47043/99

WyrokETPCz2007-07-24ECLI:CE:ECHR:2007:0724JUD004704399

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość tymczasowego aresztowania naruszyła prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego z art. 5 ust. 3 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że tymczasowe aresztowanie skarżącego, trwające ponad pięć lat i cztery miesiące, było nadmiernie długie i nie zostało uzasadnione odpowiednimi i wystarczającymi powodami. Stwierdził, że choć powaga zarzutów i ryzyko ucieczki są istotne, to same w sobie nie mogą usprawiedliwiać tak długiego pozbawienia wolności, zwłaszcza gdy władze krajowe nie rozważyły alternatywnych środków zapobiegawczych. Władze krajowe nie wykazały, w jakim stopniu zwolnienie skarżącego stanowiłoby ryzyko po tak długim okresie.
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Yavuz, został zatrzymany 8 listopada 1993 roku pod zarzutem przynależności do organizacji terrorystycznej PKK. Był tymczasowo aresztowany przez ponad pięć lat i cztery miesiące, zanim został skazany przez sąd pierwszej instancji 23 marca 1999 roku na 12 lat i 6 miesięcy więzienia. Postępowanie karne, obejmujące połączenie kilku spraw i udział wielu oskarżonych, zakończyło się prawomocnie 17 lutego 2000 roku, gdy Sąd Kasacyjny utrzymał wyrok w mocy.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę dotyczącą długości tymczasowego aresztowania za dopuszczalną, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji w związku z długością tymczasowego aresztowania skarżącego. 3. Zasądził na rzecz skarżącego 3 400 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 1 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, powiększone o odsetki za zwłokę. 4. Oddalił pozostałą część roszczeń skarżącego o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

* ღꢀ   ღ C O U N C I L   O F E U R O PE   ^ ı AVRUPA   KONSEYİ   ^ AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   DÖRDÜNCÜ DAİRE   MEHMET YAVUZ/TÜRKİYE   (Başvuru no. 47043/99)   KARAR   STRAZBURG   Temmuz 2007   Sözkonusu karar AÎHS'nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak,şekle ilişkin   değişiklikyapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULİ İŞLEMLER   Davanın nedeni, Türk vatandaşı Mehmet Yavuz’un (“başvuran”), 1 Şubat 1999   tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”)   4 , m a d d e s i u y a r ı n c a , T ü r k i y e a l e y h i n e A v r u p a İ n s a n H a k l a n M a h k e m e s i ’n e y a p t ı ğ ı   başvurudur (başvuru no. 47043/99).   OLAYLAR   I. D A V A O L A Y L A R I   Başvuran, 1965 doğumludur ve AİHM’ye başvuruda bulunduğu sırada Diyarbakır   Cezaevi’nde gözaltında tutulmaktadır,   Kasım 1993 tarihinde başvuran, yasadışı bir terör örgütü olan PKK’ya (Kürt İşçi   Partisi) üye olmasından şüphe edilmesi nedeniyle Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis   memurlarınca gözaltına alınmıştır.     Kasım 1993 tarihinde tutuklu yargılanmasına karar veren bir hakim önüne   çıkarılmıştır,   K a s ım 1993 t a r ih i n d e , 26 K as ım 1993 ta rih li k a r a r a i t i r a z e t m iş ti r .   Aralık 1993 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın itirazını   reddetmiştir.   3 A ralık 1 9 9 3 tarih in d e D iy arb ak ır D ev let G ü v en lik M ah k em esi C u m h u riy et S av cısı,   başvuran ve diğer on kişi aleyhinde bir iddianame sunmuştur. Başvuran, Ceza Kanunu’nun   2 5 . m a d d e s i u y a rın c a ü lk e to p ra k la rım b ö lm e k a m a c ı ile e y le m le rd e b u lu n m a k la   suçlanmıştır.   8   Aralık 1993 ve 16 Ocak 1996 tarihlerinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi   yaklaşık iki ayda bir dava esasları hususunda on dört duruşma düzenlemiştir. Bu süre   boyunca, herbir duruşmada sanıkların bir kısmını dinlemiş ve dava dosyasını tamamlamak   amacı ile çeşitli yetkililerden belgeler talep etmiştir.   Ekim 1994 tarihinde ilk derece mahkemesi 1993/663 nolu dava ile 1993/821 nolu   davayı birleştirmeye karar vermiştir.   6   Mart 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısı dava esaslarına ilişkin görüşlerini   sunmuştur. İlk derece mahkemesi başvurandan ve diğer sanıklardan savunma yapmalarını   istemiştir.     Mart 1996 ve 16 Eylül 1997 tarihleri arasında sanıklardan bir kısmının   savunmalarını sunmamaları nedeniyle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi duruşmaları   ertelemiştir.   Temmuz 1996 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi 1993/633 nolu   dava ile 1994/433 nolu davayı birleştirmeye karar vermiştir,   Ekim 1997 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi 1993/633 nolu dava   ile üçüncü olarak î 996/512 nolu davayı birleştirmeye karar vermiştir.   1 E k im 1 9 9 7 v e 3 M art 1 9 9 8 tarih leri arasın d a ilk d erece m ah k em esi, b irleştirilen   davaların sanıklarını dinlemiş ve bu hususta delil toplamıştır.   Mart 1998 tarihinde mahkeme, Cumhuriyet Savcısı’ndan dava esaslarına ilişkin   görüşlerini sunmasını istemiştir.   Temmuz 1998 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, başvuran hususundaki iddianamede   değişiklik yapmıştır ve Ceza Kanunu’nun 168 § 2. maddesi uyarınca başvuranı yasadışı bir   terör örgütüne üye olmakla suçlamıştır.   Eylül 1998 tarihinde başvuranın avukatı, suçun işlendiği iddia edilen tarihte   başvuranın Alanya’da iş bulduğunu ileri sürmüş ve ilk derece mahkemesinden, iddiasının   doğruluğunu onaylamak üzere bir soruşturma daha açmasını talep etmiştir. Mahkeme,   başvuranın talebini kabul etmiş ve Alanya jandarmasının, bu hususta delil toplamasını   öngörmüştür.     bilgiyi alamadığı için duruşmaları ertelemiştir.   Şubat 1999 tarihinde ilk derece mahkemesi, 15 Eylül 1998 tarihli emrini iptal   Aralık 1998 tarihinde mahkeme, Alanya Jandarma Komutanlığı’ndan talep ettiği   etmiştir.   Maıt 1999 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, sanıklardan   savunmalarını sunmalarım talep etmiştir. Belirsiz bir günde başvuran görüşlerini sunmuştur.   3 Mart 1999 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın da dahil   olduğu yirmi sanık aleyhindeki cezai takibatı sona erdirmiştir. Başvuranı Ceza Kanunu’nun   6 8 § 2 . m ad d esi v e 3 7 1 3 n o lu K an u n ’u n 5 . m ad d esi u y arın ca P K K ’y a ü y e o lm ak la   suçlamıştır. İlk derece mahkemesi başvuranı on iki yıl altı ay hapse mahkum etmiştir ve   sürekli olarak devlet memuriyetinde çalışmaktan alıkoymuştur.   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, toplam olarak kırk bir duruşma   düzenlemiştir. Herbir duruşma sonunda başvuranın ve diğer sanıkların gözaltı durumlarının   devamına karar vermiştir.   Şubat 2000 tarihinde Y argıtay, D iyarbakır D evlet G üvenlik M ahkem esinin   başvuran ve sanıkların bir kısmı hususundaki kararını onamıştır.   HUKUK   I .   A İ H S ’N İ N 5 § 3 . M A D D E S İ N İ N İ H L A L E D İ L D İ Ğ İ İ D D İ A S I   Başvuran, tutuklu yargılanma süresinin, AİHS’nin ilgili kısımları aşağıda kaydedilen 5   § 3. maddesinde öngörülen “makul süreyi” aştığı hususunda şikayette bulunmuştur:   “Bu maddenin l.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan   herkes[in] ... makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya   hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.”   A. K a b ı ı l e d i l e b i i i r l i k   Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Ancak,   başvuranın AİHS’nin 5 § 3. maddesi bağlamındaki şikayetine açık olarak değinmemiştir.   Dolayısıyla Hükümet’in ilk itirazım reddetmektedir.   AİHM ayrıca sözkonusu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca açıkça   temelden yoksun olmadığım belirtmektedir. Bununla birlikte, kabuledilebilir olmadığı   sonucuna varmak için gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle kabuledilebilir olduğu sonucuna   varılmalıdır.   B. Esaslar   Hükümet mahkemenin, başvuranın yargılanmasını veya tutuklu yargılanmasını aşırı   derecede uzatmadığını belirtmiştir. Başvuranın itham edildiği suç ciddi niteliktedir ve tutuklu   yargılanması, kaçmasını engellemek için gereklidir. Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın   yüksek boyuttaki kaçma riskini gözönüne almaktadır. Hükümet, üyesi olduğu yasadışı   örgütün şiddet içeren eylemlerde bulunması nedeniyle başvuranın gözaltında tutulmasının   devam etmesinin, kamu yararına olduğunu belirtmiştir.   Başvuran, haddinden fazla bir süre tutuklu yargılandığını yinelemiştir.   AÎHM içtihatına göre bir gözaltı süresinin makul olup olmadığı in abstracto (soyut   olarak) değerlendirilemez. Bir sanık için gözaltında kalmanın makul olup olmadığı herbir   davada, davanın hususi özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Devam etmekte olan gözaltı,   bir davada yalnızca kamu yararım gözetmenin gerçekten gerekli olduğu hususunda,   masumiyet karinesine bakılmaksızın, kişisel özgürlüğe saygı kuralına önem veren belirli   göstergelerin mevcut olması durumunda haklı görülebilmektedir.   Masumiyet karinesi kuralı, gözaltında tutulurken serbest bırakılmayı öngörmektedir.   Neumeister/Avusturya kararında kabul edildiği gibi 5 § 3. maddenin ikinci kısmı, adli   makamlara bir sanığı makul bir süre içerisinde yargılama veya dava devam ederken sanığı   şartlı salıverme arasında seçim yapma hakkını vermemektedir. Mahkum edilene kadar sanığın   masum olduğu kabul edilmelidir ve değerlendirmeye alınan hükmün amacı, esas olarak   sanığın gözaltında tutulmasının makul olmaması halinde şartlı olarak salıverilmesini   gerektirmelidir,   Bir davada sanığın yargılanmadan önce gözaltına alınma süresinin makul süreyi   aşmamasını temin etme görevi öncelikle yerel adli makamlara aittir. Bu amaçla masumiyet   karinesi ilkesini gözönüne alarak kişisel özgürlüğe saygı kuralının teıkedilmesini haklı   gösteren gerçek bir kamu yararı gereğinin mevcudiyeti yönünde ya da aleyhinde görünen tüm   olayları incelemeli ve salıverilme başvurularını reddederek bunları verdikleri kararlarda   belirtmelidirler. AÎHM’nin, AÎHS’nin 5 § 3, maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar   vermeye çağrılması, sözkonusu kararlarda belirtilen nedenlere veya başvuran tarafından   sunulan itirazda belirtilen olaylara dayanmalıdır.   Yakalanan kişinin suçu işlediğine ilişkin makul şüphenin sürekliliği, devam etmekte   olan gözaltı durumunun kanuna uygunluğu için bir sine qua non (olmazsa olmaz) şartıdır;   ancak belirli bir süre soma artık yeterli olmamaktadır. Bu tür davalarda AİHM yetkili   makamlarca öne sürülen gerekçelerin, özgürlükten mahrum bırakılmayı haklı çıkarmaya   devam edip etmediğini tespit etmelidir.   AİHM, sözkonusu davada, gözönüne alınması gereken sürenin, başvuranın polis   tarafından gözaltına alındığı 8 Kasım 1993 tarihinde başladığını ve ilk derece mahkemesinin   başvuranı mahkum ettiği 23 Mart 1999 tarihinde son bulduğunu belirtmektedir. Başvuranın   tutuklu yargılanması, beş yıl dört aydan daha uzun sürmüştür.   B u s ü r e b o y u n c a D i y a r b a k ı r D e v l e t G ü v e n l i k M a h k e m e s i , h e r d u r u ş m a s o n u n d a ,   kendi iradesi ile veya başvuranın talebi üzerine başvuranın devam etmekte olan gözaltı   durumunu değerlendirmiştir. Ancak, ilk derece mahkemesi her durumda, “delillerin durumu”,   “suçun niteliği” ve “dava dosyasının içeriği” gibi benzer ifadeler kullanarak başvuranın   gözaltı durumunun devam etmesini öngörmüştür.   AİHM, genel olarak, “delillerin durumu” ifadesinin, ciddi suç göstergelerinin   mevcudiyeti ve devamlılığı hususunda ilgili bir unsur olabileceği kanısındadır. AİHM ayrıca   başvuramn itham edildiği suçun ciddiyetini ve suçlu bulunursa alacağı cezanın şiddetini kabul   etmektedir. Bu hususta AİHM, alınacak cezanın şiddetinin kaçma riskinin   değerlendirilmesinde ilgili bir unsur olduğu hususunda mutabıktır. Ancak, AÎHM’nin   görüşüne göre delillerin durumu ya da suçlamaların ciddiyeti başlıbaşma yargılama devam   ederken gerçekleştirilen uzun gözaltı dönemlerini haklı çıkarmaktadır.   B u b a ğ l a m d a A İ H M , D i y a r b a k ı r D G M ’n i n b a ş v u r a n ı n s e r b e s t b ı r a k ı l m a s ı n ı n , z a m a n ı n   geçmesi ardından, özellikle de beş yıldan fazla süren bir tutuklu yargılamayı müteakip cezai   takibatın son aşamalarında hangi dereceye kadar bir risk teşkil etmiş olduğunu   göstermemiştir. Bununla birlikte, iîk derece mahkemesi hiçbir zaman ülkeyi terketme yasağı   ya da kefaletle serbest bırakma gibi önleyici tedbirlerin uygulanmasını dikkate almamıştır.   Yalnızca başvuranın gözaltı süresinin uzamasını gözönüne almıştır.   Yukanda kaydedilen görüşler, AİHM’nin başvuranın beş yıl dört ayı aşkın bir süre   devam eden gözaltı süresinin uzunluğunun ilgili ve yeterli nedenler gösterilerek haklı   çıkarılmadığı sonucuna varmak için yeterlidir.   Dolayısıyla AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.   I I . A İ H S ’N İ N 6 § 1. M A D D E S İ N İ N İ H L A L E D İ L D İ Ğ İ İ D D İ A S I   A . D e v l e t G ü v e n l i k M a h k e m e s i ’ n i n b a ğ ı m s ı z l ı ğ ı v e t a r a f s ı z l ı ğ ı   Başvuran 15 Ağustos 2005 tarihli görüşlerinde, AİHS’nin 6 § 1. maddesi uyarınca   bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil şekilde yargılanmadığı hususunda şikayette   bulunmuştur.   AİHM bir başvuru ile yalnızca nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde   ilgilenebileceğini yinelemektedir. Yetkili makamın fiilleri, etkin iç hukuk yollarına açık   olmadığı takdirde altı aylık süre fiilin gerçekleştirildiği tarihten itibaren işlemeye   başlamaktadır.   AİHM, sözkonusu şikayet Mahkeme’ye 15 Ağustos 2005’te, yani yaklaşık altı ay   sonra sunulduğu halde, başvuran aleyhindeki cezai takibatın 17 Şubat 2000’de sona erdiğini   gözlemlemektedir,   AİHM sözkonusu şikayetin zaman aşımına uğrayarak sunulduğuna ve AİHS’nin 35 §§   1. ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermektedir.   B. Cezai takibatın uzunluğu   Başvuran, cezai takibatın uzunluğunun AİHS’nin ilgili kısmı aşağıda kaydedilen 6 § 1.   maddesinde öngörülen “makul süre” gereğine uygun olmadığı hususunda şikayette   bulunmaktadır:   “Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme   tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini İstemek hakkına sahiptir.”   Gözönüne alınması gereken süre, başvuranın yakalandığı ve polis tarafından gözaltına   alındığı 8 Kasım 1993 tarihinde başlamış ve Yargıtay’ın, Diyarbakır DGM’nin başvuran   hususundaki kararını onadığı 17 Şubat 2000 tarihinde sona ermiştir. Bu nedenle dava iki   derecede altı yıl üç aydan fazla sürmüştür.   Hükümet, AİHM’den AİHS’nin 35 § 1. maddesinde öngörüldüğü şekliyle iç hukuk   yollarının tüketilmemesinden dolayı cezai takibatın uzunluğu ile ilgili şikayeti reddetmesini   istemiştir. Bu bağlamda Hükümet, başvuranın yerel mahkemeler önünde şikayetini   sunmadığını ileri sürmüştür.   Şikayetin esaslarına ilişkin olarak Hükümet sanık sayısı, davanın karmaşıklığı ve   başvuranın itham edildiği suçun niteliği gözönüne alındığında, sözkonusu davada cezai   takibatın uzunluğunun makul olmadığı sonucuna varılmaması gerektiğini ileri sürmüştür.   Yerel mahkemenin, çeşitli makamlardan talep ettiği bilgileri beklemek üzere duruşmaları   ertelemek durumunda kaldığını belirtmiştir. Aynı zamanda davalıların bir kısmının mevcut   olmamasının cezai takibatın gecikmesine neden olduğunu iddia etmiştir.   Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin ilk itirazı hususunda AÎHM,   önceki davalarda da Htikümet’in benzer itirazlarını incelemiş ve reddetmiş olduğunu   belirtmektedir (Mete/Türkiye, no. 39327/02, §§ 18-19, 25 Ekim 2005). AİHM sözkonusu   davada yukarıda kaydedilen başvuruda varmış olduğu sonuçtan farklı bir sonuca varmasını   gerektirecek özel koşullar görmemektedir.   Ancak AİHM sözkonusu şikayetin aşağıda kaydedilen nedenlerden ötürü açıkça   temelden yoksun olduğu kanısındadır,   AİHM öncelikle cezai takibatın uzunluğunun makul olup olmadığının, dava koşulları   ışığında ve içtihatında yerleşik ölçütler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili   makamların tutumu gözönüne alınarak değerlendirilmesi gerektiğini yinelemektedir.   AİHM, Diyarbakır DGM önünde gerçekleşen dava konusunun, inter alici (diğerlerine   ilaveten) birbirlerine bağlı soruşturmaların ve davalıların sayısı ve davalıların itham edildiği   suçların niteliği açısından karmaşık olduğu kanısındadır. Bu bağlamda cezai takibatın başında   başvuranın diğer on kişiyle birlikte yargılandığını belirtmektedir. Diğer iki davanın   başvuranın davası ile birleştirilmesi ardından cezai takibat toplam yirmi sanık ile devam   etmiştir. Bununla birlikte, davalılar yasadışı bir örgüte üye olmakla ve terörist aktiviteler   gerçekleştirmekle suçlanmaktadır.   Başvuranın tutumu hususunda AİHM, başvuranın cezai takibatın uzamasına katkıda   bulunmadığını gözlemlemektedir. Hükümet de aksini iddia etmemiştir.   Yerel makamların tutumları hususunda AİHM cezai işlemler süresince yerel   mahkemelere atfedilebilecek bir eylemsizlik dönemi gözlemlememektedir. Sanıkların   bazılarının mevcut olmaması nedeniyle duruşmaların bir kısmının 26 Mart 1996 ve 16 Eylül   9 9 7 ta r ih le r i a r a s ın d a e r te le n d iğ i d o ğ r u d u r . D a v a d o s y a s ın d a , e r te le m e le r in ilk d e r e c e   mahkemesinin cezai takibatı etkin şekilde yürütmemesi nedeniyle ortaya çıktığım gösteren bir   bilgi bulunmamaktadır. Diyarbakır DGM, tüm davalıların ifadelerini dinlemeden karar   vermemesi gerektiği ve veremeyeceği için adaletin yerine getirilmesi amacıyla duruşmaları   ertelemiştir.   Ayrıca duruşmalar yaklaşık bir buçuk aylık düzenli aralıklarla programlanmıştır.   İtirazın kabulünü müteakiben Yargıtay davayı bir seneden az sürede sonuçlandırmıştır.   Davanın özel koşullan ve özellikle cezai takibatın süresi gözönüne alındığında AİHM,   AÎHS’nin 6 § 1. maddesinde ortaya konan “makul süre” gereğine uyulduğu sonucuna   varmaktadır.   Bu nedenle şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça temelden yoksun   ve kabuledilmez olduğu sonuca varılması gerektiğine karar vermektedir.   III. A İ H S ’N ÎN 41. M A D D E S İN İN UYGULANM ASI   AİHS’nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarmm İhlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran, hapsedilmesi sonucu ortaya çıkan gelir kaybı nedeniyle yaşadığı maddi   zarar için 16,130 Euro talep etmiştir. Ayrıca manevi zarar için 35,000 Euro talep etmiştir,   Hükümet cevaben manevi tazminat olarak talep edilen meblağın haddinden fazla   olduğunu belirtmiştir. Başvuranın maddi tazminata ilişkin talepleri hususunda Hükümet,   taleplerin gerekçesiz olduğunu öne sürmüştür.   Maddi tazminat hususunda AİHM, başvuranın talebini destekleyecek belgeleri   sunmadığım gözlemlemektedir. Dolayısıyla talebi reddetmektedir.   İddia edilen manevi tazminat hususunda AİHM, başvuranın yalnızca ihlal bulgusu ile   karşılanamayacak manevi zarara maruz kalmış olması gerektiğini kabul etmektedir. Dava   koşullarını ve içtihatını gözönüne alan AİHM başvurana 3,400 Euro tazminat ödenmesine   karar vermektedir.   B . M a h k em e M a sra fla rı   Başvuran ayrıca yerel mahkemeler ve AİHM önünde maruz kaldığı mahkeme   masrafları için 7,571 Euro talep etmiştir. Bu meblağ yasal işlemleri ve telefon görüşmeleri,   posta, kırtasiye ve çeviri masrafları gibi idari masrafları kapsamaktadır. İddialarını   desteklemek için başvuran, temsilcisi tarafından hazırlanan detaylı bir masraf listesi   sunmuştur.   Hükümet sözkonusu iddialara itiraz etmiştir.   AİHM içtihatlarına göre başvuranın, gerçekten gerekli oldukları ve meblağlarının   makul olduğu gösterildiği müddetçe mahkeme masraflarının karşılanması hakkı vardır.   Sözkonusu davada, sahip olduğu bilgiyi ve yukanda kaydedilen kriterleri gözönüne alan   AİHM, yerel davalarda maruz kalındığı iddia edilen mahkeme masrafları talebini   reddetmektedir ve AİHM Önündeki davalar için 1,000 Euro tazminat ödenmesini makul   bulmaktadır.   C , G e c ik m e F a iz i   AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasinın kısa vadeli kredilere uyguladığı   marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar   vemıiştir.   B U N E D E N L E R L E , A İH M O Y B İR L İĞ İY L E ,   1. Başvuranın tutuklu yargılanma uzunluğuna ilişkin şikayetlerinin kabuledilebilir ve   başvurunun kalan kısmının kabuledilmez olduğuna;   . A İ H S ’ n in b a ş v u r a n ın tu tu k lu y a r g ıla n m a u z u n lu ğ u n a iliş k in 5 § 3 . m a d d e s in in ih la l e d ilm iş   olduğuna;   . ( a ) s o r u m lu D e v le tin b a ş v u r a n a , k a r a r ın A Î H S 'n in 4 4 § 2 . m a d d e s in e g ö r e k e s in le ş tiğ i   tarihten itibaren üç ay içerisinde, kararın verildiği tarihte uygulanan oran üzerinden Türk   Lirasina çevrilmek üzere, aşağıda kaydedilen miktarları ödemesi gerektiğine:   ( i ) M a n e v i t a z m i n a t i ç i n 3 , 4 0 0 E u r o ( ü ç b i n d ö r t y ü z E u r o ) ;   (ii) Mahkeme masrafları için 1,000 Euro (bin Euro);   (iii) Yukanda kaydedilen meblağlara uygulanabilecek her tür vergi;   (b) Yukanda kaydedilmiş olan üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar,   Avrupa Merkez Bankasinın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle   oluşacak faiz oranına göre yukanda belirtilen miktarlarda ödenecek basit faizi Ödemekle   yükümlü olduğuna karar vermiş,   5. B aşvuranların adil tazm in taleplerinin kalan kısm ını reddetmiştir.   İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. Maddesi’nİn 2. ve   3. fıkraları uyarınca 24 T em m uz 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilm iştir.   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 15.07.2026. · Źródło