45977/99
WyrokETPCz2007-01-30ECLI:CE:ECHR:2007:0130JUD004597799
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy długotrwały areszt tymczasowy trwający około 5 lat i 8 miesięcy oraz przewlekłość postępowania karnego trwającego ponad 6 lat i 7 miesięcy naruszyły prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego oraz prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie, zgodnie z art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 5 ust. 3, Trybunał podkreślił, że obowiązek zapewnienia, aby okres aresztu tymczasowego nie przekroczył rozsądnego terminu, spoczywa na władzach krajowych, które muszą przedstawić „istotne” i „wystarczające” powody uzasadniające pozbawienie wolności, wykraczające poza samo podejrzenie. Krajowe sądy opierały się na ogólnych sformułowaniach („charakter przestępstwa”, „stan dowodów”), co Trybunał uznał za niewystarczające do uzasadnienia tak długiego aresztu. W kwestii art. 6 ust. 1, Trybunał ocenił długość postępowania (ponad 6 lat i 7 miesięcy) w świetle złożoności sprawy i zachowania władz. Stwierdził, że skazanie skarżących opierało się głównie na ich początkowych zeznaniach, a władze krajowe nie przedstawiły wystarczających wyjaśnień uzasadniających przewlekłość, która nie była spowodowana zachowaniem skarżących.Stan faktyczny
Skarżący Lokman Çobanoğlu i Ferhat Budak zostali aresztowani w marcu 1994 roku pod zarzutem wspierania organizacji terrorystycznej PKK. Początkowo złożyli zeznania, które, jak twierdzili, zostały wymuszone torturami, a następnie je odwołali. Przebywali w areszcie tymczasowym przez około 5 lat i 8 miesięcy. Ich wnioski o zwolnienie były wielokrotnie odrzucane przez Państwowy Sąd Bezpieczeństwa (DGM) na podstawie charakteru przestępstwa i stanu dowodów. Ostatecznie zostali skazani w grudniu 1999 roku na 16 lat i 8 miesięcy więzienia, a wyrok ten został utrzymany przez Sąd Kasacyjny w październiku 2000 roku.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna.
2. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji.
3. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ÇOBANOĞLU VE BUDAK- TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:45977/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Ocak 2007
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 45977/99 başvuru no’lu davanın nedeni bu
ülke vatandaşı olan Lokman Çobanoğlu ve Ferhat Budak’ın (başvuranlar), Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 4 Ocak 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlar, AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından S. Çınar tarafından
temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuranlar, 1977 doğumlu olup Hakkari’de ikamet etmektedirler.
Budak 22 Mart 1994 tarihinde, Çobanoğlu ise 24 Mart 1994 tarihinde yakalanmıştır.
Yasadışı örgütü PKK üyelerine yardım ve yataklık ettiklerinden şüphe edilen başvuranlar
gözaltına alınmıştır. Belirtilmeyen bir tarihte başvuranlar itirafta bulunmuşlar ve 1993 yılında
üç ay boyunca yasadışı örgüt olan PKK bünyesinde eğitim aldıklarını, bu örgüt adına
propaganda faaliyetlerine katıldıklarını ve 15 Ağustos 1993 yılında Yüksekova’da kamu
binalarına silahlı baskın yaptıklarını anlattıkları ifadeler imzalamışlardır. Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet
Savcısı tarafından ifadeleri alınan başvuranlar Yüksekova Sulh Ceza Mahkemesi’ne
sevkedilmiştir. Duruşma tutanaklarına göre başvuranlar kendilerine isnat edilen suçlamaları
kabul etmiş, Savcılığa ve polise verdikleri ifadelerin içeriği ile doğruluğunu beyan etmişlerdir.
Sulh Ceza Hakimi başvuranların tutuklu yargılanmasına karar vermiş ve başvuranlar Siirt
Cezaevi’ne konulmuştur.
Başvuranlar, Yüksekova Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak tutuklu yargılama
kararlarına itiraz etmişlerdir.
Ferhat Budak, 3 Nisan 1994 tarihli yazısında suçlamaları reddetmiş, daha önce verdiği
ifadeleri işkence altında verdiğini belirterek reddetmiştir. Aynı ifadeleri Sulh Ceza
Mahkemesi hakimi önünde tekrarlaması için tehdit edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran tahliye
talebinde bulunmuş ve hakimlerden öğrenci olduğu lise idaresinden hakkında bilgi almalarını
talep etmiştir. Başvuran tarafından yapılan itiraz aynı gün verilen bir kararla reddedilmiştir.
Lokman Çobanoğlu tarafından 5 Nisan tarihinde yapılan itiraz da aynı şekilde
reddedilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, isnat edilen suçun cinsi ve delillerin mevcut
durumunun başvuranın tutukluluğunun devamını gerektirdiğinden başvuranın talebini
reddetmiştir. Başvuran tahliye talebine gerekçe olarak, işkence altında ifade verdiğini ve
yeninden kötü muameleye maruz kalacağı korkusu nedeniyle Sulh Ceza Hakimi önünde ifade
veremediğini ileri sürmüştür. Başvuran tahliye talebinin reddedilmesi halinde şimdiye kadar
başarıyla sürdürdüğü eğitiminin olumsuz yönde etkileneceğini belirtmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, 15 Nisan 1994 tarihli iki iddianameyle aralarında başvuranların
da bulunduğu sekiz kişi hakkında DGM önünde suç duyurusunda bulunmuştur. Cumhuriyet
Savcısı sekiz kişiyi, PKK üyesi olmak, 15 Ağustos 1993 tarihinde kamu binalarına silahlı
baskın yapmakla itham etmiştir. Bu baskın sırasında bir polis ve bir asker yaralanmış ve çok
sayıda bina hasar görmüştür. Cumhuriyet Savcısı, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125.
maddesi ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca
cezalandırılmalarını talep etmiştir. Başvuranlara isnat edilen suçlar olayların meydana geldiği
dönemde ölüm cezası ile cezalandırılmaktaydı. Nisan 1994 tarihinde DGM önünde duruşmalar başlamış ve bu duruşmalarda
başvuranlar hazır bulunmamıştır.
Başvuranların avukatı 9 Mayıs 1994 tarihli bir yazıyla, üç tanığın yeminli ifadelerini
DGM’ye sunmuştur. Tanıklar, Ferhat Budak’ın liseye devam eden bir öğrenci olduğunu ve
boş zamanlarında bir muhasebecinin yanında çalıştığını ifade etmişlerdir. Haziran 1994 tarihli duruşmada, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nden bilgi ve
belgeler talep edilmiştir. Bu bilgi ve belgeler 16 Eylül tarihinde DGM’ye ulaşmıştır.
Ferhat Budak 19 Temmuz 1994 tarihinde duruşmaya çıkmıştır. Dosyada yer alan
çeşitli kanıtlara itiraz eden başvuranın avukatı, bunların müvekkilinin tutuklu
bulundurulmasını haklı kılmadığını belirtmiş ve tahliye talebinde bulunmuştur. Tutukluluk
nedenlerinin devam ettiği gerekçesiyle başvuranın avukatının bu talebi reddedilmiştir.
Başvuranlardan ikisinin de hazır bulunduğu 16 Eylül 1994 tarihli duruşmada,
başvuranların avukatları şartlı salıverilmelerini talep etmiştir. Başvuranların avukatı, aleyhteki
kanıtların polis merkezinde işkence ile alınan itirafları desteklemediğinin altını çizmiştir.
Duruşma sonunda esasa bakan hakimler, “sanıklara isnat edilen suçun cinsi ve dosya
içeriğini” dikkate alarak bu talebi reddetmiştir. Ekim, 1 Kasım, 13 Aralık ve 31 Ocak 1995 tarihlerinde başvuranların avukatları
tarafından yapılan tahliye talepleri de, “sanıklara isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriği”
dikkate alınarak reddedilmiştir. Başvuranlar taleplerini destekleyebilmek amacıyla, lehte
tanıkların dinlenmesini istemiş ve liseye devam ettiklerini gösterir bil belge sunmuşlardır.
Lokman Çobanoğlu, isnat edilen olayların meydana geldiği dönemde tedavi gördüğüne dair
bir hastane raporu sunmuştur. Başvuranlar yaşlarının küçük olduğunu ve soruşturma sırasında
avukat yardımından faydalanamadıkları hususunu dile getirmişlerdir.
Duruşmalar 14 Mart 1995 tarihinde tekrar başlamıştır. Başvuranlar, 3419 sayılı
Pişmanlık Yasası’ndan faydalanma talebinde bulunmuştur. Hakimler, bu yasanın başvuranlara
uygulanabilir olup olmadığı hususunda İçişleri Bakanlığı’ndan görüş istemeye karar vermiş,
“isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriğini” gözönünde bulundurarak başvuranların tahliye
talebini reddetmiştir. Hakimler ayrıca, başvuranların yetkili makamlarla işbirliği
yapmadığının ve terör örgütü hakkında hiçbir bilgi vermediklerinin altını çizmiştir.
DGM, 25 Nisan 1995 tarihli duruşmada İçişleri Bakanlığı’nın 3419 sayılı Kanun’un
uygulanması taraftarı olmadığı hususunu başvuranlar bildirmiştir. Başvuranların avukatı,
DGM’nin Bakanlığın görüşüne bağlı olmadığını belirterek, dava dosyasındaki eksiklikleri
tekrar gündeme getirmiş ve somut delillerin olmaması nedeniyle müvekkillerinin serbest
bırakılması gerektiğini ileri sürmüştür. “Sanıklara isnat edilen suçun cinsi, dosya içeriği ve
başvuranların tutukluluk tarihleri” dikkate alınarak bu talep reddedilmiştir.
Haziran, 25 Temmuz, 26 Eylül, 7 Kasım ve 12 Aralık 1995 ve 6 Şubat, 2 Nisan, 21
Mayıs ve 18 Haziran 1996 tarihlerinde yapılan duruşmalar sırasında da tahliye talepleri
reddedilmiştir. Esasa bakan hakimler sürekli olarak dile getirilen bu tahliye taleplerini
reddetmek için, bazen “isnat edilen suçun cinsi ve dosya içeriğine” bazen de “dosya içeriğine
ve sanıkların tutukluluk sürelerine” atıfta bulunmuşlardır.
Başvuranın avukatları, 26 Eylül 1995 tarihli duruşmada DGM’den aynı suçtan başka
kişilerin yakalanıp yakalanmadığı hususunda bilgi alınmasını talep etmiştir. DGM bu konu
üzerinde araştırma yapmaya karar vermiştir. Bu konu ile ilgili bilgi ve belgeler 7 Kasım 1995
tarihinde mahkemeye ulaşmıştır.
DGM, 15 Ağustos 1996 tarihli duruşmada başka bir dava ile bu davanın
birleştirilmesine karar vermiştir. Yalnızca bir tanık, birleştirilen dava çerçevesinde 25 Şubat tarihli istinabe komisyonu tarafından dinlenmiştir. Tanık ifadesi 8 Nisan 1997 tarihinde
dosyaya eklenmiştir.
Avukatlar, 19 Kasım 1996 tarihli duruşmada, hakimlerin dikkatini soruşturma
sırasında başvuranlar tarafından imzalanan ifadelerden yola çıkılarak soruşturulan sanıklardan
bazılarının beraat ettikleri hususuna çekmiştir ve tehdit altında verilen bu ifadelerin hiçbir
şekilde kanıt olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Başvuranlar 15 Temmuz 1997 tarihli duruşmada, üç yıldır tutuklu olarak
yargılandıklarını ve eğitimlerine ara vermek zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir. Lokman
Çobanoğlu, rahatsız olduğunu ve hastaneye kaldırıldığını ifade etmiştir. Eylül 1994 tarihinde DGM tarafından sanıklardan birinin yaşının tespit edilmesi
amacıyla talep edilen bilirkişi incelemesine ilişkin rapor 23 Şubat 1999 tarihinde mahkemeye
ulaşmıştır. Bu zaman zarfında, inceleme sonuçlarının beklenildiği hususu bütün duruşma
tutanaklarında gerekçe olarak yer almıştır.
Duruşma ertelemeleri de “DGM’nin oluşumda değişiklik yapılması” ve “İçişleri
Bakanlığı’nın görüşünün beklenilmesi” ile gerekçelendirilmiştir. Yalnızca 28 Eylül 1999
tarihli duruşma, başvuranların avukatlarından birisinin duruşmada hazır olmaması ile
ertelenmiştir.
DGM 43. duruşma sonunda, 21 Aralık 1999 tarihli bir kararla başvuranların isnat
edilen suçları işlediklerine karar vermiştir. DGM başvuranları önce TCK’nın Devlet’in
hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik ağır
suçlara ilişkin 125. maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkum etmiştir. Olayların meydana
geldiği dönemde başvuranların yaşlarının küçük olması ve duruşmalardaki iyi tutumları
sebebiyle on altı yıl sekiz ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına ve tutuklu yargılama
süresinin bu süreden düşürülmesine karar vermiştir.
DGM, karar gerekçelerinde soruşturma sırasında başvuranlar tarafından imzalanan
ifadelere dayanmıştır.
Başvuran temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
Yargıtay, 17 Ekim 2000 tarihli nihai kararla ilk derece mahkemesi kararını onamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, tutukluluk sürelerinin uzun sürmesi nedeniyle mağdur olduklarını iddia
etmekte ve AİHS’nin 5 § 3. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
Hükümet, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile öngörülmesine rağmen
başvuranların, her duruşma sonunda verilen tutuklu yargılamanın devamına ilişkin kararlara
itiraz etmediklerini belirtmektedir. Hükümet bu başvuru yolunun, AİHS’nin 35. maddesinin
gerekliliklerinin yerine getirilmesinde kullanılabilecek etkili bir başvuru teşkil ettiğini ifade
etmektedir. Kanıt olarak ise başvuranlarla birlikte yargılanan bir sanığın, DGM hakimlerinin
görüşlerinin değişmesi ile serbest bırakıldığını belirtmektedir. Hükümet örnek olması
bakımından, sağlık durumu ya da memur statüsü ile gerekçelendirilen tahliye kararı
nüshalarını sunmaktadır.
Başvuranlar öncelikle, tutuklu yargılama kararına karşı itirazda bulunduklarını
hatırlatmaktadır. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin haklarında talep edilen cezanın süresine
dayanarak tutukluluk süresinin devamına karar verdiklerini ve verilen ölüm cezasının önemi
nedeniyle tahliye olma gibi bir şansları bulunmadığını ileri sürmektedirler.
AİHM, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca, genel kabul görmüş uluslararası hukuk
ilkeleri ile de kabul edildiği üzere ancak iç hukuk yolları tüketildikten sonra AİHM’ye
başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu kural, öncelikli olarak Savunmacı Devlet’e kendi
kaynakları ve iç hukuk kuralları uyarınca dava konusu olayı çözüme kavuşturmasına imkan
tanınması esasına dayanmaktadır. O halde bu uygulamanın amacı Devletlerin, aleyhlerinde
ileri sürülen eksiklikleri giderebilmelerine imkan tanımaktır. Bununla birlikte, iç hukuk
yollarının tüketilmesi kuralı ne mutlak ne de otomatik olarak uygulanabilen bir kuraldır, bu
kurala uyulup uyulmadığı incelenirken, her bir davadaki özel şartlara dikkat edilmesi esastır
(Bkz. Van Oosterwijck-Belçika, 6 Kasım 1980 tarihli karar).
AİHM bu nedenle bu maddenin, “aşırı formalite olmaksızın” ve “belli bir dereceye
kadar esneklikle uygulanması” gerektiği görüşündedir (Bkz. Cardot-Fransa, 19 Mart 1991
tarihli karar); ilgili kişinin AİHM önünde dile getirmeyi düşündüğü şikayetlerini “en azından
özü itibariyle ve iç hukukla belirlenen zaman ve koşullara uygun olarak” ulusal mahkemeler
önünde dile getirmesi yeterli olmaktadır (Bkz. Castells-İspanya, 23 Nisan 1992 tarihli karar,
ve Akdivar ve diğerleri, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler).
Bununla ilgili olarak AİHM, başvuranların şikayet ettikleri konunun ulusal
mahkemelerde görülen dava sırasında incelendiğini gözlemlemektedir. Esasında, dosyada yer
alan unsurlardan, başvuranların DGM’de görülen kırk üç duruşma boyunca tahliye talebinde
bulundukları ve bu taleplerinin reddedildiği anlaşılmaktadır.
Aynı zamanda, sözkonusu duruşma süresince DGM başvuranların tutukluluk halinin
devamını defalarca res’en incelemiştir. Böylece DGM, her duruşmada tutuklu yargılamanın
gerekli olup olmadığı hususunda res’en görüş bildirebilmesi için ulusal yargıca yetki tanıyan
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 112. maddesi ile kabul edilen ayrıcalıkları
kullanmıştır.
Bu nedenlerle AİHM, ulusal mahkemelerin aşırı uzun olduğu iddia edilen tutuklamayı
sona erdirme, aleyhlerinde ileri sürülen eksikliklerden kaçınma ve bunları telafi etme
imkanına sahip olduğu kanaatindedir (Bkz. Temel ve Taşkın (karar), no: 40159/98, 14 Kasım
2002, ve Acunbay-Türkiye, no: 61442/00 ve 61445/00, 31 Mayıs 2005).
AİHM, Hükümet tarafından verilen örneğin birinci derece mahkemesi hakimlerinin
görüşlerini değiştirmesi ile ilgili olduğunu ve bunun başvurunun ikinci derecede etkili olup
olmayacağı hususunda herhangi bir açıklama getirmediğini not etmektedir. Hükümet’in
AİHM’ye sunduğu nüshalarla ilgili olarak, mevcut dava koşulları ile ilgisi bulunmayan
koşullar sözkonusudur.
Bu noktada, Hükümet tarafından dile getirilen şikayetin reddedilmesi ve şikayetin
kabul edilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır (Acunbay kararı).
B. Esas Hakkında
Hükümet, şikayetin esasına ilişkin bir görüş bildirmemektedir.
Başvuranlar, DGM’nin her duruşmada aynı gerekçelerle tutukluluk hallerinin
devamına karar verdiğini, bu kararın ayrıntılı olarak gerekçelendirilmediğini ileri
sürmektedirler. DGM’nin, başka hiçbir gerekçe sunmadan suçun cinsine ve talep edilen
cezanın ağırlığına atıfta bulunduğunu ve böylece tutukluluk sürelerini aşırı bir şekilde
uzattığını belirtmektedirler.
AİHM, AİHS’nin 5 § 3. maddesi ile öngörülen süre bitiminin “suçlamanın dayanaktan
yoksun olmadığına karar verildiği gün” olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında,
Labita-İtalya, no: 26772/95 tarihli karar). Bununla ilgili olarak AİHM, başvuranların
tutukluluk süresinin yakalandıkları tarih olan 22 ve 24 Mart 1994 tarihinde başladığını ve
DGM tarafından mahkum edildikleri tarih olan 21 Aralık 1999 tarihinde son bulduğunu tespit
etmektedir. Bu süre yaklaşık beş yıl sekiz ay sürmüştür.
AİHM daha sonra, belirtilen bir durumda, bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin
makul süreyi aşmaması hususuna dikkat etme görevinin ulusal mercilere düştüğünün altını
çizmektedir. Bu amaçla masumiyet karinesi uyarınca kişi hürriyetine saygı ilkesinin ayrık
tutulmasını doğrulayacak gerçek bir kamu yararının varlığını ortaya koyabilecek türden olan
davanın tüm koşullarını incelemeleri ve tahliye taleplerini reddederken kararlarında bunları
belirtmeleri gerekmektedir. AİHM sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelerden ve
başvurularında başvuran tarafından belirtilen ve tartışma götürmeyen olaylardan yola çıkarak,
AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermelidir (Bkz. Assenov ve
diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
Bu itibarla suç işlediği için yakalanan kişinin suçlandığı makul sebeplerin devamı,
tutukluluğun olmazsa olmaz koşuludur, fakat belli bir süre sonra bu da yeterli olmamaktadır;
işte o zaman AİHM adli makamlar tarafından benimsenen diğer gerekçelerin, özgürlükten
yoksun bırakılmasını haklı göstermeye devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu
gerekçeler “ilgili” ve “yeterli” olduklarında, AİHM ayrıca ulusal makamların “soruşturmanın
yürütülmesinde özel bir dikkat gösterip göstermediklerini” araştırmaktadır (Bkz., diğerleri
arasında, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar).
Esasında, dosyada yer alan unsurlardan DGM’nin düzenli bir şekilde, her duruşmanın
sonunda başvuranların tutukluluk hallerinin devam etmesine karar verdiği anlaşılmaktadır.
Gerekçe olarak da, isnat edilen suçların cinsine, delillerin durumuna, tutuklama tarihine ve
dosya içeriğine dayanarak neredeyse tamamında aynı ifadeye başvurmuştur.
AİHM’ye göre, “delillerin durumu” suçluluğa ilişkin ciddi belirtilerin var olduğunun
ve bunların sürdüğünün göstergesi olarak değerlendirilse ve genel olarak bu koşullar anlamlı
etkenler oluştursa da, tutukluluğun bu denli uzun bir süre devam etmesini doğrulamak için
yeterli değildir (Bkz., özellikle, Mansur, ve Demirel-Türkiye, no: 39324/98, 28 Ocak 2003).
Bu nedenle AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, yargılama süresinin AİHS’nin 6 § 1. maddesinde öngörülen “makul süre”
ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmektedirler.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
AİHM, bu şikayetlerin AİHS’nin 35 § 3 maddesine göre açıkça dayanaktan yoksun
kabul edilemeyeceğini saptamıştır. Bunun dışında hiçbir kabul edilemezlik gerekçesi
bulunmamaktadır.
B. Esas Hakkında
Değerlendirmeye alınacak dönem, Budak için 22 Mart 1994 ve Çobanoğlu için ise 24
Mart 1994 tarihinde başlamaktadır. Bu süre Yargıtay’ın kararı ile 17 Ekim 2000 tarihinde son
bulmaktadır. Tutuklu yargılama süresi iki dereceli bir mahkemede yaklaşık altı yıl yedi ay
sürmüştür.
Hükümet, mevcut dava koşulları dikkate alındığında, yargılama süresinin AİHS ve
AİHM’nin içtihadı uyarınca makul olmadığı yönünde bir değerlendirme yapılamayacağını
belirtmektedir.
Hükümet, yargılama süresinin davanın karmaşıklığına ve sanıklara ilişkin başka
dosyaların da incelenmesinin gerekliliğine dayandığını ifade etmektedir.
Hükümet, başvuranların avukatlarının 13 Aralık 1994 tarihli duruşma sırasında
davaları ile ilgili tanıklık yapabilecek bazı itirafçıların dinlenmesini talep ettiklerinin altını
çizmektedir. Hükümet ayrıca avukatların 1996 yılının Şubat ayı ile 1999 yılının Kasım ayı
arasında dört duruşmaya katılmadıklarını belirtmektedir. Başvuranların avukatları,
savunmalarını hazırlamak için iki defa süre talebinde bulunmuştur. Tahliye talebinde
bulunurken bir defasında Çobanoğlu isimli başvuranın benzer suçlardan beraat ettiği önceki
bir duruşmanın incelenmesini talep etmişlerdir.
AİHM bir dava için makul olan sürenin, davanın koşullarına göre ve Mahkeme’nin
içtihatlarında benimsenen kriterler, özellikle de davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili
mercilerin tutumları gözönünde bulundurularak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz.,
diğerleri arasında, Pélissier ve Sassi –Fransa, no: 25444/94).
AİHM, Hükümet’in sebebini açıklamaksızın davanın karmaşıklığını neden olarak
gösterdiğini gözlemlemektedir. AİHM sözkonusu davanın başvuranların dışında altı sanıkla
ilgili olduğunu not etmektedir. AİHM bu durumun yargılama süresini uzatmak için uygun bir
unsur olabileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, DGM’nin karar gerekçeleri uyarınca,
başvuranların mahkumiyeti, temelde iddianamenin içeriğine ve soruşturma sırasında elde
edilen ve inkar edilen ifadelere dayanmaktadır. DGM önündeki yargılama sırasında elde
edilen delillerin hiçbiri mahkumiyet kararında yer almamaktadır. AİHM, davanın bir takım
karmaşıklıklar arz edebileceğini kabul etse bile bunun başvuranlarla ilgili olan kararı
etkilememesi gerektiği görüşündedir.
AİHM ayrıca, savunma için talep edilen sürenin ve başvuranların avukatları tarafından
yapılan tanıkların dinlenmesi ya da soruşturulması yönündeki taleplerin, olayların açıklığa
kavuşturulması için gerekli olan usule ilişkin muameleler olduğunu tespit etmektedir. AİHM
başvuranların avukatlarının katılmadığı duruşmalarla ilgili olarak, başvuranın avukatının
bulunmaması sebebiyle yalnızca bir kez duruşmanın ertelendiğini not etmektedir. Bu nedenle
Hükümet tarafından dile getirilen unsurlar sözkonusu yargılamanın uzun sürmesi için bir
gerekçe teşkil etmemektedir.
AİHM daha önce buna benzer şikayetlerin dile getirildiği birçok dava incelediğini ve
bunların AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlali yönünde sonuçlandığını ortaya koymaktadır (Bkz.
Pélissier ve Sassi kararı).
AİHM kendisine sunulan bütün unsurları incelemiş ve mevcut davada Hükümet’in,
dava süresini açıklayabilecek hiçbir tespit ve delil sunmadığı kanaatine varmıştır. AİHM, bu
konudaki içtihadı uyarınca, dava süresinin uzun olduğuna ve “makul süre” ilkesine
uymadığına kanaat getirmektedir.
Sonuç olarak, AİHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuranlar hiçbir adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Bu nedenle AİHM,
başvuranlara bu ad altında herhangi bir ödeme yapılmasına gerek olmadığına kanaat
getirmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.
maddesine uygun olarak 30 Ocak 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło