annesinin telefonla arayarak kendilerini polis olarak tanıtan üç kişi tarafından   kardeşinin götürüldüğü haberini aldığını, bunu müteakip emniyeti aradığını, kardeşinin   gözaltında olmadığını öğrendiğini ve kardeşinin   bulunmadığını belirtmiştir.   herhangi bir kişiyle husumetinin   Yine aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, ilk başvuran maktulün annesinin ifadesini   almıştır. Maktulün annesi, olay günü, oğlu İbrahim Bişkin ile gelininin akşam oturmasına   geldiğini, gece yarısı, 25 yaşlarında beyaz tenli orta boylu siyah bir şapka ve yakası kürklü   siyah bir deri ceket giyen ve kalaşnikof taşıyan bir kişinin kapılarına dikildiğini ve diğer   ikisinin de dışarıda beklediğini ve kendilerini polis olarak tanıtarak oğlunun giyinmesini   istediklerini belirtmiştir.   Yine 5 Ocak 1996 tarihinde, olaylarla ilgili bir tutanak hazırlayan Emniyet   Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcısı’na M.B.’nin sağ kulak altına ateş edilerek öldürüldüğünü ve   cesedin bir buçuk metre sağ tarafında 9 mm’lık GECO marka bir boş kovan bulunduğunu   bildirmiştir. Ayrıca, tutanakta soruşturma başlatıldığına dair bilgi verilmiştir.   Cumhuriyet Savcılığı’nın 4 Ocak 1996 tarihli talebi üzerine, 9 Ocak 1996 tarihinde,   Merkez Polis Laboratuarı balistik bilirkişi raporunu sunmuştur. Sözkonusu raporda, olay   yerinde bulunan 9x19 mm’lık boş kovanın arşivlerde yer alan, başka bir yargısız infazda   kullanıldığı belirlenen silahlara ait olmadığı belirtilmiştir. Boş kovan 4523 sıra numarasıyla   arşive kaldırılmıştır.   Ocak 1996 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Emniyet Müdürlüğü’nden ayrıntılı bir   soruşturma başlatmasını, özellikle yasadışı örgütlerin bağlantı olasılığının gözönüne   alınmasını ve bu konuda yürütülen soruşturma hakkında bilgi verilmesini istemiştir.   Başvuranlara göre, M.B.’nin ölüm haberini telefonla öğrenmişler, ikinci başvuranın   hastaneye ulaştığında kardeşinin “silahlı bir çatışmada öldüğünü” belirten bir belge görmüş,   maktulün cenazesine sivil kıyafetli polisler katılmış, Cumhuriyet Savcısı’nın emri üzerine   balistik bir inceleme   yapıldığına dair ilk başvurana haber verilmiş ve yürütülen   soruşturmanın sonucundan bilgi alamamışlardır.   Ocak, 5 Mart ve 25 Nisan 1996 tarihli tutanaklarla Cumhuriyet Savcısı Emniyet   Müdürlüğü’nden, cinayet faillerinin bulunmasını, PKK’nın M.B.’nin ölümü ile ilgili herhangi   bir bağlantısının olup olmadığını araştırmak amacıyla soruşturma başlatılmasını ve   soruşturmanın sonucundan haberdar edilmesini istemiştir.   Nisan 1996 tarihli tutanakla, Emniyet Müdürlüğü M.B.’nin ölümü ile ilgili   soruşturmanın devam ettiğini belirtmiştir.   Mayıs 1996 tarihli iki tutanakla, Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı’na   M.B.’yi PKK mensuplarının öldürüp öldürmediğini tespit etmek için açılan ön soruşturmanın   halen devam ettiğini ve henüz herhangi bir bulguya ulaşılmadığını bildirmiştir.   Temmuz 1996 tarihli tutanakta, Emniyet Müdürlüğü cinayet faillerinin henüz   bulunamadığını bildirmiştir.   Temmuz 1996 tarihli tutanakta, polis ön soruşturmanın halen devam ettiğini   bildirmiştir.   Mayıs, 2 Temmuz ve 3 Ekim 1996 tarihlerinde, Cumhuriyet Savcısı, Emniyet   Müdürlüğü’nden zanlıların bulunmasını, PKK’nın bu olayla ilgisinin olup olmadığını   araştırılmasını ve her üç ayda bir bilgi verilmesini istemiştir.   Eylül, 14 Ekim, 20 Aralık 1996, 1 Nisan, 5, 12 ve 15 Mayıs ve 1 ile 7 Temmuz   tarihli tutanaklarda, Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı’na M.B.’nin PKK   üyeleri tarafından kaçırılıp kaçırılmadığının tespiti amacıyla açılan soruşturmanın devam   ettiğini ancak herhangi bir bulguya ulaşılmadığını belirtmiştir.   Şubat 1998 tarihinde, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla başvuranlar,   yakınlarının ölümü hakkında Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette bulunmuşlardır.   Şubat 1998 tarihinde, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı, yer bakımından yetkisizlik   kararı vererek şikayet dosyasını Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.   Mart 1998 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcılığı, yürüttüğü soruşturmayı Beyoğlu   Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma ile birleştirilmesine karar vermiştir.   Eylül 1998 tarihinde, yine aynı savcılık aracılığıyla, başvuranlar, ilk açılan   soruşturmanın akıbeti hakkında bilgi almak üzere Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe   vermişlerdir.   Nisan 2001 tarihinde, polis karakolu M.B.’nin ölümü ile ilgili soruşturmanın halen   devam ettiğini belirtmiştir.   Belirtilmeyen bir tarihte, Cumhuriyet Savcılığı, Emniyet Müdürlüğüne M.B.’nin   ölümü hakkında yürütülen soruşturmanın 4 Ocak 2016’a dek sürdürülmesi gerektiğini   bildirmiş ve bu konuda her üç ayda bir bilgi verilmesini istemiştir.   Haziran 2001 tarihinde, M.B.’nin cesedinin bulunduğu yerin krokisi çizilmiştir.   Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, M.İ.’nin oğlu Mes.İ’nin ifadesini almıştır. Mes.İ,   ifadesinde, kız kardeşinin 7.30 civarlarında (5 Ocak 1996) okula gideceği vakit yola uzanmış   bir ceset gördüğünü ve ebeveynlerine haber verdiğini, herkesin olay yerine gittiğini ve daha   sonra polise bildirildiğini belirtmiştir. Ayrıca, Mes.İ, olay günü ne bir silah ne de bir ses   duyduğunu ve gece yağmur yağdığı için cesedin çamurda kaldığını beyan etmiştir.   Haziran 2004 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, M.İ.’nin eşi K.İ’nin ifadesine   başvurmuştur. K.İ. olay günü yağmurdan kaynaklandığını düşündüğü bir ses duyduğunu, olay   yerinin kendi evine 50 metre uzaklıkta olduğunu, olay gecesi ne bir silah ne bir patlayıcı ne   de bir araba sesi duyduğunu, kızından haberi alır almaz cesedin bulunduğu yere gittiğini,   maktulü ters çevirdiğinde alnında bir mermi izi gördüğünü ve vücudunun sertleştiğini ve   kanlar içinde olduğunu belirtmiştir.   Haziran 2001 tarihli balistik raporuna göre olay yerinde bulunan 9x9 mm’lik boş   kovanın arşivlerde yer alan ve başka bir yargısız infazda kullanıldığı belirlenen silahlara ait   olmadığı tespit edilmiştir.   Haziran 2001 tarihinde, Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, maktulün annesi olan ilk   başvuranın ifadesini tercüman aracılığıyla almıştır. Başvuran, 1996 yılının başında oğlu   M.B.’yi arayan polislerin evlerine geldiğini ancak komşunun oğluna bir el ateş ederek   yaraladıklarını ve oğlunu bulamadan ayrıldıklarını belirtmiştir. Bir hafta sonra, sabah saat   01.00 civarında bir grup polisin tekrardan evlerine geldiğini, oğlunu yakaladıklarını ve 50   metre ileride kafasına bir kurşun sıkarak öldürdüklerini, oğlunun cesedini görmediğinden   dolayı işkence izinin bulunup bulunmadığını bilmediğini, oğlunun polisler tarafından   götürüldüğünü ve öldürüldüğünü ancak hangisinin bu cinayeti işlediğini bilmediği gibi   söylediklerinin de sadece başkalarından duyduğundan ibaret olduğunu olaya şahit olmadığını   belirtmiştir. Ayrıca, başvuran, oğlunun daha önce İdil’de gözaltına alındıktan sonra serbest   bırakıldığını beyan etmiştir.   Haziran 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, olay yeri yakınında ikamet eden   A.Y.’nin ifadesine başvurmuştur. A.Y. ifadesinde, olay günü annesiyle birlikte komşulara   gittiğini, sabah saat 02.00 civarında eve döndüklerini, ne bir silah ne bir araba ne de herhangi   bir ses duyduklarını, sabah evinin arka kısmında bir erkek cesedinin bulunduğunu   öğrendiğini, cesedi gördüğünü, ne olup bittiğini ve maktulün kimliğini bilmediğini ve kardeşi   L.Y’nin askerde olduğunu belirtmiştir.   Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, A.Y.’nin annesi As.Y.’yi de dinlemiştir. As.Y. olay   günü cesedin evinin arka kısmında bulunduğu sırada kız kardeşinde kaldığını, eve   döndüğünde olaylardan haberdar olduğunu, maktulün kimliğini ve neler olduğunu bilmediğini   belirtmiştir.   Haziran 2001 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı’na A.Y.’nin   kardeşi L.Y.’nin Kuzey Irak’ta bulunması nedeniyle kendisine ulaşamadıklarını bildirmiştir.   Temmuz 2001 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, olay günü saat 06.00 sularında okula   gitmek için evden ayrıldığını ve evin 50 metre uzaklığında bir kişinin duvar kenarında   yattığını ve derhal annesine haber vermek için eve geri döndüğünü belirten ilkokul öğrencisi   Kev. İ.’nin ifadesini almıştır.   Temmuz 2001’de, Cumhuriyet Savcısı, Terörle Mücadele Şubesi mensupları   tarafından el konulan ve M.B.’ye ait olan 34 Z 1062 plakalı beyaz Toros marka araç   hakkında Emniyet Müdürlüğünden bilgi istemiştir.   Aynı tarihte, Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı’na M.I.’nın oğlu Mes. İ’nin   Kuzey İrak’ta bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamadığını bildirmiştir.   Temmuz 2001 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü, sözkonusu aracın ellerinde   bulunmadığını ve bu konuda Cizre Polis Karakolu’nun bir soruşturma başlattığını belirtmiştir.   Cizre Polis Karakolu tarafından düzenlenen 17 Temmuz 2001 tarihli tutanakta,   sözkonusu araç hakkında hiçbir soruşturma başlatılmadığı ve buna benzer bir aracın   bölgelerinde tespit edilmediği beyan edilmiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. HÜKÜMET’İN İTİRAZI HAKKINDA   Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi konusunda kabul edilemezlik itirazında   bulunmuştur.   Başvuranlar bu sava itiraz etmektedirler.   AİHM, verdiği kabul edilemezlik kararında, dava koşullarını gözönüne alarak   Hükümet’in itirazının, başvuranların AİHS’nin 2. maddesi alanında dile getirdikleri şikayetten   kaynaklanan sorunlara yakından bağlı sorunlar ortaya çıkardığına kanaat getirdiğini   hatırlatmaktadır. Sonuç olarak AİHM, sözkonusu itirazı esasla birleştirmeye karar vermiştir.   II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar, yakınlarının yaşam hakkına aykırı olarak yargısız infaz kurbanı   olmasından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini ileri   sürmektedirler.   Başvuranlar, özellikle polislerin evlerine geldikleri sırada evde olan damadı ve   kayınbiraderi olan Hasan Bişkin’in ulusal makamlar tarafından dinlenmediğini   belirtmektedirler.   Hükümet, güvenlik güçlerinin Mehmet Bişkin’in öldürülmesinden sorumlu   olduklarına dair hiçbir delilin bulunmadığını vurgulamaktadır. Hükümet, olayların meydana   geldiği dönemde, güvenlik güçlerinin Geco marka mermi kullanmadıklarını belirtmektedir.   1. Başvuranların Yakınlarının Ölüm Koşulları Hakkında   AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin AİHS’nin ana maddeleri arasında yer aldığını ve 3.   madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden   birine yer verdiğini yinelemektedir (Bkz. Finucane-Birleşik Krallık, no: 29178/95, § 67-71,   AİHM 2003-VIII ve Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94, § 86, AİHM 1999-IV). Buna ek olarak 2.   maddenin tanıdığı korumanın önemini kabul eden AİHM, yaşam hakkına ilişkin şikayetleri   büyük bir dikkatle inceleyerek görüşünü oluşturmalıdır (Bkz. Tekdağ-Türkiye, no: 27699/95,   § 72, 15 Ocak 2004 ve Ekinci-Türkiye, no: 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000).   AİHM delilleri değerlendirmek amacıyla, “her türlü makul şüphenin ötesinde” delil   kriterinden faydalanmaktadır (Bkz. İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, A serisi no: 25, s.   64-65, § 160-161). Benzeri bir delil ancak, bir dizi emare ya da çürütülemez yeterince ciddi,   kesin ve birbiriyle bağdaşan karinelerin sonucunda oluşabilir (Abdurrahman Orak-Türkiye,   no: 31889/96, § 69, 14 Şubat 2002). AİHM’nin, delillerin değerlendirilmesi konusunda,   ikincil bir rolü bulunmakta ve ilgili dava koşulları kendisine gerekli kılmadığı durumda,   olayları inceleme görevi olan birinci derece mahkemenin sözkonusu görevini yerine   getirmeden evvel ihtiyatlı davranmalıdır (Bkz. Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95, § 216, 8   Nisan 2004).   AİHM, dosyaya konulan belgeler ile tarafların sunduğu görüşler ışığında ortaya çıkan   soruları, özellikle yapılan adli soruşturmalar hakkında Hükümet tarafından ortaya konulan   belgeleri inceleyecektir.   Bunun sonucunda, başvuranların iddialarının aksine, AİHM ne dosyadaki belgelerden   ne de dava olaylarından yakınlarının devlet görevlileri tarafından ya da yardımları ile   öldürüldüğünün ortaya çıkmadığını belirtmektedir.   AİHM, elinde bulunan unsurlar ışığında, Mehmet Bişkin’in devlet görevlileri   tarafından ya da görevliler aracılığıyla öldürüldüğüne dair bir sonucun, güvenilir emareden   çok hipotez ve kurgu olacağına kanaat getirmektedir. AİHM bu koşullarda, her türlü makul   şüphenin ötesinde Savunmacı Devlet’in, Mehmet Bişkin’in ölümünden sorumlu olduğunun   ortaya konulmadığını tespit etmektedir.   Sonuç olarak bu bağlamda, AİHS’nin 2. maddesinin hiçbir ihlali bulunmamaktadır.   2. Soruşturmanın Yetersizliği İddiası   AİHM, AİHS’nin 1. maddesi gereğince Devlet’in “yargısına tabi her kişiye   Sözleşmede yer verilen hak ve özgürlükleri tanıma” genel yükümlülüğü ile birlikte, 2.   maddenin gerekli kıldığı yaşam hakkının korunması zorunluluğunu kapsamakta ve zora   başvurmanın bir kimsenin ölümüne neden olduğu durumda resmi etkin soruşturma   yürütülmesini gerektirmektedir ( Bkz. Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, 1998-I, s.   329, § 105 ve McCann ve diğerleri-Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no:   324, s. 49, § 161). Bu türden bir soruşturma güce başvurulmasının ardından bir kimsenin   ölümüne sebep olunan her durumda, failleri Devlet görevlisi ya da bir başkası olsa da   yapılmalıdır (Bkz. Tahsin Acar, § 220). Sorgulamalar derinleştirilmeli, tarafsız ve dikkatli   yapılmalıdır (Bkz. Çakıcı, § 86 ve McCann ve diğerleri, s. 49, § 161-163).   AİHM ayrıca, soruşturmanın en asgari etkililik kriterine cevap verecek soruşturmanın   niteliği ve derecesinin dava koşullarına bağlı olduğuna kanidir. Dava koşulları, mevcut   olayların tümüne dayanılarak ve soruşturma işleminin uygulanabilirliğine ilişkin gerçekler   gözönüne alınarak değerlendirilmektedir. Meydana gelebilecek durumları soruşturma faaliyet   listesine ya da basitleştirilmiş kriterlere indirgemek mümkün değildir (Bkz. Fatma Kaçar, §   74, Velikova-Bulgaristan, no 41488/98, § 80, AİHM 2000-VI, Tanrıkulu-Turkiye [GC], no   23763/94, §§ 101-110, AİHM 1999-IV, Kaya, s.325-326, §§ 89-91 ve Güleç-Turkiye,   Temmuz 1998 tarihli karar, 1998-IV, s. 1732-1733, §§ 79-81).   Yürütülen soruşturma, sorumluların tespit edilmesi ve dolayısıyla cezalandırılmasını   sağlaması yönünden etkili de olmak zorundadır (Bkz. Oğur- Turkiye [GC], no 21594/93, § 88,   AİHM 1999-III). Burada sonuç değil araç zorunluluğu sözkonusudur. Makamlar, olayla ilgili   kanıtların toplanabilmesi için makul olarak ulaşabildikleri tedbirleri almalıdırlar (Bkz.   Tanrıkulu, § 109 ve Salman- Türkiye [GC], no 21986/93, § 106, AİHM 2000-VII).   Bu bağlamda hızlı hareket edilmesi ve özen gösterilmesi gerekliliği ortaya   çıkmamaktadır. Soruşturmanın özel bir durumda ilerlemesini engelleyen zorluk ya da   engellerin bulunabileceğini kabul etmek gerekir. Ancak, ölüme sebebiyet veren fiiller   hakkında soruşturma yapma sözkonusu olduğunda eşitlik ilkesine riayet edilmesi konusundaki   halkın güvenini korumak ve yasadışı eylemlere müsamaha gösterildiği görünümünden   kaçınmak amacıyla, makamların hızlı davranmaya zorunlu olduğu yönünde değerlendirmeye   gidilebilir (Bkz. McKerr-Birleşik Krallık, no 28883/95, § 114, AİHM 2001-III).   Bu durumda, değerlendirmeye sunulan delilleri gözönüne alarak AİHM, birçok   tebligat, bilgi ve belge alış-verişinin polis tarafından ve adli makamlar arasında   gerçekleştirildiğini belirtmektedir. Bu da, temelde, ulusal makamlar tarafından çaba   gösterildiğini belirtmeye yarayabilir. Ancak bu belgeler davanın esasını aydınlatmamaktadır.   Buna ilaveten AİHM’deki dosyaya göre, soruşturma 1998 yılı Eylül ayı ile 2001 Haziran   ayları arasında, yani yaklaşık üç yıl boyunca tıkanmıştır. Hükümet bu konuda hiçbir açıklama   getirmemektedir.   AİHM, davaya ilişkin olayların meydana gelmesinden beş yıl sonra ve başvurunun   Hükümet’e tebliğ edildiği tarihten bir kaç ay sonra, 2001 yılı Haziran ve Temmuz aylarında   Cumhuriyet Savcılığı maktulün cesedini gören görgü tanıklarından bir kısmını dinlediğini not   etmektedir. AİHM, oğlunun sözde kaçırılma olayına tanıklık eden başvuranın, 2001 yılı   Haziran ayında dinlenmesini şaşırtıcı bulmuştur. Ayrıca maktulün dış otopsi muayenesi,   sözkonusu dönemde yürürlükte olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 79. maddesi   hükümlerine aykırı olarak, sadece bir adli tıp doktoru tarafından yapılmıştır. Bu bağlamda   Hükümet hiçbir açıklama getirmemektedir.   Bunun yanısıra, soruşturma çerçevesinde yürütülen araştırmalar PKK aleyhinde   yürütülmüş, öyle ki olası başka hiçbir yol izlenmemiştir. Sonuç olarak AİHM, Cumhuriyet   Savcılığı Emniyet Müdürlüğü’nden maktule ait beyaz renkli aracın bulunmasını istemiş olsa   da, Cizre Polis Karakolu, bu yönde hiçbir soruşturmanın yapılmadığına dair bilgi verdiğini   şaşkınlıkla not etmektedir.   Özetle, ortaya konulan eksiklikler gözönüne alarak AİHM, başvuranların oğlu ve   kardeşi olan M.B.’nin ölüm koşulları hakkında ulusal makamlar tarafından yürütülen   sorgulamaların etkili olduğunun söylenemeyeceği sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla   Hükümet’in ileri sürdüğü iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazının kabul edilemeyeceğine   kanaat getirmek uygun olacaktır.   Buradan yola çıkarak AİHM sözkonusu itirazı reddetmektedir.   AİHM, AİHS’nin 2. maddesi açısından Devlet’in üzerine düşen usul zorunluluklarında   eksiklik bulunduğu sonucuna varmaktadır.   III. AİHS’NİN 3 VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar AİHS’nin 3 ve 5§3 maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.   Hükümet sözkonusu hükümlerin ihlal edilmediğini savunmaktadır.   AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde Devlet görevlisinin ya da Devlet makamları   adına hareket eden bir kimsenin başvuranların yakınlarının ölüm olayına karışmış   olabileceklerinin ortaya konulmadığını hatırlatmaktadır. Böylece AİHM, başvuranların   şikayetlerinin olgusal dayanaktan yoksun olduklarına kanaat getirmektedir (Bkz. O. - Turkiye,   no 28497/95, § 138, 15 Temmuz 2004).   Dolayısıyla AİHS’nin 3 ve 5. maddeleri ihlal edilmemiştir.   IV. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar,   şikayetlerini   yapabilecekleri   ulusal   bağımsız   mahkemenin   bulunmamasından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar AİHS’nin 13. maddesini ileri   sürmektedirler.   Hükümet, sözkonusu hükmün ihlal edilmediğini savunmaktadır.   AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, Sözleşmede yer verildiği şekliyle hak ve   özgürlükleri ileri sürebilmeyi sağlayacak iç hukukta bir başvuru yolunun olmasını güvence   altına aldığını hatırlatmaktadır. Sözkonusu hüküm, yetkili ulusal mahkemeyi, Sözleşmeye   dayanan “savunulabilir şikayet”’in içeriğini tanımaya ve Sözleşmeli Devletler, bu hükmün   getirdiği zorunluluklara uyma şekli hakkında bir takım takdir marjından faydalansalar dahi   uygun telafiyi sunmaya yetkili kılan bir iç hukuk yolunu gerekli kılmaktadır. 13. maddeden   doğan zorunluluğun içeriği, başvuranın Sözleşmeye dayandırdığı şikayetinin niteliğine göre   değişmektedir. Ancak 13. maddenin gerekli kıldığı başvuru yolu, hukukta olduğu kadar   uygulamada da “etkin” olmalıdır. Öyle ki başvuru, Savunmacı Devlet makamlarının ihmal ya   da eylemleriyle haksız yere engellenmemelidir (Bkz. Abdurrahman Orak, § 97, Kaya, s. 329-   330, § 106, Aydın- Turkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, 1997-VI, s. 1895-1896, § 103, ve   Aksoy - Turkiye, 18 Aralık 1996, 1996-VI, s. 2286, § 95).   Yaşamın korunması hakkının önemi gözönüne alındığında, 13. madde gerekli   görüldüğünde tazminat ödemenin dışında, ölümden sorumlu kişilerin tespit edilmesi ve   cezalandırılmasına yönelik etkili ve derin sorgulamaların yapılmasını ve soruşturma işlemine   şikayetçinin etkili şekilde katılımını gerekli kılmaktadır (Bkz. Kaya, s. 330-331, § 107).   Bu durumda, AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde başvuranların yakınının   ölümünün Devlet görevlilerinden kaynaklandığının kanıtlanmadığı sonucuna varmıştır. Ancak   sözkonusu durum, 2. maddeye göre yapılan şikayeti, 13. madde bakımından “savunulabilir”   niteliğinden mahrum bırakmamaktadır (Bkz. Fatma Kaçar, § 90 ve Boyle ve Rice – Birleşik   Krallık, 27 Nisan 1988 tarihli karar, A serisi no 131, s. 23, § 52). Esas hakkında AİHM’nin   vardığı sonuç, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı savunulabilir olan sözüedilen şikayetin   özü hakkında etkili soruşturma yürütme zorunluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.   AİHM, daha önce makamların Mehmet Bişkin’in ölüm koşulları hakkında etkili   soruşturma yürütme zorunluluğunun bulunduğunu belirtmiştir. Oysa yukarıda belirtilen   nedenlerden dolayı Savunmacı Devlet, 13. madde uyarınca gereklilikleri 2. maddeden doğan   soruşturma zorunluluğundan daha ileri düzeyde olan etkili cezai soruşturma yürüttüğü   söylenemez (Bkz. Kaya, s. 330–331, § 107).   Dolayısıyla AİHS’nin 13. madde ihlal edilmiştir.   V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuranlar, kendilerine gönderilen 26 Kasım 2004 tarihli yazıda, AİHS’nin 41.   maddesi bakımından her türlü adil tazmin talebinin esas hakkında verilen yazılı görüşlerde   belirtilmesi gerektiği hükmü içeren AİHM İçtüzüğünün 60. maddesine dikkatleri çekilmesine   rağmen, kabul edilebilirliğe ilişkin karardan sonra hiçbir adil tazmin talebinde   bulunmamışlardır. İlgililer esas hakkındaki görüşlerini sunmaları için tanınan süre içinde   talepte bulunmadıklarından dolayı, AİHM, herhangi bir ödemenin yapılmasına gerek   olmadığına kanaat getirmektedir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuran masraf ve harcama adı altında herhangi bir talepte bulunmamaktadır.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. Hükümet’in itirazını esasla birleştirmeye ve reddetmeye;   2. AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlal edilmediğine;   3. AİHS’nin 2. maddesinin usulen ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 3 ve 5. maddelerinin ihlal edilmediğine;   5. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 10 Ocak 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.   maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   10

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło