45736/99
WyrokETPCz2006-08-08ECLI:CE:ECHR:2006:0808JUD004573699
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
1. Czy skarżący byli poddani nieludzkiemu lub poniżającemu traktowaniu lub torturom podczas siedmiodniowego zatrzymania policyjnego, a władze krajowe przeprowadziły skuteczne dochodzenie w tej sprawie? 2. Czy siedmiodniowy okres zatrzymania skarżących bez postawienia ich przed sędzią naruszył ich prawo do szybkiego postawienia przed sędzią lub zwolnienia?Ratio decidendi
W odniesieniu do zarzutów złego traktowania (art. 3), Trybunał uznał je za oczywiście bezzasadne, ponieważ skarżący nie przedstawili żadnych materialnych dowodów ani przekonujących wyjaśnień na poparcie swoich twierdzeń. Liczne raporty medyczne sporządzone w trakcie i po zatrzymaniu nie wykazały żadnych obrażeń. Trybunał odrzucił również późniejszy dokument medyczny jako nieistotny dla zarzucanych wydarzeń. W kwestii zatrzymania (art. 5 ust. 3), Trybunał przypomniał swoje ugruntowane orzecznictwo, zgodnie z którym okres zatrzymania bez postawienia przed sędzią, przekraczający kilka dni (np. 4 dni i 6 godzin w sprawie Brogan), jest niezgodny z Konwencją. Siedmiodniowy okres zatrzymania skarżących bez kontroli sądowej został uznany za naruszający art. 5 ust. 3.Stan faktyczny
Skarżący D.A. (ur. 1953) i B.Y. (ur. 1968), obywatele Turcji, zostali zatrzymani 17 lipca 1998 r. w ramach operacji policyjnej przeciwko zbrojnej organizacji ekstremistycznej. Byli przetrzymywani w areszcie policyjnym przez siedem dni. W tym czasie skarżący twierdzili, że byli poddawani torturom, w tym elektrowstrząsom, polewaniu zimną wodą pod ciśnieniem i napaści seksualnej (D.A.). Raporty medyczne sporządzone w trakcie zatrzymania nie wykazały żadnych obrażeń. Skarżący złożyli skargi na złe traktowanie do organów krajowych i ONZ, które zostały odrzucone z powodu braku dowodów.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Uznaje skargę dotyczącą okresu zatrzymania za dopuszczalną, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną.
2. Stwierdza naruszenie art. 5 § 3 Konwencji.
3. Zasądza na rzecz każdego ze skarżących 1 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe.
4. Zasądza na rzecz D.A. 1 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, pomniejszone o 630 EUR otrzymane w ramach pomocy prawnej, oraz na rzecz B.Y. 1 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków.
5. Odrzuca pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
D.A. ve B.Y. - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:45736/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG AĞUSTOS 2006
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 45736/99 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk
vatandaşı D.A. ve B.Y.’nin (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 3
Aralık 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)
34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvurunun yapıldığı sırada AİHM önünde aynı avukatlar tarafından temsil edilen
başvuranlar, daha sonra davanın değişik aşamalarında farklı avukatlar tarafından temsil
edilmişlerdir. Son olarak adli yardımdan faydalanan D.A., İstanbul Barosu avukatlarından G.
Tuncer tarafından temsil edilmektedir. B.Y. ise İzmir Barosu avukatlarından S. Cengiz
tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
Başvurunun yapıldığı sırada 1953 doğumlu başvuran D.A. Buca (İzmir)
Hapishanesi’nde, 1968 doğumlu B.Y. ise Bergama (İzmir) Hapishanesi’nde tutukluydular.
Başvuranlar, 17 Temmuz 1998 tarihinde, sabah saat 6 sularında, İzmir Polisi’nin
silahlı aşırı sol örgüt “Komünist Parti İnşa Örgütü”’ne karşı yürüttüğü operasyonlar
çerçevesinde, Dikili’de bulunan bir apartmanda yapılan aramalar sonucunda diğer sekiz kişi
ile beraber yakalanarak gözaltına alınmışlardır. Polis aynı zamanda birçok silah ve mühimmat
ele geçirmiştir.
Aynı gün düzenlenen sağlık raporlarında, hiçbir lezyona rastlanılmadığı ve
başvuranların muayene edildiği saatler 11:45 ve 11:25 olarak belirtilmiştir. Ancak raporlarda
D.A.’nın boyun ve bel ağrılarının bulunduğu ve B.Y.’nin hepatit hastası olduğu belirtilmiştir.
Başvuranlar, açlık grevi başlatmışlardır.
İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığı yine 17 Temmuz tarihinde, başvuranların gözaltı süresinin 21 Temmuz 1998 tarihine kadar uzatılmasına
izin vermiştir. Temmuz 1998 tarihinde DGM yedek hakimi, gözaltı süresinin 24 Temmuz 1998
tarihine kadar uzatılmasına izin vermiştir.
Polis 22 Temmuz 1998 tarihinde başvuranların ifadelerini almıştır. Düzenlenme
saatleri belirtilmeyen tutanaklara göre, polisler sözkonusu örgütün faaliyetleri hakkında
başvuranlara çok ayrıntılı sorular sormuşlardır. Başvuranlar, bu sorulara her defasında “açlık
grevindeyim, ifade vermek istemiyorum” şeklinde cevap vermişlerdir.
Aynı gün başvuranlar, polisler eşliğinde sırasıyla saat 11:25 ve 11:10’da avukatlarıyla
görüşmüşlerdir. Polislerin düzenlediği tutanaklara göre D.A. avukatına iyi olduğunu
söylemiştir. B.Y. ise avukatına açlık grevinden dolayı güçsüz olduğunu ve işkence gördüğünü
söylemiştir. Tutanakta, başvuranlara eşlik eden polislerin B.Y.’yi, sağlık raporunda hiçbir
lezyona rastlanılmadığının belirtilmesi durumunda güvenlik kuvvetlerine iftira attığı
gerekçesiyle hakkında şikayette bulunacakları yönünde uyardıkları belirtilmiştir. Temmuz 1998 tarihinde başvuranların her biri için üç sağlık raporu düzenlenmiştir.
İlk raporda D.A. hakkında, muayenenin saat 10:45’de yapıldığını ve ilgilinin sırt
ağrılarından ve cinsel organları ile karnına elektroşok uygulandığından şikayetçi olduğu
belirtilmektedir. Adli tabip, düzenlediği raporda hiçbir lezyona rastlamadığını ancak daha
ayrıntılı muayene edilmesi için başvuranın devlet hastanesine sevk edilmesini salık verdiğini
belirtmiştir.
Başvuran, saat 11:45’de devlet hastanesinde bir jinekolog tarafından muayene edilmiş
ve doktor hiçbir lezyon yada anomali tespit etmediğini belirtmiştir.
Son sağlık raporu adli tabip tarafından düzenlenmiştir. Adli tabip devlet hastanesinde
yapılan muayenelere atıfta bulunarak, günlük faaliyetlerini engelleyebilecek yada kötü
muamele yapıldığını düşündürecek herhangi bir belirtinin bulunmadığını belirtmiştir.
B.Y. konusunda ise ilk raporda, başvuranın saat 10:40’da adli tabip tarafından
muayene edildiği belirtilmiştir. Başvuran, bulantılarının olduğu ve penis, karın ve sağ ayak
parmaklarına elektroşok uygulandığı yönünde şikayetlerde bulunmuştur. Adli tabip, muayene
sırasında hiçbir lezyona rastlamamış, ancak daha ayrıntılı muayene edilmesi için başvuranın
devlet hastanesine sevk edilmesini salık vermiştir.
Devlet hastanesi doktorunun saat 11:45’de düzenlediği raporda, yukarıda bahsedilen
bölgelerde herhangi bir yanık izine rastlamadığı belirtmiştir.
Belirtilmeyen bir saatte adli tabip tarafından düzenlenen son sağlık raporunda, yapılan
bu son muayeneye atıfta bulunulmuştur. Raporda, başvuranın hayatını tehlikeye sokacak
herhangi bir lezyonun olmadığı ve günlük faaliyetlerini devam ettirmesi için hiçbir engelin
bulunmadığı belirtilmiştir.
Cumhuriyet Savcısı’nın sorusu üzerine başvuran B.Y., polislerin düzenlediği tutanakta
belirtilen 18 Temmuz 1998 tarihinde doktor tarafından muayene edilmeyi reddettiği
yönündeki ifadesinin doğru olduğunu onamıştır.
İzmir DGM Cumhuriyet Savcısı, 17 Ağustos 1998 tarihli iddianameyle, silahlı çeteye
mensup oldukları gerekçesiyle başvuranların mahkum edilmesini istemiştir.
Başvuranlar ve diğer sekiz kişi belirtilmeyen bir tarihte, gözaltı sırasında işkence
gördükleri iddiasıyla Birleşmiş Milletler Örgütüne şikayette bulunmuşlardır. Birleşmiş
Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun özel raportörünün ihbarı üzerine, 11 Eylül 1998
tarihinde, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmış ve şikayetçilerden ikisinin
gözaltına alınmadığı ve diğer şikayetçiler konusunda ise dava konusu polisler aleyhinde hiçbir
aleyhte delil olmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı vermiştir.
Başvuranlar, 1998 yılı Eylül ayında İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na aynı şikayette
bulunmuşlardır.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Ekim 1998 tarihinde yukarıda bahsi geçen sağlık
raporlarına atıfta bulunarak, polisler aleyhinde delil yetersizliği gerekçesiyle takipsizlik kararı
vermiştir.
Başvuranların, 14 Aralık 1998 tarihinde Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi’nde
yaptıkları itirazı reddetmiştir.
Başvuran, 1998 yılında maruz kaldığı işkencelerin ve 2004 ve 2005 yıllarında
kendisine yapılan muamelelerin yer aldığı Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından düzenlenen Nisan 2005 tarihli belgeyi tebliğ etmiştir. Bu belgede özellikle hemoroid ve dişle ilgili
sağlık sorunlarına yer verilmiştir. 27 Aralık 2004 tarihinde yapılan muayene konusunda, sağ
omuz ve koldaki bir yıldır devam eden ağrılara da yer verilmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, Türkiye’de işkence uygulamasının olduğunu iddia etmekte ve 23
Temmuz 1998 tarihine kadar süren sorgulamalar sırasında işkence gördüklerini ileri
sürmektedirler. Böylelikle başvuranlar, polislerin kıyafetlerini zorla çıkardıklarını, gözlerini
bağladıklarını, darp ettiklerini, basınçlı soğuk su sıktıklarını, kulaklarına, ayak parmaklarına
ve jenital organlarına elektroşok uyguladıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca D.A., polislerin
kendisine parmakla tecavüz ettiğini iddia etmektedir. Sözkonusu kötü muameleler bütün
gözaltı boyunca devam etmiş, ancak yaraların daha sonra kaybolması için daha çok ilk üç gün
yoğun bir şekilde kötü muamele yapılmıştır.
Hükümet, AİHM’nin bu şikayeti incelemeyeceğine kanaat getirmektedir. Zira bu
şikayet daha önce başka bir uluslararası kuruma sunulmuştur. Hükümet, işkence ve kötü
muameleyi yasaklayan Türk Ceza Kanunu hükümlerini açıklayarak, bu davada, başvuranların
söylediklerinin aksini belirten çok sayıdaki sağlık raporları gözönüne alınarak verilen
takipsizlik kararlarını ileri sürmektedir. Hükümet, bu şikayetin reddedilmesini istemektedir.
AİHM, başka bir uluslararası örgütün müdahale etmesi sorununun incelenmesinin
gerekli olmadığına kanaat getirmektedir (Bkz. Eşber Yağmurdereli (karar), no: 29590/96).
Zira her halükarda başvurunun bu kısmının aşağıdaki gerekçelerden dolayı kabul
edilemeyeceğini düşünmektedir.
Bu davada, başvuranların AİHM önünde ileri sürdükleri kötü muameleler, özellikle
elektroşok, basınçlı su sıkma ve elle tecavüz gibi kötü muamelelerden ibarettir.
AİHM, bu konuda, başvuranların Türkiye’de işkence uygulamasının olduğuna dair
mevcut davada somut ve uygun olaylara dayanmayan genel kanısına delil niteliği
kazandırılabileceğini söyleyemez (Bkz. Kaplan-Türkiye (karar), no: 24932/94 ve mutatis
mutandis Labita-İtalya, no: 26772/95). Bununla birlikte AİHM, başvuranların, işkence
iddialarına dayanak olarak en ufak bir maddi unsur veya herhangi bir delil başlangıcı
sunmadıklarını ve ikna edici bir açıklama getirmediklerini not etmektedir. Türkiye İnsan
Hakları Vakfı’nın düzenlediği belge ise, başvuran D.A.’nın hemoroid ve dişle ilgili sağlık
problemleri hakkında olup, olayların meydana geldiği tarihten altı yıl sonra ve 2004 ve 2005
yıllarında maruz kaldığı muameleleri açıklamak üzere hazırlandığından dolayı, gözönünde
bulundurulamaz (Balyemez-Türkiye, no: 32495/03). Ayrıca bu belgede, 27 Aralık 2004 tarihli
muayene konusunda, omuzlarda ve sağ kolda “bir yıldır süren” ağrıların bulunduğuna yer
verilmiştir.
AİHM, bu durumda gizli gözaltının sözkonusu olmadığını tespit etmektedir (Bkz.
Kaplan).
Hiç kuşkusuz AİHM, bir kimsenin gözaltı sırasında yapılan kötü muameleler
konusunda delil elde etmesinin zor olabileceğini kabul etmektedir. AİHM, başvuranların delil
sunmaktaki karşılaştıkları zorluğun, uygun dönemde dile getirilen şikayetler karşısında,
kısmen de olsa yetkili makamların etkili bir şekilde hareket etmemesinden kaynaklandığı
durumların olabileceğini de kabul etmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Caloc-Fransa, no:
33951/96, İlhan-Türkiye, no: 22277/93 ve Labita).
Hal böyleyken, dosyadan gözaltı süresi sona ermeden ve sona erdikten sonra
başvuranların adli tabip tarafından muayene edildikleri ortaya çıkmaktadır. Daha sonra,
söylediklerini destekleyen olası lezyonları ortaya koymak amacıyla, başvuranların uzmanlar
tarafından yapılan birçok sağlık muayenesinden geçmişlerdir. Oysa bu sağlık raporların
hiçbirinde, başvuranların maruz kaldıkları bazı kötü muamelelerin, –vurgulamak gerekir-
olaylardan çok sonra bile fark edilebilecek kötü muamelelerin olduğunu düşündürecek kadar
ciddi olduklarına dair herhangi bir belirti tespit edilmemiştir.
AİHM, başvuranların gözaltındayken, “Devlet görevlileri karşısında zayıf, güçsüz ve
kaygı duygularını uyandıracak” bir durumda olabileceklerini kabul etmeye hazırdır (Bkz.
İlhan ve Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar). Ancak AİHM, ilk önce ve uygun
açıklamalar olmadığında, başvuranların gözaltı süresinin sona ermesinden sonraki dönemde
de durumun devam etmesini kabul edemez.
Ancak adli makamlar, başvuranların daha sonraki şikayetler konusunda etkili başvuru
yürütme yükümlülüğünü yerine getirmemekle itham edilemez. Zira, ancak başvuranların
iddialarının “savunulabilir” olarak kabul edilmesi durumunda, bu makamların bu
yükümlülüğü yerine getirmesi gerekir. Bu davada, Temmuz ayı boyunca hazırlanan birçok
sağlık raporu gözönüne alındığında, böyle bir durumun sözkonusu olmadığı ortaya
çıkmaktadır (Bkz. diğerleri arasında Salman-Fransa, no: 21986, İlhan, Çakıcı-Türkiye, no:
23657/94 ve Aksoy).
Kısacası AİHM, polislerin başvuranlara şikayetçi oldukları kötü muameleleri
uyguladıklarına yönelik makul bir şüpheye neden olacak (Bkz. a contrario, bir tutuklu
hakkındaki AİHM kararında yer verilen gözaltının sona ermesinin ardından hazırlanan sağlık
raporları, yara izlerinin bulunduğunu belirtmektedir, Kekil Demirel-Türkiye, no: 48581/99)
ve/yada ulusal adli makamların bu davadaki tutumlarını sözkonusu yapacak hiçbir unsurun
bulunmadığını gözlemlemektedir (Bkz. diğerleri arasında, Yılmaz-Türkiye (karar), no:
50743/99, Fidan-Türkiye (karar), no: 24209/94, Uykur-Türkiye (karar), no: 24599/95 ve Ş.T.-
bkz. mutatis mutandis Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar).
Sonuç olarak AİHM, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve
AİHS’nin 35§1 ve 4 maddesi uyarınca kabuledilemez ilan edilmesi gerektiğine kanaat
getirmektedir.
II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, yedi günlük gözaltı süresini ortaya koyarak, AİHS’nin 5§3 maddesinin
ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
Hükümet, gözaltı süresinin olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan
mevzuata uygun olduğunu ve diğer yandan, gözaltı süresinin ilk dört günden sonraya
uzatılmasına adli makamların izin verdiğini ileri sürmektedir.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
Hükümet, Kekil Demirel tarafından yapılan başvuru hakkında 4 Temmuz 2000 tarihli
kısmi kabuledilebilirlik kararına AİHM’nin dikkatini çekmiştir. Sözkonusu kararda AİHM,
başvuranlarla aynı cezaevinde kalan tutuklunun gözaltı süresine ilişkin şikayeti kabuledilemez
bulmuştur.
Oysa AİHM, başvuranların gözaltı süresinin 23 Temmuz 1998 tarihinde sona erdiğini
ve yukarıda adıgeçen başvurunun Kekil Demirel tarafından 4 Mayıs 1999 tarihinde, yani
gözaltı süresinin sona ermesinin ardından altı ay sonra yapıldığını, halbuki başvuranların
mevcut başvuruyu 3 Aralık 1998 tarihinde yaptıklarını tespit etmektedir.
Ayrıca AİHM, bu şikayetin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan
yoksun olduğunu tespit etmektedir. AİHM, başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi tespit
etmediğinden başvuruyu kabuledilebilir ilan etmektedir.
B. Esasa Dair
AİHM, dava konusu gözaltı süresinin 17 Temmuz 1998 tarihinde başvuranların
yakalanmasıyla başladığını ve 23 Temmuz 1998 tarihinde başvuranlar hakkında tutuklu
yargılama kararı verildikten sonra sona erdiğini not etmektedir.
AİHM, Brogan ve diğerleri-Birleşik Krallık kararında, ilgilinin hakim önüne
çıkarılmaksızın geçen dört gün altı saatlik gözaltı süresinin, teröre karşı toplumu koruma
amacı olsa da, 5§3 maddesi tarafından kesin olarak belirlenen zaman sınırlarını geçtiğine
kanaat getirdiğini hatırlatmaktadır.
Dolayısıyla AİHM, bu davada başvuranların “hakim önüne çıkarılmadan” yedi gün
süreyle gözaltında tutulmalarının gerekli olduğunu kabul edemez.
Dolayısıyla AİHS’nin 5§3 maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran D.A., maddi zarar konusunu AİHM’nin takdirine bırakmaktadır. Başvuran
B.Y., maddi zararını kanıtlamasının zor olduğunu, ancak olaylardan önce boyacılık
mesleğinin olduğunu ileri sürmektedir.
Başvuranlar, manevi zarar konusunda sırasıyla 25.000 Euro ve 13.500 Euro
istemektedirler.
Hükümet, aşırı ve dayanaksız olan bu taleplerin reddedilmesini istemektedir.
AİHM, tespit ettiği ihlale ilişkin maddi zararın, dosya unsurlarından ortaya
çıkarılamayacağını tespit etmektedir. Dolayısıyla bu bakımdan başvuranlara bir tazminat
ödenmesine gerek yoktur (Demir ve diğerleri-Türkiye, 23 Eylül 1998 tarihli karar).
Buna karşın AİHM, başvuranların yedi gün süreyle gözaltında tutulduklarını tespit
etmekte ve bunun da başvuranlara manevi zarara neden olduğunun kuvvetle ihtimal olduğuna
kanaat getirmektedir. AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvuranların her birine 1.500 Euro
ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, masraf ve harcamalar için toplam 3.000 Euro istemektedir.
Hükümet, delil bulunmadığı gözönüne alınarak bu iddianın reddedilmesini
istemektedir.
AİHM içtihadına göre, bir başvurana sadece tespit edilen ihlalle ilişkisi olan ve
gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda olan masraf ve harcamalar ödenmektedir (Beyeler-
İtalya (adil tazmin), no: 33202/96).
AİHM, delil bulunmadığından dolayı başvuranların taleplerini kabul edemez. Buna
karşın mevcut davanın hazırlanması amacıyla bazı masrafların yapılması gereklidir. Bu
davada AİHM, elinde bulunan unsurları ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönüne alarak
başvuranların her birine yapılan bütün harcamalar için 1.000 Euro ödenmesinin makul
olduğuna kanaat getirmektedir. Başvuran D.A konusunda AİHM, Avrupa Konseyi’nden adli
yardım adı altında alınan 630 Euro tutarının bu miktardan düşürülmesinin gerektiğine kanaat
getirmektedir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuranların gözaltı süresine ilişkin şikayetlerinin kabuledilebilir, başvurunun geri kalan
kısmının ise kabuledilemez olduğuna;
2. AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) Bu kararın, AİHS’nin 44§2 maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in:
i. manevi tazminat için başvuranların her birine 1.500 (bin beş yüz) Euro;
ii. masraf ve harcamalar için D.A.’ya, 1.000 (bin) Euro’dan adli yardım adı altında
alınan 630 (altı yüz otuz) Euro düşürülerek kalan miktarı ve B.Y.’ye 1.000 Euro;
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda
belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankası’nın kredi faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle
gecikme faizi uygulanmasına;
4. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 8 Ağustos 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło