45784/99
WyrokETPCz2006-09-19ECLI:CE:ECHR:2006:0919JUD004578499
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
1. Czy użycie siły przez żandarmerię, które doprowadziło do śmierci syna skarżącej, naruszyło materialny aspekt prawa do życia z art. 2 Konwencji? 2. Czy dochodzenie przeprowadzone przez władze krajowe w sprawie śmierci syna skarżącej było skuteczne i zgodne z proceduralnym aspektem prawa do życia z art. 2 Konwencji? 3. Czy skarżąca miała dostęp do skutecznego środka odwoławczego w związku ze śmiercią syna, zgodnie z art. 13 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że użycie siły przez żandarmerię było absolutnie konieczne w danych okolicznościach, ponieważ syn skarżącej, będąc uzbrojonym członkiem organizacji terrorystycznej, stawiał opór, strzelał do żandarmów i próbował użyć granatu, co uzasadniało działanie w samoobronie i w celu ochrony innych osób. W związku z tym, nie stwierdzono naruszenia materialnego aspektu art. 2 Konwencji. Natomiast, Trybunał stwierdził naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 oraz art. 13 Konwencji, ponieważ krajowe dochodzenie w sprawie śmierci było nieskuteczne. Władze nie przeprowadziły wszystkich niezbędnych czynności śledczych, takich jak przesłuchanie wszystkich świadków (w tym żandarmów i wieśniaków), wykonanie testów kryminalistycznych (np. ślady prochu na rękach zmarłego, odciski palców na granacie) oraz opóźniały się z pobieraniem zeznań. Te braki uniemożliwiły pełne wyjaśnienie okoliczności śmierci i pozbawiły skarżącą skutecznego środka odwoławczego.Stan faktyczny
Skarżąca, Sultan Karabulut, jest matką Özgüra Kemala Karabuluta, który zmarł w 1997 roku. Według skarżącej, jej syn został zabity przez żandarmów, którzy go śledzili, podczas gdy szukał mechanika dla zepsutego samochodu. Rząd turecki twierdził, że syn skarżącej był członkiem nielegalnej organizacji terrorystycznej TKP/ML TIKKO, stawiał opór podczas próby aresztowania, strzelał do żandarmów i próbował użyć granatu, co doprowadziło do jego śmierci w wyniku działań samoobronnych żandarmerii. Krajowe dochodzenie w sprawie śmierci syna skarżącej zakończyło się decyzją o nieściganiu żandarmów, którą podtrzymał sąd wyższej instancji.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdził brak naruszenia art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym. 3. Stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym. 4. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. 5. Zasądził na rzecz skarżącej 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 1 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków. 6. Odrzucił pozostałe żądania zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
C O N S E I L D E
L ' E U R O P E
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
SULTAN KARABULUT - TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢀvuru no: 45784/99)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Eylül 2006
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (45784/99) baꢀvuru no’lu davanın nedeni bu
ülke vatandaꢀı olan Sultan Karabulut’un (baꢀvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne
(AĐHM) 17 Kasım 1998 tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesinin (AĐHS) Temel Đnsan
Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.
Baꢀvuran, AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından G. Altay tarafından temsil
edilmektedir.
OLAYLAR
I. OLAYIN KOꢀULLARI
Türk vatandaꢀı olan baꢀvuran, Sultan Karabulut, 1948 yılında doğmuꢀtur ve
Ankara’da ikamet etmektedir. Baꢀvuran, 1997 yılında ölen Özgür Kemal Karabulut adlı
kiꢀinin annesidir.
Baꢀvuran, sunduğu resmi belgelerle çeliꢀen bazı olaylar iddia etmektedir. Baꢀvurana
göre, 20 Ekim 1997 tarihinde, oğlu, arızalı aracını iki köylü eꢀliğinde traktörle çektirmiꢀtir.
Böylece, oğlu sabah erken saatte, T. G. Adlı arkadaꢀıyla birlikte Taꢀova (Amasya) sanayi
bölgesine gelmiꢀtir. Baꢀvuranın oğlu, arkadaꢀını aracın yanında bırakarak, iki köylüyle
birlikte araba tamircisi aramaya gitmiꢀtir. Baꢀvuran, oğlunu o ana kadar izlemiꢀ olduğunu
düꢀündüğü jandarmaların, o anda onu öldürdüklerini iddia etmektedir.
Hükümete ve aynı gün düzenlenen tutanaklara göre, jandarmalar, sabah saat 06.00’ya
doğru, iki ꢀüpheli kiꢀinin Taꢀova istikametine doğru 60 EU 820 plakalı bir araçla
ilerlediklerini belirten bir ihbar almıꢀlardır.
Esençay Jandarma Karakolu’na bağlı bir ekip ꢀüpheli aracı izlemeye baꢀlamıꢀ ve
Taꢀova Jandarma Karakolu’na bağlı, bir subayın emrindeki beꢀ astsubay, iki çavuꢀ ve yirmi
askerden oluꢀan bir ekip Erbaa yolu üzerinde, Taꢀova’nın giriꢀinde bir sanayi bölgesinde
barikat kurmuꢀtur.
Saat 07.30’a doğru, araç belirtilen yere gelmiꢀ ve sanayi bölgesine girmiꢀtir.
Jandarmalar bölgenin giriꢀ ve çıkıꢀlarını tutmuꢀlar, diğerleri ise aracı takip etmiꢀlerdir.
Birkaç sokak ötede, iki kiꢀi aracı terk etmiꢀ ve yaya olarak kaçmıꢀlardır.
T.G. (üzerinde bulunan ve daha sonra sahte olduğu anlaꢀılan kimlik yüzünden V.T.
olarak belirtilen) araçtan uzaklaꢀmadan yakalanmıꢀtır. T.G.’nin üzerinden silah çıkmamıꢀtır.
Özgür Kemal Karabulut (aynı nedenle Yalçın Karabulut olarak belirtilen), uyarılara ve
uyarı ateꢀlerine uymayı reddederek kaçmıꢀtır. Özgür Kemal Karabulut, jandarmalara ateꢀ
açmıꢀ ve sanayi bölgesinin güneyinde bulunan orman yönüne gitmiꢀtir.
Jandarmalar, onun ayaklarına ateꢀ etmiꢀ ve onu yaralamıꢀlardır. Özgür Kemal
Karabulut, kaçmaya çalıꢀmıꢀtır ve jandarmalara el bombası atmaya çalıꢀtığı anda onlar
tarafından yakalanmıꢀtır. Sol koltukaltından yaralanan Özgür Kemal Karabulut olay yerinde,
H.G. adlı kiꢀinin yedek parça dükkanının üç metre yakınında ölmüꢀtür.
Ölen kiꢀinin iki metre yakınında, markası Star ve seri numarası 1605543 olan 16
mermilik kapasiteli, içinde 9 mm’lik Geco marka on bir mermi olan bir silah ele geçirilmiꢀtir.
Ölen kiꢀinin üzerinde aynı zamanda bu silaha uygun iki ꢀarjör, MKE markalı 75 mermi ve
çalıꢀır halde bir telsiz bulunmuꢀtur. Bu silaha ait iki boꢀ fiꢀek ve de el bombası tutanaklarda
belirtilmiꢀtir.
Daha sonra düzenlenen vukuat raporuna göre, jandarmalar 7.62 mm’lik 30 tane tüfek
fiꢀeği ve 7.65 mm’lik sekiz mermi kullanmıꢀlardır.
Taꢀova Cumhuriyet Savcısı, kazadan biraz sonra olay yerine gelmiꢀtir ve ölen kiꢀinin
sağ tarafı üzerine uzanmıꢀ ꢀekilde yerde yattığını ve yukarıda belirtilen nesnelerin ölen
kiꢀinin yakınında bulunduğunu belirten bir tutanak hazırlamıꢀtır. Savcı, ölen kiꢀinin cüzdanını
da incelemiꢀtir, cüzdanın içindekileri ele geçirmiꢀ, daha sonra bütün bu eꢀyaları jandarma
astsubayı H.A.’ya teslim etmiꢀtir. Savcı, fotoğraflar çektirmiꢀtir ve cesedin, otopsi yapılması
için Devlet Hastanesi’ne götürülmesini emretmiꢀtir.
Araçta bir miktar malzeme, değiꢀik araç plakaları ve yasadıꢀı TKP/ML TIKKO
örgütüyle ilgili diğer eꢀya ve dokümanlar da ele geçirilmiꢀtir. Savcı, 1997/518 no’lu bir dosya
açmıꢀtır.
Aynı güne ait ve saat 11.45’te tamamlanan cesedin incelenmesi iꢀlemi ve otopsi
raporu çok detaylıdır. Bu rapor, ölünün giysilerinin ceplerinde önemli miktarda belge ve para
bulunduğunu belirtmektedir. Böylece, Savcı, ölünün giysilerinin içlerinin incelenmesine
baꢀlanmasını gerekli görmüꢀ, giysiler makas yardımıyla açılmıꢀtır.
Cesede iliꢀkin olarak, rapor özellikle, sol koltukaltı çukurunda 1x1 cm boyutunda,
etrafında barut izi olmayan bitiꢀik iki mermi giriꢀini belirtmektedir. Doktor, iki merminin
sözkonusu olduğundan emin olmak için bir ameliyat yapmıꢀ ve durumu teyit etmiꢀtir. Biri sol
kürekkemiğinin altında 1x2 cm. boyutunda, diğeri bunun 5 cm. uzağında aynı hizada 2x3 cm.
boyutunda olan mermi çıkıꢀları sırt üzerinde bulunmaktaydı.
Sol bacakta ise, 1x1 cm. boyutunda, uyluk kemiğinin baꢀlangıcının 3 cm. altında
bulunan bir mermi giriꢀi ve aynı boyutta, bunun 13 cm. altında ikinci bir mermi giriꢀi tespit
edilmiꢀtir. Đlkinin çıkıꢀ deliği sol kalça üzerinde, ikincisinin çıkıꢀ yeri sol bacağın iç tarafında
bulunmaktaydı ve bunlar 4x4 cm. boyutundaydılar.
Rapor, deliklerin etrafında barut bulunmadığını, vücutta mermi bulunmadığını ve
yukarıda deliklere iliꢀkin sözü edilen belirtilerin uzun namlulu bir silahın atıꢀına uyduğunu da
belirtmektedir.
Doktor ve asistanı mermilerin göğüste izlediği yolun sol akciğerin orta lobunun tahrip
olmasına yol açtığını bunun da kalbin ve nefes almanın durmasına sebep olduğunu teyit
etmiꢀlerdir. Doktor ve asistanı ölüm nedeninin açık olduğuna karar vererek, klasik bir
otopsinin gerekli olmadığına kanaat getirmiꢀlerdir.
Ertesi gün, ölen kiꢀinin annesi ve amcası, Savcıyla beraber Devlet Hastanesi’ne
gitmiꢀlerdir. Amca, Karabulut’u teꢀhis etmiꢀ ve ceset kendilerine gömmeleri için teslim
edilmiꢀtir. O sırada, ölen kiꢀinin üzerinde bulunan kimliklerin erkek kardeꢀine ait olduğu
ortaya çıkmıꢀtır.
Olay, yerel polisin yetki alanına girdiği için, jandarmalar dosyanın tamamını, ele
geçirilen dokümanları ve eꢀyaları polis memurlarına iletmiꢀlerdir. Bu amaçla listeler
düzenlenmiꢀtir. 22 Ekim 1997 tarihli bir belge, aynı ꢀekilde ele geçirilen aracın çalıꢀır
durumda olduğuna iꢀaret etmektedir. Ekim 1997 tarihinde, kendisinin ve Karabulut’un Topçam bölgesinde örgüt
üyelerine yiyecek bıraktıklarını daha sonra yolda arabalarının arızalandığını beyan eden T.G.
adlı kiꢀiyle beraber polis tatbikatlı yer gösterme iꢀlemini gerçekleꢀtirmiꢀtir. Bu durumda, T.G.
ve Karabulut adlı kiꢀiler, araçlarını Taꢀova sanayi bölgesine kadar çeken iki köylüden yardım
istemiꢀ olacaklardı. Köylülerin gitmesinden az sonra, T.G. ve Karabulut adlı kiꢀilerin tamirci
dükkanlarının açılmasını bekledikleri sırada, jandarmalar müdahale etmiꢀlerdir. T.G. karꢀı
koymadan teslim olmuꢀ ama Karabulut silahını kullanmıꢀ ve kaçmıꢀtır.
T.G., Karabulut’un kaçtığı yolu göstermiꢀ ama olayın geri kalan kısmına ꢀahit
olmadığını beyan etmiꢀtir. ꢁubat 1998 tarihinde, baꢀvuran, operasyona katılan jandarmalar aleyhinde haksız
yere öldürme gücüne baꢀvurdukları gerekçesiyle resmi ꢀikayette bulunmuꢀtur.
Taꢀova Savcısı, 1998/118 no’lu bir dosya açmıꢀtır. 25 Mayıs 1998 tarihinde, Taꢀova
Savcısı, tüccarlar ve mahalle tamircileri olan ve olay sırasında hazır bulunan dört görgü
tanığının ifadelerini almıꢀtır.
Savcı, aynı gün, oğlunun kasten öldürüldüğünü oysaki yakalanabileceğini iddia eden
baꢀvuranın ifadesini almıꢀtır. Haziran 1998 tarihinde, Savcı, dava konusu jandarmalar hakkında men-i muhakeme
kararı vermiꢀtir. Savcı, özellikle, kendisine göre davadaki tutanakları ve kanıtları destekleyen
tanıklıkları dikkate almıꢀtır. Savcı, ölen kiꢀiye isabet eden dört mermiden, sol bacağa isabet
eden ikisinin ihtar amaçlı ilk ateꢀlemeler oldukları, oysaki, sol koltukaltına isabet eden ve
öldürücü olan diğer ikisinin Karabulut adlı kiꢀinin el bombasını atmaya hazırlandığı sırada
ateꢀlendikleri sonucuna varmıꢀtır. O halde, jandarmalar, meꢀru müdafaa durumundaydılar ve
silahlarını kullanma hakları vardı, hiçbir veri bu sonuca karꢀı durmamıꢀtır.
Baꢀvuranın Vezirköprü Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde oluꢀturduğu itiraz, 20
Ağustos 1998 tarihinde reddedilmiꢀtir.
Arada geçen zamanda, ratione materiae ilkesi uyarınca, 22 Ekim ve 3 Kasım 1997
tarihlerinde verilen yetkisizlik kararlarıyla, Taꢀova Savcısı, bir terör örgütüne üyelik ve
destek olma suçlarından ele alınan dosyayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına
iletmiꢀtir. Bu dosya, baꢀvuranın oğlunun ve T.G. adlı kiꢀinin üzerlerinde ve araçlarında
bulunan belgelere dayanılarak suçlanan altı kiꢀiyi kapsamaktaydı. Bu kiꢀiler, 1993 ve 1997
yılları arasında iꢀlenen farklı terörist eylemlerden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi
önünde yargılanmıꢀlardı. 12 Kasım 1997 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi
Savcısı, Karabulut adlı kiꢀi hakkında, sözkonusu kiꢀi öldüğü için, men-i muhakeme kararı
vermiꢀtir.
HUKUK AÇISINDAN
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK HAKKINDA
Hükümet, bir tazminat elde etmek için hukuki ve idari baꢀvuru yollarını vurgulamakta
ve iç hukuktaki baꢀvuru yolları kullanılmadığı için baꢀvurunun reddedilmesini talep
etmektedir.
AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesiyle sıkı benzerlikleri bulunan 35 § 1 maddenin
öngördüğü iç hukuk yollarının kullanılmasına iliꢀkin kuralın, baꢀvuranların iddia ettikleri
ihlallerin tazminini elde etmelerine olanak vermek için, baꢀvuranlara ilk olarak kendi
ülkelerinin hukuk sisteminde mevcut ve yeterli olan baꢀvuru yollarını kullanma
zorunluluğunu dayattığını hatırlatmaktadır. Bu baꢀvuru yolları, teoride olduğu gibi pratikte de
yeterli bir kesinlik seviyesinde bulunmalıdır ki bu olmadan sözkonusu baꢀvuru yolları için
istenen etkinlik ve ulaꢀılabilirlik eksik kalmaktadır (Đlhan-Türkiye, 22277/93 no’lu karar, ve
Selmouni-Fransa, 25803/94 no’lu karar).
Hükümetin atıfta bulunduğu hukuki ve idari baꢀvuru yollarına iliꢀkin olarak, AĐHM,
birçok kez bu baꢀvuru yolları hakkında görüꢀ bildirme fırsatı olduğunu ve AĐHS’nin 2.
maddesi uyarınca, iç hukukta etkin bir resmi soruꢀturma açılmadığı için, kullanılmalarına
gerek olmadığı sonucuna varmıꢀtır ( bkz, diğerleri arasında, Sabuktekin-Türkiye, 27243/95
no’lu karar ve Đlhan ). Sonuçta, AĐHM, Hükümetin ön itirazını esasla birleꢀtirmektedir.
AĐHM, baꢀvurunun, AĐHS’nin 35 § 3 maddesi uyarınca belirgin olarak kötü
temellendirilmiꢀ olmadığını tespit etmektedir. Öte yandan, AĐHM, baꢀka hiçbir
kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmeyerek baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna karar
vermiꢀtir.
II. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran, AĐHS’nin 2. maddesine atıfta bulunarak, güvenlik güçlerinin gereksiz yere
öldürme gücüne baꢀvurduklarından yakınmaktadır. Đkinci olarak, baꢀvuran, dosyaya eklenen
tutanakların içeriğine atıfta bulunarak, oğlunun ölümü üzerine jandarmaların bu ꢀekil bir güç
kullanma haklarının olup olmadığını ortaya koyacak etkin bir soruꢀturma yürütülmediği
kanaatindedir.
A. AĐHS’nin 2. maddesinin maddi açısı altında
Hükümet, polis memurlarının kullandığı gücün kanuni düzenlemelerle öngörüldüğünü
ve AĐHS’nin 2. maddesiyle bağdaꢀtığını beyan etmektedir.
Baꢀvuran, ꢀikayetlerini devam ettirmektedir. Baꢀvuran, ne aracın bir traktörle çekilmiꢀ
olması ne de eꢀlik eden iki köylünün varlığının tutanaklarda belirtildiğini ileri sürmektedir.
Öte yandan, otopsi raporu, öldürücü mermilerin önden veya yandan atıldığını varsaymaktadır
ki bu kaçan bir kiꢀinin üzerine ateꢀ açıldığı tezinin tersini söylemektedir. Sonuç olarak, sanayi
bölgesi jandarmalar tarafından kuꢀatılmıꢀ olduğu için oğlunun hiçbir kaçma imkanı
bulunmamaktaydı.
1. Genel prensipler
Yaꢀama hakkını garanti altına alan ve ölüme çarptırmanın mazur görülebileceği
durumları belirten AĐHS’nin 2. maddesi, AĐHS’nin temel maddeleri arasında yer almaktadır
ve hiçbir ꢀekilde kaldırılması sözkonusu değildir. (Velikova- Bulgaristan, 41488/98 no’lu
karar). Bu madde, AĐHS’nin 3. maddesiyle birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluꢀturan demokratik
toplumların temel değerlerinden birini kapsamaktadır. Bunun için, ölüme çarptırmanın meꢀru
olabileceği koꢀullar titizlikle yorumlanmalıdır (Salman-Türkiye, 21986/93 no’lu karar).
Đnsanların korunmasının aracını teꢀkil eden AĐHS’nin, konusu ve amacı aynı zamanda
AĐHS’nin 2. maddesinin, AĐHS’nin açık ve etkin zorunluluklarına uygun ꢀekilde
yorumlanması ve uygulanmasını gerektirmektedir ( McCann ve diğerleri-Đngiltere, 27 Eylül tarihli, A serisi 324 no’lu karar).
AĐHS’nin 2 § 1 maddesinin ilk cümlesi, Devleti, kasten ve yasadıꢀı yoldan ölüme
sebebiyet vermekten kaçınmaya zorlamakla kalmamakta, ama aynı zamanda kendi iç hukuk
düzeni çerçevesinde, kendi yargılama alanına giren kiꢀilerin hayatını korumak için gerekli
önlemleri almaya da zorlamaktadır (Kılıç-Türkiye, 22492/93 no’lu karar). Bu bağlamda,
Devletin zorunluluğu, bireye yönelik saldırılarda bulunmaktan caydırma amaçlı olan ve bu
ihlalleri önceden haber vermek, bastırmak ve cezalandırmak için düzenlenmiꢀ bir uygulama
mekanizmasına dayanan hukuki ve idari bir çerçeveyi uygulamaya koyarak temel bir görev
olan, yaꢀam hakkını garanti altına almayı içermektedir.
AĐHS’nin 2. maddesinin de metninde belirtildiği ꢀekliyle, güvenlik güçlerinin öldürme
gücüne baꢀvurması bazı durumlarda mazur görülebilir. Bununla birlikte, bu güvenlik
güçlerinin operasyonlarına, ulusal hukuk tarafından izin verilmesinin yanında, sözkonusu
operasyonlar, keyfiyete ve gücün kötüye kullanılmasına karꢀı ve hatta önlenebilir kazalara
karꢀı uygun ve etkin garantiler sistemi kapsamında bu hukuk tarafından yeterince
sınırlanmalıdır. Düzeni sağlamaktan sorumlu görevlilerin güçleri, görevlerini icra ettikleri
sırada ki bu ister önceden hazırlanmıꢀ bir operasyon durumunda ister tehlikeli olarak
algılanan bir kiꢀinin aniden yakalanması durumunda belirsiz olmamalıdır: hukuki ve idari bir
çerçeve kanunların uygulanmasından sorumlu kiꢀilerin güç ve ateꢀli silahlar kullanabileceği
sınırlı durumları konuya iliꢀkin uluslararası kuralları göz önünde bulundurarak tanımlamalıdır
(Makaratzis-Yunanistan, 50385/99 no’lu karar, bkz. aynı kararda, “Güce baꢀvurmaya iliꢀkin
Birleꢀmiꢀ Milletler Đlkeleri”).
Bu bağlamda, AĐHS’nin 2. maddesinin ikinci paragrafının metni bütün olarak ele
alındığında, kasıtlı öldürmeye izin verildiği durumları tanımlamamaktadır ama “güce
baꢀvurulabilecek” durumları ki bu istemeden ölüme sebebiyet vermeye kadar gidebilir,
belirtmektedir. “Kesinlikle gerekli” kelimelerinin kullanılması, AĐHS’nin 8’den 11’e kadar
olan maddeleri 2. paragrafı uyarınca Devlet müdahalesinin demokratik bir toplumda gerekli
olup olmadığının belirlenmesi için normalde kullanılandan daha sıkı ve daha zorlayıcı bir
gereklilik kriteri uygulamak gerektiğinin anlaꢀılmasına yol açmaktadır. Özellikle, güce
baꢀvurma, AĐHS’nin 2. maddesinin 2 a) dan c) ye kadar olan bentleri sıralanan amaçların
gerçekleꢀtirilmesiyle sıkı sıkıya orantılı olmalıdır. AĐHM’nin, demokratik bir toplumda bu
düzenlemenin önemini tanıyarak, bir görüꢀ oluꢀturabilmek için, kiꢀinin ölüme çarptırıldığı
durumları, özellikle öldürme gücünün kasten uygulandığı zamanları aꢀırı dikkatli bir ꢀekilde
incelemesi ve sadece güce baꢀvuran Devlet görevlilerinin eylemlerini değil aynı zamanda
davanın koꢀullarının bütününü özellikle sözkonusu eylemlerin hazırlanmasını ve kontrolünü
dikkate alması gerekmektedir (McCann ve diğerleri).
2. Davadaki uygulama
AĐHM, davada kendisinin bizzat, uyuꢀmazlık dönemindeki olgusal koꢀulların tam
tablosunu elde etmek için olayları kontrol etmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir. Çünkü
baꢀvuran oğlunun güvenlik güçleri tarafından kasten öldürüldüğünü iddia etmesine rağmen,
ulusal makamların tespitlerini ꢀüpheli duruma düꢀürecek türden hiçbir belge veya kanıt
baꢀlangıcı sunmamıꢀtır.
AĐHM, sonuç olarak dava dosyasına eklenen resmi belgeler ıꢀığında ortaya çıkan
soruları ve tarafların sunduğu gözlemleri inceleyecektir.
AĐHM, bu verilerin değerlendirilmesi için “her türlü makul ꢀüphenin ötesinde” kanıt
ilkesine bağlanmaktadır, bu ꢀekil bir kanıt, yeterince önemli, açık ve uygun bir demet
göstergenin veya çürütülmeyen karinelerin sonucunda ortaya çıkabilir (bkz, diğerleri
arasında, Seyhan-Türkiye, 33384/96 no’lu, 2 Kasım 2004 tarihli karar).
Davada, AĐHM, zaten çoğu baꢀvuran tarafından baꢀvurusunun giriꢀinde iletilmiꢀ olan
resmi belgelerin içeriğinden ve gerçekliğinden ꢀüphe etmeye olanak tanıyacak hiçbir veri
tespit etmemektedir.
Baꢀvuranın jandarmaların oğlunu yakalayabilme imkanı olduğu iddiasına iliꢀkin
olarak, AĐHM, bu ꢀekil durumların var olduğu sonucuna varmak için, belirgin olarak elinde
bulunmayan ikna edici verilerin kendisine gerekeceğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu
iddia hiçbir kanıt baꢀlangıcına dayanmamaktadır.
Đç hukuk çerçevesine iliꢀkin olarak, AĐHM baꢀvuranın, formasyon, bilgi veya uygun
talimatların eksikliği nedeniyle, jandarmaların görevlerini sözkonusu terörle mücadele
operasyonu çerçevesinde yerine getirirken belirsizlik içinde olduklarını iddia etmediğini
belirlemektedir. Bu konuda, AĐHM, ateꢀli silahların kullanılmasını düzenleyen temel yasama
metni olan 2559 no’lu Kanunu’nun 16. maddesinin 1934 yılında kabul edildiğini ve kesinlikle
konuyla ilgili oluꢀturulmuꢀ uluslararası kuralları göz önünde bulundurularak bir
güncellemeye ihtiyaç duyduğunu tespit etmeyi görev bilmektedir (bkz, diğerleri arasında,
Makaratzis). Bununla birlikte, Anayasa’nın 17. maddesi uyarınca öldürme gücüne
baꢀvurmanın sadece “Kanunun izin verdiği mutlak zorunluluk durumunda” mazur
görülebileceğini vurgulamak gerekir. Sonuç olarak, belirtilen kural ile AĐHS’nin 2 § 2
maddesindeki “kesinlikle gerekli” terimleri arasındaki fark, sırf bu veriden hareketle
AĐHS’nin 2 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterince önemli değildir
(bkz, mutatis mutandis, McCann ve diğerleri).
Operasyonun hazırlık ve kontrol aꢀamasına iliꢀkin olarak, AĐHM’nin özellikle
olayların meydana geldiği ortamı ve daha sonra durumun ne ꢀekilde seyrettiğini dikkate
almalıdır (Andronicou ve Constantinou-Kıbrıs, 9 Ekim 1997 tarihli karar).
Ortama iliꢀkin olarak, yetkili makamların, yasadıꢀı silahlı bir örgüte üye iki ꢀüpheliye
yönelik iꢀlem yaptıkları kesindir. Đhbardan itibaren, yetkililerin, ꢀüphelileri yakalamak için
çabuk hareket etmeleri gerekmekteydi. Bu yüzden güvenlik güçleri ꢀehrin giriꢀinde
mevzilenmiꢀlerdi.
Baꢀvuranın oğlunun ve T.G.’nin kullandığı aracın çalıꢀır durumda mı olduğu yoksa bir
traktörle mi çekildiğine iliꢀkin olayların belirli olmamasına rağmen, AĐHM, bu nokta
üzerinde durmayacaktır çünkü davada, araba içinde yakalama gerçekleꢀmediği görülmektedir.
Dolayısıyla, AĐHM’nin, AĐHS’nin 2. maddesinin özü çerçevesindeki incelemesi ölüm anı
üzerinde yoğunlaꢀacaktır.
AĐHM, hemen T.G. adlı kiꢀinin güce baꢀvurulmadan yakalandığı karinesine
ulaꢀmıꢀtır, baꢀvuranın oğlu için de, eğer direnmeden teslim olduysa, aynı ꢀeyin olmuꢀ
olabileceğinin aksini ispatlayan hiçbir veri tespit etmemiꢀtir. Üstelik, bu davanın ortamı hiçbir
ꢀekilde güvenlik güçlerinin baꢀvuranın oğlunu öldürmek için özel bir nedeni olduğunu
düꢀündürmemektedir ki zaten bu ꢀekil bir iddiada bulunulmamıꢀtır.
Bu durumda, güç kullanmanın baꢀvuranın oğlunun jandarmalar kendisini yakalayacağı
sırada sert reaksiyon vermesinin doğrudan sonucu olduğuna varılmaktadır. Aslında,
tanıklıklar jandarmaların kendisini önce sözlü olarak daha sonra ateꢀ açarak ihtar ettiklerini
teyit etmektedir. Öte yandan, hiçbir veri Savcının ayaklara sıkılan mermilerin ilk mermiler
olduğuna iliꢀkin sonucuyla ters düꢀmemektedir. C.T. adlı kiꢀinin tanıklığı da bu yöndedir.
Ancak daha sonra, baꢀvuranın oğlu, bir el bombası kullanmaya çalıꢀtığı sırada sol koltuk
altına isabet eden iki mermiyle öldürülmüꢀtür. Sonuç olarak, uyuꢀmazlık konusu olan
operasyonun “yasadıꢀı ꢀiddete karꢀı her bireyin güvenliğini sağlamayı” ve özellikle AĐHS’nin § 2 a) ve b) maddesi uyarınca “olağan bir yakalama gerçekleꢀtirmek” amacıyla
düzenlendiği öngörülebilir.
Bu yüzden, AĐHM, jandarmaların karꢀı karꢀıya olduğu durum göz önüne alınınca,
yukarıda belirtilen amaçlara ulaꢀmak için kullanılan gücün kesinlikle gerekli olup olmadığını
özellikle bu gücün tam orantılı bir niteliği olup olmadığını incelemeye davet edilmiꢀtir.
Baꢀvuran, sanayi bölgesinde oğlunun çevresinin sarıldığını ve onun uygun yollarla
etkisiz hale getirilmesinin mümkün olabileceğini iddia etmektedir.
Hükümet, güvenlik güçlerinin öldürme gücüne baꢀvurduklarını çünkü bu durumun,
ilgilinin davranıꢀıyla kesinlikle gerekli hale geldiği kanaatindedir. Jandarmalar, bir el
bombasının kullanılması sözkonusu olduğundan kendi hayatlarını ve üçüncü kiꢀilerin
hayatlarını korumak için bu ꢀekilde davranmıꢀlardır.
AĐHM için, jandarmaların, silahlı olan ꢀüphelinin fiziksel olarak el bombası
kullanacak durumda olmaması için ateꢀ etmeyi gerekli gördüklerini düꢀünmek makuldur
(bkz. McCann ve diğerleri, Andronicou ve Constantinou, Brady-Đngiltere, 55151/00 no’lu, 3
Nisan 2001 tarihli karar, ve Bubbins-Đngiltere, 50196/99 no’lu karar).
AĐHM, elindeki veriler ve yukarıda incelenen ꢀartlar göz önüne alınınca, davada
etkisiz hale getirici yolların kullanılmasını uygunluğu hakkında soyut varsayımlarda
bulunmayı gerekli bulmamaktadır. AĐHM’nin, Andronicou ve Constantinou davasında daha
önce tespit ettiği gibi, jandarmalar kendi hayatlarına ve üçüncü kiꢀilerin hayatlarına yönelik
her türlü riski bertaraf etmek için, iyi niyetli makul olarak gerekli gördükleri her türlü önlemi
almaya yetkilidirler. Bu bağlamda, AĐHM’nin görevi, duruma iliꢀkin kendi değerlendirmesini
güvenlik güçlerinin değerlendirmesinin yerine koymaktan ve böylece, ateꢀli silahlardan
yararlanmadan önce göz yaꢀartıcı bombalar, plastik mermiler veya hareket etmeyi engelleyen
el bombaları gibi etkisiz hale getirici metotların kullanılmasının dayatılmasından ibaret
değildir. Kesinlikle, eğer ölüme sebebiyet vermesi mümkün olan metotlara baꢀvurma yavaꢀ
yavaꢀ sınırlandırılmak amaçlanıyorsa bu ꢀekil metotların yaygın olması istenmektedir.
Bununla birlikte, veri bir davanın koꢀulları göz önünde bulundurulmadan bu ꢀekil bir ilke
zorunluluğu ortaya koymak, özellikle insan doğasının öngörülemez karakteri göz önüne
bulundurulduğunda, Devlete ve Devletin kanunları uygulamaktan sorumlu görevlilerine
kendi hayatları ve baꢀkalarının hayatları aleyhine uygulanması riskini doğuracak gerçek dıꢀı
bir görev dayatacaktır.
Bunun için, AĐHM, davada öldürme gücüne baꢀvurmanın, ꢀiddete karꢀı her bireyin
korunmasını sağlamak için kesinlikle zorunlu olduğu kanaatindedir. Üstelik, her türlü makul
ꢀüphenin ötesinde gereksiz ꢀekilde aꢀırı bir güç kullanıldığını ortaya koyacak hiçbir veri
bulunmamaktadır.
Bu nedenle, bu bağlamda, AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiꢀtir.
B. AĐHS’nin 2. maddesinin usulü açısından
Hükümet, AĐHM’nin içtihadına göre, bir cinayet üzerinde soruꢀturma yapma
zorunluluğunun bir sonuç zorunluluğu değil bir araç zorunluluğu olduğunu hatırlatmaktadır.
Davada, yetkililer, soruꢀturma sırasında gerekli tüm önlemleri almıꢀlardır, maddi kanıtlar ve
tanıklıklar toplanmıꢀtır, bir otopsi yapılmıꢀtır. Dosyada bulunan, jandarmaların aꢀırı bir
öldürme gücü kullandığını ortaya koymaya olanak tanımayan veriler göz önüne alınınca,
Savcı, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onaylanan bir men-i muhakeme kararı vermiꢀtir. Öte
yandan, olay yerinde hazır bulunmayan baꢀvuran ne somut bir olay ya da argümana
dayanmakta ne de iddialarını teyit eden bir tanık göstermektedir.
Baꢀvuran, ꢀikayetlerini devam ettirmekte ve özellikle tutanakların oğlu tarafından dört
beꢀ el ateꢀ edildiğini bildirmesine üzülmektedir oysa ki olay yerinde sadece iki fiꢀek kovanı
bulundu. Öte yandan, ölen kiꢀinin ellerinde barut izine rastlanmamıꢀtır ve dolayısıyla ölen
kiꢀinin gerçekten jandarmalara ateꢀ ettiği ortaya konmamıꢀtır. Baꢀvuran, jandarmalar
aleyhindeki ꢀikayeti için soruꢀturma açmıꢀ olan Taꢀova Savcısı tarafından 25 Mayıs 1998
tarihinde dinlenen tanıkları sorgulayamadığı için de itiraz etmektedir.
1. Genel prensipler
Yaꢀama hakkını koruma zorunluluğu, içerme yoluyla, güce baꢀvurma bir kiꢀinin
ölümüne sebebiyet verdiği zaman (bkz, Kaya-Türkiye, 19 ꢁubat 1998 tarihli karar) – özellikle
derinleꢀtirilmiꢀ, tarafsız ve sıkı (McCann ve diğerleri ve Çakıcı-Türkiye, 23657/94 no’lu
karar) etkin resmi bir soruꢀturma yapılmasını gerektirmektedir. Benzer durumlarda, yetkililer,
sorun dikkatlerine sunulur sunulmaz, mağdurun yakınlarının insiyatif kullanmadıkları
durumda bile (Paul ve Audrey Edwards) re’sen hareket etmek zorundadırlar.
Soruꢀturmanın minimum etkinliği kriterine cevap veren incelemenin niteliği ve
derecesi davanın koꢀullarına göre değiꢀmektedir. Bunlar, belirgin olayların bütünü temelinde
ve soruꢀturma iꢀleminin pratik gerçekleri göz önüne alınarak değerlendirilmektedir. Basit bir
soruꢀturma iꢀlemleri listesine veya diğer basitleꢀtirilmiꢀ kriterlere indirgenebilecek durum
çeꢀitliliğini azaltmak mümkün değildir (Tanrıkulu-Türkiye, 23763/94 no’lu karar, Kaya,
Güleç-Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar, Velikova, Buldan-Türkiye, 28298/95 no’lu, 20
Nisan 2004 tarihli karar).
Bununla birlikte yürütülen soruꢀturma, sorumluların kimliğinin teꢀhis edilmesi ve
cezalandırılmalarına götürmeye elveriꢀli olmalıdır ( Slimani-Fransa, 57671/00 no’lu karar,
Oğur-Türkiye, 21594/93 no’lu karar). Burada bir sonuç zorunluluğu değil araç zorunluluğu
söz konusudur. Yetkili makamların, olaya iliꢀkin kanıtların toplanabilmesi için makul olarak
yetkileri dahilindeki önlemleri almıꢀ olmaları gerekir (Tanrıkulu, Salman).
Mağdurun ölüm nedenini belirleme kapasitesine zarar verecek veya sorumlu kiꢀilerin
kimliğinin tespit edilmesine yönelik her türlü soruꢀturma hatası soruꢀturmanın etkin olmadığı
sonucuna ulaꢀtırabilir (Hugh Jordan-Đngitere, 24746/94 no’lu karar, Aktaꢀ-Türkiye, 24351/94
no’lu karar).
Bu ortamda, makul bir ivedilik ve özen dayatması zımni olarak mevcuttur. Özel bir
durumda, soruꢀturmanın seyrini engelleyen engeller veya zorluklar olabileceğini kabul etmek
gerekir. Bununla birlikte, öldürme gücüne baꢀvurmanın soruꢀturulması sözkonusu olduğu
zaman yetkili makamların çabuk cevap vermesi genel olarak, kanunilik ilkesine saygı
çerçevesinde halkın güvenini saklı tutmak ve yasadıꢀı eylemlere iliꢀkin her türlü suç ortaklığı
ve hoꢀgörü izlenimini bertaraf etmek için esaslı bir husus olarak kabul edilebilir (bkz. Hugh
Jordan ve Tahsin Acar-Türkiye, 26307/95 no’lu karar). Aynı zamanda, meꢀru menfaatlerinin
korunması için gerekli olan ölçüde mağdurun yakınlarını davaya bağlayan, soruꢀturmanın ve
sonuçlarının halk tarafından kontrol edilmesine iliꢀkin yeterli bir veri bulunması gerekir (bkz,
örneğin, McKerr-Đngiltere, 28883/95 no’lu karar).
2. Davadaki uygulama
AĐHM, davada birçok araꢀtırma iꢀleminin ele alındığını tespit etmektedir. Soruꢀturma
re’sen ve çabucak baꢀlamıꢀ ve yetkili makamlar soruꢀturmada aktif bir ꢀekilde görev
almıꢀlardır. Önce jandarmalar daha sonra Savcı tarafından olaylara iliꢀkin tutanaklar ve
krokiler düzenlenmiꢀtir, fotoğraflar çekilmiꢀ, silah ve el bombası gibi ölüme iliꢀkin eꢀyalar
ele geçirilmiꢀtir.
Bununla birlikte, AĐHM, soruꢀturmadan sorumlu yetkili makamların bazı önemli
hususları tamamlamadıklarını gözlemlemektedir.
AĐHM, hemen, re’sen açılan ve esas olarak yukarıda belirtilen eylemleri kapsayan ilk
soruꢀturmanın hiçbir hukuki sonuç doğurmadığını tespit etmektedir.
Daha temel olan bir husus ise, görgü tanıklarının ifadelerinin ancak baꢀvuranın
ꢀikayette bulunmasından sonra ve ikinci soruꢀturma kapsamında alınmıꢀ olmasıdır.
Öte yandan, baꢀvuranlara eꢀlik etmiꢀ olduğu ileri sürülen iki köylü hakkında
muhtemelen tanıklıklarına baꢀvurmak için hiçbir araꢀtırma yapılmamıꢀtır.
Operasyona katılan jandarmaların ifadelerine gelince (McCann), bu ifadeler hiç
alınmamıꢀtır.
Savcı da, mağdura isabet eden mermilerin yakın mesafeden ateꢀlenip ateꢀlenmediğini
belirlemek için, ölen kiꢀinin elleri üzerinde barut incelemesi veya el bombası üzerinde
parmak izi araması ya da ölen kiꢀinin giysileri üzerindeki deliklerin etrafında barut araması
yapmaya çalıꢀmamıꢀtır. AĐHM, bu verilerin ulusal makamların farklı bir sonuca ulaꢀmasına
olanak tanıyıp tanımayacağını anlamak için soyutluk içinde düꢀünmeyecektir. Bu durumda,
bu boꢀluklar AĐHM için öngörülebilir muhtemel sonuçlar arama isteğinin olmadığını
göstermektedir. Zaten, bu veriler, Savcının bu ꢀekil bir hukuki iꢀlem yapma zorunluluğu
olduğu bir kenara bırakılırsa –suçlama ya da men-i muhakeme- baꢀvuranın insiyatifini
beklemeden, Savcının men-i muhakeme kararını daha inandırıcı hale getirmesine yarayacaktı.
AĐHM için, davanın koꢀulları göz önünde bulundurulunca, bu verilerin olmaması
araꢀtırma mekanizmasının etkinliğini azaltan bir husus olarak kabul edilmelidir. Bu ꢀekil
verilerin, savcıya veya men-i muhakeme kararına iliꢀkin itirazı reddeden Ağır Ceza
Mahkemesi’ne, olayları daha kesin bir ꢀekilde ele almaları ve baꢀvuranın oğlunun el
bombasını kullanacağı sırada jandarmalar üzerinde etkili olan açık riskleri değerlendirmeleri
için olanak tanıyabilecekleri ꢀüphesizdir.
Bu eksiklikler, böylece AĐHS’nin 2. maddesinin öngördüğü zorunlulukları
tanımamayı de beraberinde getirmektedir. Sözkonusu madde uyarınca, baꢀvuranın oğlunun
ölümü hakkında etkin bir soruꢀturma yürütülmesi gerekmekteydi. Sonuç olarak, AĐHM,
Hükümetin iç hukuk yollarının kullanılmamasına iliꢀkin ön itirazını reddetmektedir ve usul
açısından AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıꢀtır.
III. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran, ꢀikayetlerine iliꢀkin olarak etkin bir baꢀvuru yolundan yoksun olmasından
ꢀikayet etmektedir. Baꢀvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülen dava
duruꢀmasına katılma imkanı olmadığını da iddia etmektedir. Baꢀvuran, AĐHS’nin 6 ve 13
maddelerine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, cezai, hukuki ve idari baꢀvuru yollarını vurgulamaktadır.
Davada meydana gelen ölüme iliꢀkin etkin baꢀvuru yolunun olmaması hususunda
yapılan ꢀikayete gelince, davadaki olayların hukuki nitelendirilmesinin hakimi olan (Kutzner-
Almanya, 46544/99 no’lu karar) AĐHM, bu ꢀikayeti AĐHS’nin 13. maddesi açısından
incelemeye karar vermektedir.
Đkinci sırada, AĐHM, zaten Hükümetin de bu duruma atıfta bulunduğu gibi, Devlet
Güvenlik Mahkemesi önünde görülen davanın hiçbir ꢀekilde baꢀvuranın oğlunun ölümünü
kapsamamakta olduğunu ama adı geçen yasadıꢀı örgütün üyeleri tarafından iꢀlenen terörist
eylemlere iliꢀkin suçlamaları konu ettiğini gözlemlemektedir. Bu dava çerçevesinde, zaten
Savcı, ölüme iliꢀkin olarak baꢀvuranın oğlu hakkında bir men-i muhakeme kararı vermiꢀtir;
dolayısıyla baꢀvuranın bu davaya katılmakta hiçbir menfaati bulunmamaktaydı.
AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesinin, iç hukukta, AĐHS’de saklı tutulabildikleri ꢀekliyle
AĐHS’nin öngördüğü hak ve özgürlüklerinden yararlanmaya olanak tanıyacak bir baꢀvuru
yolunun varlığını garanti altına aldığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, bu düzenlemenin,
sözleꢀmeci Devletler sözkonusu düzenlemenin kendilerine dayattığı zorunluluklara uyma
ꢀekli hususunda bir miktar takdir payından yararlanmalarına rağmen, AĐHS’ye dayanan
“savunulabilir bir ꢀikayetin” içeriğini incelemeye ve uygun ꢀekilde telafi etmeye yetkili bir iç
hukuk baꢀvuru yolunu dayatma sonucu vardır. AĐHS’nin 13. maddesinin öngördüğü
zorunluluğun önemi, baꢀvuranın AĐHS’ye dayandırdığı ꢀikayetin niteliğine göre
değiꢀmektedir. Bununla birlikte, bu madde tarafından dayatılan baꢀvuru yolu hukukta olduğu
kadar uygulamada da “etkin” olmalıdır ki sözkonusu durum özellikle bu baꢀvuru yolunun
kullanılmasının Savunmacı Devletin yetkililerinin, eylemleri veya eksiklikleri tarafından
haksız ꢀekilde engellenmemesi gerektiği anlamındadır (Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli
karar, Aydın-Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar ve Kaya).
Yaꢀama hakkının temel önemi göz önüne alınınca, AĐHS’nin 13. maddesi, gerektiği
yerde tazminat ödenmesinin dıꢀında, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesine ve
cezalandırılmalarına götürmeye yönelik derinleꢀtirilmiꢀ ve etkin ve de davacının soruꢀturma
davasına etkin eriꢀimine iliꢀkin araꢀtırmaları içermektedir (Kaya).
AĐHS’nin 2. maddesine iliꢀkin ꢀikayetleri kapsayan olaylar için AĐHM, baꢀvuranların
etkin bir baꢀvuru yolundan mahrum kaldıkları, bu manada baꢀvuranların ileri sürülen
sorumlulukların ortaya çıktığını görme ve nihai olarak uygun bir tazmin talep etme -ki bu
ister bir cezai yargılama usulünde müdahil tarafı oluꢀturarak ister hukuki veya idari
mahkemelere baꢀvurarak olsun, imkanlarının olmadığı sonucuna ulaꢀtırılabilir. Bir baꢀka
deyiꢀle, ceza soruꢀturmasıyla bu baꢀvuranların hukuk düzeninin bütününde sahip oldukları
baꢀvuru yolları arasında usule iliꢀkin açık ve sıkı bir iliꢀki bulunmaktadır (Öneryıldız-Türkiye,
48939/99 no’lu, 30 Kasım 2004 tarihli karar).
Kuꢀkusuz, davada oluꢀturulan kanıtlar bakımından, AĐHM, baꢀvuranın oğlunun
güvenlik güçleri tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünün kesin olmadığı sonucuna varmıꢀtır.
Bununla birlikte, bu durum AĐHS’nin 2. maddesine iliꢀkin olarak yapılan ꢀikayeti AĐHS’nin
13. maddesi amaçları doğrultusundaki “savunulabilir” niteliğinden yoksun bırakmamaktadır
(bkz, örneğin, Boyle ve Rice-Đngiltere, 27 Nisan 1988 tarihli, A serisi 131 no’lu karar; Kaya,
Yaꢀa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, ve Bubbins). O halde, makamların, baꢀvuranın
oğlunun öldüğü sırada içinde bulunulan koꢀullar hakkında etkin bir soruꢀturma yürütme
zorunlulukları bulunmaktaydı.
AĐHM, bu davada yürütülen hukuki soruꢀturmanın, yetersizliklerinden dolayı,
AĐHS’nin 2. maddesinden ileri gelen usule iliꢀkin zorunluluğu tatmin etmeye izin
vermediğine kanaat getirmiꢀtir.
Cezai soruꢀturmanın ölümün koꢀullarını tam olarak ortaya koymaya imkan vermediği
göz önüne alınınca, baꢀvuran, zararının tazmin edilmesi için sahip olduğu baꢀvuru yollarını
kullanacak durumda değildi. Dolayısıyla, baꢀvuran, Türk Hukukunda teorik olarak
kullanılabilir olan tazmin yollarına etkin eriꢀimden mahkum kalmıꢀtır (Kaya).
Bu ꢀartlar altında, gerekleri, AĐHS’nin 2. maddesi tarafından hükmedilen soruꢀturma
yürütme zorunluluğunun ötesinde olan AĐHS’nin 13. maddesine uygun olarak etkin bir cezai
soruꢀturma yürütüldüğü kabul edilememektedir. Bu nedenle, bu düzenleme ihlal edilmiꢀtir.
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Zarar
Baꢀvuran, uğradığını iddia ettiği maddi zarar adı altında 20 000 Avro ve manevi zarar
adı altında 100 000 Avro talep etmektedir.
Hükümet, bu aꢀırı ve dayanaktan yoksun miktarların reddedilmesini talep etmektedir.
AĐHM, iddia edilen zararla AĐHS’nin ihlali arasında açık bir nedensellik iliꢀkisi
olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Davada, baꢀvuran, maddi tazminat talep etmekle
yetinmektedir, bununla birlikte talebini desteklememektedir. Ne olursa olsun, AĐHS’nin 2.
maddesinin maddi olarak ihlal edilmediği göz önüne alındığında, AĐHM, maddi tazminat
sorusunun davada sorulmadığı kanaatindedir (Tahsin Acar). Dolayısıyla, AĐHM, bu talebi
reddetmektedir.
Buna karꢀılık, AĐHM, makamların ölümün koꢀulları hakkında etkin soruꢀturma
yürütme zorunluluklarını yerine getirmediklerini ve bu konuda etkin bir tazminat baꢀvurusu
yolunun bulunmadığını tespit etmiꢀtir. Dolayısıyla, ölen kiꢀinin annesinin yoksunluk, yıkım
ve sıkıntı duyması gerekti; bu yüzden, AĐHS’nin ihlal edildiği tespitinin telafi etmeye
yetmediği kesin bir manevi zarar gerçekleꢀti (bkz, diğerleri arasından, Hugh Jordan).
Hakkaniyetle karar vererek, AĐHM, manevi zarar için baꢀvurana 10 000 Avro ödenmesine
karar vermektedir.
B. Masraf ve harcamalar
Aynı ꢀekilde, baꢀvuran, AĐHM önünde yapılan ve ücretlere, çeviri, fotokopi ve
iletiꢀim masraflarına göre hesap dökümü yapılan masraf ve harcamalar için 3 950 Avro talep
etmektedir.
Hükümet, ispat edici belge olmadığı için bu miktarın reddedilmesini talep etmektedir.
AĐHM’nin yerleꢀik içtihadına göre, AĐHS’nin 41. maddesi adına masraf ve
harcamaların ödenmesi, bunların gerçekliklerinin, gerekliliklerinin ve bir de miktarlarının
makul niteliğinin kesinleꢀmiꢀ olmalarını öngörmektedir. Bunun dıꢀında, mahkeme masrafları
ancak bunlar tespit edilen ihlalle ilgili oldukları ölçüde tahsil edilebilir niteliktedirler
(Beyeler-Đtalya (adil tazmin), 33202/96 no’lu, 28 Mayıs 2002 tarihli karar).
Davada, AĐHM, baꢀvuranın masraf ve harcamaları ve avukatının ücretine iliꢀkin
olarak ne ispat belgesi ne de not sunduğunu gözlemlemektedir. Buna rağmen, mevcut davanın
hazırlanması yolunda bazı masraflar yapmak gerekmiꢀtir. Bu yüzden, hakkaniyetle karar
vererek, AĐHM, bunun için 1 000 Avro ödenmesinin makul olduğuna hükmetmektedir.
C. Gecikme faizi
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına üç puanlık bir artıꢀın ekleneceğini belirtmektedir.
BU NEDENLERLE, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. Baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AĐHS’nin 2. maddesinin maddi açıdan ihlal edilmediğine;
3. AĐHS’nin 2. maddesinin usul açısından ihlal edildiğine;
4. AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet
tarafından baꢀvurana:
i) manevi zarar için 10 000 Avro (on bin Avro);
ii) masraf ve harcamalar için 1 000 Avro (bin Avro);
iii) sözkonusu miktarların, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiꢀtir.
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 19 Eylül 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiꢀtir.
14
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło