48063/99

WyrokETPCz2005-10-20ECLI:CE:ECHR:2005:1020JUD004806399

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy skarżący był poddany złemu traktowaniu podczas zatrzymania, naruszającemu art. 3 Konwencji, oraz czy śledztwo w tej sprawie było skuteczne? 2. Czy proces przed Sądem Bezpieczeństwa Państwa, w skład którego wchodził sędzia wojskowy, spełniał wymogi niezawisłości i bezstronności określone w art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia ciała skarżącego, stwierdzone w trakcie zatrzymania i po nim, w połączeniu z brakiem wiarygodnego wyjaśnienia ze strony rządu oraz przewlekłością i nieskutecznością krajowego śledztwa w sprawie złego traktowania, stanowią naruszenie art. 3 Konwencji. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał podtrzymał swoje ugruntowane stanowisko, że Sądy Bezpieczeństwa Państwa, w skład których wchodzili sędziowie wojskowi, nie spełniały wymogów niezawisłości i bezstronności, co naruszało prawo do rzetelnego procesu.
Stan faktyczny
Skarżący, Orhan Aslan, został zatrzymany 14 października 1997 roku przez policję antyterrorystyczną w Izmirze pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji. Podczas sześciodniowego aresztu miał być poddany złemu traktowaniu, w tym elektrowstrząsom i pobiciu, co potwierdziły późniejsze badania lekarskie. Został skazany przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa, w skład którego wchodził sędzia wojskowy, na karę 3 lat i 9 miesięcy pozbawienia wolności. Skarga dotycząca złego traktowania doprowadziła do wszczęcia postępowania karnego przeciwko policjantom, które jednak po latach nadal było w toku przed Sądem Kasacyjnym, a funkcjonariusze zostali uniewinnieni w pierwszej instancji.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku niezawisłości i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa. Trybunał jednogłośnie uznał, że nie ma potrzeby badania pozostałych zarzutów na podstawie art. 6 Konwencji. Trybunał zasądził skarżącemu 10 000 euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 2 370 euro tytułem zwrotu kosztów i wydatków. Pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia zostały oddalone.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ORHAN ASLAN- TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:48063/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Ekim 2005   İşbu karar AİHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (48063/99) başvuru no’lu davanın   nedeni, bu ülke vatandaşı Orhan Aslan’ın (başvuran) 26 Şubat 1999 tarihinde Avrupa İnsan   Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne   (Mahkeme) yapmış olduğu başvurudur.   Adli yardımdan yararlanan başvuran, AİHM önünde İzmir Barosu avukatlarından E.   Demir tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. Davanın Koşulları   Başvuran 1969 doğumlu olup, İzmir’de ikamet etmektedir.   1. Başvuranın yakalanması ve aleyhindeki ceza soruşturması   Ekim 1997 tarihinde, saat 21.30 sularında, başvuran iki kişiyle birlikte, İzmir   Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından, Ekim adlı örgüt üyeleri aleyhine   başlatılan bir operasyon çerçevesinde yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Başvuran, bu örgüte   üye olmakla suçlanmıştır.   Ekim 1997 tarihinde, saat 00.40’da başvuran, Menemen Devlet Hastanesi doktoru   tarafından muayene edilmiştir. Doktor, başvuranın vücudunda hiçbir darp ve şiddet izinin   bulunmadığını tespit etmiştir.   Aynı gün, saat 3.30’da, adli tıp doktoru tarafından muayene edilen başvuranın sol   dizinde 1 cm. ebadında kabuklu yara tespit edilmiştir.   Ekim 1997 tarihinde, başvuran gözaltından sorumlu polisler tarafından dinlenmiş,   fakat başvuran, açlık grevinde olduğu gerekçesiyle ifade vermemiştir.   Ekim 1997 tarihinde, saat 11:15’te, başvuran adli tıp doktoru tarafından muayene   edilmiştir. Doktor hazırladığı raporda, başvuranın sağ gözünde bir ekimozun, sol dirsek ve sağ   dizde bazı sıyrıkların tespit edildiğini ifade etmiştir. Doktor, tespit edilen izlerin, başvuranın   hayatını tehlikeye sokmadığını belirtmiş ve bir gün iş göremez raporu vermiştir.   Aynı gün, başvuran İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından   dinlenmiştir. Başvuran, 1 Mayıs gösterisine katılmadığını ve bildiri dağıtmadığını ifade   ederek, kendisine isnat edilen suçlara itiraz etmiş ve suçsuz olduğunu beyan etmiştir.   Aynı gün, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne çıkarılan başvuran hakkında, tutuklu   yargılanma kararı verilmiştir.   Ekim 1997 tarihinde, Bergama Cezaevi doktoru başvuranı muayene etmiştir. 1785   numarası ile kaydedilen sağlık raporunda, sol dirsekte iki adet 1 cm. ebadında kabuklu yara,   sağ dizin dış tarafında 1 cm. çapında kabuklu yara, sol dizin arkasında 2 cm. ebadında sıyrık   ve sağ göz altında 0,5x1 cm. ebadında ekimoz tespit edildiği belirtilmiştir.   Kasım 1997 tarihli iddianameyle, Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi ve 3713   sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca, Devlet Güvenlik Mahkemesi   Cumhuriyet Savcısı, başvuranı yasadışı örgüte yardım etmekle, “Ekim gençliği” yazılı bir   pankart taşıyarak 1 Mayıs gösterisine katılmakla ve izinsiz gösteri yapmakla suçlamıştır.   Aralık 1997 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki duruşmada, başvuran   kendisine isnat edilen suçlara itiraz etmiş ve masum olduğunu ifade etmiştir.   Ekim 1997 tarihinde, başvuranın avukatı, Orhan Aslan’ın gözaltında bulunduğu   sırada kendisine yapılan işkence sonrasında, isnat edilen suçları işlediğini kabul ettiğini iddia   ederek, müvekkilinin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasını talep etmiştir.   Nisan 1998 tarihinde, başvuranın avukatı müvekkilinin serbest bırakılıp tutuksuz   yargılanmasını talep etmiştir. Başvuranın avukatı, İddianame’nin dayandığı şahıs beyanının,   işkence sonucunda alındığını iddia etmektedir.   Nisan 1998 tarihli bir kararla, iki sivil hakimden ve üsteğmen rütbeli bir askeri   hakimden oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı isnat edildiği olaylardan suçlu   bulmuş, Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi ve 3713 sayılı Kanun’un 5. maddesi uyarınca   başvuranı dört yıl altı ay hapis cezasına mahkum etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi,   cezayı hafifletici sebepleri gözönüne alarak mahkûmiyetini 1/6 oranında azaltmış ve   başvuranı üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.   Aralık 1998 tarihli bir kararla, Yargıtay temyiz edilen kararı onamıştır.   2. Başvuranın gözaltından sorumlu polisler aleyhine yaptığı kötü muameleye ilişkin   şikayeti   Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, 14 Ekim 1997 tarihli gözaltından sorumlu polisler   aleyhine, kötü muameleye ilişkin olarak, İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette   bulunmuştur.   Mart 1999 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı, Bergama Cumhuriyet   Savcılığı’ndan bu şikayete ilişkin olarak kanıt unsurlarını toplamasını istemiştir.   Aynı gün, İzmir Cumhuriyet Savcılığı, İzmir Emniyet Müdürlüğü’nden başvuran   hakkında yürütülen soruşturma dosyasını istemiştir.   Nisan 1999 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı başvuranı dinlemiştir. Başvuran,   gözaltında bulunduğu sırada Terörle Mücadele Şubesi polislerinin kendisini tamamen   soyduğunu, sırtüstü yatırıldığını, cinsel organına ve ayak parmağına elektrik teli bağlanarak   kendisine elektroşok verildiğini iddia etmiştir. Bunların yapıldığı sırada, titrememesi için   polislerden biri dizlerine oturmuş, bir diğeri ise omuzlarını tutmuştur. Elektroşoktan sonra,   kan dolaşımını sağlamak amacıyla başvuran yürütülmüştür. Sonrasında soğuk su tutulmuştur.   Elektroşok, gözaltında tutulduğunun ilk üç günü yapılmıştır. Sözkonusu örgüte üye olduğunu   ve yardım ettiğini itiraf etmesi için psikolojik baskılara maruz kalmıştır. Başvuran kendisine   isnat edilen suçlara itiraz ettiğini ve İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi   polisleri ve üstleri aleyhine şikayette bulunduğunu ifade etmiştir.   Nisan 1999 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı, Bergama Cumhuriyet   Savcılığı’na 2 Mart 1999 tarihinde ilettiği isteğini yinelemiştir.   Nisan 1999 tarihinde, Mahkeme muhakemenin men-i kararı vermiş, bu karar   başvuranın annesinin evine tebliğ edilmiştir.   Mart 2002 tarihinde, başvuranın avukatı bu karara karşı İzmir Ağır Ceza   Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur.   Ağustos 2002 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, muhakemenin men-i   kararını bozmuştur. Buna gerekçe olarak da, başvuranın bir avukatının bulunması ve   kendisinin de Bergama Cezaevinde tutuklu bulunmasına rağmen muhakemenin men-i   kararının başvuranın annesine tebliğ edildiğini göstermektedir. Ayrıca, önsoruşturmanın etkili   bir şekilde yürütülmediğini ve sağlık raporunda belirtilen yaraların gözaltında bulunduğu   dönemde ortaya çıktığını belirtmektedir.   Mart 2003 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı, başvuranın gözaltından sorumlu   polis memurları Cemal Kuloğlu, Kadir Pektaş ve İbrahim Okut aleyhine ceza davası   başlatmıştır.   Haziran 2003 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi Kadir Pektaş’ı dinlemiştir.   Kadir Pektaş, Aliağa’da yakalanan başvuranın Terörle Mücadele Şubesi’ne teslim edildiğini,   geldiği sırada, başvuranın gözünde hafif bir iz olduğunu, bu konuyla ilgili olarak amirlerine   bilgi verdiğini, amirlerinin başvuranın yakalandığı sırada direndiği için bu izin meydana   geldiğini belirttiklerini ifade etmiştir. Kadir Pektaş, itiraflarda bulunması için başvurana   işkence yapmadığını belirtmektedir.   Aynı duruşma sırasında, İbrahim Okut, geldiğinde başvuranın gözünde iz olduğunu,   başvuranın ifade vermeyi reddettiğini ve itirafta bulunması için kendisine baskı yapılmadığını   belirtmiştir.   Aynı duruşma sırasında, Ağır Ceza Mahkemesi, polis memuru Cemal Kuloğlu’nun   istinabe yoluyla dinlenmesi emrini vermiştir.   Eylül 2003 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı dinlemiştir.   Başvuran, Meral ve Gülcan adında iki kişiyle birlikte Menemen’de yakalandığını, üçünün de   İzmir Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüklerini açıklamıştır. Burada gözaltına alındığını   ve üç gün boyunca gözlerinin bağlandığını, elektroşok uygulandığını, sağ ayak parmağına ve   cinsel organına elektrik teli bağlandığını, bir ara üzerine soğuk su tutulduğunu, polislerden   birisinin gözünün altına bir yumruk attığını iddia etmiştir. Gözleri bağlı olduğundan, bunu   yapan polislerin kim olduğunu bilemeyeceğini belirtmiştir. Polis memurları bildiri dağıttığını,   Meral ve Gülcan’ı tanıdığını itiraf etmeye zorlamışlardır. Ağır Ceza Mahkemesi, Gülcan   Öztürk ve Meral Köse’nin istinabe yoluyla dinlenmesi emrini vermiştir.   Aralık 2003 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi tanık Gülcan Öztürk ve Meral   Köse’yi dinlemekten vazgeçmiştir.   Belirtilmeyen bir tarihte, polis memuru Cemal Kuloğlu istinabe yoluyla dinlenmiştir.   Cemal Kuloğlu başvuranın sorgusuna katılmadığını belirtmiştir.   Kasım 2003 tarihli bir kararla, Ağır Ceza Mahkemesi delil yetersizliğinden polis   memurları Cemal Kuloğlu, Kadir Pektaş ve İbrahim Okut’un beraatlerine karar vermiştir. Bu   gerekçelerle Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın Terörle Mücadele Şubesi’ne geldiği sırada   gözünde kan oturması olduğunu, polislerin, ilgili kişileri bilgilendirmelerinin ardından bunun   başvuranın yakalanması sırasında direnmiş olmasından kaynaklandığını öğrendiklerini   belirtmiştir. Ayrıca, başvuranın iddiası doğru olsa bile, bunu yapanın kim olduğunu   bilmediğini iddia etmiştir, çünkü Terörle Mücadele Şubesi’ne getirildiğinde zaten darbe   almıştır.   Kasım 2003 tarihinde, başvuran kararı temyize götürmüştür. 29 Aralık 2003   tarihinde verdiği tamamlayıcı ek savunmasında, başvuranın avukatı, saat 3.30’da yapılan 15   Ekim 1997 tarihli ve saat 11.15’te yapılan 20 Ekim 1997 tarihli sağlık raporları arasındaki   tutarsızlıkların altını çizmiştir.   Dava halen Yargıtay’da görülmektedir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.   Hükümet, insanlık dışı muamele yapıldığına ilişkin iddiaların dayanaktan yoksun   olduğunu belirtmektedir.   AİHM, bir kimse tamamen polis memurlarının kontrolü altında olduğu halde   gözaltındayken yaralandığında, bu süreçte meydana gelen her türlü yaralanmanın, olaylara   dair güçlü karinelere sebebiyet verdiğini hatırlatır (Salman-Türkiye [GC], no 21986/93, § 100,   CEDH 2000-VII). Dolayısıyla bu yaraların kaynağı hakkında makul bir açıklama getirmek ve   mağdurun iddialarını - özellikle de bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmişse - şüpheye   düşürebilecek olayları doğrulayan kanıtlar sunmak Hükümet’in sorumluluğundadır (Bkz.,   diğerleri arasında, Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 87, CEDH 1999-V; Berktay-   Türkiye, no: 22493/93, § 167, 1 Mart 2001,Altay-Türkiye, no: 22279/93, § 50, 22 Mayıs 2001   ve Hulki Güneş-Türkiye, no: 28490/95, § 72, CEDH 2003-VII).   AİHM, mevcut davada, başvuranın 14 Ekim 1997 tarihinde saat 21.30 sularında   yakalandığını ve sağlık muayenesinin özgürlüğünden mahrum bırakıldığı anda değil de, 15   Ekim 1997 tarihinde saat 0:40’da yapıldığını gözlemlemektedir. Başvuran gözaltında   bulunduğu sırada sırayla, üç doktor tarafından ve Bergama Cezaevi doktoru tarafından da   muayene edilmiştir. 15 Ekim 1997 tarihinde düzenlenen sağlık raporunda, başvuranın   vücudunda hiçbir şiddet de darp izine rastlanılmadığı belirtilirken, 22 Ekim 1997 tarihinde   düzenlenen son raporda, sol dirsekte 1 cm. uzunluğunda iki adet kabuklu yara, sağ dizin dış   tarafında 1 cm. çapında kabuklu yara, sol dizin arkasında 2 cm. ebadında sıyrık ve sağ göz   altında 0,5x1 cm. ebadında ekimoz tespit edildiği belirtilmiştir. Başvuranın vücudunda   bulunan izlerin, yakalanmasından önceki bir zamanda meydana gelmiş olabileceğinin   düşünülmesi güçtür.   AİHM, ayrıca altı gün boyunca gözaltında tutulan başvuranın vücudunda tespit edilen   izlerin neden meydana gelmiş olabileceği hakkında Hükümet’in hiçbir açıklamada   bulunmadığını gözlemlemektedir.   AİHM, makamların, gözetimleri altında bulunan kişiler hakkında bilgi verme   zorunluluklarının bulunduğunu hatırlatarak, polislerin ceza davasından beraat etmelerinin   Savunmacı Devlet’in sorumluluklarını ortadan kaldırmadığının altını çizmektedir. Kötü   muameleden ötürü hakkında kovuşturma başlatılan polislerin Ağır Ceza Mahkemesi   tarafından aklandıklarını, oysa Yargıtay, yaklaşık iki yıldan beri başvuran tarafından 19   Kasım 2003 tarihinde yapılan temyiz başvurusu hakkında bir karara varmamıştır. Dolayısıyla,   olayların meydana gelmesinden sekiz yıl sonra, suçlanan polisler aleyhine başlatılan ceza   yargılaması halen Yargıtay’da görülmektedir. Oysa ki, davanın açılmasından sonraki beş yıl   içinde nihai bir mahkumiyet kararının bulunmayışından dolayı bu kişiler zamanaşımından   faydalanabilirler ( Batı ve diğerleri, adıgeçen, §§ 146-147, ve Selmouni, adıgeçen, §§ 79-80).   AİHM değerlendirmesine sunulan unsurların tümü ışığında ve Hükümet’in açıklamada   bulunmayışını dikkate alarak, başvuranların vücudunda saptanan yaralardan Savunmacı   Hükümet’in sorumlu olduğu kanaatine varmıştır.   Buna bağlı olarak, AİHM, başvuranın gözaltında bulunduğu sırada, AİHS’nin 3.   maddesinde yasaklanan insanlık dışı muameleye maruz kaldığına kanaat getirmiştir.   Sonuç olarak, AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, adil ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak davasının   görülmediğinden ve gözaltında bulunduğu sırada avukat yardımından yararlanamadığından   dolayı şikayet etmektedir. Bu itibarla başvuran AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3. maddelerine gönderme   yapmaktadır.   Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, Devlet Güvenlik Mahkemelerine ilişkin   sayılı Kanun ve Anayasa’nın 143. maddesi uyarınca düzenlendiklerini hatırlatmaktadır.   Bu mahkemeler, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne, demokratik düzene, Anayasa’ya   ve Devlet’in güvenliğine karşı işlenen suçlara bakmaya yetkilidir. Ayrıca, 18 Haziran 1999   tarihli ve 4338 sayılı Kanun, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kuruluşunu düzenlemiştir, buna   göre Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde askeri hâkim bulunmayacaktır.   Yargılamanın adilliği ile ilgili olarak, Hükümet, başvuranın savunma haklarını ve   başvuru hakkını kullandığı görüşündedir.   A. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Hakkında   AİHM daha önce buna benzer şikayetlerin dile getirildiği birçok dava incelediğini ve   bunların AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlali yönünde sonuçlandığını ortaya koymaktadır (Bkz.   adıgeçen Özel, § § 33-34, ve Özdemir-Türkiye no:59659,§§ 35-36, 6 Şubat 2003).   AİHM mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in davayı farklı şekilde sonuçlandıracak   hiçbir olgu ve delil sunmadığı kanaatine varmıştır. AİHM, Ceza Kanunu’nda öngörülen ve   cezalandırılan suçlardan ötürü Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan başvuranın,   aralarında asker kökenli bir hakimin yer aldığı mahkeme önüne çıkma konusunda endişe   duymasının anlaşılabilir olduğu kanısındadır. Dolayısıyla başvuran, Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nin davanın gerekçesine yabancı mülahazalar ışığında sebepsiz bir yargı kararı   almasından haklı olarak kaygı duymaktadır. Bu nedenle başvuranın, bu yargı merciinin   tarafsız ve bağımsız olmadığı yönündeki şüphelerinin, nesnel bir biçimde haklı gerekçelere   dayandığı kabul edilebilir (Incal –Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Derleme 1998-IV, s.   1573, § 72).   AİHM, başvuranları yargılayıp mahkûm eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin   AİHS’nin 6 § 1 maddesinde öngörülen bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğini taşımadığı   sonucuna varmıştır.   B. Gözaltı süresince avukat bulunmayışı hakkında   AİHM, daha önceki benzer davalarda da dile getirildiği üzere, tarafsızlıktan ve   bağımsızlıktan yoksun bir mahkemenin, hiçbir surette, yargı yetkisi altındaki kişilere adil bir   yargılama temin edebileceğinin varsayılamayacağını hatırlatır.   Başvuranın, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde görülmesi hakkının   ihlal edildiği tespiti ışığında, AİHM mevcut şikayeti incelemeye gerek olmadığı kanaatine   varmıştır (Bkz., diğerleri arasında Çıraklar-Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Derleme   1998-VII, s. 3074, §§ 44-45).   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran, mahkûm edilmesinden dolayı maddi tazminat olarak 20.000 (yirmi bin)   Euro talep etmektedir. Ayrıca başvuran, tutuklu bulunduğu sırada ailesinin maddi olarak   kendisine katkıda bulunduğunu açıklamaktadır. Aynı zamanda, manevi tazminat olarak   100.000 (yüz bin) Euro talep etmektedir.   Hükümet bu rakamlara itiraz etmektedir.   Maddi tazminatla ilgili olarak, AİHM başvuranın talebini destekleyecek hiçbir kanıt   unsuru sunmadığını gözlemlemektedir (Bkz., mutatis mutandis, Karakoç ve diğerleri-Türkiye,   no: 27692/95, 28138/95 ve 28498/95, § 69, 15 Ekim 2002). Sonuç olarak AİHM bu talebi   reddetmektedir.   Buna karşılık, ilgili kişiye hakkaniyete uygun olarak 10.000 (on bin) Euro değerinde   manevi tazminat ödenmesinin uygun olacağına karar vermiştir.   AİHM, bir mahkûmiyet kararının Sözleşme’nin 6§1. maddesine göre tarafsız ve   bağımsız olmayan bir mahkeme tarafından verildiği sonucuna vardığında prensip olarak en   uygun tazminin, başvuranın gecikmeksizin tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından   yeniden yargılanması olduğu kanaatine varmıştır (Gençel-Türkiye, no:53431/99, §27, 23   Ekim 2003).   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuran yaptığı masraf ve harcamalar için 6.000 (altı bin) Euro talep etmektedir.   Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.   AİHM hakkaniyete uygun olarak, bu alandaki uygulamayı gözönüne alarak başvurana   3.000 (üç bin) Euro ödenmesinin makul olacağına ve ödeme yapılırken bu meblağdan Avrupa   Konseyi tarafından sağlanan 630 (altı yüz otuz) Euro tutarındaki adli yardımın düşürülmesine   karar vermiştir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz   oranının üç puan fazlasının uygulanacağını belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   2. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğinden yoksun   olması nedeniyle AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 6. maddesine dayanan diğer şikâyetin incelenmesine gerek görülmediğine;   4. a) AİHS’nin 44§2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde ,   Savunmacı Hükümet’in başvurana ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL.’ye çevrilmek   üzere,   i. manevi tazminat için 10.000 (on bin) Euro ödenmesine;   ii. masraf ve harcamalar için 2.370 (iki bin üç yüz yetmiş) Euro ödenmesine;   iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   Karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3   maddesine uygun olarak 20 Ekim 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło