48545/99

WyrokETPCz2007-07-24ECLI:CE:ECHR:2007:0724JUD004854599

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy długość tymczasowego aresztowania skarżącego naruszyła jego prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie zgodnie z art. 5 ust. 3 Konwencji? Czy długość postępowania karnego przeciwko skarżącemu naruszyła jego prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji, ponieważ sądy krajowe przedłużały tymczasowe aresztowanie skarżącego przez prawie cztery lata, opierając się na identycznych i stereotypowych uzasadnieniach, które nie były wystarczające do uzasadnienia tak długiego pozbawienia wolności. Brak indywidualnego i konkretnego uzasadnienia dla dalszego aresztowania, wykraczającego poza ogólne odniesienia do „charakteru przestępstwa” czy „stanu dowodów”, narusza wymóg „rozsądnego terminu”. Naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji wynikało z faktu, że postępowanie karne trwało prawie pięć lat, a władze krajowe nie wykazały należytej staranności, co objawiało się długimi okresami stagnacji, w których nie podejmowano żadnych istotnych działań procesowych.
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Şah Çelik, urodzony w 1979 roku, został zatrzymany 16 grudnia 1994 roku przez policję w Batmanie pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji terrorystycznej PKK. Podczas zatrzymania podpisał zeznania, w których przyznał się do członkostwa w PKK i zbierania funduszy dla organizacji. 18 grudnia 1998 roku Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Diyarbakır skazał go na osiem lat i cztery miesiące więzienia. Wyrok ten został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny 15 listopada 1999 roku.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. 2. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. 3. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. 4. Zasądza na rzecz skarżącego 4 500 EUR (cztery tysiące pięćset euro) tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową, płatne w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, wraz z odsetkami za zwłokę.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ÜÇÜNCÜ DAİRE   MEHMET ŞAH ÇELİK/TÜRKİYE   (Başvuru no. 48545/99)   KARAR   STRAZBURG   Temmuz 2007   Sözkonusu karar AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak ,şekle ilişkin   değişiklik yapılabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULİ İŞLEMLER   Davanın nedeni, Türk vatandaşı Mehmet Şah Çelik’in (“başvuran”), İnsan Hakları ve   Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca,   Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no.   48545/99).   OLAYLAR   I. DAVA OLAYLARI   Başvuran 1979 doğumludur. AİHM’ye başvuruda bulunduğu sırada Batman E-tipi   Cezaevi’nde tutulmaktadır.   Aralık 1994’te Batman Emniyet Müdürlüğü polis memurları, PKK (Kürt İşçi   Partisi) isimli yasadışı bir terör örgütüne üye olduğundan şüphe ettikleri başvuranı   yakalayarak gözaltına almışlardır.   Gözaltında tutulduğu süre boyunca başvuran ifadeleri imzalamış, PKK üyesi olduğunu   ve sözkonusu örgüt için para topladığını itiraf etmiştir.   Aralık 1998’de Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı suçlu bularak   sekiz yıl dört ay hapis cezasına mahkum etmiştir. Başvuran itiraz etmiştir.   Kasım 1999’da Yargıtay, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını   onamıştır.   HUKUK   I. AİHS’NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran tutuklu yargılanma süresinin, AİHS’nin ilgili kısmı aşağıda kaydedilen 5 §   3. maddesinde öngörülen “makul süre” gereğini aştığı hususunda şikayette bulunmuştur:   “Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan   herkes[in] ... makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya   hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.”   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet, başvuranın iki ayrı iç hukuk yolunu tüketmemiş olduğunu ileri sürerek bir   ön itirazda bulunmuştur.   Öncelikle başvuranın, AİHM’ye başvurmadan önce Yargıtay’a başvurarak ilk derece   mahkemesinin kararına itiraz etmesi gerektiğini belirtmiştir. İkinci olarak başvuranın, şu an   yürürlükte olmayan CMK’un 298. ve 299. hükümlerini kullanarak devam etmekte olak   tutuklu yargılanmasını öngören kararları iptal ettirmeye çalışması gerektiğini belirtmiştir.   İtirazların ilk bölümüne ilişkin olarak AİHM, bir başvuranın iç hukuk yollarını   tüketmesi gereken sınırın, AİHS’ye dayanarak yaptığı şikayetin niteliği tarafından   belirlendiğini belirtmektedir. Sözkonusu davada başvuranın şikayeti, tutuklu yargılanma   süresinin uzunluğuna ilişkindir. Bu nedenle, kararı bozmaya yönelik bir itiraz – Türk   hukukunda ilk derece mahkemesinin nihai kararına itiraz etmek üzere hazırlanan bir iç hukuk   yolu – başvurana, “gözaltında tutulmasının uzunluğuna” ilişkin şikayeti hususunda pratik bir   iç hukuk yolu sağlamayacaktı. Dolayısıyla, AİHM Hükümet’in itirazlarının sözkonusu   kısmını reddetmektedir.   İkinci bölüm bağlamında Hükümet başvuranın, CMK’un 298. ve 299. maddeleri   uyarınca “itiraz” prosedürünü uygulamadığını ileri sürmüştür. Sözkonusu maddelerin ilgili   kısımları aşağıda kaydedilmiştir:   “298. Madde: Mahkeme kararlarına itiraz edilemez.   Gözaltına alınmaya ilişkin kararlar ... yukarıda anılan paragraftan çıkarılmıştır.”   “299. Madde: [ ... ]   [Ceza mahkemesinin] verdiği bir karara getirilen itirazlar, sayısı bir öncekininkini takip eden [ceza   mahkemesi] tarafından gözden geçirilecektir.”   Başvuran, sözkonusu iç hukuk yolundan haberdar olduğunu ancak etkin olmadığını   düşündüğü için kullanmadığını kabul etmiştir.   AİHM, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca uluslararası hukukun genel olarak kabul   edilmiş kurallarına göre ancak tüm iç hukuk yolları tüketildikten sonra davaya bakabileceğini   yinelemektedir. Ancak, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca yalnızca uygun olan mevcut iç   hukuk yolları tüketilmelidir. Sözkonusu yolların mevcudiyeti, yalnızca teoride değil pratikte   de kesin olmalıdır. Olmamaları halinde gereken erişilebilirlik ve etkinlikten yoksun olurlar.   Uygun veya etkin olmayan iç hukuk yollarına başvurma zorunluluğu yoktur.   AİHM, iç yukuk yollarının tüketilmesi alanında, ispat külfetinin, sözkonusu yolların   tüketilmediğini iddia eden, AİHM’ye yeterli netliği sağlayarak başvuranın yararlanmamış   olduğu iç hukuk yolunu ve bu yolun, ilgili tarihte teoride ve pratikte etkin, uygun ve erişebilir   olduğunu, başvuranın şikayetleri hususunda tazmin teşkil ettiğini ve makul başarı olasılıkları   öngördüğünü gösteren Hükümet’e ait olduğunu yinelemektedir. Bununla birlikte, AİHM iç   hukuk yollarının tüketilmesi kuralının uygulanmasının, Akit Tarafların mutabık olduğu   şekilde insan haklarının korunması mekanizması çerçevesinde uygulanması için gereken rolü   oynamak durumunda olduğunu kabul etmektedir.   Sözkonusu davada AİHM, yargılayan mahkemenin her bir duruşma sonunda kendi   inisiyatifi ile veya başvuranın talebi üzerine yine başvuranın tutuksuz yargılanmasını   incelemiş olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, başvuranın uzadığını iddia ettiği gözaltı   durumunu sona erdirme ve AİHS’nin ihlal edildiği iddiasını önleme veya düzeltme fırsatına   sahiptir.   AİHM ayrıca CMUK’un 298. maddesi uyarınca başvuranın, Hükümet’in de belirttiği   gibi devam etmekte olan tutuklu yargılanma dönemine itiraz etme hakkına sahip olduğunu   belirtmektedir. Ancak AİHM, sözkonusu iç hukuk yolunun etkin olması ve aşağıda   kaydedilen nedenler dolayısıyla pratik olarak ortaya makul başarı olasılıkları koyması   hususunda Hükümet ile mutabakata varamamaktadır.   AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin her bir davadaki özel uygulamalarını   açıklamadan başvuranların devam etmekte olan gözaltı durumları için aynı resmi nedenleri   kullandıkları gerekçesi ile AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiği Türkiye   aleyhindeki birçok davayı incelemiştir. Sözkonusu koşullar altında bu tür kalıplaşmış   nedenlere itirazların, çok az başarı olasılığına sahip olduğu kanısındadır. Bununla birlikte, bir   kural olarak, sözkonusu itiraz işlemlerine, taraflar dahil edilmemekte ve sözlü bir duruşma   yapılmaksızın kararlar verilmektedir. Bu nedenle özgürlükten mahrum bırakılma hususundaki   teminatlardan yoksundurlar.   AİHM, 35 § 1. madde bağlamındaki iç hukuk yollarının tüketilmesi gereği ile keyfi   olarak özgürlükten mahrum bırakılmaya karşı teminat sağlamaya yönelik 5 § 3. madde   gerekleri arasında farklılık olduğunu belirtmektedir. Ancak, uygun bir içtihatın, teminatların   işe yaramadığını veya yeterli olmadığını gösterdiği durumlar AİHS ilkelerine aykırı olacak ve   başvurandan, uygun olmayan iç hukuk yollarını tüketmesini talep etme yönünde 35 § 1.   madde bağlamında haddinden fazla kuralcılığa yol açacaktır.   Bununla birlikte, AİHM sözkonusu davada Hükümet’in görüşlerinin çok genel   olduğunu, uygulaması hakkında somut örnekler vermeksizin yalnızca kanundaki ilgili   maddeyi belirttiğini kaydetmektedir. Kendi inisiyatifleri ile sorumlu Hükümet’in   iddialarındaki noksanlıkları veya belirsizlikleri gidermenin, AİHS organlarının yükümlülüğü   olmadığını yinelemektedir. Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, Hükümet’in sözkonusu   başlık altındaki itirazlarını reddetmektedir.   AİHM, sözkonusu şikayetin AİHS bağlamında, karara bağlanması için esasların   incelenmesi gereken, olaylara ve hukuka ilişkin ciddi konuları ortaya koyduğu kanısındadır.   Bu nedenle sözkonusu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça temelden   yoksun olmadığı sonucuna varmaktadır. Kabuledilmez olduğu sonucuna varmak için başka   bir gerekçe tespit edilmemiştir.   B. Esaslar   Hükümet, başvuranın gözaltında tutulmasının suç işlediği hususunda şüphe duymak   için makul gerekçelerın mevcut olmasına ve sözkonusu tarihte uygulanan hukuk gereklerine   uygun olarak titizlikle ve belirli aralıklarla yetkili makamca kabul edilmiş gözaltı tedbirine   dayandığını ileri sürmüştür. Başvuranın itham edildiği suçun ciddi nitelikte olduğuna ve   duruşmaların yarısına katılamaması ve kaçması nedeniyle devam etmekte olan tutuklu   yargılanmasının gerekli olduğuna dikkat çekmiştir.   Başvuran iddialarını yinelemiştir.   AİHM, dava dosyasında yer alan delillerden Diyarbakır Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nin her bir duruşma sonunda kendi inisiyatifi ile veya başvuranın talebi üzerine   başvuranın tutuklu yargılanması gözden geçirdiğini belirtmektedir. Her bir duruşmada “suçun   niteliği, delillerin durumu ve dosya içeriği gözönüne alınarak” gibi özdeş ve kalıplaşmış   terimler kullanarak gözaltı süresini uzatmıştır. Genel olarak “delillerin durumu” ifadesi, ciddi   suç göstergelerinin mevcudiyeti ve sürekliliği ile ilgili bir unsur olsa dahi sözkonusu davada   tek başına başvuranın, mahkemeye çıkıncaya kadar neredeyse dört yıl gözaltında tutulmasını   haklı gösteremez.   Sonuç olarak, AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, aleyhinde başlatılan cezai takibat süresinin, AİHS’nin ilgili kısımları   aşağıda kaydedilen 6 § 1. maddesinde öngörülen “makul süre” gereğini ihlal ettiği hususunda   şikayette bulunmuştur:   “Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme   tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   Hükümet, delil toplamayı ve olayları karara bağlamayı güçleştiren sanık sayısını ve   itham edildikleri suçları gözönüne alarak davanın oldukça karmaşık olduğunu belirtmiştir.   Bununla birlikte, adli makamlara ihmal ya da gecikme suçu yüklenemez. Ayrıca, 18 Aralık   tarihine kadar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yirmi yedi duruşma düzenlediğini ve   başvuranın, bu duruşmaların on üçüne katılmayarak dava işlemlerinin uzamasına katkıda   bulunduğunu ileri sürmüştür.   A. Kabuledilebilirlik   AİHM, sözkonusu şikayetin AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça temelden   yoksun olmadığını belirtmektedir. Bununla birlikte kabuledilmez olduğu sonucuna varmak   için gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle AİHM, kabuledilebilir olduğu sonucuna varmıştır.   B. Esaslar   AİHM, dava işlemlerinin uzunluğunun makul olup olmamasının, davanın özel   koşulları ışığında ve özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili makamların tutumları   ve davada başvuran için risk teşkil eden durum gözönüne alınarak değerlendirilmesi   gerektiğini yinelemektedir.   Gözönünde bulundurulması gereken süre hususunda AİHM, başvuranın yakalandığı   tarih olan 16 Aralık 1994’te başlayan dava işlemlerinin, Yargıtay’ın mahkumiyeti onadığı 15   Kasım 1999’da sona erdiğini belirtmektedir. Bu nedenle, iki aşamalı yargı yetkisi önünde dört   yıl on bir ay sürmüştür.   AİHM, dava işlemlerine on dört sanığın dahil olduğunu ve suçların, terör örgütüne üye   olmaya veya örgüte yardım ve yataklık yapmaya ilişkin olduğunu gözlemlemektedir. Ancak,   dava işlemlerinin karmaşıklığının tek başına uzunluklarını haklı göstermek için yeterli   olmadığı kanısındadır.   Başvuranın tutumu hususunda AİHM, duruşmalardan bazılarına katılmaması ve   duruşmanın uzaması arasında nedensel bir bağ olduğu kanısında değildir. Dava dosyası,   başvuranın 25 Ocak 1996’ya kadar düzenlenen ilk altı duruşmada mevcut olduğunu   göstermektedir. Sözkonusu tarihte mahkeme, ifadelerin alınmasını tamamlamıştır.   Bununla birlikte, kayıtlar başvuranın mevcut olmaması nedeniyle özel olarak ertelenen   hiçbir duruşmayı işaret etmemektedir. Çoğu kez mahkeme, hükümet makamları ve/veya   İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan bir cevap ya da rapor beklenmesi nedeniyle dava işlemlerini   ertelemiştir.   AİHM, ilk duruşmadan tarafların 1998’de nihai görüşlerini sundukları tarihe kadar   Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, herhangi bir belgenin sunulmasını , tanığın dinlenmesini   veya başvurana ilişkin delil toplanmasını gerekli görmemesini dikkat çekici bulmaktadır.   Dava işlemlerinin 18 Aralık 1998’e kadar uzamasının temel nedeninin, henüz yaşı tespit   edilemeyen diğer sanığa ilişkin kaybolan adli tıp raporu olduğu anlaşılmaktadır. Sonuçta   mahkeme diğer sanıklar aleyhinde kararlar vererek sözkonusu sanık hususundaki dava   işlemlerini hızlandırmıştır.   Benzer şekilde 7 Eylül 1995 ve 7 Kasım 1996 tarihleri arasında birbirini izleyen on   duruşma boyunca mahkeme, şartlı tahliye olmuş iki sanığın ifadelerinin alınmasını ve adli tıp   raporunun hazırlanmasını öngörmeye devam etmiştir. On dört aylık dönem süresince duruşma   kayıtları, karar vermede fiilen hiçbir ilerleme kaydedilmediğini göstermektedir.   Hükümet’in görüşleri, sözkonusu durgunluk dönemlerine ilişkin hiçbir açıklama   içermemektedir. Bu nedenle mevcut deliller, AİHM’nin dava işlemlerinin, gerekli titizlikle   yürütülmediği sonucuna varmasına neden olmaktadır.   Başvuran aleyhindeki cezai takibat, “makul bir süre” içerisinde gerçekleştirilmemiştir.   Dolayısıyla, AİHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   Tazminat   Başvuran, uğramış olduğu zarar için tazminat talebinde bulunmuş ancak meblağın   belirlenmesini, AİHM’nin takdirine bırakmıştır.   Hükümet, adil tazmin talebine ilişkine görüş belirtmemiştir.   AİHM, başvuranın maddi zarara uğradığına ilişkin delil olmadığını belirtmektedir.   Ancak AİHS’nin 5 § 3. ve 6 § 1. maddelerinin ihlal edildiğinin tespit edilmesi nedeniyle   başvuranın sıkıntı yaşadığı kabul edilebilir. Eşit temellere dayanarak değerlendirmede   bulunan AİHM başvurana, manevi zarar için 4,500 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.   B. Mahkeme masrafları   Başvuran, yerel mahkemeler önünde veya AİHS işlemleri sırasında yaptığı masraflar   için tazminat talep etmemiştir.   Dolayısıyla AİHM sözkonusu başlık altında tazminat ödenmesine karar vermemiştir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı   marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar   vermiştir.   BU NEDENLERLE, AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;   3. Başvuranın, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;   4. (a) sorumlu Devletin başvurana, kararın AİHS’nin 44 § 2. maddesine göre kesinleştiği   tarihten itibaren üç ay içerisinde, uygulanabilecek her türlü vergi ile birlikte kararın verildiği   tarihte uygulanan oran üzerinden yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere manevi zarar için 4,500   Euro (dört bin beş yüz Euro) ödemesi gerektiğine;   (b) Yukarıda kaydedilmiş olan üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar,   Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle   oluşacak faiz oranına göre yukarıda belirtilen miktarlarda ödenecek basit faizi ödemekle   yükümlü olduğuna karar vermiştir.   İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve   3. fıkraları uyarınca 19 Temmuz 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło