49048/99
WyrokETPCz2006-08-08ECLI:CE:ECHR:2006:0808JUD004904899
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy złe traktowanie w areszcie, brak skutecznego środka odwoławczego w tej sprawie, nadmierna długość aresztu tymczasowego i postępowania sądowego naruszyły odpowiednio art. 3, 13, 5 ust. 3 i 4 oraz 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżący był ofiarą złego traktowania (tortur) w areszcie, co potwierdziły raporty medyczne i wyrok sądu krajowego, który skazał policjantów. Jednakże, ze względu na przedawnienie, policjanci uniknęli kary, co doprowadziło do stwierdzenia braku skutecznego środka odwoławczego, ponieważ władze krajowe nie działały z należytą starannością i szybkością. Długość aresztu tymczasowego (ponad 5 lat i 4 miesiące) została uznana za nadmierną i nieuzasadnioną przez władze krajowe, które nie przedstawiły wystarczających powodów dla tak długiego pozbawienia wolności. Trybunał stwierdził również, że postępowanie karne przeciwko skarżącemu trwało zbyt długo (ponad 9,5 roku), co naruszyło prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie, zwłaszcza z uwagi na nieuzasadnione okresy bezczynności sądów.Stan faktyczny
Skarżący, Hüseyin Esen, urodzony w 1967 roku, został zatrzymany 9 września 1996 r. w Stambule pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji MLKP. W trakcie aresztu był poddawany złemu traktowaniu (torturom), co potwierdził raport medyczny z Adli Tıp Kurumu. Policjanci odpowiedzialni za złe traktowanie zostali skazani przez sąd krajowy, ale ich wyroki uległy przedawnieniu. Skarżący został skazany przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM) na 12 lat i 6 miesięcy więzienia, ale wyrok ten został uchylony w apelacji, a sprawa nadal toczyła się przed sądem krajowym w momencie wydania wyroku ETPCz.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Stwierdza niedopuszczalność skarg dotyczących prawa do rzetelnego procesu i niezawisłości oraz bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa na podstawie art. 6 ust. 1 Konwencji, a pozostałe skargi uznaje za dopuszczalne.
2. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji.
3. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji i oddala zarzut niewyczerpania krajowych środków odwoławczych.
4. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji.
5. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 4 Konwencji.
6. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w zakresie długości postępowania sądowego.
7. Zasądza skarżącemu 10 000 EUR z tytułu szkody niemajątkowej oraz 1 000 EUR z tytułu kosztów i wydatków.
8. Oddala pozostałe żądania zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
HÜSEYİN ESEN - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 49048/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Ağustos 2006
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (49048/99) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke
vatandaşı Hüseyin Esen’in (başvuran) 26 Mayıs 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış
olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul
Barosu avukatlarından S. Çelik tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR doğumlu başvuran Ankara’da ikamet etmektedir.
1. Gözaltı, tutukluluk ve başvurana hükmedilen ceza
Başvuran 9 Eylül 1996 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesine
bağlı polisler tarafından gözaltına alınmıştır. Başvuran yasadışı silahlı örgüt Marksist Leninist
Komünist Partisi’ne (MLKP) bağlı olmakla suçlanmıştır.
Gözaltı süresince başvuran itiraf etmesi için polislerin kötü muamelelerine maruz kalmıştır.
Başvuran baskı altında yasadışı örgüte bağlı olduğunu ve bu örgüt adına eylemlere katıldığını
kabul etmiştir. Eylül 1996’ya dek süren gözaltı boyunca başvuran İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından
sağlık kontrolünden geçirilmiş ve adı geçenin kötü muameleye maruz kaldığı tespit edilmiştir.
Başvuran aynı gün Cumhuriyet Savcısı ve hakkında tutuklu yargılama kararının verildiği
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) yetkili hakimi tarafından dinlenmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, 13 Mart 1997 tarihinde TCK’nın 31, 33, 40, 168 § 2. ve 3713 sayılı
Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri uyarınca yasadışı bir örgüte üye olmak, anayasal
düzeni yıkma girişiminde bulunacak eylemlere katılmak ve Marksist Leninist ilkelere dayalı
bir Devlet kurma teşebbüsünde bulunmak suçlarından başvuranın ve on altı sanık ortağının
mahkumiyetini talep etmiştir.
Başvuranın tutuksuz yargılanma talepleri reddedilmiştir.
DGM, 31 Ocak 2003 tarihinde başvuranı aleyhinde yapılan ithamlardan suçlu bulmuş ve on
iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır.
Başvuran tarafından 25 Mayıs 2004 tarihinde yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay
DGM’nin vermiş olduğu kararı bozmuştur.
Yargı süreci İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde halen sürmektedir.
2. Polisler hakkında yürütülen soruşturmalar
Başvuran ve on altı sanık ortağı 14 Ekim 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı’na giderek
gözaltından sorumlu İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli yedi
polis hakkında şikayetçi olmuştur.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde TCK’nın 243.
maddesine dayalı olarak polisler hakkında ceza davası açmıştır.
Polisler 4 Aralık 1996 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde dinlenmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 25 Nisan 2002 tarihinde TCK’nın 243. maddesi gereğince işkence
fiillerini vasıflandırarak sorumlu polisleri on iki ay yirmi gün ve bir yıl iki aya varan hapis
cezasına mahkum etmiş ve ayrıca iki yıl üç ay süreyle görevlerinin askıya alınmasına karar
vermiştir.
Polisler mahkum edilmiş ve başvuran bu karar için temyize gitmiştir.
Yargıtay 5 Mayıs 2004 tarihli bir kararla TCK’nın 102 § 4. maddesinin uygulanmasına
istinaden polisler hakkında alınan ceza davasını zamanaşımı nedeniyle kaldırmıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 3. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran gözaltında kendisine uygulanan muamelenin ve polislerin cezalandırılmamasının
AİHS’nin 3. maddesinin ihlaline yol açtığını ileri sürmektedir.
A. İç hukuk yollarının tüketilmesi hakkında
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet AİHS’nin 35.
maddesine aykırı olarak başvuranın AİHS’nin 3. maddesine dair şikayetini hukuki bir yargıda
dile getirmemesi ölçüsünde iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır.
Başvuran Hükümetin bu savlarına karşı çıkmaktadır.
AİHM, ön itirazın başvuranın hukuki başvuru yollarının etkililiğine yönelik şikayetlerinin
esasına sıkı sıkıya bağlı olduğuna itibar etmektedir (Bkz. Salman-Türkiye kararı, no:
21986/93).
B. Esas hakkında
AİHM, başvuranın gözaltında pek çok kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olduğunu
hatırlatmaktadır. Başvuran bu doğrultuda yedi günlük sağlık raporuna göndermede
bulunmakta, kamu davasının zamanaşımına uğradığını, sonuç itibariyle, İlk derece
mahkemesinin mahkumiyet kararına rağmen işkencecilerin salıverildiğini iddia etmektedir.
Hükümete göre öne sürülen iddialar tesis edildiğinden ve kötü muameleden sorumlu kişiler
adli süreçten geçtiğinden 3. maddenin ihlali kabul edilemez.
Başvuranın işkence iddiaları ile ilgili AİHM bu konudaki yerleşik içtihadını hatırlatarak, buna
göre elde edilen tüm deliller ışığında, olayların değerlendirilmesinin yapılması gerektiğini
hatırlatır (Bkz. mutatis mutandis, Selmouni-Fransa kararı, no: 25803/94).
AİHM, mevcut durumda Adli tıp kurumu tarafından düzenlenen raporunda başvuranın gözaltı
süresi sonunda ciddi izler taşıdığının ve bunun itiraza yer vermediğinin belirtildiğini
hatırlatmaktadır. Ayrıca, tarafların iç hukuktaki mahkemeler önündeki yargı süreci dahilinde
elde ettikleri kanıt unsurları ve başvuranın polislerin uyguladıkları filistin askısı, soğuk su
sıkma ve dayak atma gibi çeşitli işkence türlerine maruz kaldığını dile getirmesi birbiriyle
uyuşmaktadır. AİHM, Ağır ceza mahkemesinin polisler hakkında almış olduğu mahkumiyet
kararı ışığında, iktisabi olarak başvuranın gözaltında polislerin uyguladıkları kötü
muamelelerin mağduru olduğunu dikkate almaktadır.
Bu başvuruda, başvuranın yetkililerin bilgisine sunduğu iddialar, kimse savunulamaz
olduğunu öne sürmemekte, ciddiyet derecesi bakımından olduğu kadar sözkonusu kişilerin
sıfatı bakımından da önem kazanmaktadır.
Bu doğrultuda AİHM, öncelikli olarak tıbbi raporla kötü muamele izlerinin tespit edildiği ve
yedi günlük istirahat verildiği, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin TCK’nın 243. maddesi
uyarınca başvuranın mağduru olduğu işkence fiillerini vasıflandırdığı saptamasında
bulunmaktadır. AİHM, bu sonuçlardan sözkonusu nitelemeyi ayrı tutacak hiçbir gerekçe
görmemekte ve bu uygulamaların AİHS’nin 3. maddesine aykırı olduğuna itibar etmektedir.
Bu koşullar çerçevesinde, bütün olarak ve süresi dikkate alındığında başvurana uygulanan
şiddet özel bir ciddiyet derecesini oluşturmakta, çekilen sıkıntılar ve «derin» acılar nedeniyle
AİHS’nin 3. maddesi uyarınca işkence olarak nitelendirilmektedir.
Sonuç olarak, esas bakımından bu hüküm ihlal edilmiştir.
Yukarıdaki mülahazalar ışığında, geriye Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği
itirazını, yani hukuk mercilerinin sorumluların teşhis edilmesinden cezalandırılmalarına dek
sergiledikleri tutumu değerlendirmek kalmaktadır.
Başvuran, ilk derece mahkemesi tarafından mahkum edilen polislerin cezasının beş yıllık
zamanaşımı nedeniyle bozulduğunu ve sonuç itibariyle cezai müeyyideye uğramadıklarını
hatırlatmaktadır. Ayrıca, yetkililer zamanaşımından önce nihai karara varmak için gerekli
ivediliği ve ihtimamı göstermemiştir.
AİHM, başvuranın şikayetinin esasının polisler hakkında yürütülen ceza sürecinin sonucuna
dayandığını gözlemlemektedir.
Davanın özel koşulları ışığında AİHM, dava olaylarının hukuki nitelendirilmesi başvuranlara
ve hükümetlere yüklenildiği şekliyle bağlayıcı olmadığından, sözkonusu şikayetlerin
AİHS’nin 13. maddesi altında inceleneceğini kaydetmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Guerra
ve diğerleri-İtalya, 19 Şubat 1998, Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996, Assenov-Bulgaristan, 28
Ekim 1998 ve özellikle Büyükdağ-Türkiye kararı).
II. AİHS’NİN 13. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHM öncelikli olarak başvuranın adli soruşturmanın yetersizliğinden değil, esasen netice
itibariyle polislerin lehine olan kamu davasının zamanaşımına uğradığından şikayetçi
olduğunu gözlemlemektedir.
Hükümet görüş bildirmemektedir.
AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin iç hukukta AİHS’nin güvence altına almış olduğu hak ve
özgürlüklere olanak tanıyan bir başvurunun varlığını güvence altına aldığını belirtmektedir.
13. maddenin alanına giren zorunluluk bir başvuranın AİHS’ye dayalı şikayetinin niteliğine
göre değişir.
«Etkili başvuru» kavramı Devletin görevlilerinin elinde bulunan bireyin maruz kaldığı kötü
muamelelere savunulabilir iddiaları ortaya koyduğunda, yerine göre tazminat ödenmesini
veya iç hukukta tazminatsız her türlü başvuruya etkili ve derinlemesine bir soruşturma
açılmasını ifade etmektedir.
İşkence ve kötü muamele ile ilgili bir soruşturmanın etkili olarak sayılabilmesi için hiçbir
şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta olması ve makul derece gösterilecek ihtimamı içermesi
gerekir. Özel bir durumda soruşturmanın ilerlemesi önünde engeller ve/veya güçlükler var ise,
yetkililere kamuoyunun güvenini kazanacak denli temel, hukuk Devletine yaraşır, her türlü
illegal ve ihtilafa yol açacak fiilin önüne geçecek ivedilikle bir soruşturma açmak düşmektedir
(Bkz. mutatis mutandis, Paul ve Audrey Edwards-İngiltere kararı, no: 46477/99).
Aynı gerekçelerle, soruşturmanın kamu denetiminde sayılması ve sonuçlarının yetkililerin
farkında olarak güvence altına almaları teoride olduğu kadar uygulamada da etkili olacak bir
husustur. Kamunun denetim derecesi bir davadan diğerine değişiklik gösterebilir. Her
halükarda, davacı tarafın soruşturma sürecine etkili erişimi kaçınılmazdır.
Mahkemeye sunulan kanıt unsurlarına dayalı olarak AİHM, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca
başvuranın uğradığı işkencelerden Savunmacı Devlet’in sorumlu olduğu yargısında
bulunmaktadır. Başvuran tarafından dile getirilen şikayetler 13. maddeye göre «savunulabilir»
niteliktedir. Yetkililerin yukarıda söz edilen gerekçeleri karşılayacak türden bir soruşturma
açmaları ve etkili olarak yürütmeleri zorunluluğu bulunmaktaydı.
AİHM, başvuranın ve diğer sanık ortaklarının şikayetinin ardından bir soruşturma
başlatıldığını ve ceza sürecinin sorumlu polislerin yasadışı fiilleri nedeniyle mahkum
edilmeleri ile son bulduğunu gözlemlemektedir. Bununla birlikte, ceza davası beş yıllık bir
zamanaşımının ardından polislerin mahkumiyetlerinin iptali ile kapanmıştır. AİHM’ye bu
durumda soruşturmanın yeterince özenli sürdürülüp sürdürülmediğini ve hukuki sürecin
«etkili» sayılıp sayılmayacağını belirlemek düşer.
AİHM, ceza davasının başvuranın ve sanık ortaklarının şikayetçi olmaları ile 14 Ekim
1996’da başladığını, 4 Aralık 1996 tarihinde polislerin Ağır ceza mahkemesinde
dinlendiklerini ve 7 Mayıs 1997’de Savcılığın tarafların sunmuş oldukları iddiaları kabul
ettiğini gözlemlemektedir. Ağır ceza mahkemesi 25 Nisan 2002 tarihine kadar, yaklaşık beş
yıl mahkumiyet kararını vermek için beklemiştir. Yargıtay dava dosyasını iki yılda
incelemiştir.
Hükümet, zorlayıcı etkiye ve zamanaşımına yönelik hükümlerin doğrudan uygulanabilirliğine
karşın, İlk derece mahkemesi önünde 7 Mayıs 1997 ve 25 Nisan 2002 tarihleri arasında
yerinde sayan ceza sürecini makul gerekçelerle aydınlatacak hiçbir unsuru sunmamıştır.
AİHM olayların meydana geldiği dönemde Türk ceza hukuku’nun ceza yargısı usulünün
kapanması için beş yıllık bir zamanaşımı süresini öngördüğü tespitinde bulunarak, hukuk
mercilerinin bu ceza sürecinin zamanaşımına uğramaması için ellerinden gelen tüm gayreti
sarf etmeleri ve tüm araçlara başvurmaları gerektiğine itibar etmektedir. Kötü muamele
iddialarına ilişkin bir ceza davası sözkonusu olduğunda, yetkililer tarafından çabuklukla
verilecek bir yanıt eşitlik ilkesi içinde genel olarak kamunun güveninin korunması açısından
temel bir unsur olarak sayılabilir ve kanundışı eylemlere karışanlara karşı gösterilecek her
türlü hoşgörüden kaçınmaya olanak tanır (Bkz. örneğin, İndelicato-İtalya no: 31143/96 ve
Özgür Kılıç-Türkiye kararı, no:42591/98, 24 Eylül 2002).
AİHM daha önceki benzer diğer davalarda da ulusal yetkililerin polisler hakkında açılan ceza
davası sürecinin zamanaşımına uğramaması için gerekli özeni ve ivediliği sergilemediklerine
hükmetmiştir (Bkz. Batı ve diğerleri-Türkiye no: 33097/96 ve 57834/00 ve Abdülsamet
Yaman-Türkiye kararları no: 32446/96, 2 Kasım 2004). AİHM nezdinde mevcut başvuru da
aynıdır; İlk derece mahkemesinin aleyhlerinde maddi kanıtları oluşturmasına karşın polisler
mutlak bir cezasızlıktan faydalanmışlardır.
AİHM açısından ulusal hukuk mercilerinin Devletin görevlilerine yüklenebilecek işkence ve
kötü muamele suçlarında çabuk bir yargılamaya gitmemeleri ve zamanaşımını gözetmemeleri
üzücüdür.
Sonuç olarak, İlk derece mahkemesi önündeki süreçte kayda değer bir gecikmenin olduğu ve
Hükümetin bu gecikmeye bir açıklık getirmediği dikkate alındığında, AİHM Türk yetkililerin
itham edilen polislerin neredeyse cezasız kalmalarına engel olacak ivedilikte hareket
ettiklerinin söylenemeyeceğini not etmektedir. AİHM ayrıca, polisler hakkında öngörülen
ceza başvuru yolunun ilk dereceli yargıların tespit ettikleri ihlalin sonuçlarını ortadan
kaldırmaya yetmediği kanısındadır. AİHM hukuki başvuru yolları ile ilgili olarak, 3. maddeye
dair şikayetleri için bir ceza dava sürecinde tazminat elde etme girişiminde bulunan ve sonuç
itibariyle zamanaşımı nedeniyle polislerin mahkumiyet cezalarının ortadan kalkmasının
ardından başvuranın hukuki başvuru yollarının tüketilmesini beklemesinin güç olacağına
itibar etmektedir. Sonuç olarak, Hükümetin ön itirazı reddedilmelidir.
Bu nedenle, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 5 §§ 3. VE 4. MADDELERİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
Başvuran tutuklu yargılama süresinin uzunluğundan ve ceza yargısı süreci boyunca serbest
bırakılma taleplerinin reddedilmesinden şikayetçi olmakta, bu doğrultuda AİHS’nin 5 §§ 3. ve
4. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
AİHS’nin 5 § 3. maddesi bakımından yapılan şikayetle ilgili Hükümet başvuranın tutukluluk
süresinin hakkında verilen ceza uyarınca olduğunun ve bu nedenle AİHS’nin ihlal edildiğini
öne süremeyeceğinin altını çizmektedir. 5 § 4. maddeye gelince, Hükümet başvuranın şartlı
tahliye talebiyle CMUK’un 128 § 4. maddesine dayalı olarak başvuruda bulunabileceğini
savunmaktadır.
Başvuran bu savlara karşı çıkmaktadır.
AİHM, ulusal yetkililer tarafından öngörülen ceza üzerine tutulu bulundurma süresinin
bütününde suç isnadının AİHS’nin 5 § 3. maddesinde yer alan zorunlulukların noksanlığında
başvuranın mağdur sıfatını prensip olarak ortadan kaldırmadığını hatırlatmaktadır. Bu
değerlendirme yapılırken uğranılan zararın yoğunluğunun da dikkate alınması gerekir (Bkz.
De Jong, Baljet ve Van Den Brink-Hollanda kararı, 22 Mayıs 1984, Van Der Sluijs,
Zuiderveld ve Kapple-Hollanda kararı, 22 Mayıs 1984).
İç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği hususuna gelince, AİHM diğer bir çok başvuruda
buna benzer bir argümanın reddedildiğini hatırlatır (Bkz. diğerleri arasında, Demirel-Türkiye
kararı, no: 39324/98, 28 Ocak 2003 ve Batı ve diğerleri). Yapılan bu şikayetlerin
kabuledilemez bulunması için hiçbir gerekçe yer almamaktadır. Şikayetler kabuledilmelidir.
B. Esas hakkında
1. Madde 5 § 3
Hükümet, başvurana atfedilen suçların ciddiyet derecesinin, davanın karmaşık yapısının,
sanık sayısının, firar tehlikesinin ve kanıtların tahrip edilmesinin altını çizmektedir. Hükümet
ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bütün yargı süreci boyunca başvuranın serbest
bırakılma talepleri üzerinde durduğunu hatırlatmaktadır.
AİHS’nin 5 § 3. maddesinin son kısmında öngörülen son sürenin «tutuklunun ilk derece
mercii tarafından esasa dayalı olarak itham edilmesi» olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz.
Wemhoff-Almanya kararı, 27 Haziran 1968 ve Labita-İtalya kararı no: 26772/95).
AİHM, tutulu bulundurma döneminde dikkate alınacak sürenin 9 Eylül 1996 tarihinde
başvuranın yakalanması ile başladığı ve 30 Ocak 2002’de tutuksuz yargılanmak üzere serbest
bırakılmasıyla sona erdiği tespitini yapmaktadır. Bu süre beş yıl dört aydır.
AİHM’nin bu konudaki yerleşik içtihadına göre tutulu bulundurma süresi soyut bir
değerlendirmeye tabii değildir. Bir sanığın tutukluluk süresinin makul yapısı davanın özel
yapısına göre her aşamada değerlendirilmelidir (Bkz. diğerleri arasında, W-İsviçre, 26 Ocak
1993). Mahkeme ayrıca böyle bir durumda ulusal makamlara gözaltı süresinin makul süre
sınırlarının aşılmamasını gözetmek düştüğünün altını çizmektedir. Bu amaçla, olayların
bütününü incelemek ve masumiyet karinesi, bireysel haklara saygı ilkesine yönelik istisna
uyarınca kamu menfaatini meşru kılan zorunluluğun varlığını bertaraf etmek ve alınan
kararlarda serbest bırakılma taleplerini reddeden kararları dikkate almak gerekir. Özellikle
mevcut kararlarda yer alan gerekçelere, ilgili tarafından yapılan başvurularda itilafa mahal
vermeyen olaylara dayalı olarak AİHM, AİHS’nin 5 § 3 maddesine yönelik bir ihlalin olup
olmadığını tespit etmek durumundadır (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan kararı, 28 Ekim
1998).
Bu bağlamda, bir suç işlediği gerekçesiyle tutuklanan kişiye yönelik makul şüphelerin
devamlılığının sine qua non olmazsa olmaz koşulu tutukluluk kuralına uygunluktur, fakat
kimi kez bu yeterli olmamaktadır; AİHM, iç hukuk mercilerinin hürriyet hakkından yoksun
bırakmaya devam etme gerekçelerinin meşru sayılıp sayılmayacağını ortaya koymak
durumundadır. Bunların «gerekli» ve «yeterli» olduğu takdirde, ulusal makamların yargı
süreci boyunca yeterli ihtimamı gösterip göstermediklerinin ayrıca belirlenmesi
gerekmektedir (Bkz. Ilijkov-Bulgaristan no: 33977/96, 26 Temmuz 2001, Kulda-Polonya, no:
30210/96 ve Labita kararları).
AİHM, Hükümet tarafından öne sürülen firar tehlikesi, kanıtların yok edilmesi ve sanık
sayısının fazla oluşu gibi gerekçelere katılmamaktadır. Kaldı ki, bu tür gerekçeler yalnızca
öngörülen cezanın ağırlığına dayalı olarak değerlendirilir. Bu gerekçelerin tamamlayıcı
delillerin bütünü ışığında tutulu bulundurma halini meşru kılmaya yönelik değerlendirilmesi
gerekir. AİHM, Hükümet tarafından dile getirilen bu tehlikelerin iç hukuk mercileri tarafından
dikkate alınmış görünmediğini kaydetmektedir (Bkz. Letellier-Fransa, 26 Haziran 1991,
Yağcı ve Sargın-Türkiye, 8 Haziran 1995, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 ve Kalachnikov-
Rusya kararları, no: 47095/99).
Bu bağlamda, AİHM tutulu bulundurma gerekçelerinde yetkililerin beş yıl dört aydan fazla
bir süreyle devam eden tutukluluk halinin ne tür bir risk oluşturduğuna açıklık getirmediğini
not etmektedir (Bkz. Zannouti-Fransa kararı, no: 42211/98, 31 Temmuz 2001; Demirel-
Türkiye no: 39324/98, 28 Ocak 2003).
AİHM’ye göre «delillerin durumu» ifadesi ile suça ilişkin ciddi göstergelerin mevcut olduğu ve
devam ettiği anlaşılmaktadır. Genel olarak ilgili etkenler olmasına rağmen, mevcut davada bunlar
şikayet konusu tutukluluk süresinin bu denli uzun olmasını haklı çıkarmamaktadır. (Bkz. özellikle
Mansur kararı ve Demirel-Türkiye kararı).
Yukarıda dile getirilenler doğrultusunda AİHM, başvuranın bu denli tutulu bulundurulmasının
AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlaline yol açtığı kanısındadır. Bu hüküm bu bakımdan ihlal
edilmiştir.
2. Madde 5 § 4
Hükümet, tutuklu bulundurmanın yasallığının incelenmesi talebiyle CMUK’un 128 § 4.
maddesinde öngörülen başvuru yollarının etkililiğini yinelemekle yetinmektedir.
AİHM, başvuranın serbest bırakılma taleplerinin benzer nedenlerle reddedildiğini
gözlemlemekte; Hükümetin ön itirazının reddedildiği gerekçelere atıfta bulunmaktadır.
Bu nedenle AİHM, başvuranın tutukluluğunun yasallığının incelenmesi için etkili araçlara
sahip bulunmamaktaydı. AİHM, AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiği sonucuna
varmaktadır.
IV. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran kendisini yargılayıp mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesinde
askeri bir hakimi bulundurması nedeniyle «bağımsız ve tarafsız» bir mahkeme olarak
nitelendirilemeyeceğini ve adil bir yargıyı sağlayamayacağını iddia etmektedir. Başvuran
ayrıca aleyhinde ciddi kanıtların bulunmayışından ve yargı sürecinin uzunluğundan şikayetçi
olmakta bu noktada AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğini öne sürmektedir.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
Başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki davanın bir bölümüne askeri bir
hakimin katılması nedeniyle hakkaniyete uygun olarak yargılanma hakkının ihlal edildiğinden
yakınmaktadır.
Hükümet bu iddiaları reddetmektedir.
AİHM, DGM önünde Cumhuriyet Savcısı tarafından mütalaanın 18 Haziran 1999 tarihinde
sunulduğunu ve başvuran tarafın savunmasını ilk defa 8 Kasım 1999’da yaptığını
gözlemlemektedir. Daha sonra ikinci mütalaa 27 Mart 2002 tarihinde hazırlanmış ve başvuran
tamamlayıcı savunmasını 21 Mayıs 2002’de iletmiştir. Bu başvuruda, suçlamaların esası
hakkındaki hüküm sivil hakimlerden oluşan heyet tarafından 31 Ocak 2003 tarihinde
açıklanmıştır.
AİHM, 18 Haziran 1999 tarihinde gerçekleştirilen Anayasal değişiklik ile Devlet Güvenlik
Mahkemelerinde askeri hakimlerin varlığına son verildiğini ve DGM’lerin 5190 sayılı ve 16
Haziran 2004 tarihli Kanun ile nihai surette kaldırıldığını hatırlatmaktadır. Bu başvurunun
özel koşullarında, AİHM bu şikayetin AİHS’nin 35 § 3. maddesi gereğince dayanaktan
yoksun olduğu sonucuna varmaktadır.
Başvuran aleyhinde kanıtların bulunmadığına gelince, AİHM Yargıtay’ın 25 Mayıs 2004
tarihinde İlk derece mahkemesinin kararını bozduğu ve İstanbul 11. Ağır ceza mahkemesine
geri gönderdiği, burada sürecin halen devam ettiği saptamasında bulunmaktadır. Bu nedenle
AİHM, AİHS’nin 6 § 1. maddesi uyarınca zamanaşımına uygunluğu belirlemek açısından
yürütülen yargı sürecinin bütününün dikkate alınmasının gerekli olduğunu vurgulamaktadır.
İç hukuk mahkemelerinde görülen sürecin bu aşamadaki haliyle yapılan şikayetin henüz
olgunlaşmadığını belirtmek yerinde olacaktır. Başvuran bu aşamada AİHS’nin herhangi bir
ihlali olduğundan şikayetçi olamaz. Aleyhinde açılan ceza davasının sonucunda başvuran
şayet Sözleşmenin ihlali ile mağdur olduğunu halen düşünüyorsa AİHS’ye yeninden
başvuruda bulunması yerinde olacaktır. Bundan dolayı, ceza sürecinin eşitliğe aykırı olduğuna
dair şikayetin bu kısmı olgunlaşmamıştır ve AİHS’nin 35 §§ 1. ve 4. maddeleri gereğince
reddedilmesi gerekmektedir.
AİHM, şikayetin kalan bölümünün hiçbir kabuledilemezlik gerekçesiyle karşı karşıya
olmadığını ifade etmektedir.
B. Esas hakkında
Hükümet davanın karmaşık yapısının ve başvurana atfedilen suçların niteliğinin altını
çizmektedir. Sözü edilen ceza yargı süreci yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık etmeleri
nedeniyle soruşturma başlatılan aralarında başvuranın da yer aldığı on yedi sanığı
kapsamaktadır. Ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuran hakkında açılan davanın
sonuçlanmasını beklemeden evvel kötü muamelede bulunan polisler hakkında ceza yargı
sürecini başlatmıştır.
Hükümet hiçbir dönem için iç hukuk yetkililerine yüklenebilecek pasif bir tutumun
olmadığına itibar etmekte, Yargıtay tarafından bir kez bozulan davanın halen İstanbul Ağır
ceza mahkemesinde devam ettiğini ifade etmektedir. Aktif olarak sayılamayacak dönem
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kötü muamelede bulunan yedi polis hakkında sürdürülen
ceza yargısı kapsamında hüküm kararını vermek için bekledikleri 12 Kasım 1999 ve 2002
yılları arasıdır.
Başvuran bu savlara karşı çıkmaktadır.
AİHM, kaydedilecek dönemin başvuranın yakalandığı 9 Eylül 1996 tarihinde başladığını not
etmektedir. Yargıtay tarafından 25 Mayıs 2004 tarihinde bozulan kararın ardından yargı
süreci İstanbul 11. Ağır ceza mahkemesinde halen devam etmektedir. Bu süre şu ana dek
dokuz buçuk yıldan fazladır.
AİHM yargı sürecinin makul yapısının mahkemenin yerleşik içtihadından doğan kriterleri
ışığında özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili mercilerin tutumu ile
değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında, Pelissier ve Sassi-Fransa kararı,
no: 25444/94).
AİHM, bu sürecin bazı karmaşık yapısının olduğunu, yetkili hukuk mercilerinin başvuranın
da yer dahil olduğu on yedi sanık ve pek çok suç kapsamında davayı yürüttüklerini not
etmektedir. Bu koşulda, işlenen suçların niteliğinin aynı olması, kanıtların bir araya
getirilmesi ve belirlenmesi, her bir sanığın isnat edilen suçtan dinlenmesi uzun soluklu
çalışmaları zorunlu kılmıştır.
AİHM ayrıca, başvuranların tutumunun sürecin uzamasına neden olmadığını belirtmektedir.
Hukuk mercilerinin tutumu ile ilgili olarak AİHM, 12 Kasım 1999 ve 27 Mart 2002 tarihleri
arasındaki sürecin uzunluğunu meşru kılacak hiçbir açıklamanın getirilmediği saptamasını
yapmaktadır. AİHS’nin 6 § 1. maddesi Sözleşmeci Devletlere kendi hukuk sistemlerini
mahkemelerin özellikle makul süre içinde öngörülen zorunlulukları karşılayacak şekilde
düzenlemesi zorunluluğunu getirmektedir (Bkz. Portington-Yunanistan kararı, 23 Eylül
1998).
Yukarıda dile getirilenler doğrultusunda, AİHM, yargı sürecinin uzunluğunun «makul süre»
koşulunu karşılamadığını kaydetmektedir.
Bu nedenle, AİHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.
V. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI
A. Tazminat
Başvuran manevi zarar olarak 50.000 YTL. [yaklaşık 31.250 Euro] manevi, 45.000 YTL.
[yaklaşık 28.125 Euro] maddi tazminat talep etmektedir.
Hükümet bu miktarlara itirazda bulunmuştur.
AİHM, tespit edilen ihlal ile öne sürülen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığından
bu isteği reddetmiştir. Buna karşın, başvurana 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesini
kararlaştırmıştır.
B. Masraf ve harcamalar
Başvuran, iç hukukta ve AİHM önünde yapmış olduğu harcamalar için 17.000 YTL. [yaklaşık
10.625 Euro] talep etmektedir.
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.
AİHM, hakkaniyete uygun olarak yargı giderleri için başvurana 1.000 Euro ödenmesini
kararlaştırmıştır.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı
faiz oranına 3 puanlık bir artış eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS’nin 6 § 1. maddesi gereğince hakkaniyete uygun yargıya ve Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin bağımsızlığına ve tarafsızlığına dair şikayetlerin kabuledilemez, bunun
dışında kalan şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS’nin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine ve hukuki başvuru yollarının tüketilmediği
itirazının reddedildiğine;
4. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHS’nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiğine;
6. Yargı sürecinin uzunluğu hakkında AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
7. a) AİHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin
başvurana:
i.
manevi zarar için 10.000 (on bin) Euro ödemesine;
ii.
iii.
yargı giderleri için 1.000 (bin) Euro ödemesine;
belirtilen miktarların yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Avrupa Merkez
Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz
uygulanmasına;
8. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3. maddesine
uygun olarak 8 Ağustos 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
11
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło