45443/99

WyrokETPCz2005-09-20ECLI:CE:ECHR:2005:0920JUD004544399

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skarżąca była poddana złemu traktowaniu podczas zatrzymania, naruszając art. 3 Konwencji, oraz czy miała dostęp do skutecznego środka odwoławczego w prawie krajowym, naruszając art. 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał przypomniał, że zarzuty złego traktowania muszą być poparte odpowiednimi dowodami, a standard dowodowy to "ponad wszelką wątpliwość", oparty na wystarczająco poważnych, jasnych i spójnych poszlakach. W niniejszej sprawie Trybunał zauważył, że początkowe raporty medyczne sporządzone podczas zatrzymania skarżącej nie wykazały żadnych śladów złego traktowania. Późniejsze raporty medyczne, sporządzone po latach i poza Turcją, nie zostały przedstawione władzom krajowym, a skarżąca nie podjęła działań w celu uzyskania dodatkowych badań ani nie zgłosiła zarzutów tortur władzom krajowym w odpowiednim czasie. Trybunał uznał, że brak jest wystarczających dowodów, aby stwierdzić naruszenie art. 3. W odniesieniu do art. 13, Trybunał stwierdził, że ponieważ zarzuty złego traktowania na podstawie art. 3 nie zostały uznane za "uzasadnione", nie było podstaw do stwierdzenia naruszenia prawa do skutecznego środka odwoławczego.
Stan faktyczny
Skarżąca, Mizgin Frik, urodzona w 1976 roku, została zatrzymana w Diyarbakır w Turcji w dniach 15-27 stycznia 1994 roku w ramach operacji antyterrorystycznej przeciwko PKK. Podczas zatrzymania była kilkakrotnie badana medycznie, a raporty nie wykazały śladów złego traktowania. W 1996 roku została skazana za pomoc PKK. W 1997 roku złożyła skargę na policjantów o złe traktowanie, ale prokuratura umorzyła postępowanie z powodu braku dowodów. Później, po wyjeździe do Niemiec, uzyskała raporty medyczne opisujące rzekome tortury i problemy psychologiczne, jednak Trybunał uznał, że nie zostały one przedstawione władzom krajowym w odpowiednim czasie i nie były wystarczające do udowodnienia zarzutów.
Rozstrzygnięcie
Trybunał, jednomyślnie, stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji oraz brak naruszenia art. 13 Konwencji.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   FRİK - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 45443/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Eylül 2005   İşbu karar Sözleşmenin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (45443/99) başvuru no’lu davanın nedeni bu   ülke vatandaşı Mizgin Frik’in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na 24 Kasım 1998   tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından   E. Keskin tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   doğumlu başvuran Marbach am Neckar’da (Almanya) ikamet etmektedir.   Ocak 1994 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin PKK’ya   yönelik düzenlemiş olduğu operasyon çerçevesinde başvuran yakalanarak gözaltına alınmış,   başvuran 27 Ocak 1994 tarihine dek gözaltında kalmıştır.   Yakalandığı gün başvuran ve iki kişi Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde muayene edilmiş ve   herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığı yönünde rapor düzenlenmiştir.   Ocak 1994 tarihinde, başvuran ile birlikte sekiz kişi sağlık kontrolünden geçirilmek üzere   Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne sevk edilmişlerdir. Aynı gün hazırlanan rapora göre bu kişiler-   in vücutlarında işkenceye yönelik herhangi bir ize rastlanmamış, başvuran tutuklu yargılan-   mak üzere gözaltına alınmıştır.   Ocak 1996 tarihinde başvuran serbest bırakılmıştır.   Kasım 1996 tarihli kararı ile Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi “DGM” 3713   sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. ve Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddeleri uyarınca,   PKK’ya yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle başvuranı dört yıl altı ay ağır hapis cezasına   çarptırmıştır. DGM, olayın vuku bulduğu sırada başvuranın reşit olmadığını göz önünde bu-   lundurarak hapis cezasını iki yıl altı ay indirerek hükme bağlamıştır.   Kasım 1997 tarihinde, başvuran 15- 27 Ocak 1994 tarihleri arasında gözaltından sorumlu   polis memurları hakkında kötü muamelede bulunmaktan Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na   şikayette bulunmuş ve psikiyatri alanında uzman bir kurum tarafından muayene edilmesini ta-   lep etmiştir.   Aralık 1997 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı Ocak 1994’de birçok polis memurunun görevli   olduğunu belirterek, kanıtların zamanla yok olmasından ve memurların sayıca fazla olmasından   dolayı takipsizlik kararı vermiştir.   Şubat 1998 tarihinde başvuran, sözü edilen takipsizlik kararına karşı Siverek Ağır Ceza   Mahkemesi’ne başvurmuştur. Başvuran, itirazı sırasında, kötü muamele iddialarını yinelemiş,   Cumhuriyet Savcısı’nın kendisini dinlemediğini ve muayene talebini reddettiğini ileri   sürmüştür.   Bilinmeyen bir tarihte, psikolog Dr A. Tamer Aker tarafından düzenlenen bir rapora göre   başvuran Filistin askısıyla sallandırılmış, elektrik şoku verilmiş, çırılçıplak soyularak bağlan-   mış, gözleri bağlanmış, sıcak mekanda soğuk mekanda bırakılmış, tehdit ve tecavüz edilmiş   ve kuvvetli ışık verilmiştir. Ayrıca doktor, şahsın tecavüz ve işkence olaylarını hatırladığı   anda krize girerek kendinden geçtiğini ve olayı anlattığı anda ağlamaya ve   bağırmaya başladığını belirtmiştir. Bu bulgulara istinaden doktor başvuranın psikolojik tedavi   görmesi gerektiğini ifade etmiştir.   Belirtilmeyen bir tarihte başvuran Türkiye’yi terk etmiş ve Almanya’ya yerleşmiştir.   Haziran 1999 tarihinde, Berlin İşkence Mağdurları Tedavi Merkezi’nde   (Behandlungzsentrum für Folteropfer) muayene edilen başvuran hakkında sağlık raporu   düzenlenmiştir. Bu rapora göre başvuran 9 Şubat 1999 tarihinden itibaren takibe alınmıştır.   Raporun 1. ve 8. sayfalarında başvuran, Türkiye’den kaçarak Berlin’e yerleştiğini, adı geçen   merkez tarafından karşılandığını, Abdullah Öcalan’ın tutuklanmasını ve Türkiye’ye naklini   protesto etmek için kendini ateşe verdiğini ve ardından merkezde tedavi edildiğini   belirtmiştir. 9. ve 10. sayfalarında, merkezin doktoru, başvuranın psikolojik sorunlarının   bulunduğunu, uykusuzluk çektiğini, tecavüz sahne kabusları gördüğünü, takip edildiğini ve   toplum içinde korktuğunu ve ürktüğünü belirterek şahsın belinden ayaklarına kadar ağrıları   olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, doktor başvuranın vücudunun bazı bölgelerinde   Diyarbakır’da tutuklanmasından kaynaklanan veya çocukluktan gelen yara izlerine   rastladığını vurgulamıştır. 12. sayfadan 14. sayfaya kadar doktor başvuranın ruhsal   durumunun değerlendirmesini yapmış ve kaynaklarına değinmiştir.   AİHM Sekreteryası’nın tarihi bilinmeyen rapor konusundaki talebi üzerine, 28 Eylül 2001   tarihli cevaben yazdığı yazısında başvuranın temsilcisi, Dr. A. Tamer Aker’in yabancı   meslektaşlarının talebi üzerine sözkonusu raporu düzenlediğini belirtmiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 3. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLMESİ HAKKINDA   Başvuran, gözaltında bulunduğu esnada kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi   olmakta ve AİHS’nin 3. maddesini ileri sürmektedir.   Hükümet, bu iddialara karşı çıkarak başvuranın 15 ve 27 Ocak 1994 tarihlerinde Diyarbakır   Devlet Hastanesi’nde dört ayrı doktor tarafından muayene edildiğini ve adı geçende yara izine   rastlanılmadığını hatırlatmaktadır. Hükümet, Dr. A. Tamer tarafından hazırlanan tıbbi raporun   güvenilirliğine şüphe ile yaklaşmakta, bu raporun ne tarih, ne kayıt numarasını, ne yer ve ne   de muayene eden doktorun kaşesini içerdiğini eklemektedir. Bu belge başvuranın işkence   gördüğünü veya tecavüze uğradığını kanıtlamamakta, yalnızca travma sonrası stres   semptomlarının tedavi edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Sağlık Bakanlığı’ndan edinilen   bilgilere göre, raporu düzenleyen doktor 24 Aralık 1996 tarihinden itibaren başka bir   hastanede görevli olmasına karşın bu sağlık raporu hastane ortamında hazırlanmamıştır.   Hükümet, başvuranın ulusal yetkililer önünde elektroşoka veya farklı işkence yöntemlerine   maruz kaldığını hiçbir zaman dile getirmediğini ifade etmektedir. Hükümet ayrıca, meydana   gelen olaylardan sonraki üç yıllık dönemin etkisiz olduğunun ve başvuranın iddialarını   kanıtlayacak kanıtların bulunmadığının altını çizmektedir.   AİHM, 3. maddeye aykırı bulunan kötü muamele iddialarının uygun kanıtlar ile birlikte   desteklenmesi gerektiğini hatırlatır (Bkz. Ay-Türkiye kararı, no: 30951/96, § 47, 22 Mart   2005). Öne sürülen iddiaların dayanağı konusunda Mahkeme «her türlü şüphenin ötesinde»,   bir dizi çürütülemeyen karinelerden oluşan, yeterince ciddi, kesin ve uygun kanıt ilkesini   benimsemektedir (Bkz. İrlanda-Hollanda kararı, 18 Ocak 1978, seri: A no: 25, s. 64-65, § 161,   ve Labita-İtalya kararı no: 26772/95, § 121, AİHM 2000-IV).   AİHM, gözaltı koşullarının ve sözde işkence iddialarının Hükümet ile başvuran arasında itilaf   konusu olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, gözaltı süresinin başlangıcından sonuna kadar   geçen süreye dair hazırlanan sağlık raporları başvuranın iddialarını desteklemeye imkân   vermemektedir. AİHM, içinde bulunduğu durumun hassas yapısı nedeniyle gözaltında   bulunan bir kimse için sözünü ettiği tecavüz iddiasını kanıtlayacak delilleri elde etmesinin güç   olabileceğini kabul etmektedir (Bkz. Zeynep Avcı-Türkiye kararı, no: 37021/97, § 65, 6 Şubat   2003). İlk olarak, başvuran Almanya’da olduğu ve meydana gelen olayların üstünden birçok   süre geçtiği halde, Berlin İşkence Mağdurları Tedavi Merkezi tarafından hazırlanan sağlık   raporu Dr. Tamer Aker tarafından iletilmiştir. AİHM, bu raporun ulusal yetkililerin bilgisine   sunulmadığını hatırlatır. Kanıt unsurlarının değerlendirilmesi ile ilgili olarak AİHM, ikinci bir   rol üstlenmekte ve tarafınca bir talep olmadığı takdirde bir davanın koşullarına ilişkin ilk   derece mahkemesinin üstleneceği görev öncesinde ihtiyatlı davranmaktadır (Bkz. Seyhan-   Türkiye kararı, no: 33384/96, § 81, 2 Kasım 2004).   Bununla birlikte, başvuran ne bu raporlara karşı çıkmış, ne de 16 Ocak 1996 tarihinde serbest   bırakıldığı halde, hazırlanan raporlardan farklı olarak başka bir doktora görünmek için gerekli   girişimde bulunmuş görünmektedir. Dava dosyasında yer alan hususlardan başvuranın tutuklu   bulunduğu bütün süre boyunca tecavüz iddialarını yetkililere veya cezaevi doktoruna   iletmediği, iddialarını destekleyecek psikolojik ve jinekolojik muayenelerden geçmediği   görülmektedir. Hatta bu iddialarını Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde de dile   getirmemiş görünmektedir. Üstelik, bu olayların ardından gözaltından sorumlu polisler   hakkında şikayette bulunmak için dört yıldan fazla bir süre beklemiştir.   Sonuç olarak, dava dosyasında yer alan unsurlara dayalı olarak AİHM, «her türlü makul   şüphenin ötesinde» başvuranın gözaltından sorumlu polisler tarafından uygulanan kötü   muameleye maruz kaldığını tespit edememektedir.   Bu nedenle, AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.   II. AİHS’NİN 13. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLMESİ HAKKINDA   Başvuran, AİHS ile güvence altına alınan haklarını öne sürmek için iç hukuktaki başvuru   yollarının etkisiz olduğundan şikayetçi olmaktadır.   Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.   AİHM, 13. maddenin AİHS tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri esas alan iç   hukukta etkili bir başvuru yolunu öngördüğünü hatırlatmaktadır. Bu hüküm ile, yetkili «ulusal   makamların» AİHS’ye dayalı olarak yapılan bir şikayetin içeriğinden tam olarak haberdar   olmaları ve Sözleşmeci Devletlere tanınan kimi takdir payları bulunsa dahi bu hükme uygun   başvuru yolunu sunmaları öngörülmektedir. Başvuru, teoride olduğu kadar pratikte de «etkili»   olmalı ve Savunmacı Devletin yetkililerinin haksız fiillerine ve baskılarına yol açmamalıdır.   Bununla birlikte, bu hüküm yalnızca Sözleşme nezdinde savunulabilir şikayetlere   uygulanabilir (Bkz. Boyle ve Rice-İngiltere kararı, 27 Nisan 1988, seri:A no:131, s. 23, § 52).   AİHM, Mahkemeye sunulan kanıtlara dayalı olarak başvuran tarafından yapılan şikayetlerde   hiçbir ihlalin bulunmadığını hatırlatmaktadır. Dile getirilen şikayetler AİHS’nin 13. maddesi   uyarınca «savunulabilir» nitelikte değildir (Bkz. farklı anlamda, diğerleri arasında, sözü edilen   Boyle ve Rice kararı, s. 23, § 52, Kaya-Türkiye kararı, 19 Şubat 1998, 1998-I, s. 330-331, §   107, Yaşa-Türkiye kararı, 2 Eylül 1998, 1998-VI, s. 2442, § 113).   AİHM, bu doğrultuda AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;   2. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmediğine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3.   maddelerine uygun olarak 20 Eylül 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   5

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło