47796/99
WyrokETPCz2005-10-27ECLI:CE:ECHR:2005:1027JUD004779699
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie redaktora naczelnego gazety za publikację artykułu krytykującego wojsko naruszyło prawo do wolności wypowiedzi (art. 10 Konwencji)? Czy skład Sądu Bezpieczeństwa Państwa (DGM) z udziałem sędziego wojskowego naruszył prawo do rzetelnego procesu przed niezawisłym i bezstronnym sądem (art. 6 ust. 1 Konwencji)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wypowiedzi skarżącego, wynikająca z jego skazania i zakazu publikacji gazety, była nieproporcjonalna do zamierzonego celu i nie była „konieczna w społeczeństwie demokratycznym”. Podkreślono, że choć artykuł mógł być ostry i krytyczny wobec wojska, nie nawoływał do przemocy, walki zbrojnej ani powstania, co jest kluczowym elementem w ocenie konieczności ingerencji. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał potwierdził swoje wcześniejsze orzecznictwo, zgodnie z którym obecność sędziego wojskowego w składzie Sądu Bezpieczeństwa Państwa (DGM) w sprawach cywilów oskarżonych o przestępstwa związane z bezpieczeństwem narodowym budzi uzasadnione wątpliwości co do bezstronności i niezawisłości sądu, naruszając prawo do rzetelnego procesu.Stan faktyczny
Skarżący, Ali Erol (ur. 1952, zm. 2004), był redaktorem naczelnym gazety „Evrensel” w Stambule. 18 grudnia 1995 r. gazeta opublikowała artykuł pt. „Spowiedź podoficera”. 28 grudnia 1995 r. prokurator w Stambule oskarżył skarżącego o publikację artykułów podżegających do nienawiści i wrogości oraz zniechęcających do służby wojskowej. 9 maja 1996 r. Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM) w składzie trzech sędziów (w tym jeden wojskowy) skazał skarżącego na dwa lata więzienia i grzywnę, a także zakazał wydawania gazety na 20 dni. Skarżący zmarł 7 sierpnia 2004 r., a jego wdowa, Selma Erol, kontynuowała postępowanie przed ETPCz.Rozstrzygnięcie
Jednogłośnie: wdowa skarżącego może kontynuować sprawę. Sześcioma głosami przeciwko jednemu: stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji. Jednogłośnie: stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. Zasądza od Rządu pozwanego na rzecz skarżącego (wdowy) 3 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 1 500 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków. Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ALİ EROL - TÜRKİYE DAVASI (No:2)
(Başvuru no:47796/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG EKİM 2005
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 47796/99 başvuru no’lu davanın nedeni,
Türk vatandaşı Ali Erol’ün (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 15
Nisan 1997 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)
eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, İstanbul Barosu
avukatlarından K.T. Sürek tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
Başvuran 1952 doğumlu olup, 7 Ağustos 2004 tarihinde ölmüştür. Başvuran
İstanbul’da ikamet etmekteydi. Başvuran Evrensel gazetesinin yazı işleri müdürüydü.
Aralık 1995 tarihinde, başvuran Evrensel Gazetesi’nin 195 sayısının birinci ve on
birinci sayfalarında ”Bir astsubayın itirafları” adlı makale yayınlanmıştır. Aralık 1995 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, başvuranı sözkonusu
makaleleri yayınlamakla suçlamış ve Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 312§2 maddesi uyarınca
halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği gerekçesiyle mahkum
edilmesini istemiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) önünde, başvuran, gazetenin yazı işleri müdürü
olarak, sözkonusu makalenin haber niteliği taşıdığını, içeriği bakımından herhangi bir suç
unsuru bulunmadığına inanarak yayınlanmasına izin verdiğini ileri sürmüştür. Mayıs 1996 tarihinde, biri askeri olmak üzere üç hakimden oluşan DGM heyeti,
sunulan delil unsurlarını ve argümanları genel olarak değerlendirdikten sonra, suç unsuru
teşkil eden yazının, haber sınırlarını aştığını ve halkı askerlik hizmetinden soğutarak
TCK’nın 155. maddesi uyarınca suç oluşturduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca, DGM, bu
yazının TCK’nın 312§2 maddesi uyarınca halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve
düşmanlığa tahrik ettiğine kanaat getirmiştir. DGM, başvuranı iki yıl hapis ve 600.000 TL
para cezasına çarptırmıştır. Buna ek olarak, DGM işlenen suçun niteliği bakımından devlet
güvenliğini tehdit edebileceğinden dolayı 5680 sayılı Basın Kanunu’nun ek 2§1 maddesi
gereğince sözkonusu gazetenin çıkarılmasının 20 gün yasaklanması sonucuna varmıştır. Mayıs 1996 tarihinde, başvuran Yargıtay’da temyiz başvurusunda bulunmuştur. Haziran 1996 tarihli savunmasında, başvuran, sözkonusu yazının haber niteliğinin
bulunduğunu ve AİHS’nin 10 maddesinde belirtilen ifade özgürlüğü sınırlarını aşmadığını
savunmaktadır. Ayrıca başvuran, AİHS’nin 6. maddesini ileri sürmekte ve ararlarında askeri
hakim bulunduran DGM’nin tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmamasından şikayetçi
olmaktadır. Ekim 1996 tarihinde, Yargıtay başvuranın itirazını reddetmiş ve ilk derece
mahkemesinin kararını onamıştır. 30 Ekim 1996 tarihinde, verilen bu karar ilk derece
mahkemesine geri gönderilmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. ÖN MÜTALAA
AİHM, başvuranın 7 Ağustos 2004 tarihinde öldüğünü ve dul eşi Selma Erol davanın
devam etmesi yönündeki isteğini dile getirdiğini not etmektedir.
Hükümet, işbu mahkeme huzurunda Selma Erol’ün eşini ikame etmesine itiraz
etmektedir.
AİHM, başvuranın Türk Mahkemeleri tarafından iki yıl hapis ve 600.000 TL para
cezasına çarptırıldığını tespit etmektedir. AİHM, başvuranın dul eşi Selma Erol’ün başvuranın
mahkumiyetinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini saptamak için yeterli yasal menfaatinin
bulunduğunu ileri sürebileceğine kanaat getirmektedir (Bkz. mutatis mutandis, X-Fransa, 31
Mart 1992 tarihli karar, A serisi no: 234-C, s. 89, §26). Ayrıca, Selma Erol eşinin mahkumiyet
kararının AİHS organları huzurunda ileri sürdüğü ifade özgürlüğü hakkını tanımayarak
verildiğini tespit ettirmek için manevi yasal menfaati bulunmaktadır (Bkz. sözüedilen Çakar,
§ 20).
Sonuç itibariyle, AİHM, işbu davada Selma Erol’ün başvurana ikame etmesini kabul
etmektedir.
II. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, hakkında verilen cezai mahkumiyet kararının düşünce, ifade ve dernek
kurma özgürlüğü hakkını ihlal ettiğinden şikayetçi olmaktadır. Başvuran bu bakımdan
AİHS’nin 10. maddesini ileri sürmektedir.
AİHM, dava konusu mahkumiyet kararının, 10§1 maddesinin güvence altına aldığı
başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturmasının taraflar arasında ihtilaf konusu
olmadığını kaydetmiştir. Üstelik müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğüne ve 10§2
maddesi bakımından toprak bütünlüğünün korunması gibi yasal amaç güttüğüne itiraz
edilmemektedir (Bkz. 4 Haziran 2002 tarihli Yağmurdereli-Türkiye kararı, no: 29590/96, §40).
Buna karşın uyuşmazlık, bu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı
sorusuna dayanmaktadır.
Hükümet, toprak bütünlüğünü tehdit eden terör durumuyla karşı karşıya olan Devlet’in
takdir marjının, sadece tek başına birey haklarını ilgilendiren durumlara göre daha geniş bir
şekilde değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir. Hükümet’e göre, işbu davada, kin ve
düşmanlığa açıkça tahrik etme, ne bir ideolojinin ne de edebi bir konunun ifade edilmesi ile
ilgili olmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla böyle bir değerlendirmeye gitmek, AİHM
içtihadının korumaya çalıştığı sistem ve demokratik değerlere aykırı olacaktır.
Başvuran Hükümet’in savına itiraz etmektedir. Başvuran, dava konusu makalenin,
içinde bir askerin yasal olmayan fiilleri, insan hakları ihlallerini ve şahit olduğu işkence ve
baskı faaliyetlerini ortaya koyan bir röportaj şeklinde olduğunu vurgulamaktadır. Bunun
yanısıra, ne teröre ne şiddete teşvik eden ifadelerin sözkonusu olmadığını, aksine bunlara
itiraz etmekte ve eleştirmektedir. Ayrıca, başvuran dava konusu makalenin yayınlandığı
gazetenin düşük tirajlı olduğunu (3.000 ila 4.000), dolayısıyla halkın üzerinde etkisinin
olamayacağını belirtmektedir. Sonuç olarak başvuran, dava konusu tedbirin orantılı
olduğunun düşünülemeyeceği kanaatindedir.
AİHM, makalede kullanılan ifadelere ve yayınlandığı bağlama özel bir özen
göstermektedir. Bu bakımdan AİHM, özellikle terörle mücadeleye bağlı zorluklar gibi
kendisine sunulan durumların bulunduğu koşulları gözönünde bulundurmaktadır.
Sözkonusu makale, Türkiye’nin Güneydoğusunda askerliğini yapan bir astsubayla
yapılan soru-cevap şeklindeki bir görüşme gibidir. Okunduğunda gerçekliği kuşkuya yer
vermeyecek şekilde ortaya konulan olaylar kesinlikle tarafsız olarak anlatılmamaktadır.
AİHM, dava konusu yazının genel olarak incelemesini yaptıktan sonra, DGM’nin,
sözkonusu yazının haber sınırlarını aştığı ve halkı askerlik hizmetinden soğutarak TCK’nın
155. maddesinde yer alan suç niteliğinde olduğu sonucuna vardığını belirtmektedir. Ayrıca,
röportajın bazı bölümlerine dayanarak, AİHM, bu yazının TCK’nın 312. maddesi bakımından
halkı ırk ve bölge ayrımcılığına dayanan kin ve düşmanlığa tahrik olarak varsayılması
gerektiğini düşünmektedir.
AİHM, özellikle habercilik görevinin zorunlu olarak getirdiği “görev ve
sorumlulukların” yanısıra, AİHS’nin 10. maddesi tarafından güvence altına alınan genel
hukukun cezai hükümlerine riayet etme görevlerinden bağışık olamayacak şekilde, basın
organlarının ilke olarak kendiliğinden tabi oldukları sınırlar içerdiğini hatırlatmaktadır
( Fressoz ve Roire-Fransa, no: 29183/95, § 52, 1999-I).
Ancak başvuran hakkında verilen mahkumiyet kararının ağırlığı ve gazetenin yirmi
gün yasaklanması olgusu ışığında, AİHM, özellikle muhaliflerinin haksız saldırı ve
eleştirilerine cevap vermesi için başka yollar bulunuyorsa, bulunduğu baskın konumun
Hükümet’e ceza yolunun kullanılmasında ölçülü davranmayı önerdiğini hatırlatmaktadır (Bkz.
özellikle Incal-Türkiye, 9 Haziran 1998, 1998-IV, § 54 ve sözüedilen Yağmurdereli, § 43).
Ayrıca, yazının özellikle bazı sert bölümleri, ordunun bazı kısımları hakkında negatif bir tablo
çizse de ve böylece anlatıma düşmanca bir anlam yüklese de, ne şiddet kullanmaya, ne silahlı
mücadeleye ne de ayaklanmaya teşvik etmektedir ve bu da AİHM’nin gözünde, dikkate
alınması gereken başlıca unsurdur (Bkz. Gerger-Türkiye, no: 24919/94, § 50, 8 Temmuz
1999).
AİHM, yerel mahkemelerin aldığı kararlarda bulunan başvuranın ifade özgürlüğüne
yapılan müdahaleyi haklı göstermek için yeterli olmayan gerekçeleri incelemiştir. (Bkz.
Mutatis mutandis, Sürek-Türkiye (no:4), no: 24762/94, §58, 8 Temmuz 1999).
AİHM, geçmişte mevcut davada olduğu gibi bir çok davada ortaya çıkan benzer
sorunları irdelemiş ve AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmıştır (Bkz.
özelikle Kızılyaprak-Türkiye, no: 27528/95, § 43, 2 Ekim 2003). AİHM, içtihat kararları
ışığında mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in, terörle mücadeleye bağlı zorlukların
haricinde sözkonusu durumu farklı bir sonuca ulaştırabilecek ne bir olay ne de bir argüman
sunduğuna kanaat getirmektedir (Bkz. İbrahim Aksoy-Türkiye, no: 28635/95, 30171/96 ve
34535/97, § 60, 10 Ekim 2000 ve sözüedilen Incal, s.1568, §58).
Sonuç olarak müdahale hedeflenen amaçlarla orantısız olmakla beraber, başvuran
hakkında verilen mahkumiyet kararı “demokratik toplumda gerekli” değildir. AİHS’nin 10.
maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 6§1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, kendisini mahkum eden DGM’nin, bünyesinde bir askeri hakim
bulundurması nedeniyle, kendisine hakkaniyete uygun yargılamayı garanti eden “tarafsız ve
bağımsız bir mahkeme” olamayacağını iddia etmektedir. Başvuran AİHS’nin 6§1 maddesinin
ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
AİHM, bu durumda ortaya çıkan sorunlara benzer sorunları birçok kez irdelemiş
AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (Bkz. 7 Kasım 2002 tarihli Özel-
Türkiye kararı, §§33-34 ve 10 Temmuz 2001 tarihli Özdemir-Türkiye kararı, no: 59659/00,
§§35-36).
AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in, sözkonusu durumda farklı bir sonuca
ulaştırabilecek ne bir olay ne de bir argüman sunduğuna kanaat getirmektedir. “Milli
güvenliğe” ilişkin suçlardan DGM’ye çıkarılan başvuran, aralarında askeri hakimin de
bulunduğu mahkeme heyeti önüne çıkmaktan çekinmesinin anlayışla karşılanacağını
belirtmektedir. Bu nedenden dolayı, başvuran, DGM’nin bu türden davalara ters düşen
değerlendirmelerle haksız yere yönlendirilmelerine izin vermesinden haklı olarak
çekinmektedir. Böylece, bu mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında başvuran
tarafından duyulan şüpheler objektif olarak kanıtlanmaktadır (sözüedilen Incal-Türkiye,
S.1573, §72 in fine).
AİHM, başvuranı yargıladığı ve mahkum ettiği sırada DGM’nin AİHS’nin 6§1
maddesi uyarınca tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varmaktadır.
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, Evrensel gazetesinin yayınlanmasının yirmi gün yasaklanmasından dolayı
20.000 Euro tutarında maddi zarara uğradığını iddia etmektedir.
Başvuran ayrıca, 5.000 Euro tutarındaki manevi zararının telafi edilmesini
istemektedir.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM, iddia edilen gelir kaybı konusunda sunulan kanıtların, başvuran için AİHS’nin
10. maddesinin ihlal edilmesinden doğan kazanç kaybının net olarak tespit edilmesini
sağlamadığına kanaat getirmektedir ( Bkz. aynı yönde verilen Karakoç ve diğerleri-Türkiye,
no: 27692/95, 28138/95 ve 28498/95, § 69, 15 Ekim 2002). Ayrıca başvuran, para cezasını
ödeyip ödemediğine ya da hapis cezasını çektiğine dair bir açıklama getirmemektedir.
Dolayısıyla AİHM talebi reddetmektedir.
Manevi tazminat için AİHM, ilgilinin dava koşullarında bir takım sıkıntılar
duyabileceğine kanaat getirmektedir. AİHS’nin 41. maddesine göre AİHM, hakkaniyete
uygun olarak başvurana uğranılan manevi zarar için 3.000 Euro’nun ödenmesine karar
vermektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, hiçbir kanıt sunmaksızın masraf ve harcamalar için 3.000 Euro talep
etmektedir.
Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.
Elinde bulunan unsurları ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönünde bulundurarak,
AİHM, yapılan bütün masraflar için 1.500 Euro’nun makul olduğuna kanaat getirerek, bu
miktarın başvurana ödenmesine hükmetmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK MAHKEME,
1. Oybirliğiyle, başvuranın dul eşinin bu davada başvuranı ikame edebileceğine;
2. Bire karşı altı oyla, AİHS’nin 10 maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, İstanbul DGM’nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olduğundan dolayı
AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) Bu kararın, AİHS’nin 44§2 maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in
başvurana:
i. manevi tazminat için 3.000 Euro (üç bin Euro)
ii. masraf ve harcamalar için 1.500 Euro (bin beş yüz Euro)
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda
belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankası’nın kredi faiz oranına yüzde üç puan eklenmek
suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;
5. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 27 Ekim 2005 tarihinde, İçtüzüğün 77.
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło