46252/99

WyrokETPCz2006-04-27ECLI:CE:ECHR:2006:0427JUD004625299

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy państwo tureckie naruszyło prawo do życia (art. 2 Konwencji) poprzez niezastosowanie odpowiednich środków ochronnych wobec żołnierza z problemami psychicznymi oraz poprzez przeprowadzenie nieskutecznego śledztwa w sprawie jego śmierci, a także czy naruszyło prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie materialnego aspektu art. 2 Konwencji, ponieważ władze tureckie nie podjęły rozsądnych środków w celu ochrony życia Mikaila Atamana. Pomimo jego zdiagnozowanych problemów psychicznych (zespół lękowy) i faktu, że był leczony psychiatrycznie, co powinno być znane lub możliwe do ustalenia przez władze wojskowe, pozwolono mu na pełnienie służby wojskowej z bronią palną. Trybunał uznał, że państwo, które wymaga od obywateli służby wojskowej z bronią, ma szczególny obowiązek zapewnienia odpowiedniego leczenia i nadzoru nad żołnierzami z problemami psychicznymi. Władze nie zapobiegły noszeniu broni przez Mikaila, mimo że jego stan psychiczny wymagał szczególnej uwagi. Trybunał stwierdził również naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 Konwencji, ponieważ krajowe śledztwo w sprawie śmierci Mikaila Atamana było nieskuteczne. Chociaż podjęto pewne działania (oględziny, autopsje, przesłuchania), śledztwo nie zbadało kluczowej kwestii: dlaczego informacje o stanie psychicznym Mikaila nie zostały przekazane jego przełożonym lub dlaczego przełożeni, wiedząc o jego stanie, nie odebrali mu broni. Ta luka w śledztwie uniemożliwiła ustalenie odpowiedzialności personelu medycznego lub wojskowego. W konsekwencji, Trybunał uznał, że nieskuteczność śledztwa w sprawie śmierci Mikaila Atamana stanowiła również naruszenie art. 13 Konwencji, ponieważ skarżący nie miał dostępu do skutecznego środka prawnego pozwalającego na ustalenie okoliczności śmierci syna i pociągnięcie winnych do odpowiedzialności.
Stan faktyczny
Mikail Ataman, syn skarżącego Abuzera Atamana, odbywał służbę wojskową w Karsie w Turcji. Pod koniec 1997 roku zaczął wykazywać problemy psychiczne, zdiagnozowano u niego zespół lękowy i był leczony psychiatrycznie. Mimo to, po powrocie do jednostki, nadal pełnił służbę z bronią. W styczniu 1998 roku Mikail zadzwonił do rodziny, wyrażając obawy przed swoim dowódcą. 16 stycznia 1998 roku zginął od strzału z broni palnej podczas pełnienia warty. Władze wojskowe uznały śmierć za samobójstwo, jednak skarżący podejrzewał morderstwo i kwestionował skuteczność przeprowadzonego śledztwa.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w odniesieniu do okoliczności śmierci Mikaila Atamana. 2. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w odniesieniu do braku skutecznego śledztwa. 3. Stwierdza, że nie ma potrzeby odrębnego badania skargi na podstawie art. 8 Konwencji. 4. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji. 5. Zasądza skarżącemu 20 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 7 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, płatne w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, powiększone o odsetki za zwłokę. 6. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ATAMAN - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 46252/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Nisan 2006   İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   bazı düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (46252/99) başvuru no’lu davanın nedeni bu   ülke vatandaşı olan Abuzer Ataman’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne   (AİHM) 13 Kasım 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Temel İnsan   Haklarını güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran, AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından Yusuf Alataş tarafından   temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVA KOŞULLARI   doğumlu olan başvuran, Abuzer Ataman, Adıyaman’da (Türkiye) ikamet   etmektedir. 1976 doğumlu olup 16 Ocak 1998 tarihinde ölen Mikail Ataman’ın babasıdır.   A. Mikail Ataman’ın askere alınmasından sonra meydana gelen olaylar   tarihinde, 21 yaşındaki Mikail, Kars’ta askerlik görevini yerine getirmektedir. Bu   dönemde, PKK üyesi olduğu gerekçesiyle kardeşlerinden bir tanesi cezaevinde   bulunmaktadır.   yılının Eylül ayında, bağlı olduğu birliğin Tunceli’de yapılacak askeri bir   operasyona katılacağını öğrenen Mikail Ataman, hastalığını gerekçe göstererek U. adlı   Komutanından operasyona gönderilmemesini istemiştir. Operasyon öncesinde Komutanı,   Mikail’in bu isteğini kabul etmiş fakat başvuranın iddiasına göre Mikail’i tehdit etmiştir.   Mikail’in ailesinin özellikle de Hollanda’da ikamet eden kardeşinin ifadelerine göre,   Mikail Ataman kendilerini sık sık aramış, hakaret içerikli ve tahrik edici konuşmalar   yapmıştır. Mikail Ataman’ın ailesi, konuşmalar sırasında Mikail’in başka askerlerin hatta   subayların yanında bulunduğunu fark etmişlerdir. Bir süre sonra, ailesi Mikail Ataman’a   ulaşamamış ve bu dönemde Mikail ile ilgili bir takım tedbirlerin alındığını öğrenmişlerdir.   Mikail’in silah taşıması ve kışladan çıkması yasaklanmıştır. Tedirgin olan ailesi, Kars’ta   ikamet eden A. A. isimli yakınlarından, Mikail Ataman’ı ziyaret etmesini istemişlerdir. A. A.   Mikail’in ailesine, Mikail’in psikolojik durumunun iyi olmadığını ve tedavi görmesi   gerektiğini bildirmiştir. Bunun üzerine başvuran, hastalık izni alabilmek ümidi ile Kars’a   gitmiştir. Oysa, başvurana göre Mikail’e yalnızca izin verilmiş ve bu da Komutan U.’nun   yerine vekalet eden E. Ö. isimli yüzbaşının kişisel çabaları sonucunda gerçekleşmiştir. Bu   nedenle Yüzbaşı E. Ö., bütün askerlerin benzer psikolojik sorunları olabileceğini ve Mikail’e   ayrıcalık tanınması için hiçbir neden bulunmadığını düşünen üstleri ile karşı karşıya gelmiştir.   İzinde olduğu süre içerisinde ailesi, Mikail Ataman’ı önce Malatya’da tedavi ettirmek   istemiştir. İlgili, burada firar etmiş ve inzibat tarafından kendisini kaybetmiş bir haldeyken   yakalanmıştır. 4 Kasım 1997 tarihinde, Malatya Askeri Hastanesi’nde Mikail’e sakinleştirici   iğne yapılmıştır. Tedavi eden doktor, Mikail’in, Ankara’da bulunan Mevki Askeri   Hastanesi’nin psikiyatri servisine sevk edilmesini talep etmiştir. Fakat ailesi, Mikail’i   Adana’da bulunan özel bir psikiyatri kliniğine götürmeyi tercih etmiştir. Klinikte çalışan   psikolog, Komutanın Mikail’e izin vermesi halinde tedaviye başlayabileceğini belirtmiştir.   Aile daha sonra Mikail’i Ankara’da bulunan Mevki Askeri Hastanesi’nin psikiyatri servisine   götürmüştür. Psikiyatri servisinde, 19 Kasım 1997 tarihinde hazırlanan raporda Mikail   Ataman’da anksiyete semptomu teşhis edildiğini, devam etmesi halinde birliğinin bulunduğu   ilin askeri hastanesinde tedavi ettirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Raporda “hastanın kaydının   yapılması ve birliğine bilgi verilmesi” ifadesi yer almıştır.   Mikail, Kars’ta bulunan kışlasına döndükten sonra ailesi ile telefonla konuşmuş ve   ailesi sağlık durumun daha iyi olduğuna ikna olmuştur.   Komutan U.’nun dönmesi ile Mikail Ataman’ın sağlık durumu kötüleşmiştir. 4 Ocak   tarihinde, Mikail ailesini aramış ve Komutan U.’nun kendisini öldürmeden imdadına   yetişmeleri için ailesine yalvarmıştır. Konuşma sırasında telefonu alan arkadaşı Mikail’in   söylediklerini doğrulamıştır. O akşam ve ertesi gün, başvuran ne oğluna ne de Komutan U.’ya   ulaşabilmiştir. Görüştüğü kişiler her defasında, Mikail Ataman’ın nöbette olduğunu, sağlık   durumunun iyi olduğunu, yolların kapalı olması nedeniyle başvuranın oğlunu görmeye   gelemeyeceğini belirtmişlerdir. Başvuran yeniden A. A.’dan oğlunu ziyaret etmesini   istemiştir. A. A., Mikail’in durumunun ciddi olduğunu ve Mikail’in Komutanından   bahsederken “ya o beni öldürecek ya da ben onu” şeklinde ifadelerde bulunduğunu başvurana   söylemiştir. Bu görüşmeden sonra, başvuran birkaç defa oğluna ulaşmaya çalışmıştır.   B. Mikail Ataman’ın ölümü ve soruşturmanın açılması   Ocak 1998 tarihinde sabah saat 02:00’da, kendisini Mikail’in Komutanı olarak   tanıtan bir kişi başvuranı aramış ve oğlunun saat 00:25’te, kışla garajında nöbet tuttuğu sırada   öldüğünü haber vermiştir. Komutan, aynı zamanda, kardeşinin hapsedilmesi nedeniyle   Mikail’in üzülmüş olabileceğini belirtmiştir.   Olaydan haberdar olan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ("KKK"), 9. Piyade Tümen   Komutanlığı Askeri Savcısı, olay yerine gitmiştir. Mikail Ataman’ın cesedi Kars Devlet   Hastanesi’ne götürülmüştür. Askeri Savcı, Mikail Ataman’ın o gece iki askerle birlikte kışla   garajında nöbet tuttuğunu tespit etmiştir. M. K. Ç. ve M. A. adındaki askerler garaj önünde,   Mikail ise garajın arkasında, ZPT araçlarının yanında nöbet tutmuştur. Askerler, Askeri   Savcı’ya bir el silah sesi duyduklarını, bunun üzerine Mikail’in nöbet yerine doğru   koştuklarını ve Mikail’i üstünde G3 piyade tüfeği ile yerde yatarken bulduklarını   açıklamışlardır.   Askeri Savcı, kan birikintisine 2 m. uzaklıkta 7,62 mm. çapında kovan bulmuştur.   Mermi bulunamamış fakat emniyet kilidi açık olan silah üzerinde yapılan incelemede, silahın   garaj duvarına dayalı tutulduğunu, silahın Mikail Ataman’a verilen silah olduğunu ve bu silah   ile bir el ateş edildiğini doğrulamıştır.   Daha sonra, Askeri Savcı Kars Devlet Hastanesi’ne gitmiş, burada Mikail Ataman’ın   şahsi eşyalarını ve kıyafetlerini incelemiştir. Askeri Savcı, Mikail Ataman’ın cüzdanında bir   rapor ve psikiyatri servisince düzenlenen beş adet reçete bulmuştur.   S. G. tarafından teşhis edilen Mikail Ataman’ın cesedi üzerine otopsi yapılmıştır.   Otopsi sonucunda hazırlanan raporda, göğüs bölgesinde 0,5 cm. çapında bir kurşun deliğine,   beşinci kaburga arasında ve göğüs kemiği hizasında birinci dereceden yanık ve kurşun   deliğinin çevresinde 2 x 4 cm. çapında bir ekimoza rastlanmıştır. Kurşunun çıkış deliği 3 x 2   cm. çapında olup, onikinci göğüs omuru seviyesinde, solda ve orta çizgiye 10 cm.   mesafededir. İki doktor ve Askeri Savcı tarafından imzalanan otopsi raporunda, ölüm   nedeninin sol karıncığın ateşli silahla tahribinin yanı sıra, dolaşım yetersizliği ve kanama   sonucu kalbin durması olduğu belirtilmiştir.   C. Başvuranın şikayeti   Bu rapordan haberdar olan başvuran, Adıyaman Cumhuriyet Savcısı’na şikayette   bulunmuştur. Başvuran, sivil bir hakim eşliğinde ikinci bir otopsi yapılmasını talep etmiştir.   Başvuran, oğlunun öldürüldüğünden şüphelendiğini ve otopsi sonucunun kendisine   bildirilmesini istediğini belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı, başvuranın talebin kabul etmiş ve 17   Ocak 1998 tarihinde sivil hakim eşliğinde ikinci bir otopsi yapılmıştır. Bununla birlikte, ikinci   otopsiden farklı bir sonuç çıkmamıştır.   Mikail Ataman 18 Ocak 1998 tarihinde defnedilmiştir. Defin işleminden önce   Mikail’in resimleri çekilmiştir.   Defin işleminden sonra, belirtilmeyen bir tarihte başvuran oğlunun ölümünden   sorumlu olan kişi ya da kişiler hakkında Adıyaman Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette   bulunmuştur.   Ocak 1998 tarihinde, Adıyaman Cumhuriyet Savcılığı yetkisizlik kararı vererek   dosyayı, soruşturmasını sürdürmekte olan Askeri Savcı’ya göndermiştir.   Bu çerçevede, Askeri Savcı önce Mikail’e yakın olan çok sayıda askerin ifadesini   almıştır. Askerlerin hepsi genel olarak, Mikail Ataman’ın izinde olduğu sırada tedavi   gördüğünü, psikolojik sorunlarının bulunduğunu, askerlik yapmak istemediğini, buna karşılık   üstleri ile ilgili herhangi bir tartışmadan bahsedip, şikayet etmediğini belirtmişlerdir. Aynı   şekilde M. K. Ç. ve M. A. nöbet tuttukları sırada garaja kimsenin girmediğini, kavga ya da   fısıltı sesi duymadıklarını söylemişlerdir. Askerler, garaja birinin girdiği düşünülse bile,   kaçmasının mümkün olmadığını ifade etmişlerdir.   Ocak 1998 tarihinde, Askeri Savcı, Komutan U.’yu dinlemiştir. Komutan U., 3   Kasım 1997 tarihinde 24 günlüğüne Mikail’e izin verdiğini, Mikail’in bölüğüne döndüğü   tarihten olayın meydana geldiği tarihe kadar, ne Mikail Ataman’ın ne de bir başkasının   kendisine Mikail’in yaşamış olabileceği sorunlardan bahsettiğini belirtmiştir.   Askeri Savcı, Adıyaman Savcılığı’ndan Mikail’in kişiliği, psikolojik durumu ve ailevi   ilişkileri ve askerlik ile ilgili düşünceleri hakkında yakınlarından bilgi alınmasını talep   etmiştir.   Şubat 1998 tarihinde, Askeri Savcı tarafından, davanın idari yönü ile ilgili olarak   araştırma yapmakla görevlendirilen ve üç uzmandan oluşan komisyon hazırladıkları raporu   sunmuşlardır. Raporda, mevcut davada ne askeri kuralların ne de askerlerin eğitimine,   kazaların ve intihar vakalarının önlenmesine ve/yada nöbetlerin düzenlenmesine ilişkin genel   kuralların ihlal edildiği belirtilmiştir. Raporda ayrıca, gözetimden ve/yada denetimden   sorumlu askeri personelden kaynaklanan herhangi bir ihmalin tespit edilmediği ifade   edilmiştir. Komisyon, dava konusu intiharın öncelikli sebebinin, askerin ailevi sorunlarını   büyütmesinden ve bunlardan kimseye bahsetmemiş olmasından kaynaklandığına ve bu   sorunların en sonunda akli dengesini etkilediğine, A. A.’nın (başvuranın Kars’ta oturan   yakını) Mikail’de gözlemlediğini söylediği anormal davranışlar hakkında komutanlara bilgi   vermemeyi tercih etmiş olmasının dolaylı olarak intihara neden olduğuna, Mikail Ataman’ın   sorunlarının bölüğe yeni gelen ya da operasyonlar sırasında bölükte bulunmamış olan üstleri   tarafından tam anlamıyla anlaşılmamış olmasının da olayların tırmanmasına neden olduğuna   kanaat getirmiştir.   Şubat 1998 tarihinde, Mikail Ataman’ın askeri hayatına ilişkin bilgiler, Komutan   U.’nun geçmişi ve bölüğün askeri kayıtları tamamlanmıştır. Raporda yer alan ifadelerden,   Komutan U.’nun bölüğündeki askerlerin hiçbirisine, yetkili ve güvenilir biri olarak tanınan   Komutan U. tarafından baskı ve kötü muamele yapılmadığı sonucu çıkmaktadır. Sağlık   muayenesi kayıtlarından, Mikail Ataman adlı askerin, garnizon doktoruna gitme talebinin   hiçbir zaman reddedilmediği anlaşılmaktadır. İzin kayıtlarından, maktulün düzenli olarak   çarşı iznine çıktığı tespit edilmektedir. 3 Kasım 1997 tarihinde, Mikail’e izin verilmiş ve   öldüğü güne kadar başka bir izin talebinde bulunmamıştır.   D. Askeri Savcı’nın kararı ve başvuranın itirazı   Askeri Savcı, 23 Mart 1998 tarihinde, olayın bir intihar vakası olduğu gerekçesiyle,   ceza soruşturması açılmasına gerek olmadığına karar vermiştir. Askeri Savcı’ya göre, yapılan   soruşturmalar askeri makamların ve özellikle de Komutan U.’nun sorumluluğunu ortaya   koymamıştır. 27 Aralık 1997 tarihinde, olaydan kısa bir süre evvel görevden dönen Komutan   U., maktulün psikolojik durumunu fark etmemiş olabilir; üstelik, hiçbir şey Mikail Ataman’ın   hayattayken, üstlerine ve özellikle de Komutan U.’ya sorunlarından ve/yada sağlık durumuna   ilişkin belgelerden haberdar ettiğini göstermemektedir.   Nisan 1998 tarihinde bu kararın başvurana tebliğ edilmesinin ardından, başvuran   itiraz etmiştir. Oğlunun bir cinayete kurban gittiğini iddia eden başvuran, mevcut davada   yürütülen hazırlık soruşturmasının yetersiz olduğunu ileri sürmüştür. Başvurana göre hazırlık   soruşturmasındaki eksiklikler şunlardır:   - Askeri Savcı’nın olay yerine gelmesinden önce, Mikail’in cesedinin ve silahın yeri   değiştirilmiştir; bu nedenle bunların yerlerinin tam olarak tespit edilmesi mümkün olmamıştır.   - Boyutu ve şekli dikkate alındığında, G3 tipi piyade tüfeği ile intihar etmek oldukça   zordur ve Mikail Ataman’ın, nöbet tutan diğer iki asker fark etmeden tüfeği duvar ile   göğsünün arasına sıkıştırması şaşırtıcıdır;   - Otopsi raporlarına göre, kurşun yukarıdan aşağıya doğru gitmiştir; bu nedenle Mikail   Ataman’ın otururken, ayakta olan birisi tarafından öldürüldüğün varsayılması gerekirdi.   Başvuran, bu iddialarına dayanak olarak, oğlunun ölümünden iki gün önce kendisini   aradığını, Komutanı U.’nun kendisine baskı yaptığını ve bunlardan dolayı tedirgin olduğunu   söylediğini belirtmiştir. Başvurana göre, Mikail Ataman kardeşinin geçmişinden dolayı   saldırılara maruz kalmıştır. Her ne olursa olsun, psikolojik sorunlarının olmasına rağmen   oğluna silah verilmiş olmasının yanlış olduğunu, askeri bir hastanede tedavi görmesinden   dolayı hiçbir üstünün Mikail’in sorunlarından habersiz olmasının mümkün olmadığını iddia   etmiştir.   Mayıs 1998 tarihinde dosyayı inceleyen Ağrı’daki 12. Mekanize Piyade Tugay   Komutanlığı Askeri Mahkemesi, soruşturmada hiçbir eksiklik bulunmadığı gerekçesiyle   başvuranın itirazını reddetmiştir. Bu karar, 20 Mayıs 1998 tarihinde başvurana tebliğ   edilmiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 2. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, oğlunun askerlik görevini yaptığı sırada öldüğünü belirterek, sözkonusu   ölüm koşullarından ve bu konuda yürütülen cezai soruşturmanın etkisizliğinden şikayetçi   olmaktadır. Başvuran, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.   A. Tarafların argümanları   1. Başvuran   Başvuran, Mikail Ataman’ın U. adlı Komutanı tarafından öldürüldüğü iddiası konusu   ile ilgili olarak ulusal makamlar tarafından alınan ifadelerin duruma açıklık getirmekten uzak   olduğunu belirtmektedir. Tanıklardan bazıları, üstleri ile çatışmaya girmeden ifade vermesi   mümkün olmayan asker ve subaylardan oluşmaktaydı. Özellikle de komutanların, şahsi   sorumluluklarının bulunduğunu düşündürebilecek söylemlerde bulunmaları beklenemezdi.   Başvuran, sorgulama sırasında Mikail Ataman’ın ailesinden bir bireyin yada avukatının   bulunmamış olmasından dolayı, bu tanıkların sorgulamasına katılamadığını ileri sürmektedir.   Başvuran, sözkonusu soruşturma ve cezai yargılamalar ile ilgili olarak, bunların   askeri makamların isteği doğrultusunda sürdürüldüğünü ve Mikail Ataman’ın intihar ettiği   düşüncesine dayandığını belirtmektedir. Başvurana göre, Askeri Savcı hiçbir zaman Mikail   Ataman’ın ailesinin iddialarını ciddiye almamıştır. Mikail Ataman’ın silahı üzerinde parmak   izi incelemesi yapmak ve olası şüpheliler üzerinde yakından ateş sonucu oluşan kimyasal   izlerin bulunup bulunmadığını kontrol etmek üzere kimsenin görevlendirilmemiş olması bu   ilgisizliğin birer göstergesi niteliğindedir. Askeri Mahkeme de, soruşturmaları genişletmeyi   düşünmeden dava dosyası üzerinden sorunu çözmekle yetinerek aynı şekilde davranmıştır.   Sonuç olarak, Mikail Ataman’ın psikolojik sorunlarının var olduğunun bilindiğinin   altını çizen başvuran, Mevki Hastanesi’nin psikolojik servisince yapılan muayeneye ilişkin   raporda “hastanın yalnız gelmemesi uygundur” ifadesi yer almaktadır. Bu türden bir ifade, o   an Mikail Ataman’ın yalnız başına hareket edemeyecek durumda olduğunun göstergesidir.   Her ne olursa olsun, psikoloji servisi tarafından hazırlanan 19 Kasım 1998 tarihli rapor, asker   olan Mikail Ataman’ın psikolojik tedavi gördüğünü kanıtlamaktadır ve bunun yetkililer   tarafından bilinmemesi mümkün değildir.   2. Hükümet   Öncelikle, Mikail Ataman’ın Komutanı tarafından öldürüldüğüne dair iddia ile ilgili   olarak Hükümet, bu iddianın, mevcut davada yürütülen cezai soruşturma sırasında ortaya   çıkan delillerle çürütüldüğünü belirtmektedir. Bu konuda, olayın meydana geldiği gün,   yalnızca, aralarında maktulün de bulunduğu askerlerin garaja girdiği konusunda ikna   olabilmek için Savcı tarafından alınan ifadeleri incelemek yeterli olacaktır. Diğer yandan,   Mikail Ataman’ı öldürmek gibi bir düşüncesi bulunmayan U. adlı Komutan, Mikail Ataman’a   karşı hiçbir şekilde saldırgan bir tutum içerisinde olmamış; aksine, askerin romatizmalarından   yakınması üzerine, onu askeri bir operasyondan muaf tutmuş ve izin talebine karşı   çıkmamıştır.   Hükümet, dava konusu ölüm ile ilgili olarak yürütülen soruşturmanın etkisiz ve   yetersiz olduğu iddiası ile ilgili olarak, soruşturmaların büyük bir dikkatle ve özen   gösterilerek sürdürüldüğünü belirtmektedir. Hükümet, dava dosyasına atıfta bulunarak, bu   davada, soruşturmaların hemen başlatıldığına dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, olay yeri   keşifleri, iki otopsi ve silah incelemesi yapılmıştır. Spesifik konularda araştırma yapmakla   görevli komisyonlar da dahil olmak üzere, Askeri ve Sivil Savcılar mümkün olan bütün   araştırmaları yapmış ve ayrım yapmaksızın, Mikail Ataman’ın babasının, kardeşinin ve   yakınlarının da ifadesi dahil olmak üzere, herkesin ifadesine başvurmuştur. Oysa yapılan   araştırmalarda, Mikail Ataman’ın ölümünde bir başka kişinin olası sorumluluğu bulunduğu   ortaya çıkmamıştır. Bunun üzerine Cumhuriyet Savcılığı muhakemenin men’i kararı   vermiştir. Bu karar Askeri Mahkeme tarafından da onaylanmıştır.   Hükümet, Mikail Ataman’ın psikolojik durumunu dikkate almayan askeri makamların   ihmalkâr davrandığı iddiası ile ilgili olarak, ilgili dönemde Mikail Ataman’ın endişe verici bir   tutumunun bulunmadığını ifade etmektedir. Biri hariç bütün arkadaşları, Mikail Ataman’ın   sorunlarından haberdar olmadıklarını belirtmişlerdir. Mikail Ataman yalnızca bir defa grip   nedeniyle birliğin doktoruna gitme talebinde bulunmuştur. Mikail Ataman, rehberlik   hizmetine gittiğinde ise yalnızca ailevi sorunlarından bahsetmiştir. Bunun dışında, başvuranın   iddiasının aksine, Mikail Ataman ne hastalık istirahatı ne de özel bir tedavi talebinde   bulunmuştur. 4 Kasım 1997 tarihinde, Mikail Ataman kendi imkanları ile Kars Askeri   Hastanesi’ne gitmiştir. Mikail Ataman’ın cebinde bulunan rapordan, doktorların genç askerin   psikiyatri servisinde muayene edilmesini ve muayene sonuçlarından birliğinin haberdar   edilmesini istedikleri anlaşılmaktadır. Fakat Mikail Ataman hiçbir zaman sözkonusu servise   gitmemiş ve birliğine bu konuda bilgi vermemiştir.   Hükümet, yukarıda yer alan ifadeler ışığında, Mikail Ataman’ın ölümü ile ilgili olarak,   askeri makamlardan kaynaklanan herhangi bir öznel ya da nesnel sorumluluk ya da   ihmalkârlığın bulunmadığını belirtmektedir.   B. AİHM’nin takdiri   1. Başvuranın oğlunun ölümü   a. Kasıtlı öldürme   AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin Sözleşme’nin temel maddeleri arasında yer aldığını   ve 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel   değerlerinden birisi olarak benimsendiğini hatırlatır (Bkz., Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94 ve   Finucane – Birleşik Krallık, no: 29178/95). Mahkeme ayrıca, 2. madde ile tanınan güvencenin   önemini teslim ederek, yaşam hakkına ilişkin şikayetler söz konusu olduğunda bunlara büyük   bir titizlik gösterilerek bir görüş oluşturulması gerektiğini belirtir (Bkz., Ekinci-Türkiye, no:   25625/94).   AİHM, iki tarafın yorumlarının, AİHS’nin 2. maddesi açısından davanın olaylarından   çıkarılacak sonuçlar konusunda farklılık gösterdiğine dikkat çeker.   AİHM, mevcut davada ortaya çıkan soruları dava dosyasında yer alan belgeler   ışığında, özellikle de Hükümet tarafından sunulan ve yürütülen soruşturmalar ve tarafların   sunduğu görüşlere ilişkin belgeler çerçevesinde inceleyecektir. Bu kanıtları   değerlendirebilmek için AİHM, kanıtlara ilişkin “her türlü makul şüphenin ötesinde bulunma”   ölçütünden yararlanacaktır. Fakat bu türden bir kanıt yeterince ciddi, sarih ve uygun bir dizi   göstergeden veya yanlışlığı kanıtlanmamış karinelerden kaynaklanabilir. Öte yandan   kanıtların araştırılması esnasında tarafların tutumları gözönünde bulundurulabilir   (Bkz.,mutatis mutandis, İrlanda-Birleşik Krallık).   Başvurana göre, oğlu Mikail Ataman subaylardan biri tarafından kasıtlı olarak   öldürülmüştür.   AİHM, bu iddiaların somut ve kanıtlanabilir olgulara dayanmadığını ve bir tanığın   beyanatıyla ya da diğer kanıt unsurlarıyla kesin bir yargıya ulaştıracak şekilde   desteklenmediğini gözlemlemektedir.   Aksine, dosyada yer alan unsurlardan, Mikail Ataman’ın intihar ettiği anlaşılmaktadır.   Olayın meydan geldiği gece, Mikail Ataman diğer iki askerle birlikte garajda nöbet   tutmaktaydı. Diğer iki asker garajın ön tarafında Mikail ise garajın arka tarafından nöbet   tutmaktaydı. İki asker silah sesi duyduklarında Mikail Ataman’ın nöbet tuttuğu yere doğru   gitmişlerdir. Mikail Ataman’ı yerde üzerinde G3 piyade tüfeği ile yerde yatarken   bulmuşlardır.   Olaydan haberdar edilen Askeri Savcı hemen olay yerine gelmiştir. Kan birikintisine   7,62 mm. uzaklıkta Mikail Ataman’ın tüfeğine ait olan bir mermi kovanı bulunmuştur. Bu   tüfekle bir el ateş edildiği doğrulanmıştır.   Mikail Ataman’ın cesedi üzerinde yapılan iki otopsi ve kıyafetleri üzerinde yapılan   incelemeler Mikail Ataman’ın yakın mesafeden ateş edilmesi sonucu öldüğü doğrulanmıştır.   Bununla birlikte, Mikail Ataman’ın askeri ya da devlet hastanelerinde psikiyatrik tedavi   gördüğü belirtilmiştir.   Mikail Ataman ile birlikte aynı bölgede nöbet tutan iki asker, nöbet tuttukları süre   boyunca garaja giren kimse olmadığını, kavga ya da fısıltı sesi duymadıklarını belirtmişlerdir.   Askerler, garaja birinin girdiği düşünülse bile, kaçmasının mümkün olmadığını ifade   etmişlerdir.   Bu noktada, başvuranın cinayete ilişkin iddiaları gerçekte varsayımlara dayanmaktadır   ve bu iddialar Mikail Ataman’ın intihar sonucu öldüğünü gösteren kanıt unsurlarının   doğruluğu konusunda şüphe uyandıracak nitelikte değildir.   b. Gözetim zorunluluğu   Mahkeme, AİHS’nin 2. maddesinin ilk cümlesinin, Devletlere, kasten ve usulsüz   olarak ölüme sebebiyet vermekten kaçınma ve yargı yetkileri altında olan kişileri korumak   amacıyla gerekli tüm tedbirleri alma zorunluluğunu getirdiğini hatırlatmaktadır. O halde,   AİHM’nin görevi, mevcut davada, başvuranın oğlunun hayatının gereksiz olarak tehlikeye   atılmasını engellemek için, Devlet’in gerekli olan tüm tedbirleri alıp almadığını tespit etmek   olacaktır (Bkz. L.C.B.-Birleşik Krallık, Derleme Hükümler ve Kararlar). Mahkeme aynı   zamanda, AİHS’nin 2. maddesinin, belirli koşullarda, yetkili mercilere, üçüncü kişilerin   eylemlerine ya da bazı özel koşullarda kendi eylemlerine karşı korumaları amacıyla   uygulamaya ilişkin tedbirleri almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklediğini hatırlatır   (Tanrıbilir-Türkiye, no:21422/93).   Bununla birlikte, bu zorunluluk, yetkili mercilere dayanılmaz ve aşırı bir yük   yüklemeden yorumlanmalıdır. Bu değerlendirme yapılırken, güvenlik güçlerinin, toplum   içinde görevlerini yerine getirirken karşılaştıkları zorluklar, insan davranışlarının önceden   bilinmesinin mümkün olmaması da gözönüne alınmalıdır. Bu noktada, yaşamı tehlikeye   atabilecek olası her türlü tehdit, AİHS uyarınca yetkili mercilere, tehdidi önlemek amacıyla   somut tedbirler alma zorunluluğunu getirmemektedir (Tanrıbilir ve Kenan-Birleşik Krallık   no:27229/95).   AİHM, kendilerine silah verilen askerlerin gözetlenmesi ve bu kişilerin intihar   etmelerinin önlenmesi konusundaki görevleri çerçevesinde, bir askerin yaşam hakkını koruma   zorunluluğunu ihmal ettikleri iddiası karşısında, sözkonusu yetkililerin, askerin bu türden bir   eylemde bulunabileceğini bildikleri ve yetkileri dahilinde, bu tehlikeyi bertaraf edebilecek   tedbirleri almadıkları hususunda ikna olunması gerektiği kanaatindedir. AİHM için ve 2.   madde ile güvence altına alınan hak gözönüne alındığında, bir başvuranın, bilinen ya da   bilinmesi gereken hayati bir tehlikenin oluşabilmesini önlemek için yetkililerin, kendilerinden   makul olarak beklenen her şeyi yerine getirmediklerini göstermesi yeterli olmaktadır. Burada,   cevabı, davaya ilişkin koşulların bütününden çıkacak olan bir soru sözkonusudur. Bu nedenle   AİHM bu hususları inceleyecektir.   AİHM, yukarıda yer alan hususlar ışığında, yetkili mercilerin, Mikail Ataman’ın   intihar etmesi için ortada gerçek ve ani bir tehlike olduğunu bilip bilmediklerini ya da   bilmeleri mi gerektiğini; şayet ilk sorunun cevabı olumlu ise bu riskin önlenmesi için   sözkonusu mercilerin, kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yerine getirip   getirmediklerini araştırmıştır.   AİHM, mevcut davada, olay gecesi başvuranın oğlu olan ve dolu bir tüfeği bulunan   Mikail Ataman’ın nöbet tuttuğunu not etmektedir. Burada ortaya çıkan soru, Mikail   Ataman’ın psikolojik durumunun, özellikle de eline ölüme sebebiyet verebilecek bir silah   verilerek nöbet tutması ve aktif askerlik hizmetini yapması için tehlike arz edebileceğinin,   yetkili merciler tarafından bilinip bilinmemesi yada bilinmesinin gerekip gerekmediği   sorusudur. AİHM, Mikail Ataman’ın intihardan iki ay önce psikolojik rahatsızlıklar   yaşadığını gözlemlemektedir. Mikail Ataman, Malatya’da inzibat tarafından kendisini   kaybetmiş bir haldeyken yakalanmıştır. Malatya Askeri Hastanesi’nde Mikail Ataman’a   sakinleştirici iğne yapılmıştır. Malatya’da askeri doktor, Mikail Ataman’ı Ankara’da bulunan   Mevki Hastanesi’nin psikiyatri servisine sevk etmeyi uygun görmüştür. Özel bir klinikten geri   çevrilmesi üzerine ilgilinin, Ankara’da bulunan Mevki Hastanesi’nde hasta kaydı yapılmıştır.   Psikiyatri servisince düzenlenen raporda, Mikail Ataman’da anksiyete sendromu teşhis   edildiği belirtilmiştir. Uzmanlara göre, bu rahatsızlıkların artmış olması durumunda, Mikail   Ataman’ın, birliğinin bulunduğu bölgenin askeri kurumunda tedavi görmesi ve üstlerine bilgi   verilmesi gerekirdi. O halde Mikail Ataman’ın sağlık durumu, kendisine silah verilmesinin   yaratabileceği riskin bertaraf edilmesi için, dikkatli bir gözetim yapılmasını gerektirmekteydi.   Mikail Ataman’ın sağlık durumu dikkate alındığında, askeri makamların makul olarak   kendilerinden beklenebilecek şekilde davranıp davranmadıkları sorusu ortaya çıkmaktadır.   Hükümet bu konuda AİHM tarafından sorulan, Ankara’da bulunan askeri hastane   tarafından düzenlenen raporun, Mikail Ataman’ın üstlerine ulaştırılıp ulaştırılmadığı sorusunu   cevapsız bırakmıştır. Bununla birlikte, bu soruya verilecek cevap her ne olursa olsun AİHM   iki ihtimalin bulunduğunu gözlemlemektedir. Mikail Ataman’ın üstlerine bu raporu   ulaştırmamışlarsa doktorların ihmalkarlıkları ya da Mikail Ataman’ın sağlık durumundan   haberdar oldukları halde Mikail Ataman’a silah teslim eden üstlerinin ihmalkarlıkları   sözkonusudur. Bu nedenle, yetkililer sorumluluklarını yerine getirmemişlerdir zira yetkililer   Mikail Ataman’ın silah taşımasına bile engel olabilecek türden psikolojik bir durum içerisinde   bulunduğu gerçeğini gerektiği gibi algılayamamışlardır.   AİHM, aynı zamanda maktulün asker olduğunu ve askerlik hizmetini yerine   getirdiğini gözlemlemektedir. Devlet’in, hayatı tehlikede olan kişileri korumak amacıyla   önleyici tedbirler alması zorunluluğu ışığında, silah taşınmasını gerektiren askerliğin   yapılmasını zorunlu kılan Devlet’in özel bir dikkat göstermesi ve psikolojik rahatsızlıkları   bulunan askerler için askeri koşullara uygun bir tedavi öngörmesi beklenebilir (Kılınç ve   diğerleri - Türkiye, no: 40145/98). Mevcut davada, askerlik hizmeti sırasında intiharları   önlemek amacıyla Devlet tarafından uygulanan süreç, Mikail Ataman’ın tedavi görmesi ile   işlemeye başlamıştır. Fakat sonrasında, yetkililerden makul olarak beklenebilecek, ilgilinin   ölümüne sebebiyet verebilecek bir silah taşımasına engel olmak gibi somut önlemler   alınmamıştır.   AİHM, bu çerçevede AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.   2. Ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmalar   AİHM, AİHS’nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması   yükümlülüğünün, 1. madde uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu   Sözleşme’nin (...)de belirtilen hak ve özgürlükleri tanı[ması]” şeklinde Devlete düşen genel   görevle birlikte, zor kullanmaya başvurmanın bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin   bir soruşturma yürütülmesi anlamına geldiğini ve bunu şart koştuğunu hatırlatır (Bkz. mutatis   mutandis, McCann ve diğerleri-Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Kaya-Türkiye, 19   Şubat 1998 tarihli karar, Derleme, ve Tanrıbilir).   AİHM, yukarıda bahsedilen yükümlülüğün, yalnızca, ölüme bir Devlet görevlisinin   neden olduğunun tespit edildiği durumlar için geçerli olmadığını vurgular. Zira yetkili   mercilerin ölüm olayından haberdar edilmeleri, ölümün meydana geldiği koşullar hakkında   Sözleşme’nin 2. maddesinden kaynaklanan etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü   ipso facto doğurur (Bkz., mutadis mutandis, Ergi-Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar,   Derleme, Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme, Hugh Jordan-Birleşik Krallık,   no: 24746/94, ve A. ve diğerleri-Türkiye, no:30015/96, 27 Temmuz 2004).   Yürütülen soruşturma aynı zamanda sorumluların tespit edilip nihayetinde   cezalandırılmalarını sağlayacak şekilde etkili olmalıdır (Oğur-Türkiye, no 21594/93). Burada   sözkonusu olan sonuca değil, araçlara ilişkin bir yükümlülüktür. Yetkili mercilerin, olaylara   ilişkin delillerin, özellikle de görgü tanıklarının ifadelerinin, polislerin elde ettiği bilimsel ve   teknik verilerin, gerektiğinde maktulün vücudundaki zedelenmeleri tam ve belirgin bir şekilde   gösterecek bir otopsi sonucunun ve hastanede yapılan gözlemlerin nesnel bir   değerlendirmesinin toplanabilmesi için makul olarak kendilerine açık olan tedbirleri almaları   gerekmektedir (Bkz. örneğin, Salman-Türkiye, no:21986/93, Tanrıkulu-Türkiye, no:23763/94,   Gül-Türkiye, no: 22676/93, 14 Aralık 2000 tarihli karar).   Mevcut davada, soruşturmadan sorumlu mercilerin girişimleri tartışmaya mahal   vermemektedir.     Soruşturma dosyasında yer alan unsurlardan, Mikail Ataman’ın cesedinin   bulunmasından hemen sonra Askeri Savcı’nın olay yerine geldiği anlaşılmaktadır. Olay   yerinde bulunan kovan ve maktulün silahı üzerinde inceleme yapılmıştır. Mikail Ataman’ın   cesedi üzerinde ayrıntılı bir otopsi yapılmıştır. Askeri Savcı hazırlık soruşturması yapmıştır.   Bu soruşturma çerçevesinde, cesedi bulan askerlerin ve maktulün üstlerinin, arkadaşlarının ve   ailesinin ifadelerine başvurulmuştur. Ayrıca, Askeri Savcı, Adıyaman Savcılığı aracılığıyla   Mikail Ataman’ın psikolojik durumu ve kişiliği hakkında bilgi edinmiştir. Olayın meydana   geldiği gece nöbet düzenlemesi, U. adlı Komutanın maktule karşı ve askerlerine karşı   tutumları da üç uzmandan oluşan heyet aracılığıyla soruşturma konusu olmuştur.   Buna karşılık, Askeri Savcı tarafından yürütülen soruşturmanın yetersizliği, Savcı’nın   Ankara’da bulunan Askeri Hastane’nin psikiyatri servisi ile maktulün üstleri arasındaki   iletişim kopukluğunun nedenlerini araştırmaması hususunda ortaya çıkmaktadır. Bu konu ile   ilgili olarak yapılacak bir araştırma, yetkili mercilerden her birinin sorumluluklarının tespit   edilmesi bakımından belirleyici olabilirdi. Soruşturma sonucunda alınacak olan kararlar,   sağlık personelinin, Mikail Ataman’ın psikolojik durumu hakkında askeri birliğe bilgi verme   konusunda bir ihmalinin bulunup bulunmadığına, ya da ihmalin, askerin sağlık durumundan   haberdar olan ve Mikail’e verilen silahı geri almayan üstlerinden kaynaklandığına karar   verilmesine bağlı olarak değişiklik gösterebilirdi.   Mikail Ataman’ın sağlık durumuna ilişkin bilgi verilmesinde, sağlık personelinin ya   da askeri üstlerinin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının tespit edilebilmesi amacıyla bir   soruşturma yapılmamış olmasını dikkate alan AİHM, Savunmacı Devlet’in, başvuranın   oğlunun ölümü hakkında etkili ve eksiksiz bir soruşturma yürütüme görevini yerine   getirmediğine kanaat getirmektedir.   Sonuç olarak, AİHS’nin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, AİHS’nin 8. maddesine atıfta bulunarak, yaşadığı psikolojik sorunlar   yüzünden, Mikail Ataman’ın askerdeyken karşı karşıya bulunduğu tehdit nedeniyle kendisinin   ve ailesinin içerisinde bulunduğu endişeden şikayetçi olmaktadır.   AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği yönündeki kararını dikkate alan AİHM, bu   şikayetin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığına kanaat getirmiştir.   III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunarak oğlunun ölümünden sonra etkili   ve yeterli bir soruşturma yürütülmediğinden şikayetçi olmaktadır.   Hükümet, başvuranın iddiaları üzerine adli askeri mercilerin etkili ve derinlemesine bir   soruşturma başlattıklarını. Yürütülen soruşturmada, çok sayıda ifade, belge ve rapora   başvurulduğunu belirtmektedir. Soruşturma sırasında, Mikail Ataman’ın ölümünde,   komutanının hatası olduğunu doğrulayacak herhangi bir delil bulunamamıştır.   AİHM, AİHS’de yer alan hak ve özgürlükler iç hukukta ne şekilde tanınmış olursa   olsun, Sözleşme’nin 13. maddesinin, bu hak ve özgürlüklerden iç hukukta yararlanılmasını   sağlayacak yolların varlığını güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci     Devletler, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere ne şekilde uydukları konusunda   belli bir takdir payından yararlanma hakkına sahip olsalar da, sözkonusu hüküm, AİHS’ye   dayalı “savunulabilir bir şikayetin” içeriğinin incelenmesini ve uygun bir telafinin   sunulmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunu zorunlu kılmaktadır. AİHS’nin 13. maddesinden   doğan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın Sözleşme uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine   bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte bu maddenin gerektirdiği başvuru yolu hukuken   olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalı ve özellikle bu başvuru yolunun kullanılması,   Savunmacı Devlet’in yetkili mercilerinin fiilleri tarafından haksız bir biçimde   engellenmemelidir (Bkz., Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Derleme, Aydın-   Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Derleme ve Kaya, adıgeçen karar).   Yaşam hakkının korunmasının arzettiği temel önem dikkate alındığında, AİHS’nin 13.   maddesi, gerektiğinde tazminat ödenmesinin yanı sıra, ölümden sorumlu olanların tespit   edilmesi ve cezalandırılmasına yönelik derin ve etkili araştırmalar yapılmasını şart koşmakta   ve şikayetçinin soruşturma usulüne etkin bir şekilde erişebilmesini içermektedir (Kaya,   adıgeçen karar).   AİHM, mevcut davada sunulan deliller ışığında, maktulün diğer askerler tarafından   öldürüldüğünün ortaya konulmadığına fakat tehlikeli psikolojik bir durumda iken, kendi   tüfeği ile intihar ettiğinin belirtildiğine karar vermiştir. Bu durum yine de, AİHS’nin 2.   maddesine dayanan şikayeti, 13. madde açısından “savunulabilir” olmaktan yoksun   bırakmamaktadır (Bkz. Boyle ve Rice-Birleşik Krallık,27 Nisan 1988 tarihli karar, Kaya,   adıgeçen karar, Yaşa- Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme). Bu nedenle yetkililerin,   maktulün hangi şekilde öldüğü konusunda etkili bir soruşturma yürütme zorunluluğu   bulunmaktaydı.   AİHM’nin de daha önce belirttiği gibi, yürütülen cezai soruşturma, Mikail Ataman’ın   sağlık durumuna ilişkin bilgilerin iletilmesinde ya da değerlendirilmesinde, sağlık   personelinin ve üstlerinin sorumluluklarının bulunup bulunmadığının tespit edilmesini   sağlayacak bir sonuç doğurmamıştır. Buna bağlı olarak soruşturma, başvuranın oğlunun   ölümüne ilişkin ayrıntılar da sunmamıştır.   Bu koşullar altında, AİHS’nin 2. maddesinden kaynaklanan soruşturma   yükümlülüğünün daha ötesinde şartlar taşıyan 13. maddede öngörüldüğü gibi, etkili bir   soruşturma yürütüldüğü kabul edilemez.   Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.   A.Tazminat   Başvuran, Mikail Ataman’ın ölümünün yol açtığı gelir kaybı nedeniyle 23.959.10   Amerikan Doları tutarında maddi zarara uğradığını iddia etmektedir. Başvuran ayrıca,   kendisinin, Mikail Ataman’ın annesinin ve sekiz kardeşinin uğradığı manevi zarar için   140.000 Amerikan Doları talep etmektedir.   Hükümet, bu iddialara karşı çıkmaktadır.     AİHM, maddi tazminat ile ilgili olarak, başvuranın iddialarının kanıtlanmamış ve   belgelendirilmemiş olduğunu not etmektedir. Bu nedenle, bu ad altında tazminat ödenmesine   gerek olmadığına kanaat getirmiştir.   AİHM, manevi tazminatla ilgili olarak, Mikail Ataman’ın ailesinin, AİHS’nin ihlal   edilmesi nedeniyle bir takım acılar yaşamış olabileceklerine kanaat getirmektedir. AİHM   hakkaniyete uygun olarak Mikail Ataman’ın hak sahiplerine 20.000 Euro ödenmesinin makul   olacağına karar vermiştir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuran, yapılan masraf ve harcamalar için 12.908.08 Amerikan Doları talep   etmektedir. Bu tutarın 8.200 Amerikan Doları avukatlık ücretini, 311 Amerikan Doları   tercüme masraflarını ve 4397,08 Amerikan Doları da çeşitli harcamaları kapsamaktadır.   Başvuran, bu taleplerin çoğunluğu için ilgili belgeleri sunmaktadır.   Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.   Mahkemenin bu konudaki içtihadı ve mevcut unsurlar doğrultusunda AİHM, tüm   masraflarla birlikte başvurana, 7.000 Euro ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz   oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. Mikail Ataman’ın ölüm koşulları nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal   edildiğine;   2. Etkili soruşturma yürütülmemiş olması nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal   edildiğine;   3. AİHS’nin 8. maddesi bakımından herhangi bir sorunun bulunmadığına;   4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   5. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay   içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.’ye çevrilmek üzere, her türlü   vergiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana:   i. manevi tazminat olarak 20.000 Euro (yirmi bin) ödenmesine;   ii.masraf ve harcamalar için 7.000 Euro (yedi bin) ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar   Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz   oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;     6. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3   maddesine uygun olarak 27 Nisan 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   14

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło