50939/99
WyrokETPCz2007-06-12ECLI:CE:ECHR:2007:0612JUD005093999
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy użycie siły przez funkcjonariuszy państwowych, które doprowadziło do przypadkowej śmierci, oraz odmowa pomocy prawnej w postępowaniu odszkodowawczym naruszyły odpowiednio art. 2 i art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że użycie siły przez żandarma, który oddał strzały ostrzegawcze podczas pościgu za uciekającym podejrzanym, a jeden z tych strzałów rykoszetował i spowodował przypadkową śmierć, nie stanowiło naruszenia art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym, ponieważ nie było intencji zabicia, a siła była użyta w celu zapobieżenia ucieczce. W aspekcie proceduralnym, Trybunał uznał śledztwo za skuteczne, pomimo opóźnień, ze względu na jego kompleksowość i udział skarżących. Natomiast w odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał stwierdził, że odmowa pomocy prawnej i uznanie pozwu o odszkodowanie za niedopuszczalny z powodu nieuiszczenia opłat sądowych, w sytuacji gdy skarżący nie mieli dochodów i wcześniej przyznano im pomoc prawną, stanowiło nieproporcjonalne ograniczenie prawa do dostępu do sądu. Trybunał skrytykował uzasadnienie sądu krajowego, które zakładało zdolność do uiszczenia opłat na podstawie posiadania adwokata oraz brak możliwości odwołania od decyzji o odmowie pomocy prawnej.Stan faktyczny
Skarżący to Asya Bakan, żona zmarłego Mehmeta Şerifa Bakana, oraz ich dzieci Engin, Ruşen i Abdullah Bakan. Mehmet Şerif Bakan zginął 4 grudnia 1995 roku od rykoszetu kuli wystrzelonej przez żandarma Ö.D. podczas operacji mającej na celu zatrzymanie uciekającego podejrzanego o terroryzm. Żandarm oddał strzały ostrzegawcze, a jedna z kul rykoszetowała, trafiając Mehmeta, który pracował w pobliskim domu. Skarżący domagali się odszkodowania za śmierć krewnego, jednak ich pozew został uznany za niedopuszczalny z powodu nieuiszczenia opłat sądowych po tym, jak sąd administracyjny odmówił im pomocy prawnej, mimo wcześniejszego przyznania jej przez sąd cywilny.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Odrzucił wstępny zarzut Rządu.
2. Stwierdził brak naruszenia art. 2 Konwencji.
3. Stwierdził naruszenie art. 6 Konwencji.
4. Stwierdził, że nie ma potrzeby odrębnego badania zarzutów dotyczących art. 13 Konwencji i art. 1 Protokołu nr 1.
5. Zasądził na rzecz skarżących zadośćuczynienie za szkody niemajątkowe w wysokości 7 500 EUR dla Asyi Bakan (dla niej i dzieci Engina i Ruşena) oraz 1 000 EUR dla Abdullaha Bakana.
6. Zasądził na rzecz skarżących łącznie 2 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków.
7. Odrzucił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL
DE L’EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BAKAN -TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:50939/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Haziran 2007
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve ( 50939/99) no’lu davanın nedeni bu ülke
vatandaşlarından Asya Bakan, Abdullah Bakan, Engin Bakan ve Ruşen Bakan’ın
(“başvuranlar”) 14 Ağustos 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ( AİHM)
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ( “ Sözleşme”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri
güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurulardır.
Başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatlarından M.S Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuranlar, sırasıyla 1969,1988, 1988 ve 1994 yılı doğumludurlar ve Diyarbakır’da ikamet
etmektedirler. Asya Bakan, Engin Bakan ve Ruşen Bakan, 4 Aralık 1995 tarihinde ölen
Mehmet Şerif Bakan’ın ( “ Mehmet”) eşi ve çocuklarıdır. Başvuran Abdullah Bakan, nüfus
kaydına Mehmet’in kardeşi olarak kaydedilmiş olsa da başvuranlara göre Abdullah Bakan’da,
Mehmet’in çocuğudur. Aralık 1995 tarihinde Mehmet, bir kişinin evinde çalışırken güvenlik güçlerinin açtığı ateş
sonucunda kaza ile ölmüştür. Aralık 1995 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı, başvuran Asya Bakan’ı (“başvuran”) ve
mağdurun kardeşini dinlemiştir. Sözkonusu kişiler, yakınlarının ölüm koşullarına dair hiçbir
bilgilerinin bulunmadığı yönünde beyanda bulunmuşlardır. 31 Ocak 1996 tarihinde, başvuran
tekrar dinlenmiştir.
A. Diyarbakır İl İdare Kurulu Önündeki Yargılama Şubat 1996 tarihinde muhakkik, operasyona katılan güvenlik güçlerini dinledikten sonra
olay hakkındaki raporunu sunmuştur.
Muhakkik, 3 Aralık 1995 tarihinde, kamu binalarına karşı bombalı saldırı yapmaya
hazırlandığı sırada, PKK mensubu olduğundan şüphelenilen bir kişinin yakalandığını
belirtmiştir. Sözkonusu kişi, gözaltı sırasında daha sonra ortaya çıkarılan yasadışı örgüte ait
el bombaları ve iki sığınak hakkında bilgi vermiş ve babasının Diyarbakır’da bulunan evinde
patlayıcı madde olduğunu belirtmiştir. Jandarma görevlileri, arama yapılacak alanda güvenliği
sağladıktan sonra, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri ile
eşgüdümlü olarak ve bir mayın temizleme ekibinin yardımıyla belirtilen yerde arama
yapmışlardır. Başarısızlıkla sonuçlanan aramalar sonucunda, iki jandarma eri tarafından nakil
aracına götürülen sözkonusu kişi, kelepçeleri çıkarıldığından dolayı, Jandarma görevlilerinden
birine dirsek atmak suretiyle kaçmıştır. Kovalamaca sırasında kaçan terörist yapılan ihtarlara
cevap vermeyince, Jandarma görevlisi Ö.D. uyarı atışlarında bulunmuştur. Daha sonra kaçak
teröristin girdiği sokaktan kendilerine ateş edilen Jandarmalar ve Jandarma görevlisi Ö.D
açılan ateşe karşılık vermişlerdir. Kaçak terörist bir binanın girişinin biraz ilerisinde
yakalanmıştır. Daha sonra yapılan aramalarda ve balistik incelemelerde, başvuranların
yakınına, Jandarma görevlisi Ö.D’nin silahından çıkan kurşun parçasının isabet ettiği ortaya
çıkarılmıştır. Olay mahallinde yapılan aramalarda, jandarmalara ateş açılan yerde silah ve
mühimmat bulunmuştur.
Soruşturmayı yürüten muhakkik, Jandarma görevlisi Ö.D’nin, ilk etapta karşı taraftan açılan
ateşe cevap vermeden önce uyarı atışında bulunduğu, Ö.D’nin silahını Jandarma Teşkilatı
Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet
Kanunu’na uygun olarak ve görevleri çerçevesinde kullandığı sonucuna ulaşmıştır.
Dolayısıyla, Ö.D hakkında cezai kovuşturmaların başlatılmasına gerek görülmemiştir. Şubat 1996 tarihinde Diyarbakır İl İdare Kurulu, muhakkikin görüşünü esas almıştır. Ocak 1998 tarihinde Danıştay, sözkonusu kararı bozmuş ve Jandarma görevlisi Ö.D’nin
tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermeden dolayı hakkında kovuşturma yapılması
gerektiğine kanaat getirmiştir.
B. Ceza Mahkemeleri Önündeki Yargılama Mart 1999 tarihinde Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi, ratione materiae (konu
bakımından) yetkisizlik kararı vermiş ve dava dosyasını Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ne
göndermiştir. Nisan 1999 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi de ratione materiae (konu
bakımından) yetkisi olmadığını açıklamış ve dava dosyasını, davaya bakmak için Ağır Ceza
Mahkemesi’nin yetkili olduğuna karar veren Yargıtay’a göndermiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılama sürecince, başvuran müdahil taraf teşkil etmiştir. Nisan 2000 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, jandarma görevlisi Ö.D’nin tedbirsizlik sonucu
ölüme sebebiyet vermekten suçlu bulmuş ve Ö.D’yi iki yıl hapis ve 30.000 Türk Lirası para
cezasına çarptırmıştır. Ancak verilen cezalar altıda bir oranında düşürülmüştür. Ağır Ceza
Mahkemesi, hapis cezasını para cezasına çevirmiş ve sözkonusu cezanın infazının
ertelenmesine karar vermiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, dosyada bulunan belgeleri göz önüne alarak, uyarı atışlarından seken
kurşunun maktule isabet ettiği sonucuna varmıştır. Jandarma görevlisi, başvuranlarının
yakınının ölümüne sebebiyet vererek, Türk Ceza Kanunu’nun 455§1. maddesi uyarınca
görevini yerine getirirken dikkatsiz ve tedbirsiz davranmıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi, sanığın ve olay yerinde bulunan jandarma görevlilerinin beyanlarını,
olay tespit tutanaklarını, yerlerin krokilerini, otopsi raporunu ve olay yerinde bulunan
özellikle de dördü jandarma görevlisi Ö.D’nin silahından çıkan kovanların balistik
incelemesini esas almıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanun’un 49. ve 50. maddelerinde yer verilen durumların,
ölüme ya da yaralanmaya neden olacak kastın bulunmasını gerektirdiğini, böyle bir durumun
ise mevcut davada bulunmadığını açıklamıştır. Zira mevcut davada, jandarma görevlisi,
sadece kaçan teröristi korkutmak ve kaçmasına engel olmak amacıyla uyarı atışında
bulunmuştur.
Ağır Ceza Mahkemesi, karşı taraftan ateş açıldığına dair beyanların desteklenmediğine ve
sözkonusu silahın ve iki kovanın güvenlik güçleri mensupları tarafından bırakıldığına kanaat
getirmiştir.
Karşı oy yazısında, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, güvenlik güçleri görevlilerinin görevlerini
yerine getirirken silahlarını kullanabilecekleri koşulların Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet
Kanunu’nda ve Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Hakkındaki Yönetmelikte belirtildiğini
açıklamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, jandarma görevlisinin görevi gereği ve görevi
sırasında silahını bilerek kullandığına dikkat çekmiştir. Silah bilerek kullanılmıştır. Aynı
şekilde, atılı fiillerin Türk Ceza Kanunu’nun 52. maddesi ile birleşerek, 49. 50. ve 488.
maddeleri çerçevesinde incelenmesi gerekmektedir. Nisan 2000 tarihinde, başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran
savunmasında, özellikle jandarma görevlisine verilen cezanın infazının ertelenmesi kararına
itiraz etmiştir. Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay, jandarma görevlisinin Sıkıyönetim Kanunu’nun 4.
maddesinde ve Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliği’nin 39. maddesinde
öngörülen koşullarda silahını kullandığından dolayı, Türk Ceza Kanunu’nun 49. maddesinin
uygun olacağı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin verdiği kararı bozmuştur. Ekim 2001 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi jandarma görevlisinin beraat etmesine karar
vermiştir. Mayıs 2002 tarihinde, Yargıtay bu kararı onamıştır.
C. İdare Mahkemeleri Önünde Yapılan Yargılamalar Mayıs 1996 tarihinde başvuran, kendi adına ve çocukları Engin ve Ruşen adına, eşinin
ölümü nedeniyle uğradıkları zararın telafi edilmesi amacıyla tazminat davası açmak üzere
Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur. Bunun öncesinde, 6 Nisan 1996
tarihinde, aynı Asliye Hukuk Mahkemesi, ne geliri ne de gayrimenkulleri bulunmadığı
gerekçesiyle başvurana adli yardımda bulunulmasına karar vermiştir. Mayıs 1998 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi, yetkisizlik kararı vermiş ve dava
dosyasını Diyarbakır İdare Mahkemesi’ne göndermiştir. Mayıs 1998 tarihinde, başvuran, kendi ve çocukları Engin ve Ruşen adına İdare
Mahkemesi önünde adli yardım talebinde bulunarak bir tazminat davası açmıştır. Başvuran,
maddi ve manevi tazminat başlığı altında 4.410.000.000 Türk Lirası ( yaklaşık 15.943 Euro)
istemiştir. Mayıs 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, sunulan delilleri gözönünde bulundurarak,
davanın bu aşamasında talebin dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle adli yardım talebini
reddetmiştir. Bunun yanı sıra, İdare Mahkemesi, başvuran Asiye Bakan’ın avukatı tarafından
temsil edildiğinden dolayı yargılama masraflarını ödemesinin imkansız olduğunu iddia
edemeyeceğini belirtmiştir. Bu bağlamda, İdare Mahkemesi Danıştay’ın yerleşik içtihadına
atıfta bulunmuştur. Sonuç olarak, İdare Mahkemesi adli yardım yapılması konusundaki adli
yargıda verilen kararla bağlı olmadığını belirtmiştir. Temmuz 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, başvurandan, 50.463.900 Türk Lirası (yaklaşık Euro) tutarındaki yargılama masraf ve harcamalarını otuz gün içinde ödemesini istemiştir.
Eylül 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, istenilen tutarı ödemesi için başvurana otuz günlük
ek süre tanımıştır. Ekim 1998 tarihinde başvuranın avukatı, İdare Mahkemesi’nden aynı dava konusunda, adli
yargı önünde verilen adli yardım kararını uygulamasını istemiştir. Ayrıca, başvuranın avukatı
adli yardım talebini reddetmek için İdare Mahkemesi tarafından öne sürülen gerekçelere itiraz
etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın avukatı, müvekkilinin kocasının ölümü nedeniyle parasal
açıdan tamamen yardımdan yoksun kaldığını ve bu bakımdan tazminat istemesinde haklı
olduğuna dikkati çekmiştir. Ayrıca avukat, başvuranın temsil edilmesi için ücret almadığını
açıklamış ve İdare Mahkemesi’nin vardığı sonuçlara itiraz etmiştir. Kasım 1998 tarihinde İdare Mahkemesi, yargılama masraflarını ödemediği gerekçesiyle
başvuranın talebini kabul edilemez bulmuştur. Mayıs 2001 tarihinde Danıştay, başvuranın yaptığı temyiz başvurusunu reddetmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. HÜKÜMETİN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet, AİHM’yi, yargılama masrafları ödenmediği gerekçesiyle tazminat davası
başvurusu kabul edilemez bulunduğundan, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle
yapılan başvuruyu reddetmeye davet etmiştir.
AİHM, 7 Mart 2006 tarihli kabuledilebilirlik kararında, Hükümet tarafından yapılan bu
itirazının, başvuranların AİHS’nin 6. maddesi kapsamında bulundukları şikayette dile
getirdikleri sorunlara neden olduğunu ve sözkonusu itirazın esasla birleştirilmesine karar
verildiğini hatırlatmaktadır.
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği operasyon sırasında yakınlarının ölümünden
şikayetçi olmakta ve yakınlarının ölümünün, sözkonusu hükmü ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
Başvuranlara göre, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.
A. Mehmet Şerif Bakan’ın ölümü hakkında
Başvuranlar, şüpheli kişinin belirttiği yerde güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonun
hazırlanması ve yürütülmesi sırasında güvenlik tedbirlerinin yetersizliğini ve uyarı atışları için
güvenlik kurallarına riayet edilmediğini ileri sürmektedirler. Bu bağlamda, başvuranlar, şehrin
merkezinde kaçağın kovalanması sırasında kalaşnikof gibi bir savaş silahının kullanıldığını
belirtmektedirler. Başvuranlar Ergi-Türkiye (28 Temmuz 1998 tarihli karar, Derleme Karar
ve Hükümler 1998-IV), Güleç-Türkiye (27 Temmuz 1998 tarihli karar Derleme 1998-IV) ve
Oğur-Türkiye ([GC], no: 21594/93, AİHM 1999-III) kararlarına atıfta bulunmaktadırlar.
Başvuranlar, yetkililer tarafından yürütülen soruşturmanın yetersiz olduğunu iddia etmekte ve
yakınlarının ölümüne neden olan jandarma görevlisinin cezasız kalmasından şikayetçi
olmaktadırlar.
Hükümet, başvuranların yakınlarının kaza sonucu öldüğünü vurgulamaktadır. Daha sonra
mevcut davadaki durumda zora başvurmanın, terörist olduğundan şüphelenilen bir kişinin
kaçmasını engellemek ve karşı taraftan açılan ateşe karşılık vermek amacıyla kesinlikle
gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet’e göre jandarma görevlisi kanun ve
yönetmeliklere uygun olarak hareket etmiştir. Hükümet, etkili bir soruşturmanın
yürütüldüğünü ve sözkonusu jandarma görevlisinin kimliğinin tespit edilerek adalet önüne
çıkarıldığını eklemektedir.
Yaşama hakkını garanti altına alan ve ölüme çarptırmanın maruz görülebileceği durumları
belirten AİHS’nin 2. maddesi, AİHS’nin temel maddeleri arasında yer almakta ve Avrupa
Konseyini oluşturan toplumların temel değerlerinden birini kapsamaktadır. AİHM, bu
hükmün ihlaliyle ilgili iddiaları titizlikle incelemelidir. AİHM, sadece Devlet görevlilerinin
etkili olarak kuvvet kullanmalarını değil, aynı zamanda bütün bu olayları çevreleyen
koşulların tamamını özellikle hukuki çerçeveyi veya hazırlanmaları ve denetimleriyle ilgili
düzenlenmeleri dikkate almalıdır. ( 27 Eylül 1995 tarihli McCann ve Diğerleri-Birleşik
Krallık; Makaratzis-Yunanistan, no 50385/99)
Polis memurları, görevlerini icra ettikleri sırada ki bu ister önceden hazırlanmış bir operasyon
durumunda ister tehlikeli olarak algılanan bir kişinin aniden yakalanması durumunda belirsiz
olmamalıdır: hukuki ve idari bir çerçeve kanunların uygulanmasından sorumlu kişilerin güç
ve ateşli silahlar kullanabileceği sınırlı durumları konuya ilişkin uluslararası kuralları göz
önünde bulundurarak tanımlamalıdır. ( Makaratzis, sözü edilen §59)
Çağdaş toplumlarda, Polis’in üstlendiği görevin zorluğu ve insanoğlunun öngörülemeyen
tutumu dikkate alındığında, iç hukuk yetkililerine yüklenen sorumluluğun ağırlığı tahammül
edilemez bir boyutu oluşturmamalıdır.( Makaratzis §69)
İç hukuk dikkate alındığında, AİHM, jandarma görevlileri tarafından ateşli silahların
kullanımına ilişkin başlıca metnin Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliği
olduğunu not etmektedir. Bu yönetmeliğin 39. maddesi jandarma görevlisinin ateşli silah
kullanabileceğini durumları sınırlayıcı bir şekilde sıralamıştır. Yönetmeliğin 40. maddesi,
silah kullanımı en son çare olarak öngörmekte ve ayağa doğru ve serbest atıştan önce havaya
ihtar atışları yapması gerektiğini dile getirmektedir.Anayasa2nın 17. maddesi uyarınca
öldürme gücüne başvurmanın sadece “ Kanunun izin verdiği mutlak zorunluluk durumunda”
mazur görülebileceğini vurgulamak gerekir. Sonuç olarak, belirtilen kural ile AİHS’nin 2§2.
maddesindeki “ kesinlikle gerekli” terimleri arasındaki fark, sırf bu veriden hareketle
AİHS’nin 2§1.maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterince önemli değildir.
(Perk ve Diğerleri-Türkiye, no 50739/99)
Başvuranların yakınlarının ölümüne neden olan koşullar itiraz konusu yapılamaz.
Başvuranlar, Mehmet’in güvenlik güçleri tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünü hiçbir
zaman iddia etmemişlerdir.
Dosyada bulunan belgelere göre, güvenlik güçleri, terörist olduğundan şüphelenilen bir
kişinin verdiği bilgilerin ardından, patlayıcı madde bulmak için Diyarbakır’da bulunan bir
evde arama yapmışlardır. Jandarma görevlilerine, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle
Şubesi ekipleri ve bir mayın temizleme ekibi yardımcı olmuştur. Sözkonusu çevrede güvenlik
önlemleri alınmıştır. Aramanın sonunda, iki jandarma eri tarafından nakil aracına götürülen
sözkonusu kişi, kelepçeleri çıkarıldığından dolayı, Jandarma görevlilerinden birine dirsek
atmak suretiyle ellerinden kaçmıştır. Güvenlik güçleri tarafından kaçan teröristi yakalamak
için kovalamaca başlatılmıştır.
Şüphelinin kaçmasıyla birlikte, güvenlik güçleri duruma uygun hareket etmek zorunda
kalmışlardır. Güvenlik güçleri kaçan teröriste dur ihtarında bulunmuş ardından bu
kovalamacıyı sona erdirmek için jandarma görevlisi Ö.D uyarı atışında bulunmuştur. Bu
esnada uyarı atışlarından biri sekmiş ve kaza ile başvuranların yakınının ölümüne neden
olmuştur.
Operasyonda yer alan güvenlik güçlerinin sayısı, kimlikleri ve ölüme sebebiyet veren ateşi
açan jandarma görevlisinin kimliği öğrenilmiştir. Yapılan balistik inceleme, maktule gelen
kurşunun kovalama sırasında silahını kullanan tek kişi olan jandarma görevlisi Ö.D’nin
silahından çıktığını doğrulamıştır. Bu noktada jandarma görevlisinin dört el ateş ettiğini ve
silahını otomatik ayarda kullanmadığını belirtmek gerekmektedir. Başvuranların yakınlarının
ölümü, kendisine isabet eden bir kurşunun ölümcül yaraya neden olmasından dolayı bir
şansızlığın sonucudur.
B. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında
AİHM, AİHS’nin 2. maddesiyle zorunlu kılınan yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün
1. maddede tanımlanan ‘kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci
bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanı(ma)’ genel ödevi ile birlikte ele alındığında,
güce başvurma sonucunda insan ölümü meydana geldiği takdirde etkili bir soruşturma
yürütülmesini öngördüğünü ve kapsadığını hatırlatmaktadır. (McCann ve diğerleri, adıgeçen,
§ 161, ve Kaya – Türkiye, 19 Şubat 1998, § 105). Bu tür bir soruşturmanın amacı, Devlet
görevlilerinin ya da Devlet organlarının, karıştıkları vakalarda sorumlulukları altında
gerçekleşen ölüm olaylarına ilişkin olarak hesap vermelerini güvence altına almak ve yaşam
hakkını koruyan ulusal kanunların etkili bir biçimde uygulanmasını temin etmektir.
(Anguelova – Bulgaristan, no: 38361/97, § 137).
Soruşturma, güç kullanımının sözkonusu dava koşullarında meşru olup olmadığının
belirlenmesi ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılması noktasında etkili olmalıdır (Oğur
– Türkiye, no: 21594/93, § 889. Yetkili makamlar sözkonusu olaylara ilişkin delillerin elde
edilmesi için gerekli makul önlemleri almalıdırlar. Dava koşullarını ya da sorumlulukları
ortaya koyma kapasitesini azaltan her türlü soruşturma zaafiyeti, soruşturmanın istenen
etkinlikte olmadığı sonucuna varılması tehlikesi ile karşı karşıya bırakır (Kelly ve diğerleri –
Birleşik Krallık, 30054/96, §§ 96-97, 4 Mayıs 2001, Anguelova, adıgeçen, §§ 139 ve 144, ve
Natchova ve diğerleri – Bulgaristan, no: 43577/98, 43579798, § 113).
Mevcut davada olayın ardından soruşturmayı yürütmekle sorumlu kılınan makamların
başlattıkları girişimler konusunda herhangi bir ihtilaf mevcut değildir. Olay meydana gelir
gelmez kesin ölüm koşullarının tespit edilmesi amacıyla ex officio bir soruşturma
başlatılmıştır.
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir yargılama başlatılması için üç yıl beklendiği
doğruysa da, bu durum öncelikle idari soruşturma süresi ve Danıştay’ın temyiz başvurusunu
incelemesi ile açıklanabilir. Müteakiben, çeşitli mahkemeler tarafından ratione materiae
takipsizlik kararları verilmiştir. AİHM, soruşturmanın etkililiğinin yargılamanın ceza
mahkemeleri önünde toplam olarak üç yıl sürmesinden etkilenmediğini değerlendirmektedir.
Ayrıca AİHM, başvuranın ağır ceza mahkemesi önünde yapılan yargılamada müdahil taraf
teşkil etmiş olması sebebiyle bu yargılamaya tam olarak katıldığını kaydetmektedir.
Yargılamanın hiç bir aşamasında başvuran operasyonun gidişatından ya da soruşturmanın
etkisizliğinden şikayetçi olmamıştır.
Netice itibariyle AİHM, yetkili makamların AİHS’nin 2. maddesinin gerekleri bakımından
tatmin edici bir soruşturma yürüttüğünü tespit etmektedir.
AİHS’nin üçüncü kişilerin cezai olarak kovuşturulmasını ya da mahkum ettirilmesini ne de
her kovuşturmanın bir mahkumiyetle sonuçlanması gerektiğini varsayan bir sonuç
yükümlülüğü içerdiğini hatırlatan AİHM, 2. maddenin usulü bakımından ihlal edildiği
iddiasının mevcut davada kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır.
III. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, idare mahkemesinin adli yardım taleplerini geri çevirmesinin mahkemeye erişim
hakkından kendilerini mahrum bıraktığını ve buna bağlı olarak yakınlarının ölümü dolayısıyla
maruz kaldıkları zararın tazmininin mümkün olmadığını savunmaktadırlar. Bu hususta
başvuranlar AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğini düşünmektedirler.
Maddi imkansızlıklarını öne süren başvuranlar aşırı yargılama masrafı tutarlarından şikayet
etmektedirler. Başvuranlar bu hususta Aït Mouhoub – Fransa (28 Ekim 1998 tarihli karar), ve
Kreuz – Polonya (no: 28249/95) davalarına atıfta bulunarak idare mahkemesi tarafından adli
yardım taleplerini geri çevirmek üzere ileri sürülen gerekçelerden şikayetçi olmaktadırlar.
Başvuranlar avukat ücretlerinin yargılamanın sonucuna bağlı olduğunu belirtmektedirler.
AİHM, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını ve zımnen kabul edilmiş bazı
sınırlamalara konu olabileceğini zira doğası gereği Devlet’in bu hususta yaptığı
düzenlemelere tabi olduğunu anımsatmaktadır. AİHS’nin 6 § 1 maddesi müştekilerin medeni
hak ve yükümlülüklerine ilişkin kararlar noktasında mahkemeye erişim haklarını etkin
biçimde teminat altına almaktaysa da, bu hususta kullanılacak araçların seçimini Devlet’e
bırakır. Ancak sözleşmeci Devletler bu alanda bir takdir payına sahiptirler. Hiç kuşkusuz bu
noktada AİHS’nin gereklerine riayet edilip edilmediği konusunda bir karar verilmesi görevi
AİHM’ye aittir (Airey – İrlanda, 9 Ekim 1979 tarihli karar, ve Z. Ve diğerleri – Birleşik
Krallık, no: 29392/95, §§ 91-93).
Mahkemeye erişim noktasında konulan sınırlar bir
yargılanabilirin mahkemeye erişim hakkını ihlal edecek biçimde bir kısıtlama getiremez. Bu
sınırlamanın AİHS’nin 6 § 1 maddesi ile uyuşması ancak kullanılan araçlarla gözlenen hedef
arasında makul bir oran mevcut olduğu ölçüde mümkündür (Bellet – Fransa 4 Aralık 1995).
Sözkonusu sınırlama maddi nitelikli bir sınırlama olabilir (Kreuz, adıgeçen, § 54). AİHM,
adaletin iyi idaresinin menfaatinin, bir kimsenin mahkemeye erişimi noktasında maddi
kısıtlamalar konulabilieceğini asla göz ardı etmemiştir (Tolstoy-Milovslavsky – Birleşik
Krallık, 13 Temmuz1995, §§ 61...). Sivil mahkemelere yapılan taleplere ilişkin masrafların
ödenmesinin istenmesi AİHS’nin 6 § 1 maddesi anlamında mahkemeye erişim hakkının
sınırlanması olarak kabul edilemez ( Kreuz, adıgeçen, § 60).
Bununla birlikte, başvuranın ödeme gücü, özel koşullar hesaba katılarak takdir edilen
masrafların tutarı ve sözkonusu sınırlamanın uygulamaya konulduğu yargılama safhası gibi
unsurlar ilgilinin mahkemeye erişim hakkı ve davasının «(...) bir mahkeme» tarafından
görülüp görülmediğinin belirlenmesi bakımından dikkate alınmalıdır (Kreutz, adıgeçen, § 60,
Weissman ve diğerleri – Romanya, no: 63945/00, § 37, ve Iorga – Romanya, no: 4227/02, §
39, 25 Ocak 2007).
Mevcut davada yargılama giderlerinin ödenmemesi, idare mahkemesinin başvuranların
talebini yapılmamış olarak olarak kabul etmesine yol açmıştır. Bu nedenle sözkonusu
sınırlama yargılamanın başında, yani ilk derece mahkemesi önünde yapıldığı sırada
konulmuştur.
İstenen yargılama giderleri 50.463.900 TL tutarında idi (yaklaşık 170 Euro). Olayların
meydana geldiği dönemde iki aylık asgari ücrete denk gelen bu tutar ilk bakışta çok yüksek
gözükmese de yakınlarının ölümü sonrasında artık hiçbir gelirleri kalmayan başvuranlar için
büyük bir meblağ teşkil etmekteydi. Bu hususta Asliye Hukuk Mahkemesi üç yıl evvel
ilgililerin sundukları fakirlik belgesine istinaden adli yardım tahsisinde bulunmuştu.
Sözkonusu Başvuranların ekonomik durumlarında sözkonusu dönemden bu yana bir düzelme
olduğunu gösteren herhangi bir dosya unsuru mevcut değildir. 26 Ekim 1998 tarihinde idare
mahkemesine gönderilen mektupta başvuranların hiçbir gelir kaynağı bulunmadığı
belirtilmiştir.
AİHS’nin teorik ya da hayali hakları değil somut ve gerçek hakları korumayı amaçladığını
hatırda tutmak gerekir. Bu itibarla AİHM, herhangi bir kaynağına sahip olmayan başvuranlar
için yargılama giderleri tutarının aşırı bir yük teşkil ettiği kanaatine varmaktadır (bkz. Iorga,
adıgeçen, § 43).
Ancak idare mahkemesi, bir avukat tarafından temsil edilmeleri sebebiyle başvuranların
yargılama giderlerini ödemelerinin imkansız olduğunu iddia edemeyeceklerini
değerlendirmiştir. Mahkeme kararını desteklemek üzere Danıştay’ın bir içtihadını mesnet
göstermiştir.
AİHM’ye göre idare mahkemesinin bu hususta sunduğu gerekçe uygun değildir. İdare
mahkemesi, sadece bir avukat yardımından faydalanmış oldukları gerekçesiyle başvuranları
yeterli gelire sahip kabul etmiştir. Böylece mahkeme ilgililerin gerçek mali durumlarını
hesaba katmayan bir değerlendirmede bulunmuştur. İdare mahkemesine gönderilen 26 Ekim tarihli mektupta başvuranların avukatı, avukatlık ücretini tahsil edemediğini belirtmiştir.
İdare mahkemesinin yapılan talebin temelsiz olduğu yönündeki ilk gerekçeye ilişkin olarak
AİHM, mahkemenin devletin parasını makul bir başarı şansına sahip talepte bulunan
kimselere adli yardım adı altında tahsis etmemek yönündeki meşru bir şüpheden ilham
aldığını kabul etmektedir. Adli yardımdan yararlanmaya elverişli davaların belirlenmesini
sağlayan bir uygulama yürürlüğe konulmadan adli yardım sistemi işleyemez (bkz. Gnahoré –
Fransa, no: 40031/98, § 41, ve Essaadi – Fransa, no: 49384/99, §§ 33, 26 Şubat 2002).
Bununla birlikte Aerts davasında AİHM, «adli yardım bürosu iddianın haklı olmadığı
gerekçesiyle [adli yardım] talebi [ni] reddetmekle [başvuranın] mahkeme hakkını» ettiği
hükmüne varmıştı (Aerts – Belçika, 30 Temmuz 1998, § 60). Müteakiben Belçikalı yasa
koyucu adli yardıma ilişkin yasada değişiklik yaparak bu yöndeki taleplerin yalnızca açıkça
dayanaktan yoksunluk sebebiyle reddedilmesi kuralını yürürlüğe koymuştur (bkz. Debeffe –
Belçika, no: 64612/01, 9 Temmuz 2002). Adli yardım bürosu gibi idare mahkemesi de aynı
şekilde başvuranların talebinin yerindeliği hakkında bir hükme varmıştır. Bu noktada AİHM
başvuranların tazminat talebinin yerindeliğine dair bir takdirde bulunamayacağını
hatırlatmaktadır. Ancak yine de AİHM, Türk yasa koyucu tarafından yürürlüğe konulmuş adli
yardım sisteminin yargılanabilirleri keyfilikten koruyacak niteliği haiz gerekli tüm usul
güvencelerini sunmadığının altını çizmeye mecbur addetmektedir. Bu görevin adli
makamlara, asıl talep üzerinde bir hüküm vermeye davet edilen mahkemeye tevdi edildiği
doğruysa da Türk Hukuku talebin yerindeliği hakkındaki mahkemenin takdirine itiraz etme
imkanı sunmamaktadır. Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunun 469. maddesindeki hükümler
uyarınca adli yardım talebine ilişkin karar kat’i olup bu karara karşı hiçbir yasal başvuru yolu
yolu mevcut değildir. Bu nedenle adli yardım talebi taraflarca yargılama esnasında sunulan
yazılı belgeler temelinde yapılan tek bir incelemenin konusu olmaktadır. Taraflar duruşma
sırasında dinlenmemekte ve itirazda bulunma imkanına sahip bulunmamaktadırlar.
Son olarak AİHM adli yardım talebinin reddinin başvuranları davalarının bir mahkeme
tarafından görülmesi imkanından tamamen yoksun bıraktığını kaydetmektedir.
Bu unsurları ve yargılama başlangıcında konulan sınırlamayı göz dönünde bulunduran AİHM,
Devlet’in, mahkemeye erişim hakkını AİHS’nin 6 § 1 maddesinin gereklerine uygun bir
şekilde düzenleme yükümlülüğünü yerine getirmeyerek bu alanda kendisine tanınan takdir
payını aştığı kanaatine varmaktadır.
Bu nedenle Hükümet’in itirazını reddederek AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine
hükmetmek yerinde olacaktır.
IV. AİHS’NİN 13. MADDESİ VE 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL
EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDA
AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunan başvuranlar yakınlarının ölümünden sorumlu olan
kimse hakkında hüküm verilmesini mümkün kılacak adli bir duruşma yapılmamasından
şikayetçi olmaktadırlar. No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine atıfta bulunan başvuranlar yakınlarının ölümüyle
birlikte maddi destekten mahrum bırakıldıklarını ileri sürmektedirler.
Yukarıda vardığı sonuçları göz önünde bulunduran AİHM, bu şikayetlerin ayrıca
incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmıştır.
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar yakınlarının maddi desteğinden mahrum bırakıldıklarını belirtmektedirler.
Başvuranlar 233.215 Euro olarak hesapladıkları maddi kayıplarının tazminini talep
etmektedirler. Başvuranlar bu tutarı hesaplarken, ulusal mahkemelerin davalarını yargılama
giderlerinin ödenmemesi nedeniyle açılmamış olarak kabul etmemeleri durumunda
kendilerine tahsis edeceği tazminat miktarını esas olarak almışlardır. Başvuranlar ayrıca
80.000 Euro manevi tazminat talep etmektedirler.
Hükümet bu meblağlara itiraz etmektedir.
AİHM başvuranların davasının açılmamış olarak kabul edilmemesi halinde tazminat
yagılamasından çıkacak sonuç üzerinde tahminde bulunmayacaktır. Bununla birlikte AİHM,
başvuranlara tazminat davalarının yerindeliğine ilişkin bir karar elde etme imkanı
verilmediğini değerlendirmektedir.
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun olarak başvuranlar Asya Bakan’a
kendisi ve çocukları Engin ve Ruşen için 7.500 Euro ve Abdullah Bakan için 1000 Euro
manevi tazminat ödenmesini hükme bağlamıştır (bkz. Uçak ve diğerleri – Türkiye, no:
75527/01 ve 11837/02, § 83, 27 Mart 2007).
B. Masraf ve harcamalar
Başvuranlar, avukatlık ücretleri ve AİHM önünde yaptığı idari harcamalar için 5.220 Euro
talep etmektedir. Başvuranlar kanıt olarak avukat çalışma saatlerini gösterir bir makbuz
sunmaktadırlar.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca, masraf ve harcamaların iadesinin ancak, gerçekliği,
zorunluluğu ve oranlarının makul olduğu ortaya konulduğu sürece mümkün olabildiğini
hatırlatmaktadır (Nikolova – Bulgaristan, no: 31195/96, § 79).
Bu alandaki içtihadını göz önünde tutan AİHM elindeki bilgilerin ışığında, başvuranlara 2.000
Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı faiz oranına üç puan eklenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümet’in ön itirazının reddine;
2. AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;
3. AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHS’nin 13. maddesi ve 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ayrıca incelenmesine
gerek olmadığına;
5. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından
başvuranlara:
i. Asya Bakan’a kendisi ve çocukları Engin ve Ruşen için 7.500 Euro
(yedi bin beş yüz) ve Abdullah Bakan’a manevi tazminat olarak 1.000 Euro
ödenmesine;
ii.masraf ve harcamalar için başvuranlara ortaklaşa 2.000 Euro (iki bin) ödenmesine;
ii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.
maddesine uygun olarak 12 Haziran 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
13
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło