47297/99

WyrokETPCz2007-05-22ECLI:CE:ECHR:2007:0522JUD004729799

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa, który zarządził tymczasowe aresztowanie i rozpatrywał odwołanie od niego, naruszała prawo do niezależnego i bezstronnego sądu zgodnie z art. 5 ust. 3 i 4 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że sędzia wojskowy, który wydał nakaz aresztowania, a także sąd bezpieczeństwa państwa, który rozpatrywał odwołanie od tego nakazu, nie spełniały wymogów niezależności i bezstronności wynikających z art. 5 ust. 3 i 4 Konwencji. Trybunał oparł się na swojej wcześniejszej linii orzeczniczej dotyczącej sędziów wojskowych w tureckich sądach bezpieczeństwa państwa, stwierdzając, że ich przynależność do wojska, podległość dyscyplinie wojskowej oraz sposób powoływania podważały ich niezależność od władzy wykonawczej. Te same argumenty, które prowadziły do naruszenia art. 6 ust. 1, są w pełni zastosowane do art. 5 ust. 3 i 4, ponieważ pojęcie "sądu" w tych przepisach wymaga niezależności i bezstronności.
Stan faktyczny
Skarżący, Kemal Bülbül, turecki polityk i przewodniczący prowincjonalny partii HADEP, został aresztowany 19 listopada 1998 r. na podstawie nakazu wydanego dzień wcześniej przez sędziego wojskowego w Sądzie Bezpieczeństwa Państwa w Ankarze. Był podejrzany o pomoc i wspieranie nielegalnej organizacji PKK. Jego wniosek o zwolnienie z aresztu został odrzucony przez ten sam sąd, w którego skład wchodził sędzia wojskowy. Skarżący został skazany na karę pozbawienia wolności, ale wyrok został uchylony przez Sąd Kasacyjny, a sprawa zawieszona na mocy nowej ustawy, co ostatecznie doprowadziło do jej umorzenia.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza, że skargi dotyczące niezależności i bezstronności sędziego wojskowego i sądu rozpatrującego odwołanie od aresztu, w świetle art. 5 §§ 3 i 4 Konwencji, są dopuszczalne, a pozostała część skargi jest niedopuszczalna. Stwierdza naruszenie art. 5 § 3 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 5 § 4 Konwencji. Zasądza na rzecz skarżącego 1 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową. Oddala pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   DÖRDÜNCÜ DAİRE   BÜLBÜL – TÜRKİYE   (Başvuru no. 47297/99)   KARAR   STRAZBURG   Mayıs 2007   u karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi   uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Kemal Bülbül (“başvuran”) isimli bir Türk vatandaşı   tarafından, 22 Aralık 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurudan   (no. 47297/99) kaynaklanmaktadır.   Başvuran, Ankara Barosu’na bağlı avukat L. Kanat tarafından temsil edilmiştir.   OLAYLAR   DAVA OLAYLARI   Başvuran 1963 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Olayların olduğu   dönemde, başvuran, HADEP (Halkın Demokrasi Partisi) Ankara İl Başkanı olarak görev   yapmaktaydı.   Kasım 1998 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde yer alan   askeri hakim, başvuranın gıyabında tutukluluğunu emretmiştir. Tutuklama emrine göre,   başvuran, yasadışı PKK (Kürdistan İşçi Partisi) örgütüne yardım ve yataklık yapmaktan sanık   durumundadır.   Kasım 1998 tarihinde, polis memurları HADEP Ankara merkezinde arama   yürütmüşlerdir ve başvuran gözaltına alınmıştır. Başvuran tarafından imzalanan arama ve   yakalama tutanağında, başvuranın bir gün önce Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi   tarafından verilen tutuklama emrine uygun olarak gözaltına alındığı açıklanmıştır.   Yakalanmasını müteakip, başvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde bulunan   askeri hakimin huzuruna çıkarılmış ve askeri hakimin emri üzerine tutuklu yargılanmaya   başlamıştır.   Kasım 1998 tarihinde, başvuran, tutuklama emri hakkında temyiz başvurusunda   bulunmuş ve serbest kalmayı talep etmiştir.   Kasım 1998 tarihinde, bir tanesi askeri hakim olmak üzere üç hakimden oluşan   Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, suçun niteliğini ve delillerin durumunu göz önünde   bulundurarak başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiştir.   Aralık 1998 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   başvuran hakkında onu Ceza Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca PKK’ya yardım ve yataklık   yapmakla suçlayan bir iddianame sunmuştur.   Temmuz 1999 tarihinde, başvuranın tutuksuz yargılanmasına karar verilmiştir.   Şubat 2000 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı PKK’ya   yardım ve yataklık yapma suçundan mahkum etmiş ve onu üç yıl dokuz ay hapis cezasına   çarptırmıştır.   Yargıtay’da işlemler sürmekte iken 21 Aralık 2000 tarihinde, 23 Nisan 1999   tarihinden önce işlenen suçlara ilişkin olarak şartla salıverilmeye, dava ve cezaların   ertelenmesine dair yeni mevzuat (4616 Sayılı Kanun) yürürlüğe girmiştir. Buna göre, 23 Ocak   tarihinde, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.   Mayıs 2001 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuran hakkındaki   davanın ertelenmesine karar vermiştir. 4616 sayılı Kanun’a göre, söz konusu dava, ancak,   başvuranın, mahkemenin erteleme kararından itibaren beş yıl içinde aynı nitelikte veya daha   ciddi nitelikte bir suç işlemesi halinde yeniden başlayacaktır.   Dosyada yer alan belgelerden anlaşılmaktadır ki erteleme süresi içinde başvuran   hakkında bir suçlama yapılmamıştır.   HUKUK   I. AİHS’NİN 5 §§ 3 VE 4. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, tutuklu yargılanmasını emreden askeri hakimin ve tutuklama emrine ilişkin   temyiz başvurusu hakkında karar veren mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığını iddia   etmiştir. Bu bağlamda, başvuran, AİHS’nin 5 §§ 3 ve 4. maddesine aftta bulunmuştur. Söz   konusu maddenin ilgili kısımları şöyledir:   “3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu   durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış   diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli   kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır…   4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan   herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi   ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma   hakkına sahiptir.”   Hükümet, askeri hakimlerin devlet güvenlik mahkemeleri heyetinde yer almamasını   öngören 1999 tarihli anayasa değişikliğine atıfta bulunmuştur. Hükümet, aynı zamanda, devlet   güvenlik mahkemelerinin, 2004 itibarıyla kaldırılmış olduklarını belirtmiştir.   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet, başvurunun bu kısmının iç hukuk yollarının tüketilmemesi gerekçesiyle   reddedilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu hususta, Hükümet, Ceza Muhakemeleri Usulü   Kanunu’nun, şu anda kaldırılmış olan, 112 § 3. maddesine atıfta bulunmuştur. Söz konusu   maddeye göre, ceza mahkemesi, başvuranın tutukluluk halinin devamının gerekli olup   olmadığını kendiliğinden düzenli aralıklarla incelemek durumundadır. Hükümet’in görüşüne   göre, başvuran, ceza davasının sonucunu beklemeden AİHM’ye başvuruda bulunduğu için   şikayetine ilişkin iç hukuk yollarını tüketmemiştir.   AİHM, başvuranın, 19 Kasım 1998 tarihinde tutuklu yargılanmasına karar   verildiğinde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 298. maddesi uyarınca temyiz   başvurusunda bulunarak tutuklu yargılama kararının bozulmasını talep ettiğini   gözlemlemiştir. AİHM, ayrıca, başvuranın 5 §§ 3 ve 4. madde uyarınca olan şikayetinin,   tutuklu yargılanmasını emreden askeri hakimin ve tutukluma emrine karşı temyiz   başvurusunu reddeden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmadığı   iddiasına ilişkin olduğunu gözlemlemiştir. AİHM, AİHS’nin 35. maddesinin, sadece iddia   edilen AİHS ihlallerine ilişkin olan ve etkili ve yeterli tazmin sağlayan hukuk yollarının   tüketilmesini gerektirdiğini yinelemiştir. Bir başvuranın, iddia konusu ihlale ilişkin tazmin   şansı tanımayan hukuk yollarına başvurması gerekli değildir (Şen – Türkiye, no. 41478/98, 30   Nisan 2002). Söz konusu davada, devlet güvenlik mahkemeleri heyetinde askeri yargıç   bulunması olayları gerçekleştiği dönemde iç hukuka uygun olduğu ve bu hakimin tutuklama   emri verme yetkisi olduğu için, AİHM, şikayetlerine ilişkin tazmin talep edebileceği bir iç   hukuk yolunun başvuran için mevcut olmadığını değerlendirmiştir.   AİHM, yukarıda belirtilenler karşısında, Hükümet’in ön itirazını reddetmiştir.   AİHM, aynı zamanda, bu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde,   dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmiştir. Ayrıca, başka açılardan da kabuledilmez   olmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla, kabuledilebilir olduğuna karar verilmelidir.   B. Esaslar   AİHS’nin 5 § 3. maddesi   Başvuran, tutuklu yargılanmasını emreden askeri hakimin bağımsız ve tarafsız olarak   değerlendirilemeyeceğini iddia etmiştir.   AİHM, 5 § 3. maddenin içerdiği en temel özelliklerden birinin, keyfilik riskini en aza   indirmeyi ve hukukun üstünlüğünü korumayı amaçlayan yargısal denetim olduğunu   belirtmiştir. Yargısal denetime ilişkin şartlara uygun usulleri geliştirmek yargı makamlarının   görevidir; ancak, bu usuller aynı zamanda AİHS ile uyumlu olmalıdır (Estrikh – Letonya, no.   73819/01, 18 Ocak 2007).   Yargısal denetim, AİHS’nin 5 § 3. maddesine göre “yargıç” veya “adli görev yapmaya   yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli” tarafından gerçekleştirilmelidir. 5 § 3. maddede   belirtilen yargıç, her biri yakalanan kişi için bir teminat oluşturan belli şartları karşılamalıdır.   Söz konusu şartların en önemlilerinden biri yürütmenin ve tarafların bağımsızlığıdır   (Schiesser – İsviçre, 4 Aralık 1979 tarihli karar).   Söz konusu davada, başvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi üyesi olan bir   askeri hakimin emri üzerine tutuklu yargılanmaya başlamıştır. Bu aşamada, AİHM, devlet   güvenlik mahkemeleri heyetinde yer alan askeri hakimlerin konumunu geçmişte incelemiş   olduğunu anımsamıştır. Düzenli olarak AİHS’nin 6 § 1. maddesi uyarınca ihlal tespit eden   AİHM, devlet güvenlik mahkemesi heyetinde yer alan askeri hakimin aynı zamanda orduda   görevli bir asker olduğu ve ordunun da sonuçta yürütmeden emir alan bir kurum olduğu   gerçeğini göz önünde bulundurmuştur. İkinci olarak, askeri hakim askeri disipline tabidir ve   bu amaçla ordu tarafından hakkında değerlendirme raporları düzenlenmiştir. Ayrıca, askeri   hakimin tayin edilmesine ilişkin kararlar büyük ölçüde idari makamlar ve ordu tarafından   alınmaktaydı (bkz. Incal – Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar). AİHM, 6 § 1. madde   uyarınca sorun ortaya çıkaran bu tespitlerin 5 § 3. madde açısından da geçerli olduğunu   değerlendirmiştir.   Özetle, AİHM, başvuranın tutuklu yargılanması emrini veren askeri hakimin   yürütmeden bağımsız olarak kabul edilemeyeceği gerekçesiyle AİHS’nin 5 § 3. maddesinin   ihlal edildiği kararını vermiştir.   AİHS’nin 5 § 4. maddesi   Başvuran, ayrıca, tutuklama emrine ilişkin temyiz başvurusu hakkında karar veren   mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığını ileri sürmüştür.   AİHM, bu aşamada, “mahkemeye başvurma” hakkını içeren AİHS’nin 5 § 4.   maddesinin mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı şartını koşmadığını ve böylece, diğer   şeylerin yanı sıra, “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme”ye atıfta bulunan 6 § 1. maddeden   farklılık gösterdiğini yinelemiştir. Ancak, AİHM, bazı kararlarında, yürütmenin   bağımsızlığının “mahkeme” kavramının en esas unsurlarından biri olduğu sonucuna varmıştır   (bkz. Neumeister – Avusturya, 27 Haziran 1968 tarihli karar; D.N. – İsviçre [BD], no.   27154/95). AİHM’nin görüşüne göre, diğer şeylerin yanı sıra bir kimsenin özgürlüğünden   yoksun kılınması gibi hassas bir konuya ilişkin olan AİHS’nin 5 § 4. maddesinin,   mahkemenin tarafsızlığını temel bir gereklilik olarak öngörmemesi düşünülemezdir.   Bu davada, başvuranın tutukluluk emrine ilişkin temyiz başvurusu, biri askeri hakim   olmak üzere üç üyeden oluşan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından incelenmiş ve   reddedilmiştir. AİHM, geçmişte, devlet güvenlik mahkemelerinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı   hususunu AİHS’nin 6 § 1. maddesi açısından incelemiş olduğunu ve heyette askeri hakim   bulunmasının söz konusu hükmü ihlal ettiği kararını verdiğini anımsamıştır (bkz., yukarıda   anılan, Incal; Özel – Türkiye, no. 42739/98, 7 Kasım 2002). AİHM’nin askeri hakimin   konumu ile ilgili düşünceleri yukarıda özetlenmiştir. Bu davada ise AİHM’den, söz konusu   hususu 5 § 4. madde açısından incelemesi talep edilmiştir. Ancak, AİHM, askeri hakimlerin   konumu ile ilgili Incal kararında 6. madde bağlamında ifade edilen düşüncelerin 5 § 4. madde   bağlamında eşit derecede geçerli olduğu ve bu hükümde geçen “mahkeme (court)”   sözcüğünün 6. maddede geçen “mahkeme (tribunal)” sözcüğünün gerektirdiği gibi bağımsız   ve tarafsız bir kurum olarak yorumlanması gerektiği görüşündedir. AİHM, yasadışı bir örgüte   üyelikle suçlanan bu davadaki başvuranın, Incal davasındaki başvuran gibi, Ankara Devlet   Güvenlik Mahkemesi heyetinde askeri hakim bulunması nedeniyle mahkemenin, davanın   niteliği ile ilgili olmayan hususlardan etkilenebileceği konusunda haklı olarak endişe   duyabileceğini belirtmiştir. Sonuç olarak, başvuranın tutuklama emrine ilişkin temyiz   başvurusu hakkında karar veren Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, AİHS’nin 5 § 4.   maddesi açısından bağımsız ve tarafsız bir mahkeme değildir.   Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, AİHS’nin 5 § 4. maddesinin de ihlal edildiği   kararını vermiştir.   II. AİHS’NİN 5 § 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, AİHS’nin 5 § 2. maddesi uyarınca, kendisine yakalanma nedenlerinin   bildirilmediğini iddia etmiştir.   AİHM, başvuran tarafından imzalanan arama ve yakalama tutanağının, başvuranın, 18   Kasım 1998 tarihinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen tutuklama   emrine dayanarak gözaltına alındığını açık bir şekilde belirttiğini gözlemlemiştir. AİHM, bu   nedenle, başvuranın, yakalanma nedenlerinden haberdar olarak kabul edilmesi gerektiği   sonucuna varmıştır.   AİHM, başvurunun bu kısmının, AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca açıkça   dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.   III. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, AİHS’nin 6 § 1. maddesi uyarınca, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi   heyetinde askeri hakim bulunması nedeniyle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme   tarafından görülmediği konusunda şikayetçi olmuştur. Ayrıca, hakkındaki suçlamaların   kendisine hemen bildirilmediğini iddia etmiştir. Başvuran, şikayetlerine ilişkin olarak   AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (a) ve (c) maddesine atıfta bulunmuştur.   Hükümet, başvuru yapıldığında başvuran hakkındaki davanın Ankara Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nde devam etmekte olduğu gerekçesiyle başvurunun bu kısmının zamansız   olduğunu ileri sürmüştür.   AİHM, başvuranın, AİHS’nin 35 § 1. maddesinin gereklerini yerine getirip   getirmediği hakkında karar vermeyi gerekli görmemektedir; zira bu şikayet, aşağıda belirtilen   gerekçelerden ötürü, her halükarda, kabuledilmez bulunmalıdır.   AİHM, başvuranın, kendisine göre, sonucunda beraat ettiği bir dava veya devam   etmeyen bir dava zarfında gerçekleşen, AİHS’nin 6. maddesi uyarınca davanın hakkaniyete   uygun olarak görülmesi hakkına ilişkin bir ihlalden şikayetçi olmayabileceğini yinelemiştir   (bkz., bu hususta, I.I. – Bulgaristan, no. 44082/98, 25 Mart 2004).   AİHM, bu davada, başvuran hakkındaki cezai işlemlerin 4616 sayılı Kanun’a uygun   olarak ertelendiğini gözlemlemiştir. Sonuç olarak, başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi   tarafından mahkum edilmemiştir. Dava, ancak, başvuranın, mahkemenin erteleme kararından   itibaren beş yıl içinde aynı nitelikte veya daha ciddi nitelikte bir suç işlemesi halinde yeniden   başlayacağı için, erteleme kararı, davayı sona erdirmek olarak kabul edilebilir ( bkz. Withey –   İngiltere, no 59493/00; Koç ve Tambaş – Türkiye, no. 46947/99, 24 Şubat 2005; Güzel –   Türkiye, no. 65849/01, 18 Ekim 2005). Ayrıca, dosyaya göre, başvuran, erteleme süresi içinde   başka bir suçla suçlanmamıştır.   Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, başvuranın, AİHS’nin 34. maddesi anlamı   dahilinde, ihlalden zarar gören kişi konumunda olduğunu iddia edemeyeceği sonucuna   varmıştır (bkz. F.A. – Türkiye, no. 36094/97, 1 Şubat 2005; Güneş – Türkiye, no. 38413/02, 1   Eylül 2005).   AİHM, başvurunun bu kısmının, AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca açıkça   dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.   IV. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, AİHS’nin 5 ve 6. maddeleri ile bağlantılı olarak 14. madde uyarınca, etnik   kökeni ve siyasi görüşleri bakımından ayrımcılığa tabi tutulduğu konusunda şikayetçi   olmuştur.   Hükümet bu konuda görüş bildirmemiştir.   AİHM, başvuranın, şikayetlerini kanıtlamadığını kaydetmiştir.   AİHM, başvurunun bu kısmının, AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca açıkça   dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.   V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:   “ Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran, 10.000 Euro maddi tazminat ve 10.000 Euro manevi tazminat talebinde   bulunmuştur.   Hükümet, söz konusu miktarlara itiraz etmiştir.   AİHM, tespit edilen ihlal ile maddi tazminat talebi arasında bir sebep-sonuç ilişkisi   görmemiş; dolayısıyla, bu talebi reddetmiştir. Öte yandan, başvurana 1.500 Euro manevi   tazminat ödenmesine karar vermiştir.   B. Mahkeme masrafları   Başvuranlar, AİHM’de yapılan mahkeme masraflarına karşılık 4.350 Euro talep   etmiştir.   Hükümet, söz konusu miktara itiraz etmiştir.   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme   masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı   durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. AİHM, başvuranın, talebini   doğrulayacak belgeler sunmadığını kaydetmiş; bu nedenle, talebi reddetmiştir.   BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE   1. Başvuranın tutuklu yargılanmasını emreden askeri hakimin ve başvuranın tutuklama emrine   ilişkin temyiz başvurusu hakkında karar veren mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına   ilişkin şikayetin kabuledilebilir ve başvurunun geri kalanının kabuledilmez olduğuna;   2. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiğine;   4. a) Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten   itibaren üç ay içinde, başvurana, manevi tazminat olarak 1.500 Euro’yu (bin beş yüz   Euro), tabi olabilecek her türlü vergi ve harçtan muaf olarak, ödeme günündeki kur   üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevirerek ödemesine;   (b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için   yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan   fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   5. Başvuranın adil tazmin talebinin kalanının reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi   uyarınca 22 Mayıs 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   T.L. EARLY   Zabıt Katibi   Nicolas BRATZA   Başkan   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło