46262/99
WyrokETPCz2005-09-20ECLI:CE:ECHR:2005:0920JUD004626299
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skład sądu bezpieczeństwa państwa z udziałem sędziego wojskowego narusza prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu z art. 6 ust. 1 Konwencji? Czy długość tymczasowego aresztowania naruszyła prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z art. 5 ust. 3 Konwencji? Czy brak skutecznego środka odwoławczego w przypadku naruszenia art. 5 ust. 3 narusza art. 5 ust. 5 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji, powtarzając swoje ugruntowane stanowisko, że obecność sędziego wojskowego w składzie sądów bezpieczeństwa państwa, orzekających w sprawach cywilów oskarżonych o przestępstwa związane z organizacjami nielegalnymi, budzi obiektywne i uzasadnione obawy co do niezawisłości i bezstronności sądu. W odniesieniu do art. 5 ust. 3, Trybunał uznał, że uzasadnienia sądów krajowych dla przedłużania tymczasowego aresztowania, oparte na "charakterze przestępstwa i stanie dowodów", były szablonowe i niewystarczające do usprawiedliwienia długości aresztu, zwłaszcza biorąc pod uwagę wcześniejsze okresy pozbawienia wolności. Naruszenie art. 5 ust. 3 automatycznie pociąga za sobą prawo do odszkodowania na podstawie art. 5 ust. 5, jeśli prawo krajowe nie przewiduje skutecznego środka odwoławczego w takiej sytuacji.Stan faktyczny
Skarżący, Hayrettin Sevgin i Cevat İnce, obywatele tureccy, zostali aresztowani w 1993 roku pod zarzutem działalności terrorystycznej związanej z PKK. Twierdzili, że byli torturowani podczas zatrzymania. Byli sądzeni przez Państwowy Sąd Bezpieczeństwa w Diyarbakır, w którego składzie zasiadał sędzia wojskowy. Ich tymczasowe aresztowanie było długotrwałe. Zostali skazani, wyrok został uchylony przez Sąd Kasacyjny, a następnie ponownie skazani, co zostało podtrzymane przez Sąd Kasacyjny.Rozstrzygnięcie
1. Stwierdza niedopuszczalność skarg dotyczących długości tymczasowego aresztowania przed marcem 1996.
2. Stwierdza dopuszczalność pozostałej części skargi.
3. Stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji.
4. Stwierdza naruszenie art. 5 § 3 Konwencji.
5. Stwierdza, że nie ma potrzeby badania skargi na podstawie art. 5 § 4 Konwencji.
6. Stwierdza naruszenie art. 5 § 5 Konwencji.
7. Stwierdza naruszenie art. 6 § 1 Konwencji w związku ze składem Państwowego Sądu Bezpieczeństwa.
8. Stwierdza, że nie ma potrzeby badania pozostałych skarg na podstawie art. 6 Konwencji.
9. Stwierdza brak naruszenia art. 13 Konwencji.
10. Stwierdza brak naruszenia art. 14 Konwencji.
11. Zasądza na rzecz każdego skarżącego 6 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe.
12. Zasądza łącznie 3 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków.
13. Oddala pozostałe roszczenia skarżących o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
SEVGİN VE İNCE - TÜRKİYE
(Başvuru no. 46262/99)
KARAR
STRAZBURG Eylül 2005
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle
ilişkin değişiklik yapılabilir.
Sevgin ve İnce – Türkiye davasında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),
Başkan J.-P. COSTA,
Yargıçlar A.B. BAKA,
R. TÜRMEN
K. JUNGWIERT,
M. UGREKHELIDZE,
A. MULARONI,
E. FURA-SANDSTRÖM ve
Bölüm Sekreteri S. DOLLÉ’nin katılımı ile kapalı oturumda 30 Ağustos 2005
tarihinde toplanmış ve bu tarihte alınan izleyen kararı vermiştir:
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
1. Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34.
maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine iki Türk vatandaşı, Hayrettin Sevgin ve
Cevat İnce (“başvuranlar”), tarafından, 4 Aralık 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne yapılan başvurudan (no. 46262/99) kaynaklanmaktadır.
2. Başvuranlar, Diyarbakır Barosu’na bağlı avukat M. Beştaş tarafından temsil
edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi huzurundaki
işlemler için bir Ajan tayin etmemiştir.
3. 14 Mayıs 2002 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvurunun kısmen
kabuledilmez olduğunu beyan etmiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3, 5 §§ 3, 4 ve
5, 6 §§ 1, 2 ve 3 (d), 13 ve 14. maddeleri uyarınca, şikayeti Hükümet’e bildirmeye karar
vermiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 29 § 3. maddesinin hükümleri uyarınca,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvurunun esaslarını kabuledilebilirliği ile birlikte
incelemeye karar vermiştir.
OLAYLAR
4. Başvuranlar, sırasıyla, 1960 ve 1967 doğumludurlar ve Diyarbakır’da ikamet
etmektedirler.
1. Birinci başvurana ilişkin
5. 16 Kasım 1993 tarihinde, başvuran, Sağırsu Jandarma Komutanlığı’ndaki güvenlik
güçleri tarafından gözaltına alınmıştır.
6. Aynı gün, jandarmalar tarafından düzenlenen ve başvuran tarafından imzalanan bir
raporda, başvuranın, bir PKK1 teröristinin üzerinde bulunan bir belgenin içerdiği bilgiye
dayanarak gözaltına alındığı belirtilmiştir.
7. 30 Kasım 1993 tarihinde, jandarmalar tarafından alınan ifadesinde, başvuran, PKK
faaliyetleri ile olan ilgisini ayrıntılı şekilde itiraf etmiştir.
8. 1 Aralık 1993 tarihinde, başvuran ve beş diğer kişi, Siirt Adli Tıp’ta bir doktor
tarafından muayene edilmişlerdir ve doktor vücutlarında darp izleri olmadığı sonucuna
varmıştır.
9. Aynı günün sonrasında, başvuran ilk olarak Siirt Cumhuriyet Savcısı’nın huzuruna
çıkarılmış, daha sonra, Siirt Sulh Ceza Mahkemesi hakiminin huzuruna çıkarılmış ve burada Kasım 1993 tarihli ifadelerini reddetmiş ve PKK faaliyetleriyle ilgisi olduğuna itiraz
Kürdistan İşçi Partisi
etmiştir. Ruhsatsız Kalaşnikof tüfek taşımış olduğunu itiraf etmiştir. Mahkeme tutuklu
yargılanmasını hükmetmiştir.
10. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’ne verilen 2 Aralık 1993 tarihli dilekçesinde, başvuran,
polis nezaretindeyken, on sekiz gün boyunca, kendisine ağır işkence yapıldığını iddia etmiştir.
Giysilerini çıkarması söylendiğini, gözlerinin bağlandığını, tepelendiğini ve kollarından
asıldığını belirtmiştir. Ayrıca, mahkemenin onu tutuklu yargılama kararına itiraz etmiştir.
11. Belirsiz bir tarihte, Siirt Cumhuriyet Savcısı, başvuran aleyhindeki suçlamaların
Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yetkisi kapsamında olması dolayısıyla, görevsizlik kararı
çıkarmıştır.
12. 21 Aralık 1993 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet
Savcısı, Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 2. maddesi ve Terörle Mücadele Yasası’nın 5. maddesi
uyarınca, başvuranı, Devlet’in topraklarının bir kısmını bölme amaçlı hareketlerde yer
almakla suçlayan bir iddianame düzenlemiştir.
13. 24 Şubat 1994 tarihinde görülen duruşmada, başvuran, aleyhindeki iddiaları
reddetmiş ve gözaltında düzenlenen ifade tutanağını imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir.
Mahkeme, delillerin durumu ve başvuranın itham edildiği suçun niteliği karşısında,
başvuranın, tutuksuz yargılanma talebini reddetmiştir. Mahkeme, ayrıca, benzer konular
ortaya koydukları için, başvuranın davasını ikinci başvuranın davasıyla birleştirme kararı
almıştır.
2. İkinci başvurana ilişkin
14. 24 Ekim 1993 tarihinde, başvuran, Siirt Jandarma Komutanlığı’ndaki güvenlik
güçleri tarafından gözaltına alınmıştır. Jandarmalar tarafından hazırlanan ve başvuran
tarafından imzalanan tutuklama raporuna göre, başvuran, Koçlu köyünde PKK’ya ilişkin bir
soruşturma sırasında gözaltına alınmıştır.
15. 26 Ekim 1993 tarihinde, başvuran, Siirt Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele
Şubesi polis memurlarını, bir Kalaşnikof tüfek, bir el bombası ve mermiler şeklinde silahlar
gizlediği yere götürmüştür. Polis memurları, daha sonra, gizlenme yeri mevkisini ve orada
bulunan silahları tarif eden, bir olay yeri inceleme raporu hazırlamışlardır.
16. Başvuran, 3 Kasım 1993 tarihinde, jandarmalar tarafından alınan ifadesinde, PKK
faaliyetleri ile olan ilgisini ayrıntılı şekilde itiraf etmiştir.
17. 5 Kasım 1993 tarihinde, başvuran ve altı diğer şüpheli, muayene için Siirt Adli
Tıp’a götürülmüşlerdir. Aynı tarihte hazırlanan tıbbi rapora göre, başvuranın vücudunda
hiçbir darp izi bulunmamıştır.
18. Aynı tarihte, başvuran, Siirt Cumhuriyet Savcısı’nın huzuruna çıkarılmış ve burada
bir tüfek, bir el bombası ve mermilere sahip olmuş olduğunu kabul etmiş, ancak PKK
faaliyetlerine katılmış olduğunu reddetmiştir. Daha sonra, Siirt Sulh Ceza Mahkemesi
huzuruna çıkarılmış ve burada PKK faaliyetleri ile hiçbir ilgisi olmadığını yinelemiştir.
Mahkeme, tutuklu yargılanmasını hükmetmiştir.
19. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan 30 Kasım 1993 tarihli bir dilekçede,
başvuran, kendisine yönelik bütün suçlamaları reddetmiş ve serbest bırakılmayı talep etmiştir.
Polis nezaretindeyken kendisine ağır işkence yapıldığı için aleyhindeki bütün iddiaları kabul
etmek zorunda kalmış olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca, polis memurları onu tehdit etmiş
olduğu için, bu olaylar hakkında Cumhuriyet Savcısı ve Ceza Mahkemesi hakimine şikayette
bulunmaya korktuğunu ileri sürmüştür.
20. Belirsiz bir tarihte, Siirt Cumhuriyet Savcısı, başvuran aleyhindeki suçlamaların
Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yetkisi kapsamında olması dolayısıyla, görevsizlik kararı
çıkarmıştır.
21. 6 Aralık 1993 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi’ne, başvuran ve altı diğer kişiyi, Devlet’in topraklarının bir kısmını bölme amaçlı
hareketlerde yer almış olmakla suçlayan bir iddianame sunmuştur. Cumhuriyet Savcısı,
başvuranın, Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 2. maddesi ve Terörle Mücadele Yasası’nın 5.
maddesi uyarınca, mahkum edilmesini ve cezalandırılmasını talep etmiştir.
3. Başvuranlar aleyhinde ileri cezai işlemler
22. 24 Mart 1994 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi hakiminin talebi
üzerine, Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, ikinci başvuranı sorgulamış ve olay yeri inceleme
raporunu hazırlamış olan Siirt Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli
sekiz polis memurunun ifadelerini almıştır. Polis memurları, olay yeri incelemesi sırasındaki
olaylar gelişimini tarif etmişlerdir. Polis memurları, ayrıca, sanık üzerinde hiçbir baskı
uygulanmadığını ileri sürmüşlerdir.
23. 29 Mart 1994 tarihli duruşmada, başvuranlar, Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nde hazır bulunmamışlardır. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi,
dolayısıyla, tarihi 10 Mayıs 1994 olarak saptanmış bir sonraki duruşma için, onlara, celp
çıkarmıştır. Mahkeme, Diyarbakır Adli Tıp tarafından, ikinci başvuranın sahibi olduğu tüfeğe
ilişkin bir balistik incelemenin yürütülmesini talep etmiştir. Başvuranın tutuklu
yargılanmasının devamına karar vermiş, ancak başka dört sanığı serbest bırakmıştır.
24. 10 Mayıs 1994 tarihli duruşmada, başvuranlar da dahil olmak üzere, sanıkların
bazıları mahkemede hazır bulunmuşlardır. Olay yeri inceleme raporunu imzalamış olan polis
memurlarının ifadeleri mahkemeye sunulmuştur. Mahkeme, ayrıca, iki savunma tanığını
dinlemiş ve sanıklara görüşlerini sormuştur. İki başvuranın avukatları, bu ifadelere ilişkin
olarak belirtecek herhangi bir görüşleri olmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Avukatlar, ayrıca,
başvuranların, onlara yönelik suçlamaların asılsız olduğunu ileri sürerek, tutuksuz
yargılanmalarını talep etmişlerdir. Suçların niteliğini ve dava dosyasının içeriğini
değerlendiren mahkeme, başvuranların tutuklu yargılanmalarının uzatılmasını hükmetmiştir.
25. 10 Mayıs 1994 ve 5 Temmuz 1995 tarihleri arasında görülen takip eden dokuz
duruşmada, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, ilgili balistik rapor alınmamış olduğu
için bir karara varamamıştır. Mahkeme, her duruşmada, delillerin durumu ve suçun niteliği
karşısında, başvuranların tutuksuz yargılanma taleplerini reddetmiştir.
26. 25 Eylül 1995 tarihinde, balistik raporu mahkemenin eline geçmiştir. 21 Kasım tarihinde görülen takip eden duruşmada, Cumhuriyet Savcısı esaslara ilişkin görüşünü
belirtmiştir. Başvuranların, Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 2. maddesi ve Terörle Mücadele
Yasası’nın 5. maddesi uyarınca, mahkum edilmelerini ve cezalandırılmalarını teklif etmiştir.
Mahkeme, bir kez daha, suçların ciddi niteliği ve delillerin durumu gerekçesiyle başvuranların
tutuksuz yargılanma taleplerini reddetmiştir.
27. 5 Aralık 1995 tarihli duruşmada, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, hapis
yetkilileri birinci başvuranı mahkemeye getiremedikleri için, nihai bir karar verememiştir. 26
Aralık 1995 ve 27 Şubat 1996 tarihlerinde, mahkeme birinci başvuranın son ifadelerini
duymak için duruşmayı yeniden sonraki bir tarihe planlamıştır.
28. 26 Mart 1996 tarihinde, hapis yetkilileri, birinci başvuranı Diyarbakır Devlet
Güvenlik Mahkemesi huzuruna yine çıkaramamışlardır. Avukat, başvuranın kendi isteğine
aykırı olarak hazır bulunamadığını ileri sürmüş ve mahkemeden, başvuranın son ifadelerini
almak için duruşmayı ertelemesini talep etmiştir. İkinci başvuran, daha önce verdiği
ifadelerini yinelemiştir. Mahkeme, başvuranları, Devlet’in topraklarının bir kısmını bölme
amaçlı hareketlerde yer almaktan mahkum etmiştir. Mahkeme, başvuranları, Türk Ceza
Kanunu’nun 168 § 2. maddesi ve Terörle Mücadele Yasası’nın 5. maddesi uyarınca, altı ay on
iki yıl hapse mahkum etmiştir. Karar, birinci başvuranın gıyabında verilmiştir.
29. Başvuranlar, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını temyiz
etmişlerdir.
30. 12 Mayıs 1997 tarihinde, Yargıtay, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin
işlemler zarfında savunmanın haklarına saygı duymadığı gerekçesiyle, kararı bozmuştur.
Kararında, mahkemenin, birinci başvuranı, son savunmasını sunma hakkından mahrum
ederek, gıyabında mahkum etmiş olduğunun üzerinde durmuştur. Sanıklar arasındaki yakın
bağ gerekçesiyle, bütün sanıkların lehine kararı bozmanın uygun olduğu görüşüne varmıştır.
31. 1 Temmuz 1997 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, bir sonraki
duruşma için, başvuranlara celp çıkarmıştır.
32. 27 Ağustos 1997 tarihinde, mahkeme, Cumhuriyet Savcısı’na, başvuranların
tutuklu oldukları hapishaneyi ve serbest kalan sanıklardan ikisinin adresini tespit etmek için,
bir yazı göndermiştir. Ayrıca, Nüfus Müdürlüğü’nden, sanıklardan birinin görünen ölümünü
teyit etmesini talep etmiştir.
33. 7 Ekim 1997 tarihli duruşmada, mahkeme, Amasya ve Bartın hapishanelerinde
tutuklu olan başvuranların Diyarbakır Hapishanesi’ne nakledilmelerini talep etmiştir.
34. 18 Kasım 1997 tarihinde, mahkeme, başvuranlar mahkemede halen hazır
bulunmadıkları ve diğer sanıkların adresleri mahkemece henüz bilinmediği için, bir kez daha
duruşmayı ertelemiştir.
35. 27 Ocak 1998 ve 10 Mart 1998 tarihlerinde, başvuranlar mahkemede hazır
bulunmuşlardır. Yargıtay’ın kararına ilişkin olarak görüşlerini sunmuşlardır. Ancak, serbest
bırakılmış olan diğer sanıklar mahkemede hazır bulunamadıkları için mahkeme bir kez daha
nihai kararına varamamıştır.
36. Başvuranlar takip eden dokuz duruşmaya katılmamışlardır. Hapishane kayıtlarına
göre, katılmamak onların açık istekleridir. Ayrıca, bu süreç zarfında, ne Cumhuriyet Savcılığı
ne de Nüfus Müdürlüğü, mahkemeye, diğer sanıklara ilişkin talep edilen bilgileri sunmuştur.
37. Sadece başvuranların avukatlarının bulunduğu 6 Nisan 1999 tarihli duruşmada,
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi nihai kararını vermiştir. Başvuranları, iddia
makamının talebine uygun biçimde suçlu bulmuş ve onları altı ay on iki yıl hapis cezasına
mahkum etmiştir. Sanıklardan birini beraat ettirmiş ve adresleri mahkemece halen bilinmeyen
diğerlerine ilişkin davayı ayırmaya karar vermiştir.
38. 2 Haziran 1999 tarihinde, başvuranlar, Yargıtay’a temyiz başvurusunda
bulunmuşlardır. Dilekçelerinde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 135 (a) maddesine
göre, kötü muamele, baskı veya işkence gibi yasak yöntemlerle alınan ifadelerin mahkeme
tarafından dikkate alınamayacağını ileri sürmüşlerdir. İfadelerini, içeriklerini bilmeden, baskı
altında imzalamış olduklarını iddia etmişlerdir. Dolayısıyla, temelde gözaltında alınan
ifadelerine dayalı olduğunu ileri sürdükleri Devlet Güvenlik Mahkemesi kararının
bozulmasını talep etmişlerdir.
39. 9 Kasım 1999 tarihinde, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
HUKUK
40. Başvuranlar, polis tarafından gözaltında tutuldukları süre içerisinde işkenceye
maruz bırakıldıkları hususunda şikayette bulunmuşlardır. Ayrıca, tutuklu yargılanma
sürelerinin uzunluğu ve cezai takibatın adil olmayışı, özellikle de kendilerini mahkum eden
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yapısı hususunda şikayette bulunmuşlardır. İddialarını,
AİHS’nin 3, 5 §§ 3, 4, ve 5, 6 §§ 1, 2 ve 3 (d), 13 ve 14. maddelerine dayandırmışlardır.
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
A. İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi
41. Hükümet, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu ileri sürmüştür.
Başvuranların yapmış olduğu şikayetlere değinmemiş veya belirli bir iç hukuk yoluna dikkat
çekmemişlerdir.
42. Başvuranlar, yerel makamlar huzurunda AİHS’ye ilişkin tüm sıkıntıları hususunda
şikayette bulunmuş olduklarını ileri sürmüşlerdir.
43. AİHM, başvuranların iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüklerini yerine getirmiş
olduklarını gözlemlemiştir.
44. Sonuç olarak, Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğuna dair ilk
itirazı reddedilmelidir.
B. Altı ay kuralına uymama
45. Gözaltı süresinin uzunluğuna ilişkin şikayet hususunda AİHM, sözkonusu davada
iki duruşma-öncesi gözaltı dönemi bulunduğunu belirtir. Birinci dönem ilk başvuran için, 16
Kasım 1993, ikinci başvuran için 24 Ekim 1993 tarihlerinde başlamıştır. Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin karar günü olan 26 Mart 1996 tarihinde sona ermiştir. Sözkonusu tarihten
Yargıtay’ın 12 Mayıs 1997 tarihli kararına kadar geçen sürede başvuranlar, AİHS’nin 5 § 1
(a) maddesi kapsamına giren “yetkili bir Mahkeme tarafından suçlu bulunduktan sonra”
tutuklanmıştır. Ancak başvuranlar, AİHM’ye şikayette bulunulan gözaltı süresinin bitiminden
altı ay sonraki tarih olan 4 Aralık 1998 tarihinde başvuruda bulunmuştur. Sonuç olarak,
şikayetin sözkonusu kısmı, zamanı geçtikten sonra sunulmuştur ve AİHS’nin 35 §§ 1 ve 4.
maddelerince öngörülen altı aylık zaman sınırına uygun olmadığı için reddedilmelidir.
46. İkinci dönem, 12 Mayıs 1997 tarihinde başlamış ve 9 Kasım 1999 tarihinde sona
ermiştir. AİHM, şikayetin sözkonusu kısmının, karara bağlanması için esasların incelenmesi
gereken ve AİHS’nin öngördüğü ciddi kanuni ve fiili olayları açığa çıkardığını belirtir. Sonuç
olarak sözkonusu hususun, AİHS2nin 35 § 3 maddesi bağlamında temelden yoksun olmadığı
sonucuna varır.
47. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin şikayet
hususunda Hükümet, başvuranların dava işlemlerinin başlamış olduğu 6 Aralık 1993 ve 21
Aralık 1993 tarihlerinden itibaren altı ay içerisinde AİHM’ye başvuruda bulunmuş
olmalarının gerektiğini ileri sürmüştür. Ayrıca, görgü tanıklarını ve aleyhlerinde sunulan
delilleri inceleme hakkından mahrum bırakıldığı iddiasına ilişkin şikayet hususunda Hükümet,
başvuranların AİHM’ye, polis memurlarının ifadelerinin duruşma sırasında okunduğu tarih
olan 10 Mayıs 1994 tarihinden itibaren altı ay içerisinde şikayette bulunmuş olmaları
gerektiğini ileri sürmüştür.
48. AİHM, cezai takibat halen yerel makamlar huzurunda devam etmekteyken,
başvuranların 4 Aralık 1998 tarihinde başvurularını AİHM’ye sunduklarını gözlemlemiştir.
Yargıtay, son kararını sözkonusu tarihi müteakip 9 Kasım 1999 tarihinde vermiştir. Sonuç
olarak, AİHM başvurunun vaktinde yapılmış olduğu kanısındadır.
Bu nedenle, Hükümet’in itirazı reddedilmelidir.
II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
49. Başvuranlar, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca polis tarafından gözaltında
tutuldukları süre içerisinde işkenceye uğramış oldukları hususunda şikayette bulunmuştur.
AİHS’nin 3. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”
A. AİHM huzurundaki iddialar
1. Tarafların iddiaları
50. Başvuranlar, yetkili makamların polis tarafından gözaltında tutuldukları süre
içerisinde işkence gördüklerine ilişkin iddialarına cevap vermediklerini ileri sürmüştür. Daha
fazla kötü muameleye maruz bırakılmaktan korktukları için Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki
Cumhuriyet Savcısı’na veya hakime şikayette bulunamadıklarını ileri sürmüşlerdir. Ancak, 30
Kasım 1993 ve 2 Aralık 1993 tarihli dilekçelerinde maruz kalmış oldukları muameleyi detaylı
biçimde anlatmışlardır.
51. Hükümet, 5 Kasım 1993 ve 1 Aralık 1993 tarihli her iki doktor raporunda,
başvuranların vücutlarında darbe izine rastlanmadığı sonucuna varılmıştır. Başvuranların,
doktor raporlarının yetersizliğine ilişkin iddialarını desteklemek için hiçbir delil
sunmadıklarını ileri sürmüştür. Ayrıca başvuranların, Siirt Cumhuriyet Savcısı ve Sulh
Mahkemesi yargıcı huzurunda polis tarafından gözaltında tutuldukları süre içerisinde uğramış
olduklarını iddia ettikleri kötü muamele hususunda şikayette bulunmadıklarını belirtmiştir.
Tutuklanarak cezaevine gönderildikten sonra davada anılan ve başvuranların da dahil olduğu
tüm sanıklar, işkence iddialarını da kapsayan dilekçeler sunmuştur. Ancak, tüm dilekçeler
iddia edilen muameleye ilişkin detaylardan yoksundur, aynı kişi tarafından aynı el yazısı ve
aynı formatla yazılmıştır. Hükümet sonuç olarak başvuranların, kötü muamele iddialarını
kanıtlayamadıklarını ileri sürmüştür.
2. AİHM’nin değerlendirmesi
52. AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlali iddiasını değerlendirirken, “makul şüphenin
ötesinde” kanıt standardını uyguladığını hatırlatır (Avşar/Türkiye, no. 25657/94, § 282, ECHR
2001-VII (özetler)). Bu tür bir kanıt, yeterli derecede güçlü, açık ve uygun sonuçların ve
reddedilmemiş benzer maddi karinelerin birarada yer almasından kaynaklanabilir
(İrlanda/İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A Serisi no. 25, sayfa 65, § 161).
53. AİHM, vazifesinin yardımcı niteliği hususunda duyarlıdır ve belirli bir davanın
olayları dolayısıyla kaçınılmaz olduğu sonucuna varıldığı durumlarda olayları inceleyen bir
ilk derece Mahkemesi görevi üstlenme hususunda dikkatlidir (bkz, örneğin, McKerr/İngiltere
(karar), no. 28883/95, 4 Nisan 2000). Ancak, AİHS’nin 3. maddesine dayanarak iddialarda
bulunulduğu durumlarda, sözkonusu davada olduğu gibi, AİHM özellikle dikkatli ve tam bir
incelemede bulunmalıdır (bkz., mutatis mutandis, Ribitsch/Avusturya, 4 Aralık 1995 tarihli
karar, A Serisi no. 336, § 32, ve Avşar, § 283).
54. Sözkonusu davada, ikinci başvuran, hiçbir detaya değinmeden kötü muameleye
maruz bırakıldığı hususunda şikayette bulunurken, birinci başvuran gözlerinin bağlandığına,
çıplak haldeyken dövüldüğüne ilişkin kötü muameleye maruz bırakıldığı hususunda şikayette
bulunmuştur. AİHM, davada, başvuranların Siirt Emniyet Müdürlüğü’nde polis tarafından
gözaltında tutuldukları süre içerisinde 3. madde tarafından yasaklanan türde bir muameleye
maruz bırakılıp bırakılmadıkları hususunda şüphe duyulmasına neden olacak unsurlar
bulunduğunu belirtir.
55. Öncelikle, başvuru formlarında ve gözlemlerinde başvuranlar, polis tarafından
gözaltında tutuldukları sırada kötü muameleye maruz bırakıldıklarına ilişkin detaylı bilgi
vermemiştir.
56. Ayrıca, başvuranlar, 1 Aralık 1993 ve 30 Kasım 1993 tarihlerinde Siirt Ağır Ceza
Mahkemesi’ne sundukları dilekçeleri dışında (bkz. paragraf 10 ve 19), adli makamlar
huzurunda hiçbir zaman işkence iddialarına değinmemişlerdir. Polis tarafından gözaltına
alınmalarını müteakip Siirt Sulh Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı ve hakiminin huzuruna ilk
kez getirildiklerinde iddia ettikleri kötü muamele hususunda şikayette bulunmamışlardır.
Ayrıca, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda altı yıldan fazla sürmüş olan cezai
takibatın hiçbir aşamasında başvuranlar ya da avukatları, sözkonusu iddialarda bulunmamıştır.
Buna ilaveten, Yargıtay huzurundaki itirazlarında başvuranlar yalnızca,
mahkumiyetlerinin baskı altında ve içeriğini bilmeden kendilerine imzalatılan polis
ifadelerine dayandığını belirtmiştir (bkz. paragraf 38).
57. Ayrıca, 5 Kasım 1993 ve 1 Aralık 1993 tarihli doktor raporları, başvuranların
vücudunda kötü muamele izlerinin bulunmadığını göstermektedir (bkz. paragraflar 8 ve 17).
AİHM, sözkonusu raporlardaki detay eksikliğinin farkındadır. Ancak, dava dosyasında
sözkonusu raporlardaki bulgulara Mahkeme’nin dikkatini çeken veya başvuranların
iddialarını sınayıcı bir etkide bulunan bir esas bulunmadığını belirtir.
58. Sonuç olarak, huzurunda sunulan deliller, makul şüphenin ötesinde başvuranların
kötü muameleye maruz bırakıldıklarını tespit etmeye yetmediği için AİHM, AİHS’nin 3.
maddesinin ihlalinin kanıtlanmadığı kanısındadır.
III. AİHS’NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHAL EDİLDİĞİ İDDİASI
59. Başvuranlar, AİHS’nin 5 §§ 3, 4 ve 5. maddelerine dayanarak, tutuklu
yargılanmalarının, makul olmayan şekilde uzun olduğu ve yargılanmaları devam ederken
serbest bırakılma taleplerinin, Mahkeme tarafından ciddi şekilde gözönüne alınmadığı
hususunda şikayette bulunmuşlardır. Ayrıca, gözaltında tutuldukları süre içerisinde
çalışamadıklarını ve bu nedenle, maddi kayba uğradıklarını ileri sürmüşlerdir. 5. maddenin
ilgili kısmı aşağıda kaydedilmiştir:
“3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan
herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne
çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest
bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata
bağlanabilir.
4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük
kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi
halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutulu kalma işleminin mağduru
olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.”
A. AİHS’nin 5 § 3. maddesi
60. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin davanın özel koşullarını gözönüne
alarak, başvuranların yargılanmaları devam ederken serbest bırakılma taleplerini reddettiğini
ileri sürmüştür. Yargılanmaları sırasında serbest bırakılan diğer sanıkların aksine,
başvuranların yasadışı bir örgütle ilgilerinin olduğu hususunda yeterli delil bulunmaktadır. Bu
nedenle, tutuklu yargılanma sürelerinin uzatılması, hakkaniyete uygundur.
61. AİHM, bir davada, yargılanması devam etmekte olan bir sanığın tutukluluk
süresinin makul süreyi aşmamasını sağlama yükümlülüğünün, öncelikle yerel adli makamlara
ait olduğunu hatırlatır. Bu nedenle, masumiyet karinesi ilkesini gözönünde bulundurarak,
kişisel özgürlüğe saygı kuralının terk edilmesini haklı çıkaran gerçek bir kamu yararı
gereğinin varlığını destekleyen ya da karşı çıkan tüm delilleri incelemeleri ve bunları, serbest
bırakılma başvurularına ilişkin kararlarında ortay koymaları gerekmektedir. Özellikle,
sözkonusu kararlarda belirtilen nedenlere ve başvuranların itirazlarında değinilen olaylara
dayanan AİHM, AİHS’nin 5 § 3. maddenin ihlal edilip edilmediği hususunda karara
varmalıdır (bkz. Assenov ve Diğerleri/Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Hüküm ve
Karar Raporları 1998-VIII, § 154).
62. Yakalanan kişinin, suç işlemiş olduğuna ilişkin makul bir şüphenin süregelmesi,
tutukluluğunun devamının geçerliliği için bir sine qua non dur, ancak belli bir süre sonra,
artık tatmin edici olmaz, AİHM bu durumda, adli makamlar tarafından değinilen diğer
gerekçelerin, özgürlükten mahrum bırakmayı haklı çıkarmaya devam edip etmediğini tespit
etmelidir (bkz, diğer içtihatlar yanında, Iljikov/Bulgaristan, no. 33977/96, § 77, 26 Temmuz
2001, ve Labita/İtalya [BD], no. 26772/95, §§ 152-153, ECHR 2000-IV).
63. Sözkonusu davada AİHM, gözönüne alınması gereken sürenin, 12 Mayıs 1997
tarihinde başladığını ve 9 Kasım 1999 tarihinde sona erdiğini belirtir. Bu dönem, iki yıl beş
aydan fazla sürmüştür. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranların yargılanmaları
devam ederken serbest bırakılma hususundaki taleplerini reddederken, “suçun niteliği ve
kanıtın durumu”na dayanmıştır.
64. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, her duruşma sonunda, kendi uygun
görmesi veya başvuranların talebi üzerine, başvuranların devam etmekte olan tutukluluğunu
değerlendirmiştir. Ancak AİHM, dava dosyasındaki delillerden, DGM’nin “suçun niteliği ve
kanıtın durumu gözönüne alındığında” gibi aynı kalıplaşmış terimleri kullanarak
başvuranların tutuklu yargılanmalarının devamını öngördüğü sonucuna varmıştır. Genellikle,
“kanıtın durumu” deyimi, suçun ciddi göstergelerinin varlığı ve sürekliliği için ilgili bir unsur
olsa da sözkonusu davada başvuranların şikayette bulunduğu tutukluluk süresinin uzunluğunu
haklı çıkaramaz (bkz. Letellier/Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar, A Serisi no. 207,
Tomasi/Fransa, 27 Ağustos 1992 tarihli karar, A Serisi no. 241-A, Mansur/Türkiye, 8 Haziran tarihli karar, A Serisi no. 319-B, ve Demirel/Türkiye, no. 39324/98, § 59, 28 Ocak
2003).
65. Bu bağlamda AİHM, Mahkemelerin kalıplaşmış muhakemeleri sözkonusu
olduğunda, başvuranların daha önce tabi tutulmuş oldukları iki yıldan fazla süren tutukluluk
sürelerini göz önüne alarak yaklaşık iki yıl beş aylık dönemi değerlendirir.
B.AİHS’nin 5 § 4. maddesi
70.Başvuranlar, ayrıca, tutuksuz yargılanma taleplerinin, Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi tarafından ciddi olarak dikkate alınmadığından şikayetçi olmuştur. Temyiz
safhasında dahi serbest bırakılmadıklarını ileri sürmüşlerdir. AİHS’nin 5 § 4. maddesine atıfta
bulunmuşlardır.
71. Hükümet, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, her duruşma sonunda,
tutuklu yargılanan başvuranların serbest bırakılmasını gerek ex officio, gerekse başvuranların
talebi üzerine incelediğini ileri sürmüştür. Başvuranların tutuklu yargılanmasının uzatılmasına
karar vermiş, sanıklardan bazılarını serbest bırakmıştır.
72.AİHM, bu şikayetin 5 § 3. madde ile bağlantılı olduğunu ve burada halihazırda,
ulusal mahkemenin başvuranların tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma taleplerini
nasıl değerlendirdiğini incelemiştir (bkz 63-64. paragraflar). Buna göre, bu şikayetin ayrıca
incelenmesi gerekli değildir.
C.AİHS’nin 5 § 5. maddesi
73.Başvuranlar tutuklu yargılandıkları süre boyunca çalışmalarının engellendiğini ve
bunun sonucu olarak mali kayba maruz kaldıklarını öne sürmüşlerdir.
74.Hükümet, yasal olmayan tutukluluk hallerinde, tazminat talebinin, kanunsuz
yakalanan ve tutuklananlara ödenecek tazminata ilişkin 466 no’lu Kanun hükümleri
çerçevesinde, birinci derece mahkemesinin nihai kararını takiben üç ay içinde iletilmesi
gerektiğini belirtmiştir.
75. AİHM, başvuranların şikayetinin, iddia edildiği üzere bir kanunsuz tutuklama
bağlamında değil, tutuklu yargılanmalarının mali sonuçları bağlamında düzenlendiğini not
eder. Ayrıca, Hükümet’in başvuracağı muamele, ulusal hukuk çerçevesinde, başvuranların
kanunen tutuklandığı bu davanın koşulları içinde işe yaramayacaktı. Ancak, AİHM, bu
davada AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir, ki bu, başvuranlara, bu
maddenin 5. fıkrası çerçevesinde tazminat hakkı kazandıracaktır. Bu anlamda, başvuranların,
ulusal hukukta tazminat için bir hukuk yolu bulunmamaktaydı (bkz. Sakık ve Diğerleri –
Türkiye, 26 Kasım 1997 kararı, Reports of Judgments and Decisions 1997-VII, § 58-61).
76.Dolayısıyla, AİHM, AİHS’nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
IV.AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
77.Başvuranlar, öncelikle, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde bir
askeri yargıç bulunmasından dolayı bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil olarak
yargılanmadıklarından şikayetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, silahların eşitliği ilkesinin
ihlal edildiğini, zira bütün tanıkları sorgulatma imkanının tanınmadığını ileri sürmüşlerdir.
Ayrıca, ulusal makamların, suçları sabitleşene kadar masum sayılma haklarını ihlal ettiğini
belirtmişlerdir. Bu bağlamda, AİHS’nin 6. maddesine atıfta bulunmuşlardır, maddenin ilgili
bölümleri şöyledir:
“1.Herkes, …, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek
olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının …,
hakkaniyete uygun … olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir: …
(d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia
tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını
istemek; …”
78.Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin, Devlet’in güvenliği ve bütünlüğüne yönelik
tehditlerle ilgilenmek amacıyla kanunla kurulduğunu belirtmiştir. Bu davada, başvuranların,
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığına ilişkin olarak herhangi bir meşru
şüphesinin bulunmasının tespiti için hiçbir temel bulunmamaktaydı. Hükümet ayrıca, bu tür
mahkemelerde askeri yargıçların bulunamayacağına ilişkin 1999 tarihli Anayasa değişikliğine
de değinmiştir.
79. AİHM, geçmişte benzeri davalar incelediğini ve AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiği
sonucuna vardığını not eder (bkz Özel - Türkiye, no. 42739/98, §§ 33-34, 7 Kasım 2002 ve
Özdemir – Türkiye, no. 59659/00, §§ 35-36, 6 Şubat 2003).
80. AİHM, bu davada farklı bir sonuca varmak için hiçbir sebep görmemektedir.
Yasadışı örgüt üyesi olmaları gerekçesiyle bir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından
kovuşturulan başvuranların, bünyesinde bir ordu mensubu askeri yargıç olan bir heyet
tarafından yargılanma konusunda endişe duymaları anlaşılabilir. Bu bağlamda, Diyarbakır
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, davanın niteliği ile ilgili olmayan mülahazalardan gereksiz
yere etkilenebileceğine dair haklı olarak bir endişe duyabilirlerdi. Diğer bir deyişle,
başvuranların, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsız olmamasına ilişkin
endişeleri objektif olarak haklı görülebilir (bkz. Incal – Türkiye, 9 Haziran 1998 kararı,
Reports 1998-IV, s. 1573, § 72 in fine).
81.Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, bu bağlamda AİHS’nin 6 § 1. maddesinin
ihlal edildiğini tespit etmiştir.
82. Başvuranların bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanma haklarının
ihlal edildiği tespitinden hareketle, AİHM, başvuranın AİHS’nin 6. maddesi çerçevesinde
yaptığı diğer şikayetleri incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır (bkz Çıraklar – Türkiye, Ekim 1998 kararı, Reports of Judgments and Decisions 1998-VII, § 45, ve Durmaz ve
Diğerleri, nos. 46506/99, 46569/99, 46570/99 ve 46939/99; §§ 22-23, 14 Ekim 2004).
V.AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
83. Başvuranlar, işkenceye dair ve tutuklu yargılanmalarının kanunsuzluğu iddiaları
bağlamında ulusal hukukta hiçbir etkili hukuk yolu bulunmadığından şikayetçi olmuşlardır,
bunun, AİHS’nin 13. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir. Sözkonusu madde şöyledir:
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev
yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili
bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.”
84.AİHM, başvuranların, tutukluluk hallerine ilişkin hukuk yollarının etkili
olmamasına dair şikayetlerini AİHS’nin 5. maddesi bağlamında halihazırda incelemiştir (bkz.
75-76. paragraflar).
85.Başvuranların, işkence iddialarına ilişkin hukuk yollarının etkili olmaması ile ilgili
şikayetine ilişkin olarak, Hükümet, ulusal hukukta etkili hukuk yolları bulunduğunu öne
sürmüştür. Başvuranların, Siirt Sulh Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı ve Hakimi’ne
şikayette bulunmadıklarını belirtmiştir. Hükümet, başvuranların tutuklanıp hapse
konulmalarından sonra, Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’ne dilekçe yazdığını not etmiştir. Ancak,
bu dilekçeler ikna edici değildi, zira aynı el yazısı ile yazılmışlardı ve iddia edilen eylemlerle
ilgili hiçbir ayrıntı içermemekteydiler.
86. AİHM, ulusal hukuk düzeninde her ne şekilde sağlanmış olursa olsun, AİHS hak
ve özgürlüklerinin özünü uygulamada, AİHS’nin 13. maddesinin ulusal seviyede bir hukuk
yolunu teminat altına aldığını hatırlatır. Ancak, yalnızca, bir bireyin, bir AİHS ihlalinin
mağduru olduğuna dair “savunulabilir iddiası” bulunması halinde 13. madde uygulanabilir
(bkz. Boyle ve Rice – İngiltere, 27 Nisan 1998 kararı, Seri A no. 131, § 52).
87. Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, iddia edildiği gibi, başvuranların polis
gözaltında kötü muameleye maruz kaldıkları ispatlanmamıştır (bkz. 54-58. paragraflar).
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine dair tespitine varmasını sağlayan mülahazaları
dikkate alarak, AİHM, başvuranların, 13. madde çerçevesinde bir hukuk yolu gerektirecek
olan mağduriyet için “savunulabilir bir iddia” ortaya koymadıkları kanısındadır.
88.Dolayısıyla, AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmediğini tespit etmiştir.
VI.AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
89. Başvuranlar, etnik kökenleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldıklarını, bunun da
AİHS’nin 14. maddesini ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Sözkonusu maddenin ilgili bölümleri
şöyledir:
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din,
siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet,
doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”
90.Bu davada belirlenen kanıtlar ve elindeki belgeler temelinde, AİHM, AİHS’nin 14.
maddesinin ihlal edildiğinin kanıtlandığını tespit etmemiştir.
VII. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
91.AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği
takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A.Tazminat
92. Başvuranların her biri, 20.000 Euro manevi tazminat talep etmişlerdir. Ayrıca,
maruz kaldıkları maddi zarar için tazmin talep etmişler, ancak miktarı AİHM’nin takdirine
bırakmışlardır.
93.Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir. Başvuranlara, belirlenmemiş maddi zararları
için herhangi bir tazminat verilmemesini ileri sürmüşlerdir.
94.Başvuranların maruz kaldığı iddia edilen maddi tazminata ilişkin olarak, AİHM,
başvuranların iddialarını desteklemek için herhangi bir belge ortaya koymadığını not eder.
Dolayısıyla AİHM, talebi reddeder.
95.Manevi tazminata ilişkin olarak, AİHM, başvuranların dava şartları çerçevesinde
belli bir sıkıntı yaşamış kabul edilebileceği kanısındadır. AİHS’nin 41. maddesinin
gerektirdiği üzere, eşitlik temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda, AİHM, her bir
başvurana 6.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
96. AİHM, bu davada olduğu gibi, bir bireyin AİHS’nin bağımsızlık ve tarafsızlık
şartlarını taşımayan bir mahkeme tarafından mahkum edildiği durumlarda, talep edildiği
takdirde, yeniden yargılanma veya davanın yeniden açılmasının, prensipte, ihlali tazmin
etmenin en uygun yolu olduğunu ekler (Öcalan – Türkiye, [BD], no. 46221/99, § 210, in fine
AİHM 2005, 12 Mayıs 2005 kararı).
B. Mahkeme masrafları
97.Başvuranlar ayrıca, yerel mahkemelerde ve AİHM’de yapılan masraflar için 5.551
Euro talep etmişlerdir.
98. Hükümet, bu başlık altındaki taleplere, asılsız olduğunu ileri sürerek itiraz etmiştir.
99. AİHM’nin içtihadına göre, bir başvuran, mahkeme masraflarının gerçekten ve
gerektiği için yapıldığı ve miktarı bakımından makul olduğu kanıtlandığı sürece bu
masrafların ödenmesine hak kazanacaktır. Bu davada, elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri
dikkate alarak AİHM, mahkeme masrafları için başvuranlara toplam 3.000 Euro ödenmesine
karar vermiştir.
C.Gecikme faizi
100. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar
vermiştir.
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE
1.Başvuranların, Mart 1996 öncesindeki tutuklu yargılanmalarının uzunluğuna dair
şikayetlerinin kabuledilmez, başvurunun kalan kısmının ise kabuledilebilir olduğuna;
2.AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
3.AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4.AİHS’nin 5 § 4. maddesi çerçevesinde yapılan şikayeti incelemenin gerekli olmadığına;
5.AİHS’nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiğine;
6.Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kompozisyonuna ilişkin olarak AİHS’nin 6 § 1.
maddesinin ihlal edildiğine;
7.AİHS’nin 6. maddesi çerçevesinde yapılan diğer şikayetleri incelemenin gerekli olmadığına;
8.AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmediğine;
9.AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
10.(a)sorumlu Devlet’in, başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği
tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden yeni Türk Lirası’na
çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemesine:
(i)başvuranların her birine 6.000 Euro (altı bin Euro) manevi tazminat;
(ii) mahkeme masrafları için toplam 3.000 Euro (üç bin Euro);
(iii)yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek her türlü vergi;
(b) yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek
suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
11. başvuranın adil tazmin taleplerinin kalan kısmının reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77 §§ 2. maddesi uyarınca 20
Eylül 2005 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
S. DOLLÉ
Sekreter
J.-P. COSTA
Başkan
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło