48913/99

WyrokETPCz2008-07-17ECLI:CE:ECHR:2008:0717JUD004891399

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy niewystarczające i opóźnione postępowanie wyjaśniające w sprawie poważnego urazu żołnierza w trakcie służby wojskowej stanowiło naruszenie proceduralnego aspektu prawa do życia z art. 2 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził proceduralne naruszenie art. 2 Konwencji, ponieważ krajowe postępowanie wyjaśniające było nieskuteczne. Trybunał zauważył nieuzasadnione opóźnienie w przesłuchaniu skarżącego, brak wszczęcia postępowania w charakterze ofiary w celu ustalenia odpowiedzialnych za jego upadek, a także brak zbadania kluczowych świadków i dowodów medycznych dotyczących stanu psychicznego skarżącego. Te braki uniemożliwiły wyjaśnienie okoliczności zdarzenia i ustalenie ewentualnej odpowiedzialności, co jest wymogiem skutecznego postępowania w sprawach dotyczących prawa do życia.
Stan faktyczny
Skarżący, Ferit Yürekli, odbywający obowiązkową służbę wojskową w Turcji, został ciężko ranny i sparaliżowany po upadku z okna koszar z wysokości trzynastu metrów. Twierdził, że spadł podczas wykonywania rozkazu malowania, natomiast władze wojskowe utrzymywały, że była to próba samobójcza. W wyniku zdarzenia skarżący doznał 40% utraty zdolności do pracy. Władze krajowe przeprowadziły wstępne dochodzenie i postępowanie karne przeciwko skarżącemu za celowe okaleczenie, a także postępowanie administracyjne o odszkodowanie, które zostało oddalone.
Rozstrzygnięcie
Skarga w zakresie art. 2 Konwencji uznana za dopuszczalną, w pozostałym zakresie za niedopuszczalną (jednogłośnie). Brak naruszenia art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym (jednogłośnie). Naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym (sześć głosów za, jeden przeciw). Zasądzenie na rzecz skarżącego 3 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe (sześć głosów za, jeden przeciw). Odrzucenie pozostałych roszczeń o słuszne zadośćuczynienie (jednogłośnie).

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   YÜREKLİ - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 48913/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Temmuz 2008   İşbu karar Sözleşme’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 48913/99 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı   Ferit Yürekli’nin (başvuran) 14 Nisan 1999 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini   güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca   yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde kendisi tarafından temsil   edilmektedir.   OLAYLAR   DAVANIN KOŞULLARI   Başvuran 1976 doğumlu olup Bursa’da ikamet etmektedir.   Başvuran Aralık 1996 tarihinde Bursa Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda askere alınmış,   burada dört aylık temel askerlik eğitimini tamamlamıştır.   Başvuran 27 Şubat 1997 tarihinde Kırklareli (Babaeski) Zırhlı Tugay Komutanlığı’ndaki usta   birliğine katılmıştır.   Mart 1997 tarihinde başvuran, üstü olan Çavuş Fethi’nin (Fethi Çavuş) emriyle dört ya da   beş erle birlikte koğuşun boya ve badana işlerini yapmakla görevlendirilmiştir.   Başvuran verilen işi yaptığı sırada başının dönmesi sonucu on üç metrelik mesafeden aşağı   düşerek ağır yaralanmıştır.   Hükümet’e göre başvuran saat 16.30 sularında kendini pencereden atarak intihar girişiminde   bulunmuştur.   Hemen Çorlu Askeri Hastanesi’nde tedavi altına alınan ve ardından İstanbul GATA Askeri   Hastanesine nakledilen başvuranın felç olduğu anlaşılmıştır. Uygulanan cerrahi tedavinin   ardından başvuran 27 Haziran 1997 tarihinde hastaneden taburcu edilmiştir.   Haziran 1997 tarihinde hazırlanan sağlık raporunda «Transpediküler fiksasyon eski   likompresyon fraktürü L1» ve «total laminektomi» bilgilerine yer verilerek başvuranın   askerliğe elverişli olmadığı sonucuna varılmıştır.   Kasım 1997 tarihli bilirkişi raporu sözkonusu kazanın başvuranda % 40 oranında işgücü   kaybına yol açtığını ifade etmiştir.   A. Ön soruşturma   Kara Kuvvetleri Komutanlığı bir ön soruşma başlatmıştır. 4 Mart 1997 tarihinde altı tanık   kışladaki bir disiplin subayı üsteğmen tarafından dinlenmiştir.   Komutan C.K. başvuranın uyuşturucu kullandığını belirttiğini, bu nedenle hastaneye sevkine   karar verdiğini, olayın hastaneye gideceği günün arefesinde olduğunu belirtmiştir.   Aynı gün çavuş Abdullah Kanal aynı yönde ifade vermiş ve komutanın başvuranın hastaneye   sevkine karar vermesinden sonra hafta sonu dahil dört gün boyunca sürekli gözetim altında   tuttuğunu, olayın olduğu gün saat 15.00 sularında kendini iyi hissetmediğini söyleyerek   tuvalete gittiğini, orada uzunca bir süre kaldıktan sonra koğuşa götürdüğünü, koğuşta bir   nöbetçi bulunduğunu, başvuranın yatağa kıyafetleri ile uzandığını, kendisinin işinin başına   döndüğünü, bilahare kendini pencereden attığını öğrendiğini belirtmiştir.   Olayların meydana geldiği sırada koğuşta nöbetçi olan er M.Y. aynı ifadeyi vererek, diğerleri   istiklal marşı törenindeyken, çöpü boşaltmak için dışarı çıktığı sırada birtakım sesler işitince   hemen merdivenlere koşarak koğuşa döndüğünü, bu sırada pencerenin açık, başvuranın da   yatağında olmadığını fark ettiğini dile getirmiştir.   Başvuranın düştüğü sırada aşağıda bulunan er Y.B. üçüncü kattan bir askerin kendini atmaya   teşebbüs ettiğini, bu kişinin ayakları üzerine düştüğünü, sonra hareketsizce sol yanına doğru   yığılıp kaldığını ifade etmiştir. Tanık hemen yaralıya doğru koştuğunu ve parmaklarının   ucunu kanlar içinde gördüğünü, yüzünün sol yanında pansuman bulunduğunu, üstünde   üniforma ve ayağında çorap olduğunu belirtmiştir. Yaralının giysileri çıkarıldığında,   göğsündeki jilet izlerini farketmiştir.. Başvuran düşmeden önce de sonra da tek kelime dahi   etmemiştir.   Diğer iki er E.B. ve H. A., Y.B.’nin söyledikleri ile uyuşan beyanlarda bulunmuşlardır.   Mart 1997 tarihli soruşturma tutanağı ifadelere, toplanan kanıtlara ve soruşturma sırasında   ulaşılan kanıya yer vermiştir. Mağdurun kişisel eşyalarında ve dolabında yapılan   araştırmalarda soruşturmayı etkileyecek nitelikte hiçbir unsura rastlanmadığı da soruşturma   tutanağında belirtilmiştir.   Soruşturma tutanağında, başvuranın askerlik hizmetine elverişsiz hale gelmek için kendisini   bilinçli olarak yaralayıp yaralamadığının tespit edilmesi amacıyla dosyanın askeri savcılığa   gönderilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.   B. Başvuran hakkında yürütülen cezai soruşturma   Ekim 1997 tarihinde, kendini bilinçli olarak askerliğe elverişiz hale getirdiği gerekçesi ile   Askerlik Kanunu’nun 79. maddesi uyarınca başvuran hakkında bir soruşturma başlatılmıştır.   Kasım 1997 tarihinde sivil bir memur tarafından ifadesi alınan başvuran, sözkonusu   suçlamaları reddetmiştir. Başvuran olayların meydana geldiği gün, 1 haftalık kafa izninde   olduğunu ve iznini kışlada geçirmekte olduğunu belirtmiştir. Fethi Çavuş, komutanın kışlayı   ziyareti vesilesiyle, başvuranın da aralarında olduğu birçok askere badana yapma talimatı   vermiştir. Verilen işi yaparken başı dönen başvuran üçüncü kattan aşağı düşmüştür. Başvuran,   hiçbir zaman, kendisi için onur meselesi olan askerlik hizmetinden kaçmak gibi bir niyetinin   olmadığını belirtmiştir. Başvuran ayrıca, mantıklı her insanın üçüncü kattan atlamanın ölümle   ya da sakatlıkla sonuçlanacağını bilebileceğini ileri sürmüştür.   Çorlu Askeri Savcılığı, 27 Şubat 1998’de madde bağımlısı olan ve psikolojik sorunları   bulunan başvuranın bir intihar girişiminde bulunduğuna karar vermiştir. Suçun kasti olduğu   ortaya konmadığından, Savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Olayların   başvuran tarafından aktarıldığı hali yorumsuz olarak karara konmuştur.   C. Askeri İdare Mahkemesi’nde açılan tam yargı davası   Başvuran Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Savunma Bakanlığı’na sırasıyla 25 Eylül ve 24   Kasım 1997 tarihlerinde başvurarak, objektif sorumluluklarını ileri sürerek 12.735.000.000   TL maddi ve 1.000.000.000 TL manevi tazminat talep etmiştir. Başvuran becerisinin ve   yükseklik korkusunun olup olmadığı tespit edilmeden son derece yüksek bir yerde pencereleri   boyama işi yapmasının emredildiğine özellikle dikkat çekmiştir.   Yasal süre içerisinde bir cevap alamayan başvuran 2 Mart 1998 tarihinde Askeri Yüksek İdare   Mahkemesi’nde aynı rakamları talep ederek bir tam yargı davası açmıştır. Başvuran ayrıca bir   duruşma düzenlenmesini de talep etmiştir.   Başvuranın avukatı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne gönderdiği 16 Mayıs 1998 tarihli bir   dilekçeyle ifade veren altı askerin ve olayların meydana gelişi hakkında tanıklık edebilecek   diğer askerlerin terhis olduktan sonra sivil hayatta da ifadelerinin alınabilmesi için adreslerini   talep etmiştir.   Savunma Bakanlığı, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne gönderdiği 4 Mayıs 1998 tarihli   yazılı görüşlerinde, başvuran tarafından anlatılan olayların tamamen uydurma bir senaryo   olduğunu ve başvuranın intihar etmek için ya da askerlik hizmetinden kaçmak için kasten   pencereden atladığını savunmuştur. Albay rütbesinde bir adli yetkili tarafından temsil edilen   davalı bakanlık, başvuranın hem duruşma talebinin hem mesnetsiz ve aşırı olduğu   gerekçesiyle tazminat talebinin reddedilmesini talep etmiştir.   Başvuran 13 Mayıs 1998 tarihli cevabi yazısında, sözkonusu olayların tespit edilmesini   imkansız kılan yargılamadaki eksiklere dikkat çekerek iddialarında ısrar etmiştir. Başvuran   askeri hiyerarşi içerisinde alınan ifadelerin geçerli olmayacağını ve bu ifadelerin tanık erlerin   terhislerinden sonra da teyit edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Başvuran ayrıca olay anında   kanında uyuşturucu madde bulunup bulunmadığını belirlemek üzere hiçbir kan analizi   yapılmadığına da dikkat çekmiştir. Başvuran uyuşturucu bağımlılığına dair beyanlarının   askere alınmadan önceki sivil hayatına ilişkin olduğunu iddia etmiştir. Göğsündeki jilet   izlerinin ise uzun zaman öncesine dayandığını ve zaten bu izlerin ne zaman meydana   geldiğinin tıbben ispatlanmamış olduğunu belirtmiştir. Başvuran son olarak şayet ciddi bir   ruhsal problemi var idiyse zaten askere alınmaması gerektiğini öne sürmüştür.   Kasım 1998 tarihinde yapılan duruşmada AYİM, ihtilaf konusu hadisenin askeri idarenin   hiçbir sorumluluğunun bulunmadığı bir intihar girişimi olduğu gerekçesiyle başvuranın   taleplerini reddetmiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, kararının gerekçesinde, başvuranın,   sivil bir memur tarafından olayların meydana gelmesinden dokuz ay sonra alınan ve hiçbir   delille desteklenmeyen ifadesinde anlattığı olayların meydana geliş şeklinin, savunmacı   idarenin, birbiriyle tutarlı tanıklıklarla desteklenen versiyonu karşısında bir ağırlığı olmadığını   belirtmiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Askeri Savcılık tarafından 27 Şubat 1998   tarihinde verilen takipsizlik kararındaki tespitlere de atıfta bulunmuştur.   Ocak 1999 tarihli bir kararla, başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde sözkonusu   karara itiraz etmiş ve karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Başvuran, “yaşam ve sağlık   hakkına” ilişkin olarak AİHS’ye atıfta bulunmuş ve yargılamada eksiklikler olduğunu   yinelemiştir.   Mart 1999 tarihli nihai bir kararla, sözkonusu mahkeme başvuranın talebini reddetmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 2. ve 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran 3 Mart 1997 tarihli olayda askeri yetkililerin yaşam hakkını korumadıklarından   şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 2. maddesini ileri sürmektedir. Başvuran bu olayın ardından   başlatılan soruşturmanın ve yargılamanın dava olaylarının aydınlatılamamasına ve   sorumluların bulunamamasına neden olan boşluklar içerdiğini iddia etmekte ve AİHS’nin 6.   maddesini öne sürmektedir. AİHM başvuran tarafından dile getirilen bu şikayetlerin   AİHS’nin 2. maddesi altında usul ve esas bakımından inceleneceğine itibar etmektedir.   A. Kabuledilebilirlik hakkında   AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esasa dair   1. Tarafların görüşleri   Başvuran yaşam hakkının askeri yetkililer tarafından korunmadığından şikayetçi olmaktadır.   Başvuran olayların vuku bulma şekline dair ulusal yetkililerin versiyonunun ki Hükümet de   buna katılmıştır, esas teşkil eden tanıklıkların, askeri hiyerarşi ilişkileri çerçevesinde alınmış   olması ve terhis olduktan sonra sivil hayatta teyid ettirilmemeleri nedeniyle güvenilir kanıt   olmadıklarını iddia etmektedir. Başvuran istediği tanıkları dinletemediğinden şikayetçi   olmaktadır. Ayrıca, davanın unsurları arasında yer alan, uyuşturucu bağımlısı olduğu gibi bazı   maddi tespitlerin, kan tahlili gibi hiçbir maddi delile dayanmadan belirlendiğini öne   sürmektedir. Başvuran ayrıca cezai kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile sivil hayattaki   tazminat taleplerinin reddi kararının birbiriyle çeliştiğini iddia etmektedir.   Hükümet, başvuranın düşmeden önce meydana gelen olaylar hakkındaki ifadelerinin hiçbir   delil unsuru içermediğini ve badana talimatını veren kişi ve badanayı yapan diğer erler   hakkında net bilgiler veremediğini ifade etmektedir.   Hükümet bu davanın koşullarında askeri yetkililerin duvarların boyanması gibi kapsamlı bir   işi yapmakla başvuranı görevlendirdiklerini düşünmenin mantıklı olmadığını savunmaktadır.   Çağrılan diğer tanıkların ifadelerine göre olayların meydana geldiği sırada koğuşta böyle bir   çalışma yapılmamıştır.   Başvuranın düşüşüyle ilgili olarak Hükümet, bunun önceden kestirilebilir bir durum   olmadığını, başvuranın bizzat kendisinin de belirttiği üzere, askerliğe başlarken askerlik   hizmetini yerine getirmeye mezun olduğunu belirtmektedir.   Hükümete göre 27 Şubat 1997 tarihinde yüzbaşı C.K.’nın başvuran ile görüşmesi sonucunda   askeri yetkililer başvuranın kendisi ve çevresi için oluşturabileceği tehdidin farkına   varmışlardır. Yetkililer bu tarihten kazanın meydana geldiği ana dek başvuranın fiziksel   bütünlüğünü korumak adına gerekli sağlık kontrollerini yaptırmışlar, sorumluluk gerektiren   önemli işleri vermekten kaçınmışlar, Abdullah Kanal’ın gözetiminde olmasını sağlamışlardır.   Hükümet Abdullah Kanal’ın başvuranı uykuda bile kontrol ettiğini, ancak, başka görevlerinin   de olduğunu dile getirmektedir. Hükümet başvuranın intihar girişiminin öngörülemez, ani bir   eylem olduğunu ifade etmektedir. Üstelik iki nöbetçinin ve onların üstlerinin başvuranın bir   intihar teşebbüsüne kalkışacak kadar zihinsel sorunları olduğu yönünde uyarılmaları için   herhangi bir neden bulunmamaktadır. Hükümet bu bağlamda Kenan-Birleşik Krallık kararına   (no: 27229/95) göndermede bulunmaktadır.   Hükümet olaylarla ilgili yürütülen soruşturmaya ilişkin, olayın akabinde bir disiplin   soruşturmasının ve ön soruşturmanın başlatıldığının altını çizmektedir. Bu çerçevede tanıklar   çağrılmış ve olay yeri krokisi çizilmiştir.   Hükümet başvuranın askere alındığı tarihten itibaren dosyasında yer alan belgelerin ve kişisel   eşyalarının incelendiğini, araştırmalar sonucunda müfettiş tarafından bir rapor hazırlandığını,   müfettişin, dosyada yer alan unsurlar ışığında, başvuranın askerliğe elverişsiz hale getirmek   için kendini pencereden atıp atmadığının tespiti amacıyla bir ön soruşturma başlatılmasının   uygun olacağına hükmettiğini hatırlatmaktadır.   Hükümet, olayın hem disiplin hem ceza boyutunda etkili ve yeterli derece soruşturulduğunu,   ayrıca bu soruşturmaların yalnızca başvuranı kapsamadığını belirtir. Hükümete göre diğer   askerlerin veya bakanlığın sorumluluğuna yol açan bir eylem gibi incelemeyi gerektirecek   meseleler sözkonusu olsaydı müfettiş ve savcılar hiç kuşkusuz bunları da dikkate alırlardı.   Başvuranın, hakkında verilen takipsizlik kararı ile Askeri Yüksek İdari Mahkemesi’nin kararı   arasında bir çelişki bulunduğu yönündeki iddiası ile ilgili olarak, Hükümet, ulusal mevzuata   göre Askeri Yüksek İdari Mahkemesi’nin ceza mahkemelerinin vermiş oldukları beraat   hükümleriyle bağlı olmadığını ifade eder. Ayrıca olayları aynı şekilde değerlendirmiş olmaları   dolayısıyla her iki mahkemenin kararı birbiriyle tutarlıdır.   Hükümet başvuranın tanıklarının dinlenmediği iddiasına karşı çıkmakta, Askeri Yüksek İdari   Mahkemesi’nde ve onun sivil karşıtı Danıştay’da yazılı sürecin geçerli olduğunu   savunmaktadır. AYİM, ulusal mevzuatta varolan muhakeme usulleri uyarınca tanıkları   çağırmamıştır. Hükümet mevzuata ve yerleşik uygulamaya göre tarafların noter gibi yetkili   makamlar huzurunda verilmiş yazılı tanık ifadelerini sunabileceklerini, bu tanıklıkların   olayların değerlendirilmesinde Yüksek İdare Mahkeme tarafından dikkate alındığını   belirtmiştir.   Hükümet AİHS’nin 6. maddesinin 3 d) fıkrasında öngörülmüş olan silahların eşitliği ilkesine   uygun olarak bu yargılama usullerinin her iki yargı sürecine de uygulandığının altını   çizmektedir.   Hükümet başvuranın silahaltındaki tanıkların sivil hayata döndükten sonra ifadelerine   başvurabileceğini, fakat bunu ihmal ettiğini belirtmektedir.   Üstelik dava dosyasında, Savunma Bakanlığı’nın sorumluluğunu gündeme getirecek bir   tanıklığın engellendiği veya tanıklıkların askeri bir yaptırım tehdidi veya baskı ile alındığını   düşündürecek bir unsur bulunmamaktadır. .   Hükümet, tanık ifadelerinin tamamının olayları aynı şekilde anlatmak suretiyle birbirileriyle   bağdaştığını hatırlatmaktadır.   Hükümet, ayrıca tanık ifadelerinin dava konusu ret kararının dayandığı tek unsur olmadığını   belirtmektedir.   Son olarak Hükümet, tanıkların ifadelerinin soruşturmayı yürütmekle sorumlu kişi tarafından   alındığını, sözkonusu kişinin olayın hemen ardından tanıkların gördüğü ilk kişi olduğunu ve   hiç kuşkusuz sözkonusu tanıklıkların geçerliliğini en iyi değerlendirecek kişi olduğunu   belirtmektedir.   Hükümet, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin dosyada bulunan kanıt unsurlarının tamamını   göz önüne aldığını belirtmektedir.   Hükümet, ayrıca başvuranın talebi üzerine, iki tarafın da karşı argümanlarını sunma imkanı   buldukları bir duruşma yapıldığını belirtmiştir.   Mevcut davada Hükümet, başvuranın AİHS tarafından güvence altına alınan haklarının hiçbir   şekilde ihlal edilmediği sonucuna ulaşmaktadır.   2. AİHM’nin takdiri   a) Genel ilkeler   AİHM, ilk olarak, AİHS’nin ikinci maddesinin ilk cümlesinin, devlete yalnızca kasıtlı ve   kanunsuz ölüme sebebiyet vermekten kaçınma zorunluluğu değil aynı zamanda hukukuna tabi   olan kişilerin yaşamlarını korumaya yönelik gerekli tedbirleri alma zorunluluğu getirdiğini   hatırlatmaktadır. O halde mevcut dava koşullarında, başvuranın hayatının gereksiz yere   tehlikeye atılmasını önlemek için devletin gerekli tüm tedbirleri alıp almadığını tespit etmek   AİHM’nin görevidir. (Bkz, örneğin mutatis, mutandis, L.C.B.-Birleşik Krallık, 9 Haziran   tarihli karar). AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin belirlenen koşullarda kişiyi üçüncü   şahıslara, istisnai koşullarda da kişinin kendisine karşı koruması için yetkililere uygulamaya   yönelik önleyici pozitif yükümlülük yüklediği kanaatindedir.   Bununla birlikte, günümüz toplumlarında, polisin görevini yerine getirirken karşılaştığı   zorlukları, insan davranışlarının öngörülemezliği ve öncelikler ile kaynaklar açısından   yapılması gereken işlevsel seçimleri göz önüne alarak, bu pozitif yükümlülük, yetkili   makamlara yüklenecek dayanılmaz ve aşırı bir yük getirmeyecek biçiminde yorumlanmalıdır.   AİHS bakımından yetkililer, insan yaşamına yönelik olası her hayati tehdidin ortadan   kalkması için somut önlemler almakla yükümlü değillerdir (Bkz mutatis mutandis Osman-   Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998 tarihli karar).   Zorunlu askerlik hizmeti için de tartışma götürmez bir şekilde geçerli olan bu yükümlülük   (Alvarez Ramon-İspanya, başvuru no:51192/99), devletlere etkili önlem almak için yasal ve   idari bir çerçeve oluşturma asli görevini getirmektedir (Bkz, mutatis, mutandis, Kılınç ve   diğerleri-Türkiye, başvuru no: 40145/98, 7 Haziran 2005).   AİHM, askerlik hizmetini yerine getiren kişilerin izlenmesi ve intiharları veya kazaları   önleme görevleri çerçevesinde, askeri yetkililerin bir askerin yaşam hakkını koruma pozitif   yükümlülüğünü ihmal ettikleri iddiası karşısında, sözkonusu yetkililerin askerin böyle bir   eylemde bulunma veya böyle bir kazanın mağduru olma tehlikesinden bilgileri olduğu ve   yetkileri çerçevesinde, sözkonusu tehlikeyi bertaraf edebilecek önlemleri almadıkları   hususunda AİHM’nin ikna edilmesi gerektiği kanaatindedir. AİHM için, AİHS’nin 2. maddesi   ile korunan hakkın niteliği göz önüne alındığında, bir başvuranın, yetkililerin, bilinen ya da   bilinmesi gereken belli ya da hemen ortaya çıkan hayati bir tehlikenin oluşabilmesini önlemek   için, kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yerine getirmediklerini göstermesi yeterli   olmaktadır. Burada cevabı ilgili dava koşullarının tamamına bağlı bir sorun sözkonusudur.   AİHS’nin 1. maddesi uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS’de belirtilen   hak ve özgürlükleri tanıma[sı]” şeklinde devlete düşen genel görevle birlikte AİHS’nin 2.   maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğü güç kullanmaya başvurmanın   bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin ve yeterli bir soruşturma yürütülmesini   gerektirmektedir (Çakıcı-Türkiye, başvuru no: 23657/94). Böyle bir soruşturma aracılığı ile   aslında hem yaşam hakkını koruyan ulusal yasaların etkili bir şekilde uygulanması hem devlet   görevlilerinin veya organlarının dahlinin bulunduğu durumlarda, sorumlulukları altında   meydana gelen ölümlerin hesabını vermeleri güvence altına alınmaktır (Anguelova-   Bulgaristan, başvuru no: 38361/97). Bu tip davalarda çoğunlukla neredeyse yalnızca ilgili   devlet görevlilerinin ve organlarının, ölüm olayının gerçek koşulları hakkında bilgi sahibi   olmalarından dolayı, cezai kovuşturmalar, disiplin davaları ve mağdurlara ve ailelerine telafi   imkanı sağlayan davalar gibi uygun iç hukuk sürecinin başlatılması, tamamen bağımsız ve   tarafsız bir şekilde gerekli resmi soruşturmanın tamamlanmasına bağlıdır. Bu anlayış, askeri   yetkililerin ihmalkarlığının başvuranın hayatını tehlikeye attığı yönünde savunulabilir bir   iddianın incelenmesinin sözkonusu olduğu bu dava için de geçerlidir (mutatis, mutandis,   Makaratsiz-Yunanistan, başvuru no: 50385/99).   Soruşturma, ilk önce olayı çevreleyen koşulları belirleyecek daha sonra da sorumluların tespit   edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte olmalıdır. Burada sözkonusu olan sonuç   alma yükümlülüğü değil sonuç almak için çaba sarf etme yükümlülüğüdür. Yetkili mercilerin   sözkonusu olaylara ilişkin delillerin elde edilmesini temin maksadıyla, tanıkların ifadesinin   alınması, teknik inceleme yaptırılması gibi ellerindeki makul tedbirleri almış olması gerekir.   Makul ivedilik ve özen gerekliliği bu bağlamda mündemiçtir. Dava konusu olayların tespit   edilmesi yahut sorumluların teşhis edilmesi kapasitesini zayıflatan soruşturmadaki her türlü   eksiklik, bu soruşturmanın öngörülen etkililik düzeyine ulaşmaması tehlikesini doğurur (Kelly   ve diğerleri – Birleşik Krallık, no: 30054/96, prg. 96-97, 4 Mayıs 2001, ve Anguelova,   adıgeçen, prg. 139, Makaratzis, adıgeçen, prg. 74).   b) İlkelerin mevcut dava koşullarındaki uygulaması   Anılan ilkeler ve zorunlu askerlik hizmeti göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın   düşmesiyle vücudunda meydana gelen ağır hasar arasında illiyet bağı bulunduğuna itiraz   edilmediği cihetle AİHM, başvuranın yaşamının korunması için önleyici tedbirler alınması ve   olayların aydınlatılmasını ve olası sorumluların tespit edilmesini sağlayacak nitelikte etkili bir   soruşturma yapılması olmak üzere AİHS’nin 2. maddesi uyarınca Savunmacı Devlete düşen   pozitif yükümlülüklerin, iki yönünü incelemelidir.   i. Yetkili makamların başvuranın yaşam hakkını yasayla koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği   iddiası hakkında   Başvuranın sakat kalmasına yol açan düşmenin nedenlerine ilişkin ihtilaflı anlatımlarla ilgili   olarak AİHM, dosyada bulunan unsurlardan yola çıkılarak devletin sorumluluğu konusunda   kesin bir tespitte bulunulmasının mümkün olmadığını gözlemlemektedir.   Esasen mevcut dava dosyasında başvuranın iş gördüğü sırada kazaen düşmesi sonucunda   mağdur olduğunu kesin bir dille ifade etmesini sağlayacak herhangi bir delil   bulunmamaktadır. AİHM ayrıca, dosyada, askeri makamların başvuranın düşmesini   öngörerek buna engel olmaları gerektiğini gösteren makul herhangi bir kanıt unsuru   bulunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHS’nin 2. maddesi bu yönden ihlal   edilmemiştir.   ii. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası hakkında   AİHM olayın soruşturulmasının iki aşamada gerçekleştirildiğini kaydetmektedir. İlk olarak   olayların meydana gelmesinden bir gün sonra bir subay tarafından tanıkların ifadeleri alınarak   olay yerinin krokisi çizilmesi ve başvuranın idari dosyasının incelenmesi gibi soruşturma   işlemleri gerçekleştirilmiştir. Bu soruşturma sonucunda kendisini kasten askerliğe elverişsiz   hale getirdiği gerekçesiyle başvuran aleyhinde bir ceza soruşturması açılmıştır. İkinci olarak   ise olayların meydana gelmesinin üzerinden sekiz aydan fazla bir süre geçtikten sonra   başvuran ilk kez sivil bir memur tarafından sözkonusu ceza soruşturması çerçevesinde sanık   sıfatıyla dinlenmiştir.   AİHM, bir yandan başvuranın ilk ifadesinin alınmasındaki yersiz gecikmeyi diğer yandan ise   düşmesindeki olası sorumluların tespitine yönelik mağdur sıfatıyla yer aldığı bir yargılamanın   yapılmamış olmasını not eder. Hükümet, sorumluların başvuran aleyhinde yürütülen   soruşturma sırasında da ortaya çıkabileceğini savunmaktadır Hiçbir şekilde bu amacı   gütmeyen yargılamanın böylesi bir potansiyele sahip olduğuna dair herhangi bir bilgi   sunulmadığından AİHM Hükümetin görüşüne katılamayacaktır.   AİHM, başvuran tarafından boya badana işlerinin yapılması emrini veren kişi olarak   gösterilen Fethi Çavuş’un kışlada bu isimde birisi olup olmadığının tespit edilmesi için dahi   araştırılmadığını not eder. AİHM ayrıca başvuranın olaylar esnasında madde bağımlılığı ya da   başka türlü bir ruhsal bozukluktan muzdarip olup olmadığının tespit edilmesi maksadıyla   herhangi bir tıbbi delil istenmediği ve intihar teşebbüsünde bulunduğu sonucuna varılmadan   önce ruhsal durumuna dair hiçbir teşhis konulmadığı konusunda başvuranla hemfikirdir. Bu   çerçevede AİHM başvuranın askere alındığı sırada bu yönden muayene edildiğini gösteren   hiçbir belge bulunmadığını kaydeder.   AİHM son olarak mevcut dava koşullarında, AYİM önünde kullanılan tazminat yolunun da   yukarıda anlatılan duruma çare olacak nitelikte olmadığını gözlemlemektedir. Hatta aksine   olayın soruşturulmasında görülen eksikliklerin başvuran aleyhinde ret kararı vermesinde etkili   olduğu görülmektedir.   Bu unsurlar AİHM’nin yetkili makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın etkililikten   yoksun olduğu sonucuna varması için kâfidir.   Dolayısıyla AİHS’nin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   AYİM’in objektif tarafsızlık ve bağımsızlıktan yoksun olduğundan yakınan başvuran   AİHS’nin 6/1 maddesine atıfta bulunmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   AİHM bu şikayeti daha evvel incelediğini ve kabuledilemez bulduğunu (Yavuz – Türkiye, no:   29870/96, 25 Mayıs 2000) derhal tespit etmektedir. Bu kanaatinden ayrılmasını gerektirecek   herhangi bir durum görmeyen AİHM, bu şikayeti AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları   anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabuledilemez ilan eder.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran herhangi bir rakam belirtmeksizin maddi ve manevi tazminat talebinde   bulunmuştur. Başvuran zararının tespitini AİHM’nin takdirine bırakmaktadır.   Hükümet aşırı ve mesnetsiz bulduğu bu taleplere itiraz etmektedir.   Tespit edilen ihlal ile maddi tazminat talebi arasında bir illiyet bağı görmeyen AİHM,   tazminat talebinin bu kısmını reddeder. AİHS’nin 41. maddesinde öngörüldüğü üzere   hakkaniyete uygun olarak bir karara varan AİHM, manevi tazminat olarak başvurana 3.000   Euro ödenmesinin yerinde olacağını değerlendirmektedir.   B. yargılama masraf ve giderleri   Başvuran yargılama masraf ve giderlerine ilişkin olarak herhangi bir talepte bulunmamıştır.   AİHM bu yönde başvurana bir ödeme yapılmasına hükmetmeye yer olmadığı kanaatindedir.   C. Gecikme faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç   puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,   1. Oybirliğiyle, başvurunun AİHS’nin 2. maddesi yönünden yapılan şikayete ilişkin olarak   kabuledilebilir, geriye kalan kısmının ise kabuledilemez olduğuna;   2. Oybirliğiyle, AİHS’nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edilmediğine;   3. Bire karşı altı oyla, AİHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;   4. Bire karşı altı oyla,   a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere, miktara yansıtılabilecek   her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvurana 3.000 Euro (üç   bin Euro) manevi tazminat ödenmesine ;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   5. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   Karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 17 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   10

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło