45900/99

WyrokETPCz2006-06-20ECLI:CE:ECHR:2006:0620JUD004590099

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy śmierć męża skarżącej w wyniku postrzelenia przez policjanta podczas pościgu naruszyła prawo do życia (art. 2 Konwencji) oraz czy postępowanie krajowe w tej sprawie było skuteczne i rzetelne (art. 2 proceduralny, art. 13, art. 6)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że nie ma dowodów pozwalających na stwierdzenie, iż śmierć męża skarżącej była wynikiem celowego zabójstwa, a okoliczności zdarzenia (pościg, strzał oddany, gdy policjant się potknął/przewrócił) wskazują na nieszczęśliwy wypadek. W związku z tym nie doszło do naruszenia materialnego aspektu art. 2 Konwencji. W odniesieniu do proceduralnego aspektu art. 2, Trybunał stwierdził, że władze krajowe podjęły natychmiastowe i skuteczne działania, w tym wszczęcie śledztwa, identyfikację sprawcy, przeprowadzenie autopsji i ekspertyz, a także postawienie policjanta przed sądem. Skarżąca miała możliwość aktywnego udziału w postępowaniu karnym i uzyskała odszkodowanie w postępowaniu administracyjnym. W konsekwencji, Trybunał uznał, że postępowanie krajowe spełniło wymogi art. 2 Konwencji. Ponieważ nie stwierdzono naruszenia art. 2, skargi dotyczące art. 13 i art. 6 zostały uznane za oczywiście bezzasadne.
Stan faktyczny
Mąż skarżącej, Erkan Yaşaroğlu, zmarł 11 sierpnia 1990 roku w wyniku postrzelenia przez policjanta İ.N. podczas pościgu. Policja poszukiwała Erkana Yaşaroğlu w związku z oskarżeniem o kradzież. Podczas próby zatrzymania, Erkan Yaşaroğlu uciekł, a policjant İ.N. oddał strzał, który śmiertelnie go ranił. Władze krajowe wszczęły śledztwo, policjant İ.N. został oskarżony o celowe zabójstwo, ale ostatecznie zwolniony. Skarżąca wszczęła również postępowanie administracyjne o odszkodowanie, które zakończyło się zasądzeniem na jej rzecz odszkodowania materialnego i moralnego.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje skargę dotyczącą art. 2 Konwencji za dopuszczalną, a pozostałe skargi za niedopuszczalne. 2. Stwierdza, że nie doszło do naruszenia art. 2 Konwencji.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   YAŞAROĞLU - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 45900/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Haziran 2006   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek   olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (45900/99) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke   vatandaşı Fatma Yaşaroğlu’nun (başvuran) 13 Mayıs 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları   Komisyonu’na Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca   yapmış olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde   İstanbul Barosu avukatlarından G.Tuncer tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran 1990 yılında ölen Erkan   Yaşaroğlu’nun eşidir.   A. E.Yaşaroğlu’nun ölümü   I.A. 11 Haziran 1990 tarihinde Maltepe Polis Karakolu’na gelerek mağazasının   soyulduğundan şikayetçi olmuş, eski çalışanı olması dolayısıyla Erkan Yaşaroğlu’nu   suçlamıştır.   Polis aynı gün E.Yaşaroğlu’nun evinde arama başlatmış, bunun sonucunda I.A.’ya ait çekler   ile on sekiz ayrı anahtar bulunmuştur. E.Yaşaroğlu evde olmadığından arama işlemi başvuran   huzurunda gerçekleşmiştir.   Polis, 26 Haziran 1990 tarihinde şüpheli Erkan Yaşaroğlu’nun hemen tutuklanması için   Savcılığa nakledildiğini belirterek özellikle I.A.’nın şikayetine dayalı dosyayı, arama   tutanağını, anahtarları ve çeklerin fotokopilerini Kartal Cumhuriyet Savcılığına iletmiştir.   Ağustos 1990 tarihinde saat 11.00 sularında I.A. yeniden polis karakoluna gelerek izini   kaybettirmeye çalışan E. Yaşaroğlu’nun taşındığı uyarısını yapmış, şikayetini ve adı geçenin   tutuklanması talebini yinelemiştir.   İki polis davacının erkek kardeşinin beraberinde olay yerine gelmiş, polisler E.Yaşaroğlu’na   kimliğini sormuş, adı geçen aranan biri olmadığını belirterek kaçmaya başlamıştır. Olay yeri   tutanağına göre yapılan tüm uyarılara ve ikaz atışlarına rağmen E. Yaşaroğlu kaçmaya devam   etmiş, iki km. uzakta devam eden kovalamacada polis memuru İ.N. E. Yaşaroğlu’na 25-30 m.   mesafede ateş etmiştir, Kartal Devlet Hastanesi’ne kaldırılan yaralı hayatını kaybetmiştir.   B. Olayla ilgili sürdürülen soruşturma   Olay yerleri şehir merkezi dışında olduğundan jandarmalar şüpheli olarak polis memuru   İ.N.’yi dinlemiş, çalışma arkadaşı olarak Z.İ.’nin tanıklıklarına, davacı N.A.’nın erkek   kardeşinin ve yaralıyı hastaneye götüren Y.K.’nın ifadelerine başvurmuştur.   Cumhuriyet Savcısı aynı gün beraberinde bir doktor ile maktul üzerinde inceleme yapmıştır.   Savcı Adli tıp kurumundan maktulün tam olarak ölüm nedeninin incelenmesini, atış   mesafesinin tespit edilmesi ve soruşturma için gerekli delillerin bulunması talebinde   bulunmuştur.   Jandarma 13 Ağustos 1990 tarihinde üç görgü tanığı C.K., H.D. ve H.K.’nın ifadelerini   almıştır.   Cumhuriyet Savcısı 15 Ağustos 1990 tarihinde pek çok kişinin ifadesine başvurmuştur.   Ağustos 1990 tarihinde İ.N. Pendik Asliye hukuk mahkemesi hakimi İ.N. hakkında   tutuklama kararı çıkarmıştır.   Cumhuriyet Savcısı 21 Ağustos 1990 tarihli iddianame ile polis memuru İ.N.’nin TCK’nın   448. maddesi uyarınca kasten adam öldürme suçundan mahkumiyetini talep etmiştir.   Polis memuru dava dosyasının içeriğinden ve isnat edilen suçun değişebileceği niteliğinden   Eylül 1990 tarihinde serbest bırakılmıştır.   C. Tazminat süreci   Başvuran 5 Temmuz 1991 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurarak polisin eşinin ölümüne   neden olduğu gerekçesiyle tazminat talebinde bulunmuştur.   İçişleri Bakanlığı’ndan cevap alamaması üzerine başvuran 5 Eylül 1991 tarihinde İstanbul   İdari Mahkemesi’nde tam yargı davası açarak İ.N.’nin görevi sırasında vermiş olduğu zarar   için kendisi, çocukları adına 240 milyon TL. maddi, 100 milyon TL. manevi tazminat   istemiştir.   İdari mahkeme, İ.N.’nin sorumluluğunu tespit etmesinin ardından İçişleri Bakanlığı’nın   başvurunun yapıldığı tarihten itibaren hesaplanacak yasal faiz oranıyla birlikte başvurana   talep ettiği maddi tazminat miktarını ödemesine karar vermiştir.   İçişleri Bakanlığı’nın temyiz başvurusu üzerine Danıştay 26 Aralık 1996 tarihli kararı bozmuş   ve davayı İdari mahkemeye geri göndermiştir.   İdare mahkemesi 30 Ekim 1997 tarihinde Bakanlığı yeniden başvurana sözü edilen miktarları   ödemeye mahkum etmiştir.   İçişleri Bakanlığı, ölüm nedeninin firari maktulden kaynaklandığından idarenin objektif   sorumluluğunun bu duruma uygulanamayacağı gerekçesiyle bir kez daha temyiz   başvurusunda bulunmuştur.   Danıştay 1 Temmuz 1998 tarihinde sözü edilen kararı onamıştır.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 2. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   AİHS’nin 2. maddesine atıfta bulunan başvuran, polisin hiçbir meşru gerekçe olmadan   ölümcül güce başvurduğunu ileri sürerek eşinin yaşam hakkının ihlal edildiğinden   şikayetçidir. Başvuran ayrıca cinayet failinin serbest kalmasına yol açan yargı mercilerinin   insan hayatına değer veren bir ceza yargı sürecinin sağlanması için gerekli tarafsızlıktan ve   bağımsızlıktan yoksun olduğunu iddia etmektedir.   A. Kabuledilebilirlik hakkında   AİHM bu şikayetlerin AİHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca dayanaktan yoksun olmadığı   tespitinde bulunmaktadır. Şikayetlerin kabuledilmezliğine dair hiçbir gerekçe yer   almamaktadır. Dolayısıyla şikayetler kabuledilmelidir.   B. Esas hakkında   Hükümet başvuranın eşinin ölümündeki her türlü sorumluluğun, maktulün bizzat kendisinin   yol açtığı polis kovuşturması sırasında, kaza sonucu oluştuğunu savunmaktadır. Sorumlu polis   memuru 2. maddenin gereklerine tam anlamıyla yanıt veren bir soruşturma neticesinde serbest   bırakılmıştır.   Başvuran eşinin kasten öldürüldüğünden, üstelik cinayet zanlısının serbest bırakılmasından   şikayetçi olmaktadır.   1. AİHS’nin 2. maddesinin esası bakımından   a. Genel ilkeler   AİHS’nin 2 §1. maddesinin ilk cümlesi Devlet’i yalnızca istemli ve illegal ölüme sebebiyet   vermekten kaçınmayı değil aynı zamanda, iç hukuki düzende kendi yargısına tabi kişilerin   yaşam haklarının korunması için gerekli önlemleri almayı da zorunlu kılmaktadır (Bkz.   L.C.B.Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998). Bu doğrultuda Devletin yükümlülüğü esas olarak   yaşama hakkını güvence altına almak için bireye karşı işlenecek suçları caydırıcı hukuki ve   idari bir çerçeve içine yerleştirmek, bu mekanizmanın işleyişi bakımından yaptırımlar   uygulamak ve ihlalleri ortadan kaldırmaktır.   Bununla birlikte, çağdaş toplumlarda polisin üstlendiği görevin güçlüğü, insanoğlunun   tutumunun öngörülemezliği, kaynak kullanımının kaçınılmaz oluşu göz önünde   bulundurulduğunda iç hukuk yetkililerine yüklenen bu yükümlülük ağır bir külfete yol   açmamalıdır (Bkz. Osman-Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, Paul ve Audrey Edwards-Birleşik   Krallık no: 46477/99).   AİHS’nin 2. maddesinde bizzat belirtildiği gibi, güvenlik güçlerinin öldürücü güce   başvurmaları belli hallerde meşru sayılabilir. Bununla birlikte polis operasyonları iç hukukta   yasanın yetkili kıldığı şekliyle yeterince sınırlandırılmalı, keyfi güç kullanımına karşı yerinde   ve etkili bir kullanımı güvence altına alacak bir sistem içinde yer almalıdır (Bkz. mutatis   mutandis, Hilda Hafsteinsdottir-İzlanda kararı, no: 40905/98, 8 Haziran 2004).   Güvenlik güçleri bir operasyon kapsamında görevlerini ifa ederken belirsizlik içinde   olmamalıdır: hukuki ve idari çerçeve, güç kullanımına ve ateşli silahlara başvurulması   hakkındaki yasaların uygulanmasında sorumluların sınırlarını belirlemek, uluslararası   kuralları göz önünde bulundurmak durumundadır (Bkz. Makaratzis-Yunanistan kararı, no:   50385/99).   Bu davanın özel bağlamında AİHM, bir kaza sözkonusu olduğunda hayatın korunmasına dair   ilkeleri dile getirme gereğini görmektedir. Devlete düşen pozitif yükümlülükler Devlet   tarafından oluşturulacak bir düzenleme kapsamında yaşama kasteden her türlü olaydan   kaçınacak gerekli önlemleri almaktadır. Devletin bilhassa görevlilerin sorumluluğunda   bulunan bir kişinin ölümün nedenini aydınlatacak denli bağımsız ve etkili bir hukuk sistemini   oluşturma ve gerektiğinde bu kimselerin fiillerini ifşa etme zorunluluğu bulunmaktadır (Bkz.   Calvelli ve Ciglo-İtalya kararı no: 32967/96, Erikson-İtalya kararı, no: 37900/97, 26 Ekim   1999, Powell-Birleşik Krallık kararı no: 45305/99, bkz. aynı zamanda Işıltan-Türkiye kararı,   no: 20948/92).   AİHM aynı zamanda, Bakanlar Komitesi’nin (75/24 sayılı) seyir halinde iken dikkatsizlik   sonucu veya kasten yaralanmaya ve/veya ölüme sebebiyet verme hakkındaki Kararı’nı   hatırlatır.   Eylül 1975 tarihinde kabul edilen bu karar Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi üye   Devletlere kendi yasalarından esinlenmeleri ve iç düzende bu ilkeleri uygulamaları   niteliğindeki bir tavsiye kararıdır.   b. Bu ilkelerin mevcut duruma uygulanması   AİHM, özel bir durum ile karşı karşıya bulunduğunu gözlemlemektedir. Başvuranın eşinin   kasti olarak öldürüldüğü yönündeki şikayeti ve Devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında bir   soruşturma yürütmesi zorunluluğu ve son olarak mağdurların uğradıkları zarar incelemeye   alınacaktır.   Başvuran eşinin kasten öldürüldüğü iddiasında bulunsa da, AİHM sözü edilen döneme ait   olgusal koşulların tam bir tablosunu elde etmek için olayların yeniden incelenmesini   gerektirecek hiçbir görüşün ve delilin yer almadığını ifade etmek durumundadır.   AİHM, bu konudaki olayların iç hukuki düzeyde sonuçlandırıldığı ve AİHM’yi Ağır ceza   mahkemesinin yapmış olduğu saptamaların ötesine götürecek hiçbir hususun bulunmadığı   tespitini yapmaktadır (Bkz. Klaas-Almanya kararı, 22 Eylül 1993).   İç hukuki merciler tarafından değerlendirilerek kabul edilen olgularla ilgili olarak AİHM, ilk   olarak soruşturma kapsamında alınan tedbirlerin elverişliliği ve kanıt unsurlarının ispat   kudretini hatırlatmaktadır. Bunlara kanıt unsurlarının kabuledilebilirliğini eklemek gerekir   (Bkz. Pelissier ve Sassi-Fransa kararı, no: 25444/94). Aynı şekilde ulusal yetkililere özellikle   mahkemelerin bu doğrultuda hususi olarak nitelendirilmeleri, iç hukuku tefsir etmeleri ve   yorumlamaları düşmektedir (Bkz. Schenk-İsviçre kararı 12 Temmuz 1988).   Bu başvuruda şüphelinin kaçması güvenlik güçlerinin açık alandaki gelişmelere çabucak bir   tutum izlemelerini gerektirmiştir. Polisler firariye uyarıda bulunarak durması için ihtar atışı   yapmışlar, daha sonra polis memuru I.N. sendelediği ya da düştüğü esnada kurşun kaza ile   başvuranın eşine isabet etmiştir.   Böylelikle, başvuranın eşinin kasıtlı olarak öldürülmesi «her türlü makul şüphenin ötesinde»   hiçbir hususa indirgenememekte (Bkz. diğerleri arasında Seyhan-Türkiye kararı, no:   33384/96, 2 Kasım 2004) ve adı geçenin ölüm olayı ile ilgili Devletin sorumluluğu   üstlenmesine yol açmamaktadır (Bkz. aynı anlamda, Natchova vd.-Bulgaristan kararı, no:   43577/98 ve 43579/98).   O halde AİHS’nin 2. maddesi esas bakımından ihlal edilmemiştir.   2. 2. maddenin usulü bakımından   a. Genel ilkeler   Yaşam hakkının korunması yükümlülüğü bir kişi hayatını kaybettiğinde resmi bir   soruşturmanın başlatılmasını zorunlu kılar. Böyle bir soruşturmanın asıl amacı bu hakkın   güvence altına alındığı yasaların etkili bir şekilde uygulanmasını sağlamaktır. Bu amaçların   gerçekleştirilmesine olanak tanıyan hangi tür soruşturma yöntemi olursa olsun, mağdurun   yakınları bulunmasa da yetkililer dikkatlerine sunulan bir durumu resen incelemek   durumundadır (Bkz. Paul ve Audrey Edwards-Birleşik Krallık).   Ölüm olayı ile ilgili yürütülen bir soruşturmanın etkili sayılabilmesi için sorumluların   kimliklerinin tespit edilmesine ve cezalandırılmasına imkân vermelidir (Bkz. Oğur-Türkiye   kararı, no: 21594/93). Bu noktada izlenen bu yöntemlerin sonucu değil, bunlara nasıl   ulaşıldığı önemlidir; yetkililer olaya ilişkin elde edilen delillere makul erişimin sağlanması   için gerekli önlemleri almak durumundadır (Bkz. örneğin Salman-Türkiye kararı no:   21986/93, Tanrıkulu-Türkiye kararı, no: 23763/94 ve Gül-Türkiye kararı no: 22676/93, 14   Aralık 2000).   Maktulün ölüm nedeni hakkında ve sorumluların kimliklerinin tespitinde oluşabilecek her   türlü etkisizlik soruşturma kapsamına zarar verebilir (Bkz. Hugh Jordan-Birleşik Krallık no:   24746/94). İvedilik ve makul düzeyde ihtimam da bu bağlamda önemlidir (Bkz. örneğin,   Mahmut Kaya-Türkiye kararı: 22535/93). Özel bir durumda yürütülen soruşturmanın   ilerlemesini engelleyen güçlüklerin ve engellerin bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bunun   yanı sıra, ölümcül kuvvete başvurmaya dair yürütülen soruşma sözkonusu olduğunda,   yetkililer tarafından bir an önce yapılacak açıklama eşitlik ilkesine saygı içinde kamuoyunun   güveninin korunması ve her türlü yasadışı eyleme tolerans gösterilmemesi bakımından temel   bir husus kabul edilir.   Kamuoyunun denetimi de mağdur yakınlarının yasal menfaatlerinin korunması için gerekli   önlemlerin alınması, yetkililerin dikkatine gelmesi açısından önemli bir unsurdur (Bkz.   örneğin, McKerr-Birleşik Krallık no: 28883/95).   Bunun yanı sıra, yaşam hakkına veya fiziksel bütünlüğe karşı istemli olmayan bir saldırı   olduğunda, 2. maddede yer alan pozitif yükümlülük ceza niteliğindeki bir başvuruyu zorunlu   kılmayan etkili bir hukuki sistemi ortaya koymaktadır. Benzer yükümlülük örneğin hukuk   sistemi ilgililere sivil mahkemeler karşısında tek başına ve/veya birlikte ceza   mahkemelerindeki başvuruyla birlikte sözkonusu görevlilerin sorumluluğunu tesis etmek   amacıyla, gerektiğinde, tazminat ödenmesi ve kararın neşri gibi elverişli her türlü yaptırımın   elde edilmesi olanağını sunmaktadır. Disipline değin önlemler de ayrıca öngörülebilir.   AİHS’nin 2. maddesi bu nedenle bir başvurana üçüncül kişiler hakkında takibat başlatma,   mahkumiyet talebinde bulunma ve her türlü takibatın mahkumiyet ile sonuçlanması hatta   belirli bir cezanın hükmedilmesi hakkını vermemektedir. Buna karşın, ulusal yargı mercileri   yaşama kastedilen hallerde bunu cezasız bırakma zorunluluğuna sahip değildir (Bkz.   Öneryıldız kararı).   b. Bu ilkelerin mevcut duruma uygulanması   AİHM yetkililerin olay günü ivedilikle hareket ettiklerini hatırlatarak -önce jandarmaların,   sonra savcının- bu olaya karışan polislerin sayısını ve kimliklerinin tespit edilmesini   sağladıklarını ve ölüm atışını yapan zanlı polis memurunu belirlediklerini ifade etmektedir.   Böylece polis memuru kasten adam öldürme suçuyla adalet karşısına çıkarılmış ve tutuklu   olarak yargılanmıştır.   Yetkililer davayı aydınlatmak için gerekli tüm önlemleri almış görünmektedir. Ölüm   nedeninin tam olarak anlaşılması için tamamlayıcı bir otopsi düzenlenmiş, kaza atışının   özellikle sayısını ve atış mesafesini saptamak için birçok uzman çalışmıştır.   Ağır ceza mahkemesi bilirkişiler aracılığıyla maktulün kolunda oluşan çiziğin ikinci bir   kurşundan ileri gelip gelmediği, polisin birden fazla ateş edip etmediği üzerinde durmuş,   sonuca varmak için atış mesafesinin araştırılmasını istemiştir. Aynı zamanda, bilerek ve   isteyerek mi bir atışın yapıldığı yoksa bir sendeleme ya da düşme halinde istemeyerek mi bu   durumun oluştuğu dikkate alınmıştır. Mahkeme duruşmada ilgili tanıklara başvurmuş, olay   yeri incelemesi yapılmıştır.   AİHM sonuç itibariyle yetkililerin 2. maddede yer alan zorunlulukları karşılayacak düzeyde   bir soruşturma sürdürdüklerini gözlemlemekte ve ayrıca başvuranın bir avukat aracılığıyla   temsil edildiğini, müdahil taraf olarak Ağır ceza mahkemesi önündeki sürece aktif olarak   katılma vasıtasını bulduğunu ve bilirkişilerin almış oldukları sonucu bildirmelerine dek takip   ettiğini kaydetmektedir. Başvuran ayrıca bu sürecin hiçbir aşamasında soruşturmanın   gidişatında eksiklikler bulunduğunu dile getirmemiştir.   AİHM, Sözleşme’nin başvurana üçüncül kişiler hakkında takibat başlatma ve her türlü   soruşturmanın neticesinde mahkumiyet ile sonuçlanması hakkını vermediğini hatırlatarak   AİHS’nin bu bakımdan ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.   II. AİHS’NİN 13. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran kendisine ödenen tazminatta objektif sorumluluk ilkesine dayalı olarak, idari yargı   makamlarının tutumunun maruz kaldığı haksızlıkları gidermede hiçbir güvence sağlamadığını   ileri sürmekte, bu yönde AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.   Hükümet bu sava karşı çıkmaktadır.   AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin iç hukukta Sözleşmede yer aldığı şekliyle temel hak ve   özgürlükleri öngören savunulabilir nitelikteki bir başvuruyu güvence altına aldığını   hatırlatmaktadır. Bu hüküm, ulusal olduğu kadar uluslararası düzeyde de Sözleşmeye dayalı   «savunulabilir» içerikli bir şikayeti ve buna uygun başvuru yolunu zorunlu kılmaktadır (Bkz.   diğerleri arasında, Kudla-Polonya kararı, no: 30210/96).   AİHS’nin 2. maddesi hakkındaki şikayetlerle ilgili davalarda AİHM başvuranların etkili bir   başvurudan yoksun kaldıkları ve netice itibariyle bir ceza, medeni ve idari yargı sürecinde   müdahil taraf olarak uygun bir tazmin talebinde bulunmaları sonucuna varabilir. Başka bir   deyişle, başvuranların hukuki düzende yapmış oldukları başvurular ile ceza soruşturması   arasında somut ve sıkı bir bağ mevcuttur.   Bununla birlikte, 2. madde ile güvence altına alınan hakların ihlal edildiği iddiası sözkonusu   olduğunda, -maddi olduğu kadar manevi- tazminatla bir tazmin prensip olarak mümkün   olmalı ve bu hususta ortaya konulacak tazmin usulünün bir parçası olmalıdır (Bkz. Paul ve   Audrey Edwards kararı ve T.P. ve K.M.-Birleşik Krallık kararı, no: 28945/95).   Buna karşın, AİHM’nin daha önce de altını çizdiği gibi ne 13. madde ne AİHS’nin diğer   başka hükümleri bir başvurana üçüncül kişiler hakkında kovuşturma başlatma ve mahkum   ettirme veya «kişisel intikam» hakkı tanımaktadır.   AİHM bu noktada, yetkililerin 2. maddenin usulü bakımından başvurana etkili bir başvuruda   bulunma zorunluluğunun 13. madde alanında muaf tutulup tutulmadığını incelemek   durumundadır.   AİHM’nin bu başvuruda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediği tespitinde başvuranın 13.   madde bakımından şikayetinin savunulabilir hiçbir yanı bulunmamaktadır (Bkz. Seyhan-   Türkiye kararı, no: 33384/96). Bu bağlamda AİHM, başvuranın eşinin ölümüne neden olan   olayların illegal bir durum sonucu meydana gelip gelmediğinin titizlikle incelendiğini   hatırlatmaktadır. Başvuranın savunulabilir bir şikayette bulunduğunu kaydetmek gerekir.   AİHM, bu davada sürdürülen ceza soruşturmasının kasten adam öldürme suçu ile kimliği ifşa   edilen ve yargılanan bahse konu polis memuru ile AİHS’nin 2. maddesindeki usul bakımından   zorunlulukları karşıladığı sonucuna varmaktadır.   AİHM, başvuranın müdahil taraf olarak katıldığı bu ceza sürecinin dışında İdari mahkeme   önünde tam yargı davası açtığını ve bunun neticesinde tazmin talebinin tamamını elde ettiğini   gözlemlemektedir.   AİHS’nin 13. maddesinde yer alan hükümler 2. maddede belirtilenlerden biraz daha ileride bu   başvuruda olduğu gibi, bir yanda sorumlunun kimliğinin saptanması, yargılanması ve öte   yanda idari mahkemeler tarafından maktulün yakınına ödenmesi hükmedilen maddi olduğu   kadar manevi tazminattır.   Yapılan bu şikayet dayanaktan yoksun bulunması nedeniyle reddedilmelidir.   III. AİHS’NİN 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranın temsilcisi 10 Mayıs 2005 tarihli yazısı ile AİHS’nin 6. maddesine atıfta bulunarak   bu tür davalarda bağımsız ve geleneksel olarak tarafsız adli mercilerin başvuranın taleplerine   karşılık vermekten uzak olduğunu belirtmiştir. Bu çerçevede, başvuranın temsilcisine göre   kasten adam öldürdüğü bilinen polis memuru delillere rağmen ceza almamış, başvuranın idari   mahkemelere yapmış olduğu başvurular sonucu elde ettiği tazmin yeterli olmamıştır.   Hükümet 6. madde hakkında yapılan bu şikayetlerin geç yapılması nedeniyle reddedilmesi   talebinde bulunmaktadır. Hükümete göre sözkonusu süreçler bu tarihten önce tamamlanmış   ve bu şikayetler başvurunun yapıldığı sırada dile getirilmemiştir.   AİHM, başvurunun yapıldığı tarihte başvuranın bir avukat aracılığıyla temsil edilmediğini   gözlemlemektedir. Fakat, bu doğrultudaki yerleşik içtihat ışığında bu şikayetlerin esası   gerektiği gibi ortaya konulmaktaydı (Bkz. diğerleri arasında, Buscarini vd.-Saint Marin no:   24645/94).   Bu nedenle, AİHM bu noktada bir gecikmeye yer vermeyecektir, ne şekilde olursa olsun, 2.   ve 13. maddelere riayet edilmesine ilişkin yukarıda söz edilen gerekçeler kapsamında ve   AİHS’nin diğer hükümleri çerçevesinde yapılan aynı şikayetler nedeniyle 6. maddenin ayrı   tutulması için hiçbir nedenin yer almadığına itibar etmektedir.   İç hukuktaki mahkemelerin bağımsızlıktan ve tarafsızlıktan yoksun oldukları iddiası hiçbir   surette gerekçelendirilmediğinden, AİHM bu şikayetin dayanaktan yoksun olarak   reddedilmesi gerektiğini kaydetmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. AİHS’nin 2. maddesi hakkındaki şikayetin kabuledilebilir, kalan şikayetlerin kabuledilemez   olduğuna;   2. AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;   KARAR VERMİŞTİR.   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło