46928/99

WyrokETPCz2004-10-28ECLI:CE:ECHR:2004:1028JUD004692899

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy Turcja naruszyła prawo do życia (art. 2 Konwencji) poprzez śmierć męża skarżącej oraz poprzez nieskuteczne dochodzenie w tej sprawie, prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13) oraz prawo do indywidualnej skargi (art. 34), a także zakaz nieludzkiego traktowania (art. 3)?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził, że nie ma wystarczających dowodów, aby ponad wszelką wątpliwość uznać, że mąż skarżącej został zabity przez funkcjonariuszy państwowych, ponieważ pochodzenie śmiertelnej kuli było nieznane, a twierdzenia o zabiciu przez funkcjonariuszy państwowych uznano za spekulacje. Jednakże, Trybunał uznał dochodzenie krajowe za nieskuteczne, ponieważ nie przeprowadzono badania balistycznego ani nie przesłuchano kluczowych świadków, co uniemożliwiło wyjaśnienie okoliczności śmierci. W konsekwencji, brak skutecznego dochodzenia doprowadził do naruszenia prawa do skutecznego środka odwoławczego. Ponadto, Trybunał uznał, że władze tureckie wywierały pośrednią presję na skarżącą, aby wycofała swoją skargę, co stanowiło utrudnienie w korzystaniu z prawa do indywidualnej skargi.
Stan faktyczny
Skarżąca, Güli Zengin, jest obywatelką Turcji. Jej mąż, İzzettin Zengin, zginął 28 listopada 1998 roku podczas operacji przeprowadzonej przez wiejskich strażników i siły specjalne w ich wiosce. Władze tureckie twierdziły, że zginął w starciu między siłami bezpieczeństwa a członkami PKK. Skarżąca utrzymywała, że jej mąż został zabity przez siły bezpieczeństwa. Władze krajowe przeprowadziły powierzchowne dochodzenie, które nie obejmowało szczegółowej autopsji ani badania balistycznego, pomimo znalezienia wielu łusek na miejscu zdarzenia.
Rozstrzygnięcie
1. Odrzuca zarzut wstępny Rządu. 2. Stwierdza brak naruszenia art. 2 Konwencji w odniesieniu do śmierci męża skarżącej. 3. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w odniesieniu do dochodzenia w sprawie okoliczności śmierci męża skarżącej. 4. Stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji. 5. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji. 6. Stwierdza, że pozwane państwo nie wypełniło swoich zobowiązań wynikających z art. 34 Konwencji. 7. Zasądza na rzecz skarżącej i jej trojga dzieci 12 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. 8. Zasądza na rzecz skarżącej 3 000 EUR tytułem kosztów i wydatków, pomniejszone o 630 EUR otrzymane w ramach pomocy prawnej. 9. Odrzuca pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   GÜLİ ZENGİN -TÜRKİYE DAVASI   (BAŞVURU NO: 46928/99)   NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   EKİM 2004   Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Güli Zengin’in "başvuran", 9 Ocak 1999 tarihinde,   Avrupa İnsan Haklarını Sözleşmesi’nin "AİHS" 34. maddesi uyarınca, AİHS’nin 2, 3, 6, 13   ve 34. maddelerinin ihlal edildiği iddiasıyla yaptığı başvurudur (Başvuru no: 46928/99).   Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “AİHM” önünde, Diyarbakır Barosu   avukatlarından M. Vefa tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   doğumlu başvuran Güli Zengin Diyarbakır’da ikamet etmektedir.   Olayların meydana geldiği sırada, başvuran ve eşi, İzzettin Zengin (İ.Z.), Diyarbakır Kulp   ilçesi Narlıca köyünde ikamet etmekteydiler.   Başvurana göre İ.Z., 28 Kasım 1998 tarihinde saat 17.00 sularında köy korucusu özel timi   tarafından düzenlenen bir operasyon sırasında, vurularak öldürülmüştür. OHAL valisi basın   açıklamasında “28 Kasım 1998 tarihinde Narlıca köyünde güvenlik güçleri ile PKK üyeleri   arasında meydana gelen silah çatışma sonucunda bir teröristin öldürüldüğünü” beyan etmiştir.   Jandarma tarafından hazırlanan 29 Kasım 1998 tarihli olay tutanağında, üç tim köy korucusu   ile 25 kişilik bir grup PKK mensubu arasında silah bir çatışmaya çıktığı, teröristlerin karalık-   tan ve sisten yararlanarak köyün kuzeyine doğru kaçtığı ve jandarmanın bu bölgede arama ve   tarama faaliyetleri yaptığı belirtilmiştir. Köylülerin ifadelerine göre jandarmanın İ.Z’nin   evinin yakınlarındaki ırmak kenarında isabet eden bir mermiler sonucunda yararlandığı bilgisini   almıştır. Sözkonusu tutanakta, İ.Z.’nin çatışma sırasında öldüğü ve silahlarına el konulduğu   ifade edilmiştir. Tutanağa eklenen olay krokisinde, rakamlarla maktulun evi, cesedinin yeri,   teröristler ve köy korucularının mevzileri ve köyün yolu belirtilmiştir.   Aynı gün, saat 11.20‘de Kulp Cumhuriyet Savcısı, Kulp Adli Tıp Kurumunun morguna gitmiş   ve adli bir tabip nezaretinde dış muayene gerçekleştirilmiştir. Bu muayene, İ.Z’nin kalbinden   ve ciğerlerinden geçen bir mermi sonucunda aşırı kan kaybından ve solumun   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2004. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   yetmezliğinden öldüğü tespit edilmiştir. Tabip, daha ayrıntılı bir otopsi yapılmasını gerekli   görmemiştir. Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, defin ruhsatı vermiştir.   Kasım 1998 tarihinde, Kulp İlçe Jandarma Karakol komutanı tarafından hazırlanan olay   raporunda, 28 Kasım 1998 tarihinde “terörist” bir grubun adı geçen köyden erzak temin   etmek için geleceği yönde bir duyum aldıklarını ve bunun üzerine güvelik güçleri ile birlikte   köy korucularının köyün kuzeyine pusu kurduklarını, saat 19,20 civarında, otuz kişiden   oluşan bir grubun köye doğru ilerlediği fark edilmesi üzerine ateş edildiğini ancak   teröristlerin kaçtığını, olay civarında arama faaliyetlerinin yapılmasına rağmen ne bir delil ne   de bir iz bulunabildiğini, köye dönüşte ise İ.Z.’nin çatışma sırasında öldüğünün öğrenildiğini,   olay yerinde, çapı 7,62 mm’lık Kalaşnikov silahına ait 3600 kovan ve güvenlik güçleri   tarafından kullanılan 7,62 mm’lık G-3 silahına ait 1100 adet kovan ve 17 adet el bombası   bulunduğunu belirtmiştir.   Abdülhamit Donat ve Mehmet Şah Şimşek adlı iki köy korucusu, jandarmalara vermiş   oldukları 30 Ocak 1999 tarihli ifadelerinde, olay günü, bir terörist grubunu karşılamak   amacıyla köyün kuzeyine pusu kurduklarını ve saat 19.00 sularında PKK mensupları ile   sıcak temasa geçtiklerini, silahlı çatışmanın yaklaşık bir saat sürdüğünü, ardından destek için   jandarmaların geldiğini ve köylülerin çatışma sırasında İ.Z.’nin öldürüldüğünü bildirdiklerini   belirtmişledir.   Kulp Cumhuriyet Savsısı olayla ilgili olarak soruşturma başlatmıştır.   Şubat 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı ratione loci görevsizlik kararı vererek dosyayı   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı’na sevk etmiştir.   Mayıs 2000 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, ismi açıklanmayan bir tanığın ifadesine   başvurmuş, adıgeçen olay günü Narlıca köyü Gevran tepesine Mehmet Şah Şimşek,   Abdurrahim Donat, İskender Donat, Şirin Donat, Sabri Taş ve İzzetin Aktaş ile mevzi   aldıklarını, saat 21.00 sularında, bir “terörist” grubun çevre tepelerden ve bir çiftlikten   üzerlerine ateş edildiğini, çatışmanın yaklaşık bir saat sürdüğünü, jandarmanın destek için   geldiğini, köy dönüşünde ise İ.Z’nin öldüğü haberini aldıklarını, maktulun evi ile   mevzilendikleri tepe arasında maktulun evi görülmeyecek biçimde başka bir tepenin   bulunduğunu ifade etmiştir.   Aynı gün Cumhuriyet Savcısı, yukarıda adıgeçen tanıkların tümünün ifadelerini almış ve   hepsi benzer beyanlarda bulunmuştur.   Aynı gün, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü ’nün ve   Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın olayları yeniden değerlendirmesi yönündeki yazısı   üzerine Kulp Cumhuriyet Savcısı, İzzettin Aktaş, Mehmet Şah şimşek, Abdulhamit Donat,   Seyithan Donat, Mehmet Şirin Donat, İskender Donat, Sabri Taş, köylü Sulhiye Kahraman ve   maktulün kuzeni Salih Türk‘nün hazır bulunduğu sırada olayları tekrar ele almıştır. Kulp   Cumhuriyet Savcılığı, maktulun evinin teröristlerin görüş alanı içerisinde bulunduğu   gözönüne alındığında İ.Z.’nin ölüm nedeninin teröristlerin olası bir ateşi sonucunda   olabileceğine karar vermiştir. Savcılık, olay yeri krokisini de dosyaya eklemiştir.   Başvuranın temsilcisi, 23 Mayıs 2000 tarihli yazısında, AİHM’nin başvuruyu Savunmacı   Hükümete bildirmesinin ardından müvekkilinin hayatının tehlikede olduğunu düşünerek   köyü terk ettiğini, güvenlik güçlerinin ve köy korucularının başvuranın Diyarbakır’da ikamet   eden kızına telefon ederek başvuranın jandarma karakoluna gelmesini istediklerini aksi   takdirde gözaltına alınacağına dair tehditler savurduklarını bildirmiştir.   Aynı gün, başvuranın temsilcisi, müvekkilin korunması amacıyla gerekli önlemlerin   alınması talebiyle Kulp Cumhuriyet Savcılığına başvurmuştur.   Haziran 2000 tarihinde, Kulp Cumhuriyet Savcılığı, müştekiden şikayet ve delilleri   tercüman aracılığıyla sormuştur. Başvuran, İ.Z’nin eşi olduğunu ve koridorda bekleyen   avukatının huzurunda ifade verebileceğini belirtmiştir.   Haziran 2000 tarihli yazısında, başvuranın temsilcisi, Cumhuriyet Savcısının isteği   üzerine yetkililerin müvekkiline baskı yapmaya devam ettiklerini, 16 Haziran     tarihinde, saat 14.00’de, başvuranın ve avukatının Cumhuriyet Savcısına ifade verdiklerini,   hatta Cumhuriyet Savcısının avukatın odadan çıkmasını istediğini, Türkçeyi fazla bilmeyen   başvurana ve avukatına öğütler verdiğini ve avukatın bu olayı ilgili tutanak tuttuğunu   AİHM’ye bildirmiştir.   Temmuz 2000 tarihli yazısında, Hükümet, ilgili Savcılığın olay delillerini tekrar   oluşturduğunu, bazı köylülerin ve operasyona katılan köy korucularının ifadelerine tekrar   başvurduğunu ve Kulp İlçe Jandarma Karakol komutanının ne başvurana ne de kızına   telefon ettiğini AİHM’ye aktarmıştır.   Başvuran 18 Ağustos 2000 tarihinde AİHM’ye göndermiş olduğu yazısında Cumhuriyet   Savcısının kendisine eşlik eden avukatını reddederek tek başına ifadesine başvurduğunu ve   eşinin ölüm olayına karışan köy korucularının kendisini tehdit etmesi nedeniyle bir daha   geriye dönmemek üzere köyünü terk etmek zorunda kaldığını bildirmiştir.   Mart 2003 tarihinde, Kulp Cumhuriyet Savcısı Kulp İlçe Jandarma Karakolundan   başvuranın köyde ikamet edip etmediğini sormuştur.   Jandarma tarafından düzenlenen ve Narlıca Köyü muhtarının da imzası bulunan 14 Mart   tarihli yazıda, başvuranın köyden ayrıldığı ve sekiz yıldan beri Diyarbakır’da ikamet   ettiği kaydedilmiştir.   Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün, başvuranın   avukatı eşliğinde Kulp Cumhuriyet Savcılığı tarafından ifadesinin alınması yönündeki 5   Şubat 2003 tarihli yazısı üzerine 21 Mart 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, başvuranın   adresinin bilinmemesi nedeniyle başvuranın temsilcisiyle temasa geçmiştir. Avukatı ise,   müvekkili hakkında iki yıldır haber alamadığını ve aldığı takdirde yeni adres bilgilerini   Savcılığa ileteceğini bildirmiştir.   HUKUK   I.   Hükümetin ön itirazı hakkında   Hükümet, başvuranın AİHM’ye 9 Ocak 1999 tarihinde başka bir deyişle eşinin ölümünden   bir ay sonra müracaat ettiğini belirterek iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüş ve ön   itirazda bulunmuştur.   Başvuran, Hükümet’in iddialarını reddederek sözkonusu müracaat yollarının etkisiz   olduğunu savunmuştur.   AİHM, 12 Kasım 2002 tarihli kabuledilebilirlik kararında Hükümet’in ceza ve hukuk   davalarına ilişkin ön itirazının davanın esasıyla birleştirdiğini hatırlatmaktadır.   AİHM, Türk Hukukunda Devlete veya memurlarına yüklenebilir suçlar konusunda sivil ve   ceza müracaat yollarının öngördüğünü belirtmektedir (Yukarıda anılan Sabuktekin kararı, 18   Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, §§ 51-52, ve 16 Eylül 1996 tarihli Akdivar ve   diğerleri kararı, §§ 65-67).   Devlet görevlileri tarafından işlenen yasadışı suçlara karşı açılan tazminat davası hakkında   AİHM, buna benzer bir davanın açabilmesi için zarar ile işlenen suç arasında illiyet bağının   kurulması gerektiği gibi olayın sorumlularının kimliklerinin de tespit edilmesi gerektiğini   vurgulamıştır. Oysa, konuyla ilgili olarak, başvuranın şikayetçi olduğu olayın failleri   bilinmemektedir. Sonuçta, başvuran sözkonusu müracaat yolunu tüketmekte muaftır ve   bu konuda ki ön itirazı temelden yoksundur.   Cezai başvurular konusunda, AİHM, başvuranın AİHS’nin 2. maddesine ilişkin şikayet   hakkında Hükümet’in ileri sürmüş olduğu ön itirazının sorunlar meydana getirdiğini   belirtmiştir. Buna istinaden, yapılan şikayet esası bakımından incelenecektir.   II.   AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL İDDİASI HAKKINDA   AİHS’nin 2. maddesine atıfta bulunan başvuran eşinin güvenlik güçleri tarafından   öldürüldüğünü iddia etmektedir.   A. Tarafların argümanları   1. Başvuran   Başvuran, eşinin ölümünden sonra resmi bir soruşturma açılması amacıyla Kulp İlçe   Jandarma Karakolu’na ve Kulp Cumhuriyet Savcılığı’na müracaat ettiğini vurgulamıştır.   Başvuran, Kulp Cumhuriyet Savcılığı’nın 29 Mayıs 2000 tarihinde olaydan iki yıl sonra ve   Hükümet’in ilgili başvurudan haberdar olur olmaz olay yerine intikal ettiğini, tanıkların   ifadelerine başvurduğunu ve olay yeri krokisini çizdirdiğini iddia etmiştir. Başvuran,   Cumhuriyet Savcılığınca ifadeleri alınan tanıkların “eşinin öldürülmesine” iştirak ettiklerinin   altını çizmiş, kızı Hüsna Zengin’in, köy korucularının hakaretleri ve tehditleri nedeniyle   olay yerinde yapılan tatbikata katılamadığını eklemiştir.   2. Hükümet   Hükümet, başvuranın eşinin ölüm haberini alır almaz yetkililerin soruşturma başlattığını,   maktulun köy korucuları tarafından öldürülmediğini, toplanan deliler sayesinde , maktulun   köy korucuları ve ordu ile PKK arasında çıkan çatışma sırasında bir PKK mensubu   tarafından öldürüldüğünün kanıtlandığını ve herhangi bir mermi çekirdeğinin   bulunamamasından dolayı balistik inceleme yapılmadığını belirtmiştir.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   1. Başvuranın eşinin ölümü hakkında   AİHM, AİHS’nin 2.maddesinin, Sözleşme’nin en önemli maddelerinden ve 3.madde   ile bağlantılı olarak, Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel   değerlerinden biri olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Çakıcı-Türkiye kararı no: 23657/94, § 86,   AİHM 1999-IV, Finucane-İngiltere kararı, no: 29178/95, §§ 67-71, AİHM 2003-VIII).   Üstelik 2.maddenin sunmuş olduğu teminattan hareketle, yaşam hakkına dair iddiaların çok   büyük bir dikkatle incelenerek bu konuda bir kanaat oluşturulması gerekmektedir (Bkz.   Ekinci-Türkiye kararı, no: 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000, ve 15 Ocak 2004 tarihli   Tekdağ-Türkiye kararı, no: 27699/95, § 72).   AİHM dava dosyasına eklenen belgeler ışığında ortaya çıkan sorunları, özellikle de yürütülen   adli soruşturma hakkında Hükümet’in sunduğu belgeler ile tarafların sunduğu görüşleri   inceleyecektir.   Bu kanıtları değerlendirebilmek için AİHM, kanıtlara ilişkin “her türlü makul şüpheciliğin   ötesinde” ölçütünden yararlanacaktır (Bkz., mutadis mutandis, İrlanda-Britanya, 18 Ocak   tarihli karar, no: 25, ss. 64-65, §§ 160-161). Fakat bu türden bir kanıt yeterince ciddi,   sarih ve uygun bir dizi göstergeden veya yanlışlığı kanıtlanmamış karinelerden   kaynaklanabilir (Bkz., Abdurrahman Orak-Türkiye, no: 31889/96, § 69, 14 Şubat 2002). Öte   yandan kanıtların araştırılması esnasında tarafların tutumları göz önünde bulundurulabilir.   AİHM, delillerin değerlendirilmesi konusunda ikinci derecede role sahiptir ve dava koşulları   verilen delilleri değerlendirmesini gerektirmediğinde olaylara bakmaya yetkili olan birinci   derece mahkemenin rolünü üstlenmede tedbirli olmalıdır (Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95,   § 216, 8 Nisan 2004).   Buna karşın, AİHM, elinde bulunan unsurlardan yola çıkarak başvuranın eşinin 28 Kasım   tarihinde güvelik güçleri ile PKK mensupları arasında çıkan bir çatışma sırasında   öldürüldüğünü ve ceset üzerinde yapılan inceleme sonucunda maktulün kaynağı belli   olmayan bir mermi tarafından hayatını kaybettiğini belirtmiştir. AİHM, elindeki mevcut   unsurlar ışığında ve somut bir delinin yokluğunda, İzzettin Zengin’in bir devlet görevlisinin   silahından çıkan kurşunlarla ölmüş olduğu yönünde bir sonucun güvenilir bir göstergeden   ziyade tamamen   varsayım ve spekülasyonlardan ibaret olduğunu belirtmiştir. Bu   koşullarda, AİHM, mevcut hali ile dosyadaki unsurların makul şüpheciliğin ötesinde,   başvuranın eşinin güvenlik güçlerince öldürüldüğü sonucunu çıkartmaya elvermediğine   kanaat getirmiştir.   Dolayısıyla, AİHS’nin 2. maddesinin ihlali söz konusu değildir.   2. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında   AİHM, AİHS’nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün, 1.   madde uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin (...)de belirtilen   hak ve özgürlükleri tanı[ması]” şeklinde Devlete düşen genel görevle birlikte, zor kullanmaya   başvurmanın bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin bir soruşturma yürütülmesi   anlamına geldiğini ve bunu şart koştuğunu hatırlatır (Bkz., mutadis mutandis, McCann ve   diğerleri-Britanya, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no: 324, s. 49, § 161, ve Kaya-   Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme 1998-I, s. 329, § 105).   Bu tür bir soruşturmanın temel amacı yaşam hakkını koruma altına alan iç hukuk kurallarının   etkin bir biçimde uygulanmasını, Devlet görevlilerinin ya da organlarının işe karıştığı   davalarda, sorumlulukları altında meydana gelen ölümlerden dolayı hesap vermelerini   sağlamaktır. (Bkz, sözü edilen Tahsin Acar, § 220). Ayrıca, soruşturmalar bağımsız,   derinlemesine ve etkili yapılması gerekmektedir (Bkz, yukarıda bahsedilen McCann ve   diğerleri kararı, §§ 161-163).   AİHM, ayrıca, soruşturmanın etkililik kriterine cevap veren araştırmanın niteliği ve   derecesinin dava koşullarına bağlı olduğuna kanaat getirmiştir. Sözkonusu araştırmanın   niteliği ve derecesi, uygun olayların tümüne dayanarak ve soruşturmanın uygulama   gerçeklikleri gözönünde bulundurularak değerlendirilmektedir. Meydana gelebilecek   durumların çeşitliliği, soruşturma eylem listesine veya sadeleştirilmiş diğer kriterlere   indirgenemez (Bkz, Tanrıkulu-Türkiye kararı, no: 23763/94, §§ 101-110, yukarıda anılan   Kaya kararı, §§ 89-91, 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç-Türkiye kararı, §§ 79-81, Velikova-   Bulgaristan kararı, no: 41488/98, § 80, ve 20 Nisan 2004 tarihli Buldan-Türkiye kararı, no:   28298/95, § 83)   Soruşturma ayrıca kuvvet kullanımının o koşullarda gerekli olup olmadığının belirlenmesini   ve sorumluların belirlenerek cezalandırılmasını (Bkz, Oğur-Türkiye kararı, no: 21594/93,   §88), sağlaması bakımından da etkili olmalıdır. Yetkililer, görgü tanıklarının ifadeleri de   dahil olmak üzere, olayla ilgili kanıtlara ulaşmak için gerekli adımları atmalıdır (Bkz,   yukarıda bahsedilen Tanrıkulu kararı, § 109 ve Salman-Türkiye kararı, no: 21986/93, §106).   Soruşturmanın ölüm nedenini ve sorumlu kişiyi belirleme yeteneğini zedeleyen herhangi bir   eksiklik bu standarda uyulmaması riskini ortaya çıkaracaktır (Aktaş-Türkiye kararı, no:   224351/94, § 300).   Bazı özel durumlarda soruşturmada ilerlemeyi önleyen zorluklarla ve engellerle   karşılaşılabileceği kabul edilmelidir. Ancak kaybolma veya silahlı kuvvet kullanımı gibi   olaylar hakkında açılan soruşturmalarda atılacak hızlı adımlar hukukun üstünlüğünün   korunması ve yasadışı eylemlere göz yumulmasının engellenmesi gibi konularda kamuoyunun   devlet otoritelerine olan güveninin sağlanması açısından büyük öneme sahiptir (Bkz,   McKerr/İngiltere Kararı, no 28883/95, § 108-115, ve yukarıda anılan Tahsin Acar kararı, §§   223-224).   Konuyla ilgili olarak, AİHM, İzettin Zengin’in ölümü hakkında yürütülen soruşturmanın   cesedin bulunur bulunmaz başlatıldığını, 29 Kasım 1998 tarihinde, jandarmalar tarafından   olay yeri tutanağının düzenlendiğini, Kulp Cumhuriyet Savcısının maktulun cesedi üzerine   dış muayene gerçekleştirmek amacıyla Kulp Adli Tıp Kurumu’nun morguna intikal ettiğini ve   maktulun silahlı ateşle öldürüldüğü sonucuna vardığını ve iki köy korucusunun ifadesine   başvurduğunu belirtmiştir. AİHM, 29 Mayıs 2000 tarihinde mezkur başvurunun Hükümet’e   bildirilmesine müteakip, çatışmaya giren adı belirtilmeyen bir tanık ile birlikte birçok kişinin   ifadesinin alındığını ve 29 Mayıs 2000 tarihinde, Kulp Cumhuriyet Savcısının davayı tekrar   ele aldığını belirtmiştir.   Mahkemenin takdirine sunulan unsurlar gözönüne alındığında, AİHM, yerel makamların   balistik bir inceleme yapılması yönünde bir girişimde bulunmadığını, özellikle İzzetin   Zengin’in ölümün neden olan mermi çekirdeklerinin tespiti amacıyla etkin bir soruşturma   yürütmediğini hatırlatarak Hükümet’in Kulp İlçe Jandarma Karakolu’nun çatışma sırasında   binlerce boş kovan bulunduğuna dair düzenlen tutanağa rağmen maktulün vücudunda   herhangi mermi çekirdeğinin bulunmaması nedeniyle balistik inceleme yapılmadığı   yönündeki argümanlarına ikna olmamıştır. AİHM, ne başvuranın ne ailesinin ne de köy   korucusu olmayan köylülerin sorgulandığını tespit etmiştir. AİHM, Kulp Cumhuriyet   Savcılığı’nın ölümün teröristlerce ateş edilmesi sonucunda meydana geldiği yönündeki   kararının silahlı çatışmaya katılan tanıkların ifadelerine dayandığını belirtmiştir.   Yukarıda sözedilen tespitler gözönüne alındığında AİHM, başvuranın eşinin ölümünü   müteakip yetkililerin cezai soruşturma başlattıklarına rağmen maktulün ölüm koşullarını   aydınlatmadığı kanısındadır. AİHM, etkili başvuru kavramının devletin sorumluların   kimliklerinin tespitini ve cezalandırılmasını sağlayacak etkili ve derin bir soruşturma   zorunluluğu kılmaktadır (Bkz, mutatis mutandis, Selmouni-Fransa kararı, no: 25803/94, §   117).   Bu bağlamda, AİHM, başvuranın ilgili cezai başvuru yollarını tüketme zorunluluğunu   yerine getirdiği kanısındadır. Dolaysıyla AİHM, Hükümet’in ön itirazını reddetmiştir.   AİHM, AİHS’nin 2 maddesi uyarınca Devlete yüklenen usulü zorunlulukların yerine   getirilmediği sonucuna varmıştır.   III.AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, OHAL Bölge Valisinin elli yaşındaki eşinin “terörist” olarak nitelendirilmesinin   ve yetkililerin bu ölüm olayını basit meşru bir müdahale olarak kabul etmesinin insanlık dışı   ve aşağılayıcı bir uygulama olduğunu ileri sürmektedir. Bu konuda, başvuran, AİHS’nin 3.   maddesine atıfta bulunmuştur.   AİHM, başvuran tarafından yapılan şikayeti destekleyen unsurların AİHS’nin 3. maddesi   uyarınca insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz kaldığını ortaya koyması bakımından   gerekli görülen minimum düzeye ulaşmadığını hatırlatmaktadır.   Dolaysıyla AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.   IV AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, eşinin ölüm koşulları hakkında etkili ve yeterli bir soruşturma başlatılmadığından   ve güvenlik güçlerin cezalandırılmasını sağlayan bir sistemde etkili bir başvuruya sahip   olmadığından yakınmaktadır. Bu konuda, başvuran AİHS’nin 6. maddesiyle birlikte 13   maddesine atıfta bulunmuştur.   Hükümet, yetkililerin ayrıntılı bir soruşturma yürüttüklerini belirtmiştir.   AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin iç hukukta, Sözleşme’de yer aldığı şekliyle hak ve   özgürlükleri öne sürmeyi sağlayan başvuru yolunun bulunmasını güvence altına aldığını   hatırlatmıştır. Bu hüküm, Sözleşme’ye dayanan “savunulabilir şikayet”in içeriğini incelemeye   ve taraf Devletler’in bu hükmün getirdiği yükümlülüklere uygun hareket edilmesi hakkında   takdir marjına sahip olmalarına rağmen uygun düzeltmeyi yapmaya yetkili kılan iç başvuru   yolunu gerektiren bir sonucu içermektedir. 13. maddeden doğan yükümlülüğün kapsamı,   başvuranın AİHS’ye dayandırdığı şikayetin niteliğine göre değişmektedir. Ancak 13.   maddenin gerektirdiği başvuru, hukukta olduğu gibi uygulamada da “etkili” olmalı ve   özellikle yapılacak başvuru Savunmacı Devlet’in mercilerinin eylem veya ihmalleriyle haksız   yere engellenmemelidir (18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, 1996-VI, s. 2286, §95,   Eylül 1997 tarihli Aydın-Türkiye kararı, 1997-VI, s. 1895-1896, § 103 ve sözüedilen Kaya   kararı, s. 329-330, § 106 ve Abdurrahman Orak Kararı, §197).   AİHS’nin 13. maddesi, yaşam hakkının başlıca önemi gözönünde bulundurulduğunda uygun   yerde tazminat ödenmesinin dışında sorumluların teşhis edilip cezalandırılmasına yönelik ve   şikayetçinin soruşturma işlemine etkili bir şekilde ulaşmasını içeren geniş ve etkili   araştırmaları kapsamaktadır (sözedilen Kaya, s. 330-331, § 107).   AİHM, davada sunulan delilleri gözönünde bulundurduğunda, her türlü makul şüphenin   ötesinde, başvuranın eşinin ölümüne devlet görevlileri neden olduğunun kanıtlanmadığı   sonucuna varmıştır. Ancak, AİHM’nin daha önceki davalarda bildirdiği gibi bu koşul, 2.   maddeye göre yapılan şikayetin, 13. maddenin amaçlarına uygun “savunulabilir” niteliğinden   mahrum etmemektedir (Bkz. 27 Nisan 1988 tarihli Boyle ve Rice-İngiltere kararı, seri A   no:131, s.23, § 52, sözedilen Kaya, s.330-331, § 107 ve sözedilen Yaşa, s.2442, §113).   AİHM’nin esasa ilişkin vardığı sonuç, yukarıda sözüedilen gerekçelerden dolayı savunabilir   olan sözkonusu şikayetin içeriği hakkında etkili bir soruşturma yürütme zorunluluğunu   ortadan kaldırmamaktadır.   AİHM, yetkililerin İzettin Zengin’in ölüm koşulları hakkında etkili bir soruşturma yürütme   zorunluluğu bulunduğunu daha önce belirtmiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı,   Savunmacı Hükümet’in etkili soruşturmanın, 2. maddenin gerekli kıldığı soruşturma   zorunluluğunun ötesinde gerekliliklere yer veren 13. maddeye uygun olarak yürütüldüğü   düşünülemez (sözedilen Kaya kararı, § 107).   Bu bağlamda AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   V. AİHS’NİN 34. MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   AİHS’nin 34 maddesine göndermede bulunan başvuran, yetkili mercilerin AİHM nezrindeki   başvurusunu geri çekmesi yönünde yıldırıcı baskılar hedef olduğundan şikayetçidir.   Hükümet, başvuranın iddialarına itirazda bulunmuştur.   AİHM, başvuranların ya da potansiyel başvuranların şikayetlerini çekmeleri ya da   değiştirmeleri yönünde yetkililerin herhangi bir baskısına maruz kalmadan Komisyon ile   serbest bir şekilde iletişimde bulunabilmelerinin AİHS’nin 34 maddesi tarafından sağlanan   bireysel başvuru sisteminin etkin işletimi açısından son derece önemli olduğunu   hatırlatmaktadır (Bkz, Akdivar ve diğerleri, § 105, Aksoy kararı, § 105, Kurt kararı, § 159,   Temmuz 1998 tarihli Ergi-Türkiye kararı, § 105 ve Salman kararı, § 130). Bu açıdan,   “baskı” ifadesi sadece doğrudan baskı ve aleni gözdağı eylemlerini değil aynı zamanda   başvuranları Sözleşme kapsamında hukuk yolu aramaktan vazgeçirmek veya yıldırmak için   tasarlanan diğer dolaylı yanlış eylem veya temasları içerecek şekilde ele alınmalıdır (Bkz,   yukarıda anılan Kurt kararı, § 160).   Konuyla ilgili olarak, AİHM, 4 Nisan 2000 tarihli başvurunun ve 12 Aralık 2002 tarihli   kabuledilebilirlik kararının bildirilmesine müteakip ulusal makamların başvuranın ifadesini   almayı kara verdiklerini ve 15 Haziran 2000 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı’nın   tercüman aracıyla Cumhuriyet Savcılığına avukatı ile birlikte gelen başvuranın ifadesinin   alındığının davanın olaylarından anlaşıldığını belirtmiştir. Mahkemenin takdirine sunulan   deliller gözönüne alındığında, AİHM, başvuranın AİHM’ye yaptığı başvuruya ilişkin olarak   dolaylı ve yanlış bir baskıya maruz kaldığını ve bunun da AİHS’nin 34. maddesi kapsamında   teminat altına alınan bireysel başvuru hakkının kullanımına müdahale teşkil ettiğini tespit   etmiştir.   Bu bağlamda, Savunmacı Hükümet AİHS’nin 34 maddesinin yükümlülüklerini yerine   getirmemiştir.   VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Maddi tazminat   Başvuran, AİHM’ye sunmuş olduğu bir bilirkişi raporuna dayanarak 73.411 Euro’luk bir   gelir kaybı talep etmiştir. O dönemde Türkiye’de ki tahmini yaşam süresi gözönüne   alındığında, mevcut verilere göre yapılan hesaplama yukarıda zikredilen   koymuştur.   miktarı ortaya   Hükümet, sözkonusu miktarın aşırı olduğunu ve kanıtlanmadığını belirtmiştir.   AİHM içtihadına göre başvuranın tazminat iddiası ile AİHS’nin ihlali arasında bir illiyet   bağının bulunması gerekmekte , aksi takdirde gelir kaybı adına bir tazminat ödenme   zorunluluğun ortaya çıkabilmektedir (Bkz, 13 Haziran 1994 tarihli Barbera, Messegue ve   Jabardo-İspanya   kararı, §§ 16-20). AİHM, İzettin Zengin’in devlet görevlilerinin   dul ve   mermilerinden öldüğü sonucuna varamayacağını belirtmiştir. Bu koşullarda,   yetimlere mali bir kaynak olan gelir ile AİHS’nin 2. maddesinin ihlali arasında doğrudan bir   illiyet bağı bulunmamaktadır. Buna dayanarak, AİHM, başvuranın maddi tazminat talebini   tümüyle reddetmiştir (Bkz, yukarıda anılan Çakıcı kararı, § 127, 14 Mayıs 2002 tarihli   Önen-Türkiye kararı, § 115, no: 22876/93 ve 20 Nisan 2004 tarihli Buldan –Türkiye kararı, §   , no: 28298/95.)   B. Manevi tazminat   Başvuran, kendisi ve yetim kalan üç çocuğu adına manevi tazminat olarak 100.000 Euro   istemiştir.   Hükümet talep edilen miktara karşı çıkmıştır.   AİHM, AİHS’nin 13 maddesine karşın ve 2. maddesi tarafından zorunlu kılınan usule   rağmen yetkililerin İzettin Zengin’in ölümüne ilişkin etkili bir soruşturma yürütmediği   sonucuna vardığını hatırlatmıştır. Bu koşullarda, AİHM, hakkaniyet uygun olarak   başvurana kendisiyle birlikte üç çocuğuna   vermiştir.   manevi tazminat adı altında 12.000 Euro   C. Masraf ve harcamalar   Başvuran, AİHM nezninde yapılan masraf ve harcamalar için 5.845 Euro talep etmiştir.   Hükümet söz konusu iddialara karşı çıkmıştır.   AİHM, AİHS’nin 41 maddesi uyarınca, masrafların makul, gerekli ve gerçeğe yakın olanı   ödediğini hatırlatmıştır (Bkz. Nikolova-Bulgaristan kararı no: 31195/96, § 79, AİHM 1999-   II).   Mevcut dosyanın unsurları gözönüne alındığında, AİHM, ücret tarifesine ilişkin başvuranın   talep ettiği miktarı aşırı olduğu kanısında ve hakkaniyete uygun olarak Avrupa Konseyi   tarafından adli yardım başlığı altında verilen 630 Euro’nun 3.000 Euro’dan düşülerek kalan   kısmının ödenmesini kararlaştırmıştır   D. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı %3 'lük bir faiz   oranının uygulanacağını belirtmektedir   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OY BİRLİYLE;   1. Hükümet’in ön itirazının reddedilmesine;   2. Başvuranın eşinin ölümü ile AİHS’nin 2 maddesinin ihlalinin oluşmadığına;   3. Başvuranın eşinin ölüm koşulları hakkında ulusal merciler tarafından yürütülen   soruşturmalara ilişkin AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;   5. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   6. Savunmacı Devletin AİHS’nin 34. maddesine dayalı yükümlülüklerini yerine   getirmediğine;   7. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren 3 ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarların,   davalı Devlet tarafından başvuranlara ödenmesine;   (i)   Manevi tazminat için 12.000 (on iki bin) Euro ;   (ii)   Avrupa Konseyi tarafından adli yardım başlığı altında verilen 630   Euro’nun 3.000 (üç bin) Euro’dan düşülerek kalan kısmının ödenmesine;   (iii) Yukarıda anılan miktarlara yansıtılabilecek her türlü KDV, pul, harç veya   masrafların ödenmesine;   (b) Belirtilen süre bitiminden ödeme tarihine kadar gecen süre için   Avrupa   Merkez Bankası tarafından belirlenen yüzde üçlük basit faizin ödenmesine;   8. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3. maddesine   uygun olarak 28 Ekim 2004 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło