49564/99

WyrokETPCz2005-11-22ECLI:CE:ECHR:2005:1122JUD004956499

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie skarżącej za propagandę separatystyczną, w tym za wyrażanie poglądów politycznych dotyczących kwestii kurdyjskiej, stanowiło naruszenie jej prawa do wolności wyrażania opinii gwarantowanego przez art. 10 Konwencji? Czy skład Sądu Bezpieczeństwa Państwa, obejmujący sędziego wojskowego, naruszał prawo skarżącej do niezawisłego i bezstronnego sądu zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skazanie skarżącej za wyrażanie poglądów politycznych, nawet jeśli były one postrzegane jako podważające integralność terytorialną państwa, stanowiło nieproporcjonalną ingerencję w jej wolność wyrażania opinii. Podkreślono, że wypowiedzi skarżącej nie nawoływały do przemocy, a jedynie przedstawiały bezkompromisowe stanowisko w kwestii spornej. Surowość nałożonej kary, w tym pozbawienie wolności, nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym". Trybunał stwierdził również, że Sąd Bezpieczeństwa Państwa, który skazał skarżącą, nie spełniał wymogów niezawisłości i bezstronności wynikających z art. 6 ust. 1 Konwencji, ze względu na obecność sędziego wojskowego w jego składzie. Skarżąca miała uzasadnione obawy co do bezstronności tego sądu, biorąc pod uwagę charakter zarzucanych jej przestępstw związanych z bezpieczeństwem narodowym.
Stan faktyczny
Skarżąca, prawniczka, udzieliła wywiadu dla magazynu "Medya Güneşi", w którym wyraziła poglądy dotyczące kwestii kurdyjskiej. Prokurator wszczął postępowanie karne, oskarżając ją o propagandę separatystyczną za pośrednictwem prasy. Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM), w składzie z sędzią wojskowym, skazał ją na karę pozbawienia wolności i grzywnę, uznając, że artykuł naruszał integralność terytorialną państwa. Wyrok został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny. Następnie, w wyniku zmiany przepisów, wykonanie kary pozbawienia wolności zostało zawieszone. Skarżąca została również tymczasowo zawieszona w wykonywaniu zawodu adwokata przez Turecką Izbę Adwokacką.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji oraz naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku niezawisłości i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa. Uznał, że nie ma potrzeby badania pozostałych skarg na podstawie art. 6. Zasądził na rzecz skarżącej 7 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 3 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   EMİRE EREN KESKİN - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 49564/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Kasım 2005   İşbu karar AİHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (49564/99) başvuru no’lu davanın nedeni bu   ülke vatandaşı Emire Eren Keskin’in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 30   Haziran 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) Temel İnsan Haklarını   güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, Avrupa İnsan   Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından F. Karakaş tarafından   temsil edilmektedir.   OLAYLAR   Başvuran 1959 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği   dönemde başvuran avukatlık yapmaktaydı.   İki ayda bir yayımlanan Medya Güneşi (kelime anlamı olarak Medya sözcüğü «média»   kelimesine karşılık gelse de bu kullanımla Kürtlerin efsanevi Med ülkelerine çağrışım   yapılmaktadır) adlı derginin 15–30 Nisan 1995 tarihli 63. sayısında başvuran ile yapılmış bir   söyleşiye yer verilmiştir.   İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı, 20 Nisan 1995   tarihinde bu derginin tüm baskılarının toplatılmasını kararlaştırmıştır. Başvuran aynı gün   yetkili hakim karşısına çıkarılmıştır.   Cumhuriyet Savcısı 3 Mayıs 1995 tarihinde başvuran ve bu derginin yazı işleri sorumlusu   hakkında kamu davası açmıştır. Cumhuriyet Savcısı, 3713 sayılı Kanun’un 8 § 1., 6 §§ 2., ve   4. maddeleri ile Basın-Yayın Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca, basın yoluyla bölücülük   propagandası yapma ithamında bulunmuştur.   Ekim 1995 tarihinde yürürlüğe giren 27 Ekim 1995 tarihli ve 4126 sayılı Kanun, 3713   sayılı Kanun’un 8. maddesinde öngörülen cezaları hafifletmiş, ancak para cezasını artırmıştır.   Aralarında askeri bir hakimin de yer aldığı DGM heyeti, 6 Şubat 1997 tarihli kararla 3713   sayılı Kanun’un 8 § 1. maddesi uyarınca başvuranı suçlu bulmuş ve adı geçeni bir yıl dört ay   hapis ve 133.333.333 TL. para cezasına çarptırmıştır. Başvuranın duruşma sırasındaki   tutumunun dikkate alınması ve TCK’nın 59 § 2. maddesinin uygulanması üzerine DGM,   verilen cezada bir indirime gitmiş ve başvuranı bir yıl bir ay on gün hapis ve 111.111.110 TL.   para cezasına çarptırmıştır.   DGM, makale yoluyla Türk topraklarının bir bölümünün Kürdistan ve bu bölgede yaşayanları   Kürt olarak nitelendirilerek yayım yoluyla Devletin toprak bütünlüğüne, üniter ulus Devlet   yapısına yönelik bir saldırının hedeflendiğini kaydederek bu makaleden bazı bölümlere yer   vermiştir.   Yargıtay, 8 Mart 1999 tarihinde İlk derece mahkemesinin kararını onamıştır.   Cumhuriyet Savcısı 11 Kasım 1999 tarihli bir kararla, Basın ve yayın yoluyla işlenen suçlara   yönelik cezaların ertelenmesini öngören 4454 sayılı Kanun’un uygulanmasının ardından   başvuranın cezasını ertelemiştir.   İstanbul Barosu Disiplin Kurulu, 27 Mart 2001 tarihinde DGM’nin talebinin ardından   başvurana “disiplin cezası verilmesine yer olmadığına” karar vermiştir.   Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu 12 Temmuz 2002 tarihli bir kararla, İstanbul Barosu   Disiplin Kurulu’nun aldığı kararı bozarak başvuranın geçici olarak meslekten men edilmesini   kararlaştırmıştır.   Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü 24 Eylül 2002 tarihinde bu kararı   onaylamıştır.   İstanbul Barosu Disiplin Kurulu 6 Kasım 2002 tarihli yazı ile başvuranın bir yıl süreyle   görevinden uzaklaştırılma cezasını aldığını bildirmiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, mahkumiyetinin ifade ve düşünce özgürlüğüne yönelik bir ihlali oluşturduğundan   şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 10. maddesini ileri sürmektedir.   AİHM, sözkonusu mahkumiyet kararının başvuranın AİHS’nin 10 § 2. maddesi ile güvence   altına alınan ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaleyi oluşturduğu hususunda taraflar   arasında bir ihtilafa yer verilmediğini not etmektedir. Yapılan müdahalenin AİHS’nin 10 § 2.   maddesi uyarınca kanun tarafından öngörüldüğüne, toprak bütünlüğünün korunması gibi   meşru bir amacı izlediğine itiraz edilmemektedir (Bkz. Yağmurdereli-Türkiye kararı, no:   29590/96, 40, 4 Haziran 2002). Bu husus dikkate alınmaktadır, bununla birlikte müdahalenin   «demokratik bir toplum için zorunluluk» oluşturup oluşturmadığının incelenmesi   gerekmektedir.   AİHM, makalede kullanılan ifadelere ve yayımlandığı haliyle içeriğine özellikle dikkat   etmektedir. Bu bağlamda, başvuruyu çevreleyen olaylarda terörle mücadele sırasında ortaya   çıkan güçlükleri özellikle göz önünde bulundurmaktadır. AİHM, sözkonusu makalenin   içeriğiyle olduğu kadar kullanılan kelimeler itibariyle de siyasi bir söylem yapısında olduğunu   hatırlatmaktadır. Başvuran «Ulusal mücadelenin sonuca götürülebilmesi için Kürtlerin ve tüm   Kürt siyasi hareketlerinin kendi aralarında mutlaka ulusal birlik oluşturmaları gerektiğine   inanıyorum (…) ama özellikle Kürt kadınlarının ulusal ve toplumsal sürecinde yer alarak hep   kendi sözünü söyleyerek, ama erkeklerle de birlikte davranarak bu işi götürmeleri gerektiğine   inanıyorum» düşüncesini savunmaktadır.   Başvuran «savaş» ve «barbarlık» sözcükleri ile Türk yetkililerinin ülkenin   Güneydoğusu’ndaki tutumlarını nitelendirmektedir ve makalede yer alan bu terimler bazı sert   ve şiddetli hislere damgasını vuran bir tonda aktarılmaktadır.   AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi uyarınca   başvuran hakkındaki delillerin elde edildiği tespitinde bulunduğunu hatırlatmaktadır. Bu yargı   ile sözkonusu görüşlerde yer alan ifadelerle Türkiye’nin Güneydoğusunu bağımsız bir devlet   «Kürdistan» ve burada yaşan Türk halkını da «Kürtler» olarak nitelendirilerek Türkiye   Cumhuriyeti Devleti’nin toprak bütünlüğünün parçalanmasının hedeflendiği ifade edilmiştir.   AİHM, iç hukuk mercilerinin vermiş oldukları kararları incelemiş ve bu müdahalelerin   başvuranın ifade özgürlüğü bakımından meşruiyetinin yeterli olmadığına itibar etmiştir (Bkz.   mutatis mutandis, Sürek-Türkiye (no:4) kararı, no: 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999). Bu   noktada, şiddeti teşvik etmekten ziyade, ihtilaflı konu hakkında taraflardan biri tarafından   savunulan uzlaşmaz bir tutum sözkonusudur.   AİHM ayrıca, daha önce de benzer sorunları gündeme getiren kararların incelendiğini ve   bunların AİHS’nin 10. maddesinin ihlali ile sonuçlandığını hatırlatmaktadır (Bkz. özellikle   Ceylan-Türkiye kararı, no: 23556/94, § 38, AİHM 1999-IV, Öztürk-Türkiye kararı, no:   22479/93, § 74, AİHM 1999-VI, ve sözü edilen İbrahim Aksoy kararı, § 80, ve Kızılyaprak-   Türkiye kararı, no: 27528/95, § 43, 2 Ekim 2003). AİHM, terörle mücadeleye bağlı   güçlüklerin yanı sıra, mevcut başvuruyu mahkemenin yerleşik içtihadı ışığında incelemiş ve   Hükümetin davanın seyrini farklı sonuçlandıracak hiçbir tespiti ve delili sunmadığına itibar   etmiştir (Bkz. özellikle sözü edilen İbrahim Aksoy kararı, § 60, ve Incal-Türkiye kararı, 9   Haziran 1998, 1998-IV, s. 1568, § 58).   AİHM, başvurana verilen bir yıl bir ay on gün hapis ve 111.111.110 TL. para cezasının   ağırlığı olduğunu kaydetmektedir.   Bunun yanı sıra, başvurana hükmedilen ceza öngörülen amaçlar doğrultusunda orantısız ve   «demokratik bir toplum için gereklilik» oluşturmamaktadır. O halde, AİHS’nin 10. maddesi   ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, kendisini yargılayıp mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesindeki   askeri hakimin varlığı nedeniyle «bağımsız ve tarafsız» bir mahkeme niteliğinde olmadığını   ve adil bir yargılamayı güvence altına alamayacağını ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca,   Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın görüşünün kendisine hiçbir zaman tebliğ edilmemesi   nedeniyle buna yanıt veremediğini öne sürmekte ve AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal   edildiğini iddia etmektedir.   1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkında   AİHM, daha önceki kararlarda buna benzer pek çok şikayetlerin dile getirildiğini ve bunların   AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlali ile sonuçlandığını belirtmektedir. (Bkz. söz edilen Özel   kararı, §§ 33-34, ve Özdemir-Türkiye kararı, no: 59659/00, 6 Şubat §§ 35-36).   AİHM, mevcut davada Hükümetin davanın seyrini farklı şekilde sonuçlandıracak hiçbir   tespiti ve delili sunmadığını kaydetmekte, bunun yanı sıra aralarında askeri bir hakimin de yer   aldığı Devlet Güvenlik Mahkemesi karşısında başvuranın «ulusal güvenliğe» dayalı suçlardan   yargılanması konusunda endişe duymasının anlaşılabilir olduğu tespitinde bulunmaktadır.   Başvuran, hakkında açılan davada Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını yabancı   gerekçelere dayandırdığı şüphesini duyabilir. Bu nedenle başvuranın bu yargı makamının   tarafsız ve bağımsız olmadığı yönündeki şüphelerinin dikkate alınması gerekir. (sözü edilen   Incal kararı s. 1573, § 72 ).   AİHM, başvuranı yargılayıp mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin AİHS’nin 6 § 1.   maddesi uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğini taşımadığı sonucuna varmıştır.   2. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın görüşünün tebliğ edilmemesi üzerine   AİHM, daha önce de benzer kararlarda dile getirdiği üzere bağımsızlıktan ve tarafsızlıktan   yoksun bir mahkemenin kendi yargısına tabi olan kişilere her halükârda adil bir yargılamayı   garanti edemeyeceği hükmüne varıldığını hatırlatmaktadır.   Bu yöndeki bir ihlalin tespiti ışığında, Mahkeme başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal   edildiği şikayetini ayrıca incelemeyi gerekli görmemektedir. (Bkz. diğerleri arasında sözü   edilen Çıraklar-Türkiye kararı, 28 Ekim 1998, 1998-VII, s. 3074, §§ 44-45).   III. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI   A. Tazminat   Başvuran, mesleki gelir kaybı nedeniyle 25.000 Euro’ya denk düşen maddi zarara uğradığını   iddi etmektedir.   Başvuran uğradığı manevi zararın tazmini için 15.000 Euro talep etmektedir.   İddia edilen gelir kaybı ile ilgili olarak AİHM, dile getirilen miktarların AİHS’nin 10.   maddesinin ihlali ile başvuranın gelir kaybına uğradığını nitelendirmeye imkân tanımadığına   itibar etmektedir (Bkz. aynı anlamda, Karakoç ve diğerleri-Türkiye kararı, no: 27692/95,   28138/95 ve 28498/95, § 69, 15 Ekim 2002).   AİHM manevi tazminatla ilgili olarak, başvuranın mevcut olayların koşulları nedeniyle bazı   sıkıntılara maruz kaldığını belirtmektedir. Mahkeme, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca   hakkaniyete uygun olarak başvurana bu yönde 7.500 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.   B. Masraf ve harcamalar   Başvuran, ulusal makamlar ve AİHM nezdinde yapmış olduğu temsil giderleri için 9.000   Euro talep etmektedir. Kanıtlayıcı belge niteliğinde başvuran avukatlık ücret tarifesini ve   çeviri masraflarını gösterir makbuzları sunmuştur.   Hükümet bu miktara aşırı olduğu için karşı çıkmaktadır.   AİHM temsil gideri sözkonusu olduğunda, iç hukukta pratikteki uygulamanın da avukatlık   ücret tarifesinin de mahkemeyi bağlamadığını hatırlatmaktadır (Bkz. örneğin, Tolstoy   Miloslavsky-Romanya kararı, 13 Temmuz 1995, seri: A no: 316-B, s. 83, § 77). Mahkemenin   bu yöndeki yerleşik içtihadı doğrultusunda AİHM hakkaniyete uygun olarak, başvurana   masraf ve harcamalar için 3.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3   puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   2. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmaması nedeniyle   AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 6. maddesine ilişkin diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;   a) AİHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin   başvurana;   i.   ii.   iii.   manevi tazminat olarak 7.500 (yedi bin beş yüz) Euro;   masraf ve harcamalara ilişkin 3.000 (üç bin) Euro ödemesine;   belirtilen miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez   Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin   uygulanmasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3.   maddelerine uygun olarak 22 Kasım 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   6

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło