45651/04
WyrokETPCz2009-03-10ECLI:CE:ECHR:2009:0310JUD004565104
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy pozbawienie spółki skarżącej prawa własności do nieruchomości, poprzez unieważnienie aktów własności i przeniesienie ich na Skarb Państwa bez odszkodowania, stanowiło naruszenie art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał stwierdził, że pozbawienie skarżącej spółki własności nieruchomości, które nabyła w dobrej wierze i na których zbudowała fabrykę, stanowiło ingerencję w jej prawo do poszanowania mienia. Mimo że cel tej ingerencji – ochrona przyrody i lasów – był uzasadniony interesem publicznym, Trybunał uznał, że brak jakiegokolwiek odszkodowania dla skarżącej naruszył „sprawiedliwą równowagę” między wymogami interesu ogólnego a ochroną praw jednostki. Trybunał podkreślił, że pozbawienie własności bez odszkodowania jest dopuszczalne jedynie w wyjątkowych okolicznościach, których w tej sprawie nie wykazano.Stan faktyczny
Skarżąca spółka, Temel Conta Sanayi ve Ticaret A.Ş., nabyła w 1979 roku dwie działki w Izmirze, a w 1997 roku kolejną. Na jednej z nich zbudowała fabrykę po uzyskaniu niezbędnych pozwoleń. W 1993 roku Komisja Katastralna ds. Lasów ustaliła, że działki te były pierwotnie terenami leśnymi, które utraciły ten charakter przed 1981 rokiem i zostały wyłączone z granic lasów na rzecz Skarbu Państwa. W 1997 roku Skarb Państwa wszczął postępowanie o unieważnienie aktów własności skarżącej i wpisanie nieruchomości na rzecz Skarbu Państwa, co zostało ostatecznie potwierdzone przez Sąd Kasacyjny w 2004 roku. W wyniku tych decyzji skarżąca została pozbawiona własności swoich działek bez żadnego odszkodowania.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. 2. Stwierdza naruszenie art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji. 3. Postanawia, że kwestia zastosowania art. 41 Konwencji nie jest gotowa do rozstrzygnięcia i zostaje odroczona, zapraszając strony do przedstawienia swoich stanowisk i poinformowania o ewentualnym porozumieniu w ciągu trzech miesięcy od uprawomocnienia się wyroku.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL
A V R U P A
DE L’EUROPE
K O N SE Y Đ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
TEMEL CONTA SANAYĐ VE TĐCARET A.Ş -TÜRKĐYE DAVASI
(Başvuru no: 45651/04)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
(Esas)
STRAZBURG Mart 2009
Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Temel Conta Sanayi ve Ticaret A.Ş. (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 26
Kasım 2004 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin
Sözleşme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapılan
45651/04 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir.
Başvuran Avrupa Đnsan hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đzmir Barosu avukatlarından
S.A. Limoncuoğlu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran Temel Conta Sanayi ve Ticaret A.Ş. anonim bir şirket olup merkezi Đzmir’de
bulunmaktadır.
A. Arazilerin edinimi, mülkiyet değişikliği ve parsellerin birleştirilmesi Mart ve 13 Nisan 1979 tarihlerinde, o dönemdeki adı Temel Çelik Sanayi ve Ticaret
Anonim Şirketi olan başvuran, satış senedi karşılığı Đzmir Kemalpaşa Ulucak köyünde
bulunan, 1943 ve 1942 parsel numaralarıyla kayıtlı « tarla » vasıflı sırasıyla 13.160 ve 7.540
m2 lik iki arazinin mülkiyetini edinmiştir.
Başvuran, 1981 yılında gerekli ruhsatları aldıktan sonra ihtilaflı arazi üzerinde bir fabrika
inşa etmiştir. Đnşa edilen binalar 3 710 m2 kapalı alan, 4 500 m2 açık alan ve 16 m2 lik bir
kulubeden oluşmaktadır. yılında, başvuranın yasal adının değişmesi sonrasında tapu kayıtları da düzeltilerek, ve 1942 numaralı parseller için yeni bir tapu senedi düzenlenmiştir. Haziran 1997 tarihinde, şehir planlaması ve yeni imar uygulaması kapsamında 1942 ve numaralı parseller birleştirilmiş; toplam yüzölçümü 20 700 m2 olan bir bölüm ise
karşılıksız bir şekilde ortak alana dönüştürülmek üzere ayrılmıştır. Arazinin geri kalan
bölümü (17 318 m2) tapu kayıtlarında 515 ada ve 2 parsel numarasıyla başvuran adına
kaydedilmiştir. Birleştirme işlemine tabi tutulmayan 1 142 m2 lik bir alan ise 1942 parsel
numarasıyla kaydedilmiştir.
Öte yandan, 5 Kasım 1997 tarihinde, başvuran şirket aynı köyde bulunan ve başka bir
anonim şirkete ait olan (Matak Makina Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi) 1941 parsel
numarasıyla kayıtlı 9 820 m2 lik « tarla » vasıflı araziyi yine bir satış senedi karşılığı satın
almıştır. Satışı yapan bu anonim şirket de bu arazinin mülkiyetini 23 Mart 1979 tarihinde bir
satış senedi karşılığı edinmiştir.
B. Başvuranın arazilerini « orman arazisi » olarak vasıflandıran yargılama Eylül 1993 tarihinde, 95 Nolu Orman Kadastro Komisyonu 1941, 1942 ve 1943
numaralı parseller üzerinde bir değerlendirme gerçekleştirmiştir. Komisyon, söz konusu
arazilerin kökeninin 1948-1949 yıllarında yapılan çalışmalar sonrasında ormanlık alan
içerisine dahil edildiğini, ancak arazinin orman vasfını tamamen kaybettiğini ve daha sonra ( Aralık 1981 tarihinden önce) tarlaya dönüştüğünü ve bu nedenle 6831 sayılı orman
kanununun 2/B maddesine uygun olarak hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan
taşınmazlardan olduğunu tespit etmiştir. Nisan 1994 tarihinde, Kavaklıdere köyü muhtarı 95 Nolu Orman Kadastro Komisyonu
tarafından hazırlanan kırk sekiz sayfalık tutanak ile yedi haritayı köy kahvesinin ilan
tablosuna asmıştır. Kasım 1997 tarihinde, hazine tarafından açılan davalar sonrasında başvuran (1942 ve numaralı parseller için) ve Matak Makina Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi ( 1941
numaralı parsel için ) Kemalpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi’nde Komisyon kararının iptali
talebiyle dava açmıştır. Ekim 2000 tarihinde mahkeme, kadastro komisyonunun arazilerin kökeni ve 6831 sayılı
Orman Kanunu’nun 2/B maddesinin uygulanmasına ilişkin kararını benimseyerek başvuran
ve diğer davacının taleplerini reddetmiştir (dava no 1997/651).
Yargıtay, 11 Aralık 2001 tarihinde temyiz edilen kararı onamıştır. Nisan 2002 tarihinde Yargıtay, başvuran ve diğer davacı tarafından yapılan kararın
düzeltilmesi talebini reddetmiştir.
C. Başvurana ait tapu senedinin iptali ve arazinin tapu kayıtlarına Hazine adına
kaydedilmesine ilişkin yargılama
Hazine, 25 Ağustos 1997 tarihinde (yeni imar planı uygulanmasından sonra 515/2 ve 1942
numaralı parseller olarak tanımlanan) 1942 ve 1943 numaralı parsellerin tapu kayıtlarında
başvuran adına gözüken tapu kayıtlarının iptali ve taşınmazların Hazine adına tescili için
Kemalpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi’nde iki ayrı dava açmıştır. Bu iki dava mahkeme
defterinde 1997/463 ve 1997/473 numaralı davalar olarak kayıt altına alınmıştır.
Aynı gün, Hazine yine aynı mahkemede1941 numaralı parselle ilgili olarak Matak Makina
Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi aleyhine benzer bir dava açmıştır. Başvuran yararına
gerçekleşen satış işlemi sonrasında, 1941 numaralı parselle ilgili dava başvuran aleyhine
yönlendirilmiştir. Haziran 2003 tarihinde, 515/2 ve 1942 numaralı parsellerle ilgili iki dava 1997/463 sayılı
dava kapsamında birleştirilmiştir.
Aynı gün, Asliye Hukuk Mahkemesi taşınmazların orman arazisi oldukları ve 6831 sayılı
Orman Kanunu’nun 2/B maddesinin uygulanması gerektiği yönünde daha önce verilen karara
dayanarak, Hazinenin talebini haklı bulmuştur. Mahkeme, sınırlandırmadan sonra 1948 tarihli
orman tahdit tutanağında arazilerin orman sayılan yerlerden kabul edildiğini; 1993 yılında 95
Nolu Orman Kadastro Komisyonu’nun arazinin orman vasfını kaybettiğini ve Hazine adına
orman sınırları dışına çıkarıldığını tespit ettiğini, ancak yanlışlıkla tapu kayıtlarının Hazine
lehine değiştirilmediğini kaydetmiştir. Mahkeme, 515/2 (17 313 m2) ve 1942 (1 142 m2)
numaralı parseller için başvurana ait tapu kayıtlarının iptaline ve arazinin Hazine adına
kaydedilmesine karar vermiştir. 1941 numaralı parselle ilgili olarak mahkeme, toplam 9280
m2 lik alanın 4 974 m2 lik bölümü için yine aynı yönde karar vermiştir.
Yargıtay, temyiz edilen kararı 2 Mart 2004 tarihinde onamıştır. Mayıs 2004 tarihinde başvuran tarafından 1941 numaralı parsel için yapılan karar
düzeltilme talebi reddedilmiştir. 515/2 ve 1942 numaralı parseller için 7 Temmuz 2004
tarihinde yapılan karar düzeltme talebi de yine aynı şekilde reddedilmiştir.
HUKUK
I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
HAKKINDA
Başvuran şirket, araziye ait tapu senetlerinin, kamu yararına olmadığı halde hiçbir tazminat
ödenmeksizin iptal edilerek Hazine adına kaydedilmesinin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi
anlamında mülkiyet haklarına karşı orantısız bir ihlâl oluşturduğunu savunmaktadır :
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, ratione materiae yetkisizlik, iç hukuk yollarının tüketilmemesi ve altı ay
kuralına riayet edilmemesiyle ilgili üç kabuledilemezlik itirazı yapmaktadır.
1. Hükümetin konu bakımından (ratione materiae) yetkisizlik itirazı hakkında
AĐHM’nin konuyla ilgili içtihadına atıfta bulunan Hükümet (bakınız, diğerleri arasından,
Türkiye aleyhine Özden vd davası (no 1), no 11841/02, 3 Mayıs2007), başvuranların 1 Nolu Ek
Protokolün 1. maddesi anlamında icra edilebilir cari herhangi bir alacaktan söz edebilmek için
ne « mevcut malları » ne « meşru bir beklentileri » olabileceğini savunmaktadır.
Hükümet, bir arazinin itiraz olmaksızın kamulaştırıldığı veya önceden devlete ait olduğu
durumlarda özel kişiler adına kaydedilemeyeceğini vurgulayan 6831 sayılı kanunun 2/B
maddesindeki hükümleri hatırlatmaktadır. Hükümetin kanaatine göre başvuran, söz konusu
2/B maddesinin uygulanmasına karşı açtığı itiraz davası ilgili mahkemece reddedildikten
sonra hâlâ meşru bir beklentiye sahip olamaz.
Hükümetin argümanlarına itiraz eden başvuran şirket, 1979 yılından 2004 yılına kadar
ihtilaflı arazinin sahibi olduğunu ve bu durumu kamu yetkililerinin de kabul ederek hiçbir
müdahalede bulunmadığını, dolayısıyla bu arazileri rahatça kullandığını ve yasal ruhsatlar
alarak bu araziler üzerinde binalar inşa ettiğini ileri sürmektedir. Diğer taraftan başvurana
göre, eğer söz konusu tapu senetleri bu dönem içerisinde geçerli olmayıp, kendisine mülkiyet
hakkı vermeseydi, bunların iptali için yargı yoluna başvurmaya lüzum kalmazdı. Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir mülkün mevcudiyeti hakkında AĐHM,
Hükümetin tezine katılmamaktadır. AĐHM, başvuranın ayrıca 1 Nolu Ek Protokolün 1.
maddesi anlamında mülkiyet hakkının ihlâl edildiğinden de şikâyetçi olduğunu ve dolayısıyla
mevcut davadaki durumun Hükümetin atıfta bulunduğu davalardan farklı olduğunu
kaydetmektedir. AĐHM, arazinin doğası hakkında verilmiş kesin bir mahkeme kararı
bulunmasına rağmen, iç hukuka göre başvuranın, tapu kayıtları Hazine lehine iptal edilene
kadar arazilerin yasal sahibi olduğu konusunda bir ihtilaf bulunmadığını, bu nedenle yine iç
hukuk gereğince tapu iptalinin ve arazinin Hazineye devrinin kesinleşmesi için yeni bir
yargılama yapılması gerektiğini tespit etmektedir. Bu itibarla AĐHM, Hükümetin bu iddiasını
reddetmektedir.
2. Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiası hakkında
Hükümet, aynı zamanda başvuranın iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini ileri
sürmektedir. Hükümet, başvuranın önünde iki itiraz yolunun bulunduğunu, ancak bunları
kullanmadığını savunmaktadır. Hükümete göre başvuran önce tapu kayıtlarında meydana
gelen yanlışlıklardan devletin sorumlu olduğunu kaydeden Medeni Kanun’un 1007.
maddesine dayanarak bir tazminat davası açabilirdi. Diğer taraftan başvuran, Borçlar
Kanunu’nun genel hükümleri çerçevesinde bir tazminat talep edebilirdi. Bu konuda Hükümet,
özellikle tapu kayıtlarının düzgün tutulmasında devletin objektif sorumluluğu ile ilgili ulusal
içtihada atıfta bulunmaktadır.
Başvuran, AĐHM’nin konuyla ilgili içtihadına (Türkiye aleyhine Doğrusöz ve Aslan davası,
no 1262/02, 30 Mayıs 2006) atıfta bulunarak, mülkiyet hakkıyla ilgili mevcut tüm iç hukuk
yollarını tükettiğini ileri sürmektedir.
Başvuran şirketin tapu senetleri iptal edildikten sonra, Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri
davasında örnek olarak gösterildiği gibi Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri çerçevesinde
veya Medeni Kanun’un 1007. maddesine dayanarak tazminat isteme imkânına ilişkin AĐHM,
AĐHS’nin 35/1 maddesinin getirdiği yükümlülüğün etkin, yeterli ve erişilebilir sayılabilecek
itiraz yollarının normal bir biçimde kullanılmasıyla sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır (Đtalya
aleyhine Sofri ve diğerleri davası (karar), no 37235/97, CEDH 2003-VIII). AĐHS, sadece
ihlalle doğrudan ilgili, etkin ve ulaşılabilir iç hukuk yollarının kullanılmasını gerekli
kılmaktadır.Bu itirazların etkin ve istenilen erişilebilirlikte olması için, yalnızca teorik olarak
değil aynı şekilde uygulamada da yeterli derecede mevcut olması gerekmektedir (Türkiye
aleyhine Akdivar ve diğerleri davası, 16 Eylül 1996, prg. 66, Karar ve hükümlerin derlemesi
1996-IV).
Bu durumda AĐHM, Hükümet tarafından ileri sürülen kararlarda ulusal mahkemelerin iyi
niyetli tapu sahiplerini zarara uğratan tapu sicili kayıtlarının bir devlet memurunun hatasıyla
olmasa bile yine de bir « yanlışlık » sonucu oluşan bir durum olarak kabul ettiğini; oysa
mevcut durumda, başvuranın tapularının herhangi bir yanlışlık veya hata sonucu iptal
edildiğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını kaydetmektedir. Đhtilaflı arazilerin 1979, 1993
ve 1997 yıllarında başvuran şirket tarafından satın alındığı ve/veya diğer ilgililerin bu arazileri
kendisine devrettiğini ve ulusal mahkemelerin başvuranın tapularını devlet memurlarının
hatalı işlem yapmaları dolayısıyla değil, bu konuda yürürlükte olan yasa hükümleri gereğince
iptal ettikleri konusunda tarafların herhangi bir itirazı bulunmamaktadır.
Öte yandan, iki tarafın da ileri sürdüğü içtihat ışığında AĐHM, daha önce orman alanı
vasfını taşıyan ancak (31 Aralık 1981 tarihinden önce, 6831 sayılı yasanın 2/B maddesi
anlamında) bu özelliğini kaybetmiş olan bir arazinin herhangi bir kimse tarafından
edinilmesini yasaklayan iç hukuk hükümleri göz önüne alındığında, Hükümetin böyle bir
itiraz yolunun ne derece etkili, yeterli ve erişilebilir olduğunu gösteremediği kanaatine
varmaktadır.
Son olarak AĐHM, bu durumda yıllarca söz konusu arazilerin vasfı ve tapu senetlerinin
geçerliliği ile ilgili kararların çıkmasını bekleyen başvurandan tazminat almak adına yeniden
dava açmasını istemenin uygun olmayacağı kanaatine varmaktadır (bakınız, mutatis mutandis,
Fransa aleyhine Guillemin davası, 21 Şubat 1997, prg. 50, Derleme 1997-I).
Bundan dolayı AĐHM, bu itirazı da reddetmektedir.
3. Hükümetin altı ay kuralına riayet edilmediği iddiası hakkında
Hükümet, altı ay kuralına riayet edilmediğini ileri sürmektedir. Đlk önce ihtilaflı arazilerin ve 1953 yıllarında devletleştirildiğini ve mülk sahipleri itiraz etmediğinden bu yönde
alınan kararların kesinleştiğini kaydeden hükümet, ayrıca başvuran şirketin kadastro
komisyonunun 1997/651 sayılı hukuki işlemle arazinin orman vasıflı olduğu yönündeki
kararına da itiraz etmediğini savunmaktadır. Son olarak hükümet, başvuranın tapu senetlerinin
iptali davasını gören mahkemenin arazinin vasfıyla ilgili verilecek kararı beklediğini ve böyle
bir karardan sonra tapuların iptal edileceğini gayet iyi bildiği halde dava dilekçesini arazinin
vasfıyla ilgili 29 Nisan 2002 tarihli ulusal mahkeme kararından itibaren tanınan altı aylık süre
içerisinde sunmadığını iddia etmektedir.
Başvuran, Hükümetin argümanlarına itiraz etmektedir. Başvuran, ulusal mahkemenin
arazinin vasfıyla ilgili verdiği kararın tapu senetlerinin iptali üzerinde doğrudan etkili
olmadığını, zira mülkiyet hakkını ancak söz konusu tapu senetlerinin iptaliyle ilgili son yargı
kararlarından sonra kaybettiğini savunmaktadır.
AĐHM, iç hukuka göre iptal edilene ve Hazineye devredilene kadar başvuranın tapu
senetlerine doğru ve gerektiği şekilde sahip olduğuna herhangi bir itiraz bulunmadığını ve
mülkiyet hakkını elinden alan son kararların Yargıtay’ın 27 Mayıs ve 7 Temmuz 2004 tarihli
kesin kararları olduğunu kaydetmektedir (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine
Börekçioğulları (Çökmez) ve diğerleri davası (karar), no 58650/00, 13 Ocak 2005). AĐHM,
dava dilekçesinin 26 Kasım 2004 tarihinde, yani son kesin karar tarihlerinden itibaren
başlayan altı aylık sürenin içerisinde sunulduğunu kaydetmektedir. Bu itibarla, Hükümetin altı
aylık süreye riayet edilmediği yönündeki itirazları reddedilmelidir.
4. Sonuç
AĐHM, dava dilekçesinin AĐHS’nin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun
olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu
itibarla, şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Tarafların argümanları
a) Başvuran
Başvuran, ihtilaflı arazileri iyi niyetli bir şekilde o dönemin tapu kayıtlarına güvenerek
satın aldığını ve söz konusu arazilerin üzerine yasal ruhsatları alınmış binalar inşa ettiğini ileri
sürmektedir. Başvurana göre, tapu kayıtlarının düzgün tutulması ve bu alandaki diğer
belgelerle uyumlu olması devlet yetkililerinin sorumluluğundadır. Başvuran ayrıca, herhangi
bir kamu yararı bulunmamasına ve iç hukuk hükümlerinde böyle bir gereklilik olmamasına
rağmen, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinde öngörülen mülkiyet hakkının elinden alındığını
iddia etmektedir.
b) Hükümet
Hükümet, ihtilaflı arazilerin başvuran adına satın alınıp tapu kayıtlarına işlenmeden çok
zaman orman arazisi olarak vasıflandırıldığını ve her zaman devletin mülkiyetinde
bulunduğunu, dolayısıyla başvuranın tapu senetlerinin hiçbir hukuki değer taşımadığını ileri
sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın ihtilaflı arazilerin vasfıyla ilgili kararlara itiraz
etmediğini hatırlatmaktadır.
2. AĐHM’nin değerlendirmesi
AĐHM, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi
anlamında mülkiyetinden “yoksun bırakıldığını” ve dolayısıyla mülke saygı gösterilmesi
hakkının ihlâl edildiğini tespit etmektedir (bakınız, mutatis mutandis, Romanya aleyhine
Brumărescu davası [GC], no 28342/95, prg. 77, CEDH 1999-VII).
AĐHM önce başvuranın söz konusu mülkün edinilmesinde gösterdiği iyi niyetin
tartışılamayacağını ve ayrıca Kemalpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen
(başvuranın arazilere orman vasfı getiren kararın düzeltilmesi talebinin reddedilmesiyle 29
Nisan 2002 tarihinde kesinleşen) 13 Ekim 2000 tarihli kararlara rağmen başvuranın (veya numaralı parsel için başvuran şirkete devredildiği tarihe kadar Matak Makina Sanayi ve
Ticaret Anonim Şirketinin), tapuları Hazine lehine iptal edilene kadar iç hukukun öngördüğü
tüm sonuçlarla birlikte ihtilaflı mülkün yasal sahibi sayıldığını tespit etmektedir. Başvuranın,
iç hukuka göre tüm sonuçlarıyla birlikte mülklerin meşru sahibi olduğunu ve tapu siciline
kayıtlı olan mülklerinin ve mülkiyet hakkının tartışmasız kanıt belgesi olarak kabul edilen
tapu senetlerinin “yasal güvence” altında bulunduğunu sandığı anlaşılmaktadır.
AĐHM, adli yargı kararlarıyla başvuranın mülklerinin elinden alındığını kaydetmektedir.
Başvuranın arazilerin vasfı ve mülkiyet hakkıyla ilgili karara yaptığı itirazlara rağmen, ulusal
mahkemeler, sonuçta iç hukuk hükümleri uyarınca ve eskiden ormanlık alan olarak
vasıflandırılan arazilerin 6831 sayılı yasanın 2/B maddesi gereği Hazine lehine orman sınırları
dışına çıkarıldığını öne sürerek başvuranın tapu senetlerini iptal etmiştir. Ulusal
mahkemelerin gerekçeleriyle ilgili olarak AĐHM, başvuranlara dayatılan bu mahrumiyetin
amacının, yani tabiat ve ormanların korunması konusunun, 1 Nolu Ek Protokolün 1.
maddesinin ilk parargrafının ikinci cümlesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiği
kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Yunanistan aleyhine Lazaridi davası, no 31282/04,
prg. 34, 13 Temmuz 2006 ; Türkiye aleyhine Ansay ve diğerleri davası (karar), no 49908/99, Mart 2006). Bu konuda AĐHM, AĐHS hükümleri arasında münferiden çevreyi korumaya
yönelik özel bir düzenleme bulunmamakla beraber, (Yunanistan aleyhine Kyrtatos davası, no
41666/98, prg. 52, CEDH 2003-VI (alıntılar)), bugünkü toplumların çevreyi eskisinden daha
fazla koruma gayretinde olduklarını hatırlatır (Đsveç aleyhine Fredin davası (no 1), 18 Şubat
1991, prg. 48, seri A no 192).
AĐHM, çevrenin korunmasıyla ilgili çok sayıda davaya baktığını ve konunun büyük önem
taşıdığını kaydetmektedir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Taşkın ve diğerleri davası, no
46117/99, CEDH 2004-X, Đspanya aleyhine Moreno Gómez davası, no 4143/02, CEDH
2004-X, Rusya aleyhine Fadeïeva davası, no 55723/00, CEDH 2005-IV, ve Đtalya aleyhine
Giacomelli davası, no 59909/00, CEDH 2006-...).
Tabiat ve ormanların, daha genel anlamda çevrenin korunması kamu vicdanında ilgili
makamların sürekli ilgi ve desteğini gerektiren bir değer olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle
Devlet bu konuyla ilgili yasalar çıkarmış ise, ekonomik zorunluluklar ve mülkiyet hakkı gibi
bazı temel haklar, çevrenin korunmasıyla ilgili değerlendirmeler karşısında öncelikli
olmamalıdır (Belçika aleyhine Hamer davası, no 21861/03, prg. 79, CEDH 2007-...
(alıntılar)).
Bununla birlikte, mülkiyetten mahrum edilme durumunda, ihtilaflı müdahalenin istenilen
doğru dengeyi sağlayıp sağlamadığını ve özellikle başvuran üzerinde orantısız bir yük
oluşturup oluşturmadığını belirlemek için, iç hukukta öngörülen tazminat düzenlemelerini
dikkate almak gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak AĐHM daha önce de söylediği gibi,
mülkün gerçek değerine göre makul kabul edilebilecek bir tazminat ödemeden mülkiyetten
mahrum bırakmanın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi bakımından aşırı zarar oluşturduğunu
ve hiç tazminat ödenmeden mahrum bırakmanın ise ancak istisnai durumlarla haklı
bulunabileceğini kaydetmektedir (Yunanistan aleyhine Nastou davası (no 2), no 16163/02,
prg. 33, 15 Temmuz 2005 ; Almanya aleyhine Jahn ve diğerleri davası [GC], no 46720/99,
72203/01 ve 72552/01, prg. 111, CEDH 2005-VI ; Yunanistan aleyhine Manastır Azizleri
davası, 9 Aralık 1994, prg. 71, série A no 301-A ; Türkiye aleyhine N.A. ve diğerleri davası,
no 37451/97, prg. 41, CEDH 2005-X ve Turgut ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 91 ve 92).
Mevcut davada, başvuran mülklerinin Hazinene devredilmesine karşılık hiçbir tazminat
almamıştır. AĐHM, Hükümetin hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir
istisnai duruma atıfta bulunmadığını tespit etmektedir.
Dolayısıyla AĐHM, başvurana hiçbir tazminat ödenmemesinin, kamu yararı ile temel insan
haklarının korunması arasında oluşturulması gereken doğru dengeyi başvuran aleyhine
bozduğunu kaydetmektedir.
Bu itibarla, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi ihlâl edilmiştir.
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐ’NĐN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran şirket arsa değeri için 1.757.000 Euro ve inşaat değeri karşılığında 1.340.000
Euro olmak üzere toplam 3.097.000 Euro maddi tazminat talep etmektedir. Başvuran
taşınmazın değeri ile ilgili olarak Kemalpaşa organize sanayi bölgesinin merkezinde yer alan
23.429 m2’lik imara açık bir arazinin sözkonusu olduğunu belirtmektedir. 2004 yılı verilerine
göre m2 satış değeri 70 Euro’dur. Başvuran şirket 3710 m2’lik kapalı alan, 4.500 m2’lik üstü
açık alan ve 16 m2’lik kulübeden oluşan inşaatların m2 değerinin 300 Euro olduğu
açıklamasında bulunmaktadır.
Başvuran temsil gider ve masrafları için maddi tazminat taleplerinin % 10’una tekabül
eden 309.700 Euro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda 12 Eylül 2004 tarihinde yapılan
avukatlık sözleşmesini dosyaya eklemektedir.
Hükümet AĐHM’yi bu talepleri reddetmeye çağırmaktadır. Hükümet ihtilaf konusu
taşınmazların aslen ormanlık arazi olarak vasıflandırıldığını, fakat yanlışlıkla başvuranın bu
taşınmazları ediniminden evvel özel mülkiyet olarak tescil edildiklerini savunmaktadır. Bu
koşullarda başvuran şirket bu durumun telafi edilmesi amacıyla iç hukuktaki mahkemelere
başvurmalıdır. Hükümet ayrıca başvuranın 1941 parsel numaralı taşınmazın niteliğine
getirilen kısıtlamanın bilincinde olduğunu, bu durumun 5 Kasım 1997 tarihinde düzenlenen
satış sözleşmesiyle de saptanabileceğinin altını çizmektedir.
Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında olası bir uzlaşma
ihtimalini göz önünde bulunduran AĐHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada saklı
tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AĐHS’ye Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AĐHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun bu aşamada uygulanmayacağına ve
sonuç itibarıyla;
a) saklı tutulmasına;
b) Hükümetin ve başvuranların AĐHS’nin 44/2 maddesine uygun olarak mevcut
kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde bu mesele hakkındaki görüşlerini
yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan
kendisini haberdar etmeye davet edilmesine;
c) sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek süreci
belirlemeye yetkili kılınmasına;
KARAR VERMĐŞTĐR.
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 10 Mart 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
9
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło