45742/99

WyrokETPCz2006-06-22ECLI:CE:ECHR:2006:0622JUD004574299

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy zatrzymanie i traktowanie skarżącego przez policję stanowiło nieludzkie lub poniżające traktowanie w rozumieniu art. 3 Konwencji, oraz czy brak skutecznego dochodzenia w tej sprawie naruszył art. 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał przypomniał, że obrażenia odniesione w areszcie policyjnym stanowią silny dowód faktyczny na odpowiedzialność państwa, jeśli rząd nie przedstawi rozsądnego wyjaśnienia ich pochodzenia. W niniejszej sprawie, pomimo medycznie potwierdzonych obrażeń, rząd nie zdołał udowodnić, że powstały one w wyniku oporu skarżącego. W odniesieniu do art. 13, Trybunał uznał, że wobec uzasadnionego zarzutu naruszenia art. 3, państwo miało pozytywny obowiązek przeprowadzenia skutecznego dochodzenia. Brak autoryzacji ścigania policjantów i zaniechanie przesłuchania kluczowych świadków uniemożliwiły identyfikację i ukaranie odpowiedzialnych, co naruszyło prawo do skutecznego środka odwoławczego.
Stan faktyczny
Skarżący Muhittin Köylüoğlu, turecki prawnik i działacz praw człowieka, został zatrzymany przez policję 7 lutego 1998 r. podczas kontroli tożsamości w kawiarni. Twierdził, że był bity i grożono mu przez funkcjonariuszy. Badania medyczne przeprowadzone tej samej nocy potwierdziły obrażenia głowy i ucha. Skarżący złożył skargę na policjantów, ale prokuratura krajowa odmówiła wszczęcia postępowania karnego, a władze administracyjne (Stambulska Wojewódzka Rada Administracyjna) odmówiły autoryzacji ścigania funkcjonariuszy. W odrębnej sprawie, skarżący został uniewinniony z zarzutu znieważenia policjantów.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza dopuszczalność skargi. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji. Zasądza 5 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz odsetki za zwłokę. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   KÖYLÜOĞLU - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:45742/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   HAZİRAN 2006   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek   olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 45742/99 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk   vatandaşı Muhittin Köylüoğlu’nun (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM)   Eylül 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)   34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından   Erol tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   Başvuran, birçok insan haklarını koruma derneğinin kurucu üyesi ve aynı zamanda   avukat olup, 7 Şubat 1998 tarihinde, saat 21:00’e doğru avukatlık bürosunun karşısında   bulunan kafede yapılan kimlik kontrolü sırasında yakalanmıştır.   Aynı gün, sanık olarak dinlenen başvuran, kendisini yakalayan A.U., E.Z. ve Y.D. adlı   polis memurları aleyhinde, kötü muamele yaptıklarını iddia ederek Cumhuriyet   Başsavcılığı’na şikayette bulunmuştur. Başvuran, özellikle polislerin kafasına vurarak   kendisini öldürmekle tehdit ettiklerini ve cüzdanında bulunan parasını aldıklarını   savunmuştur.   Yine 7 Şubat 1998 tarihinde, hakkında şikayette bulunulan üç polisin her biri,   başvuran aleyhinde şikayette bulunmuştur.   Başvuran, 7 Şubat 1998 tarihinde gece saatlerinde, önce Haseki Devlet Hastanesi’nde   muayene edilmiştir. Doktor, muayene sonrasında sağ kulak bölgesinde hassasiyet tespit etmiş   ve Neuroloji ve O.R.L. servislerinde de muayene olmasını salık vermiştir. Başvuran, daha   sonra Adli Tıp Kurumu doktoru tarafından muayene edilmiştir. Hazırlanan raporda, artkafa   bölgesinde iki santimlik şişkinliğin yanısıra sağ kulakta şişkinlik ve hassasiyete yer   verilmiştir. Doktor, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığını belirterek bir günlük rapor   vermiştir.   Başvuran, Baro’dan gelen yazının Şehremini Komiserliği’ne gelmesinin ardından,   Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı üzerine ve gün içinde Cumhuriyet Savcılığı’na ifadesini   vermesi koşuluyla, 8 Şubat 1998 tarihinde sabaha karşı serbest bırakılmıştır. Başkomiser   Cumhuriyet Savcılığı’na gönderdiği yazısında, başvuranın kimliğini göstermek istemediğini,   polis memurlarına hakaret ettiğini ve polis aracına binmemek için direndiğini belirtmiştir.   Başvuran Şehremini Polis Karakolu’nda sorguya çekilmediğini belirtmiştir.   Cumhuriyet Başsavcılığı, 10 Şubat 1998 tarihinde Türk Ceza Kanunu’nun 266/1   maddesi hükümlerine uygun olarak, üç memura görevi esnasında hakaret ettiği gerekçesiyle   başvuran aleyhinde Fatih Asliye Ceza Mahkemesi önünde dava açmıştır.   Başvuran, Aliye Ceza Mahkemesi’ndeki 25 Mart 1998 tarihli duruşmada Cumhuriyet   Savcılığı’na verdiği ifadelerini yinelemiştir. Başvuran, kafede yakalanmasına tanık olan   kişilerin ve Gayrettepe Polis Karakolu’nda bulunan kişilerin isimlerini vermiştir. Polis ve   Asliye Ceza Mahkemesi, sadece S.Ç. adlı kafe çalışanının ifadesini almışlardır. Kafe çalışanı   polisler önünde, polislerin olaylara ilişkin verdiği bilgileri, mahkeme önünde ise başvuranın   verdiği bilgileri doğrulamıştır.   Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Mayıs 1998 tarihli bir kararla aleyhinde delil bulunmadığı   gerekçesiyle başvuranın beraatına karar vermiştir.   İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 13 Şubat 1998 tarihinde başvuranın polisler   aleyhinde yaptığı şikayet konusunda, polis memurlarının idari görevleri çerçevesinde hareket   ettiklerini ortaya koyduktan sonra, yetkisizlik kararı vermiş ve devlet memurlarının cezai   kovuşturmalarına ilişkin mevzuata uygun olarak, dosyayı İstanbul Valiliği’ne sevk etmiştir.   Bu mevzuata göre, İl İdare Konseyi hazırlık soruşturması yapmakla yükümlüdür.   İstanbul İl İdari Konseyi, 26 Nisan 2000 tarihli kararla, aleyhlerinde hiçbir delilin   bulunmadığı gerekçesiyle, polisler hakkında men-i muhakeme kararı vermiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. BAŞVURUNUN KABULEDİLEBİLİRLİĞİ HAKKINDA   AİHM, başvurunun geri kalan kısmının AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça   dayanaktan yoksun olduğunu tespit etmektedir. Ayrıca AİHM, başvurunun hiçbir   kabuledilemezlik gerekçesine ters düşmediğini belirtmektedir. Dolayısıyla başvuruyu   kabuledilebilir ilan etmek uygun olacaktır.   II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, yakalanması ve gözaltına alınması sırasında maruz kaldığını iddia ettiği   kötü muameleden şikayetçi olmaktadır. Başvuran özellikle, kardeşinin polis tarafından   arandığı gerekçesiyle polislerin kendisine kötü davrandığını ve kendisinin de mahkemeler   önünde sözümona yasadışı örgüt üyesi olarak tanıtıldığını ileri sürmektedir. Başvurana göre,   davaya ilişkin olaylar, avukatlık mesleği üzerinde caydırıcı bir etkisinin olması amacıyla,   yetkililerin kendisine yaptığı keyfi müdahalelerden sadece birini oluşturmaktadır. Başvuran   AİHS’nin 3. maddesini ileri sürmektedir.   Hükümet, ilk olarak, kimlik kartını göstermeyi reddetmesinin ardından, başvuranın   sadece on üç saat boyunca gözaltında tutulduğuna dikkati çekmektedir. Bu süre zarfında   ifadeler alınmış ve gerekli tıbbi muayeneler yapılmıştır. Hükümet’e göre, tıbbi belgelerde yer   verilen izler, hiçbir şekilde başvuranın iddialarını desteklemeye yetmeyecektir. Sözkonusu   izler, Hükümet’e göre, polis arabasında nakledilirken başvuranın mukavemet göstermesi   sonucunda oluşmuş olabilir. Hükümet, başvuranın mahkemelere çıkarıldığı sırada genellikle   saldırgan bir tutum sergilediğini eklemektedir. Dava koşullarında, normal şüphelilere göre   başvurana özel bir muamele yapılmıştır. Zira polisler başvuranı sorgulamamış ve kendilerine   hakaret etmesine rağmen başvurana hoşgörüyle yaklaşmışlardır.   Başvuran, bu argümanlara itiraz etmekte ve iddialarını yinelemektedir. Başvuran,   özellikle yakalama olayına tanık olan tek kişinin S.Ç. olduğunu ve S.Ç.’nin hakim önünde,   kendisinin anlattığı olayları onayladığını vurgulamaktadır. Ayrıca başvuran kendisinin   “saldırgan” olduğuna dair yapılan tanıma itiraz etmektedir.   AİHM, bir kimse polis memurları gözetiminde olmasına rağmen, gözaltı sırasında   yaralandığında, bu dönemde meydana gelmiş her yaralanma, ciddi maddi karineleri   oluşturacağını hatırlatmaktadır (Salman-Türkiye, no: 21986/93). Dolayısıyla Hükümet,   sözkonusu yaraların kaynağı konusunda, makul bir açıklama getirmekle ve mağdurun   özellikle tıbbi belgelere dayandırılan iddiaları konusunda şüphe uyandıran olayları ortaya   koyacak delilleri sunmakla yükümlüdür (Bkz. diğerleri arasında Tekin –Türkiye, 9 Haziran   tarihli karar, Labita-İtalya, no: 26772/95, Caloc-Fransa, no: 33951/96, Selmouni-   Fransa, no: 25803/94, Berktay-Türkiye, no: 22493/93, Altay-Türkiye, no: 22279/93 ve Esen-   Türkiye, no: 29484/95, 22 Temmuz 2003).   Bu konuda AİHM, 7 Şubat 1998 tarihinde geç saatlerde yakalanan başvuranın aynı   gece, önce Haseki Devlet Hastanesi’nde, daha sonra ise Fatih Adli Tıp Kurumu’nda muayene   edildiğini belirtmektedir. Tıbbi raporlar, art kafa kemiğinde ve sağ kulakta ağrı ve hassasiyete   yer vermiştir. Oysa dosyadaki hiçbir unsur, sözkonusu lezyonların başvuranın yakalanması   sırasında polislere direnmesi sonucunda meydana gelmiş olduğuna dair iddiayı   desteklememektedir. Sadece ulusal mahkemeler, bu direnme hususuna yer vermiştir. Ancak   hiçbir tanık ifadesi ile desteklenmemiştir. Ayrıca yumruklaşmaya neden olacak ve başvuranın   fiziksel olarak direndiğine dair hiçbir aydınlatıcı bir bilgi yoktur. Konuya ilişkin bilgiler,   “kendisini kollarından tuttuk” ve “arabaya binmemek için direnmiştir” açıklamaları ile   sınırlıdır. Bu açıklamalar başvuranda tespit edilen lezyonları kanıtlamak için yeterli değildir.   AİHM, değerlendirmesi için kendisine sunulan unsurların tümünü ve Hükümet’in   makul bir açıklama getirmediğini gözönüne alarak, tıbbi raporlarda tespit edilen yaraların,   ciddi düzeyde olmasa da, Devlet’in sorumlu olduğu insanlık dışı bir muameleden   kaynaklandığının bu davada ortaya konulduğuna kanaat getirmektedir.   Dolayısıyla AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.   III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, makamların kötü muamele iddialarına etkili bir şekilde tepki   göstermediklerini iddia etmektedir. Başvuran AİHS’nin 13. maddesini ileri sürmektedir.   AİHM, kendisine sunulan kanıtları temel alarak, 3. madde bakımından Savunmacı   Devlet’in sorumlu olduğuna hükmetmiştir. Dolayısıyla başvuran tarafından dile getirilen   şikayet, 13. madde uyarınca “savunulabilir” bir şikayettir. Yetkili makamların, bu hükmün   gerekliliklerine cevap verecek nitelikte etkili bir soruşturma başlatma ve yürütme zorunluluğu   bulunmaktaydı (Batı ve diğerleri-Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00).   Hükümet, başvuranın yakalanması ve gözaltına alınmasından sorumlu polislerin, delil   yetersizliğinden beraat ettiklerini yinelemektedir.   Başvuran, bu bilginin doğru olmadığını ifade etmektedir. Zira polisler hiçbir zaman   yargılanmamıştır. Başvuran, özellikle Gayrettepe Polis Karakolu’na götürülmesi olayının, ki   burada polislerin dava konusu fiillerine maruz kalmıştır, ulusal makamlar tarafından örtbas   edildiğini vurgulamaktadır.   AİHM, polisler aleyhinde cezai kovuşturmaların başlatılması izni, İstanbul Valiliği İl   İdare Konseyi tarafından verilmemiştir. Bu şekilde, başvuran tarafından sözüedilen farklı   tanıklar dinlenmeden dava dosyası kapatılmıştır.   Sonuç olarak bu davada yürütülen soruşturmanın etkili olduğu ve dava konusu   olaylardan sorumlu kişilerin tespit edilmesi ve cezalandırılmasını sağladığı söylenemez.   Dolayısıyla AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran, rakam belirtmeksizin manevi zararının telafi edilmesini istemektedir.   Başvuran, AİHM’nin takdirine bırakmaktadır.   Hükümet, bu noktada görüş bildirmemektedir.   AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana manevi zarar adı altında 5.000 Euro   ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamaların   ödenmesini istememektedir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı basit faiz   oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE   1. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   4. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YT.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in   başvurana,   i. manevi tazminat olarak 5.000 Euro’yu (beş bin Euro)   ii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümet’in,   Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit   faizi uygulamasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 22 Haziran 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.   maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   5

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło