45628/99
WyrokETPCz2007-03-27ECLI:CE:ECHR:2007:0327JUD004562899
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy anulowanie certyfikatów dziedziczenia greckich obywateli w Turcji, oparte na zasadzie wzajemności, naruszyło ich prawo do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 Konwencji? Czy długość postępowania sądowego w tej sprawie naruszyła prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że anulowanie certyfikatu dziedziczenia dotyczącego nieruchomości w Beyoğlu stanowiło ingerencję w prawo skarżących do poszanowania mienia. Ingerencja ta nie była zgodna z zasadą legalności, ponieważ zastosowanie przez sądy krajowe zasady wzajemności nie było wystarczająco przewidywalne, zwłaszcza w świetle niejednoznacznych raportów ministerstw i zmian w prawie tureckim. Trybunał podkreślił, że Konwencja wykracza poza ramy prostej wzajemności. Ponadto, Trybunał stwierdził naruszenie prawa do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z uwagi na ponad dziesięcioletni czas trwania postępowania, w którym wystąpiły opóźnienia przypisywalne władzom krajowym.Stan faktyczny
Skarżący, obywatele Grecji, byli spadkobiercami Elenko Karasuluoğlu, obywatelki Turcji. Po jej śmierci w 1984 r. uzyskali w 1990 r. certyfikat dziedziczenia i zarejestrowali na swoje nazwisko nieruchomość w Beyoğlu. Inna nieruchomość, zarejestrowana na męża Elenko, została w 1987 r. przekazana fundacji. W wyniku sporu zainicjowanego przez inną osobę roszczącą sobie prawo do spadku, sądy tureckie anulowały certyfikat dziedziczenia skarżących, powołując się na brak wzajemności w prawie spadkowym między Turcją a Grecją, ostatecznie przyznając spadek synowi Teodosa (obywatelowi Turcji).Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: oddala zarzut wstępny; stwierdza brak naruszenia art. 1 Protokołu nr 1 w odniesieniu do nieruchomości w Şişli; stwierdza naruszenie art. 1 Protokołu nr 1 w odniesieniu do apartamentu w Beyoğlu; stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 z powodu przewlekłości postępowania; uznaje za niepotrzebne odrębne rozpatrywanie skarg dotyczących art. 6 (sprawiedliwość postępowania) i art. 14; odracza kwestię słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
APOSTOLİDİ VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:45628/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Mart 2007
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Apostolidi-Türkiye davasında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Dördüncü Daire),
J. CASADEVALL, başkan
G. BONELLO,
R.TÜRMEN,
K. TRAJA,
S. PAVLOVSCHI,
L. GARLICKI,
J. SIKUTA, yargıçlar,
ve Bölüm Sekreter Yardımcısı F.ARACI' nın katılımı ile
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Heyeti olarak toplanmış, Mart 2007 tarihinde yapılan özel görüşmeler sonucunda benimsenmiş olan aşağıdaki karara
varmıştır:
USULİ İŞLEMLER
1.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 45628/99 başvuru no’lu davanın nedeni
Yunan vatandaşı Ekaterini Apostolidi, Emilia Gusi, Despina Frangani, Iordanis Apostolidis ve
Iordanis-Iordani Apostolidis’in (“başvuranlar”), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
(“AİHM”) 30 Kasım 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 34. maddesi
uyarınca yapmış oldukları başvurudur. Emilia Gusi ve Iordanis-Iordani Apostolidis’in annesi
Ekaterini Apostolidi dava sırasında vefat etmiştir.
2.
Başvuranlar, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından C. Akıncı tarafından
temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), AİHM önündeki süreçte kendisini temsil
etmek üzere bir ajan tayin etmemiştir.
3.
Başvuranlar, ulusal mahkemeler tarafından mirasçılık belgelerinin iptal edilmesi
nedeniyle 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ve AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edildiğini
iddia etmektedirler. Sulh Hukuk Mahkemesi’ndeki yargılamanın adil olmadığını ileri
sürmekte ve yargılama süresinden dolayı şikayetçi olmaktadırlar.
4.
AİHM, 4 Ekim 2005 tarihli bir kararla başvurunun kabuledilebilir olduğuna karar
vermiştir.
5.
Başvuranlar ve Hükümet, yazılı görüşlerini sunmuşlardır (İçtüzüğün 59 § 1. maddesi).
Müdahale etme hakkından faydalanan Yunan Hükümeti’nden de yazılı görüş alınmıştır
(AİHS’nin 36 ve İçtüzüğün 44 § 1 b) maddeleri). Savunmacı Hükümet bu görüşlere cevap
vermiştir (İçtüzüğün 44 § 5. maddesi).
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
6.
Başvuranlar sırasıyla 1918, 1955, 1932, 1956 ve 1930 doğumlu olup Yunanistan’da
ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Elenko Karasuluoğlu’nun (“Elenko” ya da “muris”)
yeğenleridir.
7.
Elenko, 4 Ağustos 1984 tarihinde füru bırakmadan vefat etmiştir. Elenko, 16 Mayıs tarihinde vefat eden Vasil Karasuluoğlu ile evlenerek Türk vatandaşı olmuştu.
Vefat ettiği tarihte Elenko, Beyoğlu’nda bulunan bir taşınmazın sahibidir. Mevcut
dava konusu diğer taşınmaz ise Şişli’de bulunan ve tapuda Vasil adına kayıtlı olan bir
taşınmazdır.
8.
Şişli Asliye Hukuk Mahkemesi, 30 Eylül 1987 tarihinde Vakıflar Genel
Müdürlüğü’nün isteği üzerine Şişli’de bulunan taşınmazın, Sultan Beyazit Han Veli Hazretleri
Vakfı adına tapuya tescil edilmesine karar vermiştir. Şişli Asliye Hukuk Mahkemesi, Vasil’in
mirasçı bırakmadan vefat ettiğini ve sözkonusu taşınmazın, 1981 tarihinden beri yargıyla
tespit edilmiş bir idareci tarafından idare edildiğini tespit etmiştir. Kuruluşun adı 24 Mart tarihinde tapuya tescil edilmiştir.
9.
Başvuranlar, 30 Kasım 1990 tarihinde veraset ilamı çıkarılması talebiyle İstanbul Sulh
Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuşlardır.
10.
Sulh Hukuk Mahkemesi 4 Aralık 1990 tarihinde, Fatih Nüfus Müdürlüğü tarafından
verilen nüfus kayıt örnekleri ışığında başvuranları murisin varisi tayin etmiş ve veraset ilamı
vermiştir. Başvuranlar, bilinmeyen bir tarihte Beyoğlu’nda bulunan taşınmazı kendi adlarına
tapuya tescil ettirmişlerdir.
11.
Başvuranlar, 15 Mart 1991 tarihinde Şişli’de bulunan taşınmazın devrini
gerçekleştirmek amacıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvurmuşlardır. Başvuranlar
isteklerine gerekçe olarak veraset ilamını göstermişlerdir.
12.
Vakıflar Genel Müdürlüğü, 27 Mart 1991 tarihinde Vasil ile başvuranlar arasındaki
aile bağının ortaya koyulmadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir.
13.
Teodos Asimidis, 10 Nisan 1991 tarihinde veraset ilamının iptali istemiyle Sulh
Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur. Teodos Asimidis, annesi ile murisin arasında soy bağı
bulunduğunu belirterek adının mirasçılar arasında eklenmesini talep etmiştir. Teodos, mirasçı
olarak geride eşini ve oğlunu bırakarak 9 Ekim 1991 tarihinde vefat etmiştir.
14.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 11 Nisan 1991 tarihinde Beyoğlu’nda bulunan taşınmazla
ilgili olarak ihtiyati tedbir alınmasına karar vermiş ve ertesi gün bu karar uygulanmıştır.
15.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 11 Nisan 1991 ve 8 Ocak 1992 tarihleri arasında düzenlenen
duruşmalar sırasında Niğde Nüfus Müdürlüğü’nden nüfus kayıt örneklerinin gönderilmesini
ve Arapça olarak kaleme alınmaları sebebiyle bunların tercüme edilmesini talep etmiştir.
16.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 6 Mart 1992 tarihinde Teodos’un ölümüne ilişkin bilgiyi
doğrulaması için başvuran tarafın avukatına süre tanımıştır. Başvuran tarafın avukatı, 28
Mayıs 1992 tarihinde bu bilgiyi doğrulamıştır. 12 Ağustos 1992 tarihinde düzenlenen
duruşma sırasında avukat yetki belgesini ve 12 Kasım 1992 tarihinde müvekkillerinin
Teodos’un mirasçısı olduğunu belgeleyen veraset ilamlarını sunmuştur.
17.
Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından nüfus kayıt örneklerini incelemek üzere
görevlendirilen bilirkişi 3 Şubat 1993 tarihinde raporunu sunmuştur. Bilirkişi, tarafların
sunduğu belgelerde çelişkilerin tespit edildiğini ve bunların açıklığa kavuşturulması
gerektiğini ifade etmiştir.
18.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 15 Mart 1993 tarihinde murisin nüfus cüzdanı ile vefat
belgesi arasında doğum yeri ve tarihi ile ilgili olarak farklılıklar bulunduğunu tespit etmiş ve
Fatih Nüfus Müdürlüğü’nden konuya açıklık getirmesini talep etmiştir.
19.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 16 Haziran 1993 tarihinde Nüfus Müdürlüğü kayıtlarında
inceleme yapılması amacıyla Niğde Sulh Hukuk Mahkemesi’ne istinabe göndermiştir.
20.
Niğde Sulh Hukuk Mahkemesi, 20 Temmuz 1993 tarihinde bilirkişi raporunu Sulh
Hukuk Mahkemesi’ne göndermiştir.
21.
Sulh Hukuk Mahkemesi, başvuranların başvurusu üzerine 9 Eylül 1993 tarihinde
davaya katılmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü davet etmiştir. Bu davet reddedilmiştir.
22.
Sulh Hukuk Mahkemesi, başvuranların başvurusu üzerine 23 Aralık 1993 tarihinde,
Beyoğlu Nüfus Müdürlüğü’nden nüfus kayıt örneklerinin talep edilmesine ve bir bilirkişi
kurulunun görüşünün alınmasına karar vermiştir. Bilirkişi raporunun beklenmesi sırasında iki
duruşma ertelenmiştir.
23.
Üç kişiden oluşan bilirkişi kurulu 20 Şubat 1994 tarihinde muris ile Teodos’un
annesinin kardeş olduklarına karar vermiştir. Sulh Hukuk Mahkemesi, 2 Haziran 1994
tarihinde bu raporu dosyaya eklemiş ve yazılı savunmalarını sunmak üzere taraflara süre
tanımıştır. Hazine müdahil taraf olarak davaya katılmıştır.
24.
Başvuranlar bilirkişi kurulunun raporuna itiraz etmiş ve ek bir rapor hazırlanmasını
talep etmişlerdir.
25.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 22 Eylül 1994 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında
karşılıklılık esasının bulunup bulunmadığını öğrenebilmek amacıyla Dışişleri Bakanlığı’ndan
görüş istemiştir. Sulh Hukuk Mahkemesi, 24 Kasım 1994 tarihinde bu talebini yinelemiş ve
duruşmayı ertelemiştir.
26. Ekim 1994 tarihinde 3. Kolordu Komutanlığı, Beyoğlu’nda bulunan taşınmazın
askeri güvenlik bölgesi veya yasak bölgede bulunmadığını bildirmiştir.
27.
Dışişleri Bakanlığı, 20 Aralık 1994 tarihinde Sulh Hukuk Mahkemesi’ne karşılıklılık
esasının, siyasi içerikli karmaşık hukuki sorunlar ortaya çıkardığını ve bu yönde yapılan
çalışmaların henüz sonuçlanmadığını bildirmiştir. Sulh Hukuk Mahkemesi, 26 Ocak ve 25
Mayıs 1995 tarihli duruşmalar sırasında bu incelemenin sonuçlanmasını beklemeye karar
vermiştir.
28.
Dışişleri Bakanlığı, 15 Haziran 1995 tarihinde karşılıklılık ilkesi ile ilgili olarak dile
getirilen talebin Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’ne
iletilmesi gerektiğini bildirmiştir.
29.
Adalet Bakanlığı, 13 Temmuz 1995 tarihinde raporunu hazırlamıştır. Raporun ilgili
kısımları şu şekildedir:
“(…) Yunanistan Hükümeti’nin Yunanistan’da bulunan Türklere ait gayrimenkuller üzerindeki
mülkiyet hakkını tamamen kısıtlayan uygulamaları nedeniyle Türk Hükümeti de 1062 sayılı Kanuna
dayanarak Bakanlar Kurulu’nun 2 Kasım 1964 gün ve 6/3801 sayılı kararı ile Yunan uyruklu gerçek ve
tüzel kişiler hakkında mukabele-i bilmisil tedbiri alınmıştır. Bu kararname ile, Yunan asıllı Yunan
vatandaşlarının Türkiye’deki gayrimenkulleri üzerinde mülkiyete ve mülkiyetten gayri ayni haklara
ilişkin ve bu sonuçları doğurabilecek temliki tasarrufları durdurulmuş bulunmaktadır. Daha sonra, sözü
edilen 2 Kasım 1964 tarihli Kararname, Bakanlar Kurulu’nun 3 Şubat 1988 tarihli kararı ile yürürlükten
kaldırılmıştır. Bu tarihten sonra
Kasım 1964 tarihli Kararnamenin öngördüğü tedbirler
uygulanmayacaktır. Kasım 1964 tarihli Kararnamenin yürürlükte olduğu süre içindeki işlemlerle ilgili olmak üzere,
Bakanlar Kurulunca çıkarılan 23 Mart 1988 tarihli Kararname ile; yürürlükten kaldırılmış bulunan 2
Kasım 1964 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi zamanında ölüme bağlı tasarruf yolu ile leh ve
aleyhlerine hak tesisi amaçlanan kişiler veya veraset yoluyla yasal mirasçılar adına tescil edilmemiş
olan gayrimenkullerin anılan kişiler adına tesciline imkan sağlanması kararlaştırılmıştır.
Buna göre Türk hukukunda, gayrimenkul edinme yönünden Yunan vatandaşları herhangi bir ayrıma
tabi tutulmamakta bu konuda, Türk mevzuatının yabancılar için öngördüğü haklardan Yunan
vatandaşları da yararlanmaktadır.
Konunun Yunan mevzuatı ve fiili durum yönünden incelenmesi ise,
Dışişleri Bakanlığından verilen bilgilere göre;
Yunanistan Medeni Kanununun 4. maddesinde, “Yabancı, yunan vatandaşları gibi aynı medeni
haklardan yararlanır” hükmü yer almış bulunmaktadır.
Ancak,
1- 1924 tarih ve 3250 sayılı Yunan Kanununun 2/4. maddesine göre, “Kararname ile tayin olunacak
sınır bölgelerinde yabancıların tarım Bakanının izni olmadan taşınmaz mal edinmeleri” yasaklanmıştır.
(…)
5- İptal edildiği 1990 yılına kadar Yunanistan’da gayrimenkul edinimini düzenleyen temel yasa, 1938
yılında kabul edilen “Sınır ve Kıyı Bölgelerinde Alım-Satım Hakkının İstimalinin Yasaklanması
Hakkında 1366/1938 sayılı ihtiyaca Mebni Kanun” olmuştur. Bu yasa sınır ve kıyı bölgelerinde
gayrimenkul alım satımına ilişkin hükümleri düzenlemektedir. Kanun, sözkonusu bölgelerde,
gayrimenkul alım ve satımının yasaklanmasını öngörmekteydi. Kanun sözkonusu bölgelerde
gayrimenkul alım satımının genel kural olarak yasaklanmış, istisnai olarak, Yunanistan’da Yerleşik
Yunan Vatandaşları” için bu yasağın ilgili komisyonun vereceği özel izinle kaldırılabileceği hükmünü
getirmişti.
Yunanistan’ın Avrupa Topluluğu’na (AT)üye olmasından sonra, AT Adalet Divanı 305/87 sayılı
davaya ilişkin kararı ile bu Kanunun AT mevzuatına aykırılığına hükmetmiştir.
6- Bu karar üzerine, Yunanistan sınır bölgelerinde gayrimenkul edinimine ilişkin esaslar (…) yeninden
düzenlenmiş ve yeni Kanun 31 Temmuz 1990 tarihinde yürürlüğe gitmiştir.
Getirilen hükümler sınır bölgelerinde Yunanistan ve Avrupa Topluluğu üyesi ülkelerin vatandaşları ile
Rum asıllı diğer ülke vatandaşlarına izinle gayrimenkul edinme ve tasarruf imkanını getirmektedir.
Kanunda bu üç grupta yer alan şahısların izin dilekçelerin, her vilayette kurulan ve vali başkanlığında,
Milli Savunma, Milli Ekonomi, Kamu Düzeni ve Tarım Bakanlığı temsilcilerinden oluşan bir
komisyona sunacakları ve gayrimenkul edinimi hususundaki genel yasağın komisyon üyelerinin
çoğunluğunun kararlarıyla ve Milli Savunma Bakanlığı Temsilcisinin olumlu oy vermesi koşuluyla
kaldırılabileceği öngörülmektedir. Bu üç gurubun dışındaki üçüncü ülke vatandaşlarının sınır ve kıyı
bölgelerinde gayrimenkul edinme ve tasarruflarının ise ancak Milli Savunma Bakanlığının izni ile
mümkün olabileceği hükmüne yer verilmektedir.
(…)
Yunanistan’ın 1938 ve 1990 tarihli kanunlarla gayrimenkul edinimine yabancılar açısından getirdiği
kısıtlamalar milli güvenlik kıstası uyarınca hassas bölgelerde yabancıların mülk edinmesini engellemeyi
amaçlamaktadır.
(…) Yunanistan topraklarının yaklaşık %55’i sözkonusu Kanun kapsamına girmektedir.
Bu ülkede taşınmaz mal edinimini düzenleyen 1990 tarihli kanun kapsamına girmeyen (sınır ve kıyı
bölgeleri dışındaki) yerlerde yabancıların ve dolayısı ile Türklerin diğer yollardan mülk edinmeleri ve
sahibi oldukları taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunmaları yasal olarak bir kısıtlamaya tabi değildir.
Yunanistan’da yabancıların bu meyanda Türk vatandaşlarının genel olarak miras yoluyla taşınmaz
edinmelerini engelleyen bir mevzuat hükmü bulunduğuna dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır.
Sonuç olarak, Rum soylu olmayan Türk vatandaşları kamu uyarınca Yunanistan’ın yaklaşık % 55’ini
kapsayan bir çok bölgede ancak izinle ve yasal olarak gayrimenkul edinme hakkını haiz bulunmakta,
uygulamada ise, izin şartı Türklerin gayrimenkul edinmelerini önleyici bir mekanizma olarak
işlemektedir. Kanun kapsamı dışındaki bölgelerde ise Rum soylu olmayan Türk vatandaşları ile Yunan
uyruklu soydaşlarımızın satınalma veya miras yoluyla taşınmaz edinmelerinin çeşitli yollardan
engellendiğine, bu şahısların gayrimenkullerini satmaya teşvik edildiklerine, Rum soylu Türk
vatandaşlarının ise ilke olarak izin koşuluna bağlı olmakla birlikte Kanun kapsamına giren bölgelerde
gayrimenkul edinebildiklerine dair istihbar edilmiş ancak somut kanıtlara dayandırılmayan bilgiler
mevcuttur.”
30.
Başvuran tarafın avukatı, 20 Eylül 1995 tarihinde Teodos’un mirasçılarının uyrukları
hakkında Sulh Hukuk Mahkemesi’ne bilgi vermiştir. Teodos’un oğlu Türk vatandaşı eşi ise
Yunan vatandaşıdır.
31.
Başvuranlar, 19 Ekim 1995 tarihinde Adalet Bakanlığı’nın raporu hakkında görüşlerini
bildirmişlerdir. Başvuranlar, Yunanistan’da yürürlükte olan sınırlamaların yalnızca taşınmaz
alımı ile ilgili olduğunun ve miras yoluyla taşınmaz mal ediniminin sınırlamaya tabi
tutulmadığının altını çizmişlerdir.
32.
Hazine, 15 Kasım 1995 tarihinde karşılıklılık esasının iki ülke arasında yerine
getirilmediğini belirtmiştir. Hazine aynı zamanda Şişli’de bulunan taşınmazın Nüfus
Mübadelesi Komisyonu tarafından hazırlanan nakil tablosunda yer aldığını ve bu listede yer
alan taşınmazların Hazine’ye devredilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
33.
Hazine, 15 Aralık 1995 tarihinde başvuranların mirasçı sıfatlarının iptali ve Hazine’nin
tek yasal lehtar olarak atanması talebiyle Sulh Hukuk Mahkemesi’nde esas davası açmıştır.
Hazine yaptığı başvurusunda, 1930 yılında Nüfus Mübadelesi Karma Komisyonu tarafından
Vasil ve Elenko’nun “etabli” kabul edildiklerini ve Fatih Nüfus Müdürlüğü’ne kayıt
olduklarını açıklamıştır. Daha sonra ise 22 Haziran 1932 tarihinde Nüfus Mübadelesi Karma
Komisyonu, Vasil ve Elenko’nun “etabli” olmadıklarına, fakat “mübadil” sıfatlarının
bulunduğuna karar vermiştir ve bu nedenle vefat etmeleri durumunda Hazine tek yasal lehtar
olacaktır.
34.
Başvuranların avukatı, 24 Ocak 1996 tarihinde Hazine’nin iddialarını reddetmiş ve
bununla ilgili olarak Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından verilen ve iki ülke
arasında karşılıklılık esasının yürürlükte olduğunu doğrulayan 22 Haziran 1990 tarihli
belgeyi sunmuştur.
35.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 28 Mart 1996 tarihinde iki davanın birleştirilmesine karar
vermiştir.
36.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 30 Mayıs 1996 tarihinde Yargıtay’da görülen benzer
davaların sonuçlanmasını beklemeye karar vererek duruşmayı ertelemiştir. 29 Eylül ve 28
Kasım 1996 tarihli duruşmalar da aynı gerekçelerle ertelenmiştir.
37.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 27 Mart 1997 tarihinde başvuranların mirasçı sıfatını iptal
etmiş ve Hazine’yi murisin ve Vasil’in tek yasal lehtarı olarak atamıştır. Mahkeme kararında
aşağıdaki unsurlara yer verilmiştir:
“3- (…) Ölen bir gerçek kişinin mal varlığının, hayatta bulunan gerçek ve tüzel kişilere geçişi olan
miras ölümle açılır. Taşınmaz mallar bakımından mirasın açıldığı tarih itibariyle ilgilinin mirasçı olma
ehliyetine sahip olup olmadığı araştırılarak sonucuna göre karar verilir.
Türkiye’de bulunan taşınmazlar için Türk Hukuku uygulanır.
(…)
5- Yabancıların, Türkiye’de bulunan taşınmaz mallar “temellük ve Tevarüs edebilmeleri” ise Tapu
Kanunu’nun 35. maddesiyle (…) karşılıklı olmak koşullarına bağlanmıştır.
35. maddede karşılıklılık tanımlanmamış olmakla birlikte Türk Yabancılar Hukukunda genel ilke olarak
karşılıklılık; en az iki devletin arasında uygulanan ve her birinin ülkelerinde diğerinin vatandaşlarına
aynı mahiyetteki hakları karşılıklı olarak tanımlamalarını ifade eder.
Bununla birlikte, 28 Mayıs 1927 tarihli Yasada da belirtildiği gibi; İdare karar ve istisnai yasalarla Türk
uyruklular bakımından mülkiyet haklarının tamamen ya da kısmen sınırlandırılıp sınırlandırılmadığıdır.
Bir başka anlatımla fiili durumun belirlenmesidir. Yani yabancı ülke mevzuatında bir engel olmamakla
birlikte Türk Vatandaşlarının o ülkede taşınmaz mal edinmeleri şu ya da bu biçimde engelleniyorsa
Tapu Kanunu’nun 35. maddesinden o ülke vatandaşlarının yararlanma olanağı yoktur.
6- Tapu Kanunu’nun 35. maddesinin uygulanması yönünden yazılan yazıya Adalet Bakanlığı
Uluslararası hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünce verilen cevapta;
Yunan mevzuatında 1924 tarihli Yasa’da yapılan değişiklikle Avrupa Topluluğu Üyesi Ülke
vatandaşlarının ve Rum asıllı diğer ülke vatandaşlarının sınır bölgelerinde izinle taşınmaz mal edinme
olanağı tanındığı, Türk uyrukluların ise bu haktan yararlanma olanağının bulunmadığı.
Sonuç olarak, Türk vatandaşlarının Yasa uyarınca Yunanistan’ın yaklaşık %55’ini kapsayan bölgede
ancak izinle taşınmaz edinme hakkı bulunduğu, uygulamada ise izin koşulunun Türklerin taşınmaz
edinmelerini önleyici bir mekanizma olarak işletilmekte olduğu önceden satınalma ve tevarüs yoluyla
taşınmaz edinenlerin ise satmaya teşvik edildiği yolunda duyumlar alındığı” belirtilmektedir.
38.
Sulh Hukuk Mahkemesi karşılıklılık esasının yerine getirilmediğine ve başvuranların
miras yoluyla taşınmaz edinemeyeceklerine karar vermiştir. Mahkeme, bununla ilgili olarak
Yargıtay’ın içtihadına atıfta bulunmuştur.
39.
Yargıtay, 22 Ocak 1998 tarihinde başvuranların avukatına tebliğ edilen tebliğ-tebellüğ
belgesinin üzerinde yer alan tebliğ tarihinin düzeltildiğini ortaya çıkarmış ve PTT’ye
başvurularak doğru tarihin tespit edilmesi amacıyla dosyayı ilk derece mahkemesine
göndermiştir. 29 Nisan 1998 tarihinde belge üzerinde yer alan tarih doğrulanmıştır.
40.
Yargıtay, 21 Mayıs 1998 tarihinde 27 Mart 1997 tarihli kararı bozmuştur. Nüfus
kayıtlarında Teodos’un Türk vatandaşı olduğunu kaydederek, ilk derece mahkemesinin
Teodos’un uyruğuna ilişkin incelemeler yapması ve elde edeceği bulgular ışığında kararını
tesis etmesi gerektiğine hükmetmiştir.
41.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 3 Şubat 2000 tarihinde Teodos’un Türk vatandaşı olduğuna
karar vermiş ve eşi ile oğlunu murisin varisleri olarak tayin etmiştir.
42.
Yargıtay, 9 Ekim 2000 tarihinde Yunan vatandaşı olan Teodos’un eşinin mirasçı
olarak atanamayacağı gerekçesiyle bu kararı bozmuştur.
43.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 29 Mart 2001 tarihinde Teodos’un oğlunu murisin tek varisi
olarak tayin etmiştir.
44.
Yargıtay, 3 Temmuz 2001 tarihinde 29 Mart 2001 tarihli kararı onamıştır. 18 Ekim tarihinde ise kararın düzeltilmesine ilişkin talebi reddetmiştir.
45.
Hazine, veraset ilamının iptaline ilişkin davaya paralel olarak 1996 tarihinde
başvuranların malik sıfatlarının iptali ve Beyoğlu’nda bulunan taşınmazın Hazine adına
tapuya tescil edilmesi talebiyle Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur. Beyoğlu
Asliye Hukuk Mahkemesi kararını vermek için, başvuranların veraset ilamı ile ilgili davanın
sonuçlanmasını beklemeye karar vermiştir.
46.
Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi, 7 Kasım 2006 tarihinde başvuranların mirasçı
sıfatlarını iptal etmiş ve taşınmazın Teodos’un oğlu adına tapuya tescil edilmesine karar
vermiştir.
Dava halen ulusal mahkemelerde görülmektedir.
II.
TARAFLARIN SUNDUĞU BELGELER
47.
Başvuranlar, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’nün 4 Mart 1987 tarihli
bilgi notunu sunmuşlardır. Bilgi notunda, miras yoluyla mal edinimi ile ilgili olarak
Yunanistan’da hiçbir sınırlamanın bulunmadığı ve bu türden mal ediniminin coğrafi
sınırlamalarla ilgili olmadığı ifade edilmiştir. Notta aynı zamanda Türk vatandaşlarının miras
yoluyla Yunanistan’da taşınmaz edindikleri belirtilmiştir.
48.
Başvuranlar aynı zamanda Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün 22 Haziran 1990
tarihli yazısını sunmuşlardır. Bu belgede, Türkiye ile Yunanistan arasında karşılıklılık
esasının yerine getirildiği ve Yunan vatandaşlarının miras yoluyla taşınmaz edinmelerinde
hiçbir engelin bulunmadığı ifade edilmiştir.
III.
İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMALARI
49.
Tapu Kanunu’nun 35. maddesi şu şekildedir:
«Tahdidi mutazammın kanuni hükümler yerinde kalmak ve karşılıklı olmak şartiyle yabancı hakiki
şahıslar Türkiye’de gayrimenkul mallara temellük ve tevarüs edebilirler.»
50.
Tapu Kanunu’nun 35. maddesi 29 Aralık 2005 tarih ve 5444 sayılı Kanun ile
değiştirilmiş, karşılıklılık şartı burada da yer almıştır. Bununla birlikte, şeklen karşılıklılık
esasının bulunmadığı hallerde, veraset yoluyla edinilen taşınmaz malların devir işlemlerinin
yerine getirilmesinin ardından, ilgililer taşınmazın tasfiyeye tabii oldukları hususunda
haberdar edilir. Hazine’nin ilgili birimi tasfiye hususunda bilgilendirilir ve bu yöndeki şerh
taşınmazın tapu kaydına geçirilir.
51. Mayıs 1927 tarih ve 1062 sayılı Kanun’un 1. maddesinin ilgili bölümü şu
şekildedir:
«İdari karar veya istisnai kanunlarla Türk uyruklu kişilerin mülkiyet haklarını kısmen veya tamamen
sınırlayan yabancı devletlerin Türkiye’de bulunan vatandaşlarının mülkiyet hakları da hükümet kararı
ile mukabele-i bil misil olarak kısmen veya tamamen sınırlanabilir. Taşınır veya taşınmaz mallara el
konulabilir. (…)»
52.
Bakanlar Kurulu 3 Şubat 1988 tarihinde Yunan vatandaşlarının Türkiye’de veraset,
devir veya diğer hallerde taşınmaz mal edinmelerini kısıtlayan 2 Kasım 1964 tarihli
Kararnameyi iptal etmiştir.
53.
Bakanlar Kurulu 3 Şubat 1988 tarihli Kararnameye ek olarak 23 Mart 1988 tarihli
Kararnameyi kabul etmiştir. Buna göre 2 Kasım 1964 tarihli Kararnamenin yürürlükte olduğu
dönemde tapu siciline vatandaş olmayan mirasçılar adına tescil edilmeyen taşınmaz mallar
sözkonusu tapu siciline tescil edilebilecekti.
54.
Veraset ilamı Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından bir kişinin veraset yoluyla mirasçısı
sıfatının tespiti amacıyla verilen belgedir. Bu belge murisin malvarlığında yer alan
taşınmazları göstermek bakımından değil, her mirasçının bu hisse meblağındaki haklarını
belirlemek içindir. Veraset ilamı yetkili merciler nezdinde (tapu tescili veya Sosyal Sigortalar
Kurumu’ndan dul ve yetim aylığı bağlanması) üçüncü şahıslar nezdinde mirasçı sıfatını
belgelemek için (bankalar, alacaklılar, borçlular vs.) veya taşınmazları tasarruf altına almak
için yetkili olunduğunun belgelenmesi için gereklidir. Kesin hüküm niteliğinde değildir. Eğer
doğru olmayan bir veraset ilamı düzenlenmişse ilgili mahkemesi tarafından geri alınmalıdır.
Kamunun mirasçılığı amme itimadından (bona fide) istifade edemez, yani bir miras
mukavelesi yapılan taşınmazların ediniminde üçüncü şahısların iyi niyetine bir güvence
sağlamamaktadır. Bununla birlikte, üçüncü şahısların iyi niyeti doğru olmayan veraset ilamına
dayalı olarak bir taşınmazı tapu siciline tescil ettirdiklerinde korunur.
55.
Taşınmaz mal tapu siciline kaydedilmekle malikine mülkiyet hakkına ilişkin her türlü
imtiyazları sağlamaktadır.
Olayların meydana geldiği dönemde Medeni Kanun’un 633. maddesi şu şekildeydi:
«Gayrimenkul mülkiyetini iktisap için tapu siciline kayıt, şarttır. Bununla beraber işgal, miras, istimlâk,
cebri icra tarikleriyle veya mahkeme ilâmı ile bir gayrimenkulü iktisabeden kimse tescilden evvel dahi
ona malik olur.
Fakat tescil merasimi ikmal edilmedikçe temliki tasarrufta bulunamaz.»
56.
Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanun’un 22. maddesi şu
şekildedir:
«Miras ölenin milli hukukuna tabidir. Türkiye'de bulunan taşınmaz mallar hakkında Türk hukuku
uygulanır.
Mirasın açılmasına, iktisabına ve taksimine ilişkin hükümler terekenin bulunduğu yer hukukuna tabidir.
Türkiye'de bulunan mirasçısız tereke Devlete kalır. (…)»
HUKUK AÇISINDAN
I.
HÜKÜMETİN İTİRAZI HAKKINDA
57.
Hükümet, 6 Nisan 2006 tarihli yazılı görüşlerinde, iç hukuk yollarının tüketilmediği
itirazında bulunmaktadır. Hükümet Beyoğlu’nda bulunan taşınmazın halen başvuranlar adına
tescilli olduğunu, bu tescilin iptaline ilişkin sürecin Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde
devam ettiğini belirtmektedir.
58.
AİHM, İçtüzüğün 55. maddesinde yer alan esasları hatırlatarak, savunmacı tarafın
kabuledilemezlik itirazının başvurunun kabuledilebilirliği hakkındaki yazılı veya sözlü
görüşlerinde iletilmesi gerektiğini, aksi halde bu hakkın düşeceğini ifade etmektedir (Bkz.
mutatis mutandis, Hartman-Çek Cumhuriyeti kararı, no: 53341/99, Prodon-Moldova kararı,
no: 49806/99 ve son olarak Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı-Türkiye kararı, no: 34478/97, 9
Ocak 2007).
Mevcut başvuruda, tapu tescilinin iptali istemine dair süreç 1996 yılından bu yana
sürmektedir. Hükümetin kabuledilebilirlik aşamasında bu itirazlarını bildirmesi mümkündü,
bunu yapmamıştır. Bu ihmali haklı çıkaracak özel gerekçelerin bulunmadığını değerlendiren
AİHM, Hükümetin bu hakkının sukuta uğradığını kaydetmektedir. AİHM, bu durumda
yapılan itirazı reddetmektedir.
II.
EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
59.
Başvuranlar veraset ilamının iptaline karar veren iç hukuk mahkemesinin mülkiyet
haklarının ihlaline neden olduğunu ileri sürmektedir. Başvuranlara göre mülkiyet hakkından
yoksun bırakılmaları uluslararası hukukun genel prensiplerine aykırı bulunmaktadır.
Başvuranlar bu noktada Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi’nin ihlal edildiğini öne
sürmektedir.
«Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.
Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun
genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek
veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli
gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.»
A. Tarafların görüşleri
1. Savunmacı Devlet
60.
Hükümet Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca başvuranların bir «mülke» sahip
olmadıklarını savunmaktadır. Bu hüküm yalnızca güncel taşınmazlar için geçerli olup
gelecekte bir taşınmazın mirasçısı olma ümidine güvence vermemektedir. Veraset ilamı basit
bir karineden ibarettir ve res judicata kesin hüküm değildir. Taşınmaz yasalara aykırı veya
yanlış şekilde edinilemez.
61.
Şişli’de bulunan taşınmaz mal ile ilgili olarak Hükümet, Vasil’in bu taşınmazın tam
maliki olmadığını, sadece mutasarrıfı olduğunu belirtmektedir. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Eylül 1987 tarihinde aldığı kararından, taşınmazın murise hiçbir surette geçirilmediği ve
tapuda Vasil adına tescilli olduğu sonucu çıkmaktadır. Hükümet, başvuranlara verilen veraset
ilamında yalnızca Elenko’nun adının geçtiğini ifade etmektedir. Beyoğlu’nda yerleşik bir
daireye ilişkin ilamın Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinden ileri geldiği farz edilse bile ilam
Vasil’e ait taşınmaz için geçerli değildir.
62.
Hükümet, ayrıca, bu hükmün sağladığı güvenceyi öne sürmek için başvuranların sözü
edilen taşınmazları yasal olarak edinmiş olması gerektiğini sözlerine eklemektedir. Hükümete
göre mevcut halde böyle değildir. Hükümet Uluslararası Özel Hukuk ve Usul Hukuku
Hakkındaki Kanun’un 22. maddesi uyarınca bir müteveffanın Türk hukukuna göre mirasçısı
bulunmazsa mal varlığı listesinde yer alan taşınmazlarının Hazine’ye aktarıldığı
açıklamasında bulunmaktadır. Aynı şekilde Tapu Kanunu’nun 35. maddesi gereğince
karşılıklılık ilkesi -ki bu kanuni (de jure) veya fiilen (de facto) olabilir- yerine geldiği
müddetçe yabancı uyruklu gerçek kişiler veraset yoluyla taşınmaz mal edinebilirler. Bu
bağlamda Hükümet, AİHM’nin Devletlerin yabancı uyruklu kişilerin taşınmaz mal
edinmelerine sınırlama getirme olanağını kabul ettiğini belirterek Jantner-Slovakya
(no:39050/97, 4 Mart 2003) kararına atıfta bulunmaktadır. 1927 Kanunu uyarınca yetkili
merciler Türk vatandaşlarının haklarını kısıtlayan ülkelerin vatandaşlarının taşınmaz
mallarına el koyabilir. Türk mahkemelerinin Yunan hukukunun ve olayların meydana geldiği
dönemde yürürlükte bulunan uygulamanın Türk vatandaşlarının taşınmaz mal edinmelerine
imkân tanımadığını kaydettikleri gözlemlenmektedir. Buna göre, 1990 tarihli Yunan Kanunu
Yunanistan topraklarının yaklaşık % 55’i üzerinde Türk vatandaşlarının taşınmaz mal
edinmelerini yasaklamaktadır. Hükümet, başvuranların ve Yunan hükümetinin Türk
vatandaşlarının veraset yoluyla taşınmaz mal edinebileceklerini gösterir bir yargı kararını
veya tapu kaydını kanıt olarak sunmadıklarının altını çizmektedir. Hükümet Yunan
vatandaşlarına getirilen kısıtlamaların karşılıklılık ilkesine, Tapu Kanunu’nun 35. maddesine
ve 1927 tarihli Kanun’un 1. maddesine uygun olduğu neticesine varmaktadır.
2. Başvuranlar
63.
Başvuranlar, Hükümetin görüşlerine karşı çıkmaktadır. Başvuranlar, 1964 tarihli
kararnamenin 1988 tarihinde yürürlükten kaldırıldığını öne sürerek mülkiyetten yoksun
bırakmanın Türkiye’de olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte bulunan yasaya aykırı
koşullarda gerçekleştiğini savunmaktadır. Başvuranlara göre, sözü edilen kararnamenin
uygulamada olduğu dönem süresince dahi Yunan vatandaşlarına veraset ilamı veya tapuda
tescil yoluyla taşınmaz malların miras yoluyla edinme hakkı tanınmıştır. Bu iddialarına
dayanak olarak başvuranlar 4 Mart 1987 tarihli bilgi notunu sunmuş ve Tapu ve Kadastro
Genel Müdürlüğü Yabancı İşler Dairesi Başkanlığı’ndan alınan 22 Haziran 1990 tarihli
belgeye atıfta bulunmuşlardır. Bu belgeye göre karşılıklılık ilkesinin yerine getirilmesi koşulu
ile Yunan vatandaşları gerçek kişi olarak Türkiye’de taşınmaz mal edinebilmektedirler.
Başvuranlar son olarak Türk vatandaşlarına Yunanistan’da getirilen kısıtlamanın satın almaya
ilişkin olduğunu, mirasçılıkla hiçbir ilgisi olmadığını ileri sürmektedir.
3. Yunan Hükümeti
64.
Yunan Hükümeti, Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde başvuranların
«taşınmaz maliki olma» sıfatlarının, en azından «meşru beklentilerinin» olduğunu
savunmaktadır. Hükümet ilgililerin Türk mahkemelerinden alınan veraset ilamını gördüklerini
vurgulamaktadır. Ulusal mahkemeler tarafından bu ilamın iptali için alınan karar, bir yandan
karşılıklılık ilkesinin insan haklarının korunmasına dair meselelere uygulanmaması, öte
yandan Türk vatandaşlarının veraset yoluyla Yunanistan’da taşınmaz mallara malik
olabilmeleri nedeniyle uygun değildir. Yunan mevzuatında, Türk vatandaşlarının veraset
yoluyla ülkenin herhangi bir bölgesinde taşınmaz mal edinmelerini yasaklayan hiçbir hüküm
bulunmamaktadır. Hükümet, 1990 tarihli Kanun ile öngörülen kısıtlamayla ilgili olarak, bu
kısıtlamanın ülkenin bir bölümündeki sınır bölgelerine değin olduğunu ve ulusal güvenliğin
ve savunmanın sağlanmasına yönelik meşru çıkarlar nedeniyle hakkaniyete uygun olduğunu
belirtmektedir. Üstelik bu yasak ölüme bağlı işlemlere (mortis causa) değil, sağlar arası (inter
vivos) işlemlere ilişkindir.
65.
Yunan Hükümeti, başvuranların mülkiyetlerine saygı gösterilmesi hakkına yönelik
müdahalenin, Türk toprakları üzerinde Yunan vatandaşlarının taşınmaz mal edinmelerine
getirilen kısıtlamanın 1988 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile kaldırılmasından sonra
ulusal yasaya uygun olmadığı gibi, uluslararası hukukun genel ilkeleri ile de öngörülmediğini
eklemektedir. Türk mahkemeleri aynı zamanda ulusal yasaya uygun hareket etmeyi
reddetmişlerdir. Hükümet, ulusal mahkemeler tarafından yapılan yorumun keyfi bir durum
yarattığını, güvenlikten ve öngörülebilirlikten yoksun olduğunu sözlerine eklemektedir.
B. AİHM’nin görüşü
1. Mülkün mevcudiyeti hakkında
66.
AİHM, Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk bölümünde yer alan «mülk»
kavramının iç hukuktaki kesin nitelendirmelerden bağımsız otonom bir özellik taşıdığını
hatırlatmaktadır (Bkz. Beyeler-İtalya kararı no: 33202/96). Bu madde «herkesin «kendi»
mülküne riayet edilmesi hakkı ile sınırlı olup, sonucu itibariyle mevcut taşınmazlar içindir ve
veraset, vasiyet yoluyla ve/veya teberru yoluyla edinme hakkını güvence altına
almamaktadır» (Bkz. Marckx-Belçika kararı, 13 Haziran 1979 ve Inze-Avusturya kararı, 28
Ekim 1987). «Mülk» kavramı «mevcut malları» kapsamasının yanı sıra, alacaklar gibi
öncelikli değerler uyarınca, başvuranın en azından «meşru beklenti» açısından bir mülkten
etkili biçimde istifade etme hakkının öne sürülebildiği halleri de kapsamına alır (Bkz.
Kopecky-Slovakya kararı no: 44912/98).
67.
Bu durumda AİHM, mevcut dava ile ilgili iki konuyu birbirinden ayırmak zorunda
olduğuna kanaat getirmektedir. AİHM, Şişli’de bulunan arsa konusunda, dosya unsurlarının,
hukuki durumun ortaya konulmasını ve 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir
“mülk”’ün sözkonusu olduğunu açıklamak için yeterli olmadığını not etmektedir. Sulh Hukuk
Mahkemesi, 30 Eylül 1987 tarihli kararında (yukarıdaki 8. paragraf) 1981 yılında bu malın
idaresi için bir yöneticinin tayin edildiğini ve Vasil’in ardında mirasçı bırakmadan vefat
ettiğini tespit ettikten sonra, malın Sultan Beyazıt Han Veli Hazretleri Vakfı adına tescil
edilmesine karar vermiştir. Dosyadaki hiçbir unsur, belli bir zamanda ve mirasçı sıfatıyla
başvuranların malın kendi adlarına yasal olarak tescil edilmesini istemelerini sağlamak üzere
iç hukukta geçerliliği olan bir belgeye dayanarak malın mülkiyetinin murise nakledildiğini
göstermemektedir. Bu koşullarda AİHM, 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca
başvuranların Şişli’de bulunan malla ilgili bir “mülk”’e sahip oldukları sonucuna varamaz.
68.
AİHM, Beyoğlu’nda bulunan apartmanın, vefat ettiği tarihte muris adına tapu
kütüğüne tescil edildiğini not etmektedir. Sulh Hukuk Mahkemesi, 4 Aralık 1990 tarihinde,
vefat eden kişiyle akrabalık bağının bulunduğunu ortaya koyduktan sonra başvuranlara
veraset ilamı vermiştir. Türk hukukuna göre bu veraset ilamı makamlar ya da üçüncü kişiler
nezdinde mirasçılık sıfatını öne sürmek ve miras bırakılan mallara sahip olabilmek için
gereklidir (yukarıda yer alan 54. paragraf). Böylelikle başvuranlar isimlerinin tapu kütüğüne
tescil edilmesini gerçekleştirebilmişlerdir. Bu itibarla AİHM, adı tapu kütüğünde yer alan
kişinin, sözkonusu malın mülkiyetinin sahibi olarak tanındığını ve buna bağlı bütün haklardan
faydalandığını not etmektedir. Başvuranların muris ile olan akrabalık bağına itiraz
edilmediğinden, AİHM, başvuranların, veraset ilamının geçerli olduğu dönem boyunca 1
No’lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca “mülk” olarak nitelendirebileceğimiz, Türk
hukukunda da tanınan mülkiyet hakkına sahip olduklarına kanaat getirmektedir (bkz. sözü
edilen Inze, § 38).
69.
AİHM, tapu kütüğünde dava konusu malın başvuranlar adına tescil edilmesine
dayanak oluşturan veraset ilamının iptal edilmesinin, başvuranların mallarına saygı
gösterilmesi hakkına müdahale oluşturduğuna kanaat getirmektedir. AİHM, bu müdahaleyi
genel kurallar ışığında incelemesi gerektiğine kanaat getirmektedir.
2. Meşruiyet İlkesi Hakkında
70. No’lu Protokol’ün 1. maddesi her şeyden önce ve özellikle, mülkiyetine saygı
gösterilmesinden yararlanma hakkına idari makamlar tarafından yapılan müdahalenin yasal
olmasını gerektirmektedir. Demokratik toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun
üstünlüğü, AİHS’nin bütün maddelerinin ayrılmaz bir parçasıdır (Amuur-Fransa, 25 Haziran tarihli karar ve İatridis-Yunanistan, no: 31107/96). Bu haliyle yasal dayanağın
bulunması “yasallık” ilkesinin yerine getirilmesi bakımından yeterli olmamaktadır ve AİHM,
yasanın niteliği sorununa eğilmesi gerektiğine kanaat getirmektedir (Pasculli-İtalya, no:
36818/97). Yasallık ilkesi, iç hukukta yeterince ulaşılabilir, kesin ve öngörülebilir kuralların
bulunması anlamını taşımaktadır (Hentrich-Fransa, 22 Eylül 1994 tarihli karar ve Lithgow ve
diğerleri-Birleşik Krallık, 8 Temmuz 1986 tarihli karar). Bu ilkenin değerlendirilmesinde,
ulusal mahkemeler tarafından iç hukukun uygulanma şeklinin, AİHS ilkelerine uygun
sonuçlar doğurup doğurmadığının kontrol edilmesi gerekmektedir.
71.
Ulusal mahkemelerin veraset ilamını karşılılık ilkesine atıfta bulunarak iptal etmesi
bağlamında, AİHM, klasik nitelikteki uluslararası sözleşmelerden farklı olarak, AİHS’nin
Sözleşmeci Devletler arasında basit karşılılık çerçevesini aştığını hatırlatmaktadır. AİHS,
karşılıklı ikili taahhütler ağının ötesinde, önsözünde ifade edildiği şekilde “toplu güvence”den
faydalanan nesnel yükümlülükler doğurmaktadır (İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978
tarihli karar). Sözleşmeci Devletler, AİHS’yi akdederken, ulusal çıkarlarının korunmasını
sağlayan karşılıklı hak ve yükümlülüklerden vazgeçmeyi değil, fakat, siyasi gelenekleri,
idealleri, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğü gibi ortak değerleri korumak amacıyla Avrupa
Konseyi’nin hedef ve ideallerini gerçekleştirmeyi ve Avrupa’nın özgür demokrasilerinde
ortak kamu düzenini oluşturmayı istemişlerdir (Avusturya-İtalya, no: 788/60, 11 Ocak 1961
tarihli Avrupa Komisyonu kararı).
72.
Bu davada AİHM, Türk hukukunda karşılılık ilkesinin uygulanış şeklinin AİHS ile
bağdaşıp bağdaşmadığını incelemenin değil, başvuranları etkileme şeklinin AİHS’yi ihlal edip
etmediğini araştırmanın gerekli olduğuna kanaat getirmektedir. Bu itibarla, AİHM, aşağıda
belirtilen nedenlerden dolayı bu ilkenin başvuranlara uygulanmasının yasallık ilkesine cevap
vermediğini gözlemlemektedir.
73.
AİHM, 27 Mart 1997 tarihli kararında, karşılılık ilkesi koşulunun yerine
getirilmediğini değerlendirmek ve başvuranların veraset ilamını iptal etmek için Sulh Hukuk
Mahkemesi’nin, Adalet Bakanlığı’nın raporunda belirtilen sonuçlara dayandığını
gözlemlemektedir. Oysa bu raporda, Yunanistan’da miras yoluyla bir taşınmazın edinilmesi
konusunda Türk uyruklu vatandaşlar için bir kısıtlamanın olduğu ortaya konulmamıştır.
Mirasın açıldığı tarihte Yunanistan’da yürürlükte olan 1938 tarihli yasa metni, sadece komşu
sınır bölgelerinde taşınmaz alınması ve satılmasına ilişkin genel bir yasaklamayı
öngörmektedir. AİHM, Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 1990 yılında kabul edilen yeni Yunan
mevzuatına atıfta bulunduğunu, halbuki mirasçı niteliğinin Türk hukukuna göre murisin vefat
ettiği tarihte değerlendirilmesi gerektiğini not etmektedir.
74.
Her halükarda, raporda, murisin vefat ettiği tarihte olduğu kadar Sulh Hukuk
Mahkemesi önündeki yargılama sırasında da, miras yoluyla gayrimenkul edinilmesine ilişkin
kısıtlamaların bulunmadığı açıkça belirtilmiştir. Bu tip mal edinimin farklı yollardan
engellendiği yönündeki bilgilere bu raporda yer verilse de, bu bilgiler somut delillere
dayanmamaktadır.
75.
Aynı şekilde AİHM, 4 Mart 1987 tarihli Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel
Müdürlüğü’nün bilgi notuna göre (yukarıda yer alan 47. paragraf), miras yoluyla mal
edinilmesi Yunanistan’da herhangi bir engellemeye konu teşkil etmemektedir ve bu tip
edinimler coğrafi sınırlandırmalarla ilgili değildir. Raporda Yunanistan’da miras yoluyla mal
edinen Türk uyruklu vatandaşlardan söz edilmiştir.
76.
Buna ek olarak, Türkiye’deki düzenlemede 3 Şubat 1988 tarihinde değişiklikler
yapılmıştır. Bu tarihte, murisin vefat ettiği tarihte yürürlükte olan 2 Kasım 1964 tarihli
kararname yürürlükten kaldırılmıştır. 3 Şubat 1988 tarihli kararnameye ek olarak kabul edilen Mart 1988 tarihli kararname, 1964 yılı kararnamesinin getirdiği kısıtlama nedeniyle tapu
kütüğüne gayrimenkullerini tescil ettiremeyen mirasçıların durumunu iyileştirmeyi
hedeflemekteydi (yukarıda yer alan 53. paragraf).
77.
Ayrıca AİHM, Tapu Kanunu’nun 35. maddesinde yapılan, yabancı uyruklulara
karşılılık koşulu yerine getirilmese de miras hakkı tanıyan yasa değişikliğini not etmektedir.
Ancak, bu durumda mülkiyet hakkı tanınmadığından, bu şekilde miras alınan mülk tasfiye
edilmekte ve mirasçı tazmin edilmektedir.
78.
Dosya unsurlarının tümü ve miras yoluyla gayrimenkul edinilmesine ilişkin
Yunanistan’daki Türk uyruklu vatandaşlara karşılılık ilkesinin uygulandığının ortaya
konulmadığı gözönünde bulundurulduğunda, Tapu Kanunu’nun 35. maddesinin
uygulanmasınınbaşvuranlar için yeterince öngörülebilir olduğu kabul edilemez. AİHM
buradan dava konusu müdahalenin yasallık ilkesi ile bağdaşmadığı ve dolayısıyla 1 No’lu
Protokol’ün 1. maddesine uygun olmadığı sonucuna varmaktadır.
III. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
79.
Başvuranlar, AİHS’nin 14. maddesine aykırı olarak ayrımcı muamele yapıldığından
şikayetçi olmaktadırlar.
80.
AİHM, 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi hakkında varılan sonuçları gözönünde
bulundurarak, başvuranların yabancı uyruklu olmaları nedeniyle 14. maddeye aykırı olarak
ayrımcılık mağduru olup olmadıklarını ayrıca incelemeye gerek olmadığına kanaat
getirmektedir.
IV. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Yargılamanın hakkaniyete uygunluğu
81.
Başvuranlar İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi önünde yapılan yargılamanın
hakkaniyete uygun olmadığını iddia etmektedirler. Ulusal mahkemelerin ek bilirkişi
incelemesi yapılması taleplerini kabul etmemesinden şikayetçi olmaktadırlar. Yerel
mahkemeler tarafından karşılıklılık ilkesine ilişkin getirilen yorumun uluslararası hukuka,
bunun sonucunda da AİHS’ye aykırı olduğunu iddia etmektedirler. Bu noktada başvuranlar
AİHS’nin 6 § 1. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
82. AİHM bu şikayeti ayrıca incelemeye gerek olmadığını; zira 1 No’lu Ek Protokol’ün 1.
maddesi yönünden yapılan şikayetin sözkonusu hususu da kapsadığını değerlendirmektedir.
B. Yargılama süresi
83. AİHS’nin 6 § 1. maddesine atıfta bulunan başvuranlar, yargılama süresinin «makul süre»
ilkesini ihlal ettiğini iddia etmektedirler.
84. Hükümet bu sava karşı çıkmaktadır. Hükümet’e göre burada birbirine bağlı iki
yargılamanın bulunduğu karmaşık bir dava sözkonusuydu. Hükümet dosyanın incelenmesi
açısından gerekli belgelerin eski ve Arap harfleri ile kaleme alınmış olmaları nedeniyle
karşılaşılan zorluğun altını çizmektedir. Yargılamanın uzamasına, başvuranların avukatının
görüşlerini hazırlamak için müteaddit defalar süre uzatma talebinde bulunması da etkili
olmuştur. Sonuç olarak, adli makamlara yöneltilebilecek herhangi bir özensizlikten yahut
kayda değer herhangi bir durağan dönemden bahsedilemeyeceğinden Hükümet yargılama
süresinin makul süreyi aşmadığı sonucuna varmıştır.
85.
Gözönünde bulundurulması gereken dönem Sulh Hukuk Mahkemesi’ne veraset
ilamının iptaline yönelik başvurunun yapıldığı 10 Nisan 1991 tarihinde başlayıp 3 Temmuz tarihinde Yargıtay’ın verdiği kararla son bulmuştur. Dolayısıyla sözkonusu dönem altı
aşama için on yıldan fazla bir süre devam etmiştir.
86.
AİHM, bir yargılama süresinin makul nitelikte olup olmadığının AİHM’nin bu
husustaki içtihadında hasredilen ölçütler ve bilhassa davanın karmaşıklığı, başvuranların ve
yetkili mercilerin tutumu ve ihtilafın konusu gözönünde bulundurularak değerlendirilmesi
gerektiğini hatırlatır.
87.
Mevcut dava, özellikle bilirkişi incelemesi gerektiren nüfus kayıtlarının eskiliğinden,
bilirkişilerin müdahalesinin zorunlu olmasından ve karşılıklılık ilkesini değerlendirme
zorluğundan dolayı şüphesiz belli bir karmaşıklığa sahipti.
88.
Yargılama süresinin uzamasına başvuranların tutumunun neden olduğu
kanıtlanamamıştır.
89.
Yetkili makamların tutumuna gelince AİHM, Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından 22
Eylül 1994 tarihinde görüşüne başvurulan Dışişleri Bakanlığı’nın adıgeçen mahkemeyi Adalet
Bakanlığı’na yönlendirmesi için dokuz ay geçmesi gerektiğini kaydetmektedir. Aynı şekilde
başvuran taraf sözkonusu mahkemeyi 20 Eylül 1995 tarihinde usulünce bilgilendirmiş
olmasına rağmen, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını üçüncü kez bozarken, Sulh
Hukuk Mahkemesi’nin Teodos’un varislerinin tabiiyetini göz önünde bulundurmadığı
tespitinde bulunmuştur.
90.
Bu konudaki yerleşik içtihadını gözönünde tutan AİHM, kendisine sunulan unsurların
tamamını inceledikten sonra tartışmalı yargılama süresinin aşırı olduğunu ve «makul süre»
gereğine cevap vermediğini takdir etmiştir.
91.
Bu nedenlerle, 6 § 1. madde ihlal edilmiştir.
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASINA DAİR
92.
AİHS’nin 41. maddesi:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
93.
Maddi tazminat olarak başvuranlar herşeyden önce mevcut başvurunun konusunu
teşkil eden taşınmazların iadesini talep etmektedirler. Başvuranlar ayrıca sözkonusu
taşınmazlardan faydalanamamaktan ve kira geliri elde edilememesinden kaynaklanan
zararlarının tazminini talep etmektedirler.
94.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
95.
96.
Başvuranlar, manevi zararlarının tazmini için 500.000 ABD Doları talep etmektedirler
Hükümet, bu hususta ihlal tespitinin yeterli bir tatmin teşkil edeceğini
değerlendirmektedir.
97.
Başvuranlar, toplam 30.000 ABD Doları tutarındaki masraf ve harcamalarının iadesini
talep etmişlerdir. Başvuranlar, Türkiye‘ye gitmek için yaptıkları yolculuk masrafları için
15.000 ABD Doları ve yargılama giderleri (avukat ücreti, posta ve tercüme masrafı vs. ) için
15.000 Euro talep etmektedirler. İddialarını temellendirmek için başvuranlar avukatlık
ücretlerini gösterir bir tarife, tercüme masraflarına ilişkin 532,07 YTL tutarında bir makbuz
ve 297,35 YTL tutarında bir noter makbuzu sunmaktadırlar.
98.
99.
Hükümet aşırı olarak değerlendirdiği bu taleplere itiraz etmektedir.
Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında bir uzlaşmaya
varılabilmesi ihtimalini gözönünde bulunduran AİHM, 41. maddenin bu aşamada
uygulanmasına yer olmadığını değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE
1.
Ön itirazın reddedilmesine;
2.
Şişli’de bulunan arsayla ilgili olarak 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal
edilmediğine, Beyoğlu’ndaki apartman dairesiyle ilgili olarak ise 1 No’lu Ek Protokol’ün 1.
maddesinin ihlal edildiğine;
3.
Yargılama süresi nedeniyle AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
4.
AİHS’nin 6. (yargılamanın hakkaniyete uygun olarak yapılmaması ) ve 14. maddeleri
yönünden yapılan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5.
AİHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun
a) saklı tutulmasına;
b) Hükümet ve başvuranların mevcut kararın tebliğinden itibaren altı ay içinde bu
mesele hakkındaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında
varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine ;
c) Sonraki yargılamanın saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek
süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesine
uygun olarak 27 Mart 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Fatoş Aracı
J. J. Casadevall
Grefye Yardımcısı
Başkan
17
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło