50973/06;8672/07;8722/07

WyrokETPCz2008-12-09ECLI:CE:ECHR:2008:1209JUD005097306

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy Haydar Ceylan był poddany złemu traktowaniu podczas zatrzymania, naruszając art. 3 Konwencji? 2. Czy dochodzenie w sprawie zarzutów złego traktowania było skuteczne, naruszając art. 3 Konwencji? 3. Czy długość tymczasowego aresztowania skarżących była nadmierna, naruszając art. 5 ust. 3 Konwencji? 4. Czy skarżący mieli dostęp do skutecznych środków odwoławczych w celu zakwestionowania legalności ich zatrzymania, naruszając art. 5 ust. 4 Konwencji? 5. Czy skarżący mieli prawo do odszkodowania za niezgodne z prawem zatrzymanie, naruszając art. 5 ust. 5 Konwencji? 6. Czy długość postępowania karnego przeciwko skarżącym była nadmierna, naruszając art. 6 ust. 1 Konwencji? 7. Czy skarżący mieli dostęp do skutecznych środków odwoławczych w celu zakwestionowania przewlekłości postępowania karnego, naruszając art. 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że państwo ponosi odpowiedzialność za obrażenia odniesione przez Haydara Ceylana podczas zatrzymania, ponieważ rząd nie przedstawił przekonującego wyjaśnienia ich pochodzenia, a dowody medyczne potwierdzały istnienie obrażeń. Dochodzenie w tej sprawie było nieskuteczne z powodu znacznych opóźnień i przedawnienia. Długość tymczasowego aresztowania (ponad 6 lat i 11 miesięcy) oraz postępowania karnego (ponad 9 lat i 7 miesięcy) została uznana za nadmierną, biorąc pod uwagę brak szczególnej złożoności sprawy i brak wystarczających działań władz krajowych. Trybunał stwierdził również, że w prawie tureckim brakowało skutecznych środków odwoławczych zarówno do kwestionowania legalności zatrzymania, jak i do uzyskania odszkodowania za jego nadmierną długość, a także do zaskarżania przewlekłości postępowania karnego.
Stan faktyczny
Skarżący Cem Demirbaş, Haydar Ceylan i Binnaz Demirbaş zostali aresztowani w kwietniu 1999 r. pod zarzutem członkostwa w nielegalnej organizacji (TKP/ML-TİKKO) i podważania porządku konstytucyjnego. Haydar Ceylan zgłosił złe traktowanie podczas zatrzymania, co potwierdziły raporty medyczne. Postępowanie karne trwało ponad 9 lat i 7 miesięcy, a skarżący przebywali w tymczasowym aresztowaniu przez ponad 6 lat i 11 miesięcy. Władze krajowe wielokrotnie odmawiały zwolnienia ich z aresztu. Dochodzenie w sprawie złego traktowania Haydara Ceylana zostało opóźnione i ostatecznie umorzone z powodu przedawnienia.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje pozostałą część skarg za dopuszczalne. 2. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w odniesieniu do skarżącego Haydara Ceylana. 3. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji w odniesieniu do wszystkich skarżących. 4. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 4 Konwencji w odniesieniu do wszystkich skarżących. 5. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 5 Konwencji w odniesieniu do wszystkich skarżących. 6. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w odniesieniu do wszystkich skarżących. 7. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji w odniesieniu do wszystkich skarżących. 8. Zasądza zadośćuczynienie: Haydar Ceylan: 17 500 EUR za szkodę niemajątkową i 1 250 EUR za koszty i wydatki. Cem Demirbaş: 7 500 EUR za szkodę niemajątkową i 1 000 EUR za koszty i wydatki. Binnaz Demirbaş: 7 500 EUR za szkodę niemajątkową i 1 000 EUR za koszty i wydatki. 9. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   OF EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no. 50973/06, 8672/07 ve 8722/07)   KARAR   STRAZBURG   Aralık 2008   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 50973/06, 8672/07 ve 8722/07 no’lu   davanın nedeni T.C. vatandaşları Cem Demirbaş, Haydar Ceylan ve Binnaz Demirbaş’ın   (“başvuranlar”), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sırasıyla 8 Aralık 2006, 15 Şubat 2007   ve 17 Şubat 2007 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin   (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları üç başvurudur.   Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından Z. Polat tarafından temsil edilmiştir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuranlar, sırasıyla 1977, 1974 ve 1974 doğumludur ve İstanbul’da yaşamaktadır.   A. Başvuranların yakalanması, tutuklanması ve yargılanması   Cem Demirbaş ve Haydar Ceylan, 18 Nisan 1999’da; Binnaz Demirbaş, 19 Nisan   1999’da yakalanmıştır. Binnaz Demirbaş ve Cem Demirbaş hakkında hazırlanan yakalama   tutanağına göre, Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist – Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş   Ordusu (TKP/ML-TİKKO) adlı yasadışı örgüte üye oldukları şüphesiyle yakalanmışlardır.   Müteakiben İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına   alınmışlardır.   Nisan 1999’da başvuranlar, önce Cumhuriyet Savcısı ve müteakiben kendilerini   sorgulayarak ifadelerini kayda geçiren İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi   önüne çıkarılmışlardır. Nöbetçi hakim, başvuranların tukuklanmasına karar vermiştir.   Haziran 1999’da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   başvuranlar ve diğer dokuz kişi aleyhinde bir iddianame sunmuştur. Başvuranlar, eski   TCK’nın 146/1 maddesince yasaklanan devletin anayasal düzenini bozmak suçuyla itham   edilmiştir.   Ağustos 1999’da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, davanın esasına ilişkin ilk   duruşmayı yapmış, takip eden 12 duruşma ise, iddianamenin açıktan okunması,   başvuranlardan savunmalarının istenmesi ve kimlik tespiti ile sabıka kayıtlarının elde edilmesi   ile geçmiştir. Başvuranlar, bazı görgü tanıklarının dinlenmesini ve böylece, diğer hususlar   yanında, soruşturmanın kapsamının genişletilmesini talep etmişler ancak talepleri   reddedilmiştir.   Mayıs 2002’de birinci derece mahkemesi, başvuranları suçlandıkları üzere mahkûm   etmiş ve ölüm cezasına çarptırmıştır. Ceza, daha sonra ömür boyu hapis cezasına çevrilmiştir.   Başvuranlar temyize gitmiş, 17 Nisan 2003’te Yargıtay kararı bozmuştur.   Haziran 2003’te başvuranlar aleyhindeki dava, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi   önünde yeniden görülmeye başlanmıştır.   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   Haziran 2004’te Resmi Gazete’de yayımlanan 16 Haziran 2004 tarihli ve 5190 no’lu   Kanun ile devlet güvenlik mahkemeleri kaldırılmıştır. Başvuranlar aleyhindeki dava dosyası,   İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.   Başvuranlar ve yasal temsilcileri, 14 Şubat 2007 tarihine kadar birçok defa hem İstanbul   DGM hem de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde başvuranların tutuksuz yargılanmalarını   talep etmiştir. Birinci derece mahkemesi her defasında “suçun niteliği, delillerin durumu ve   kaçma tehlikesinin devam etmesi” nedeniyle başvuranların taleplerini reddetmiştir. Binnaz   Demirbaş 15 Nisan 2002’de, diğer iki başvuran 25 Temmuz 2005’de tutukluluklarının   devamına ilişkin kararlara itiraz etmiştir. İtirazlar sırasıyla 17 Nisan 2002 ve 5 Eylül 2005   tarihlerinde reddedilmiştir.   Şubat 2007’de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların tutuksuz   yargılanmalarına karar vermiştir.   Dava dosyasındaki bilgilere göre, 2 Haziran 2003 tarihinden beri başvuranlar   hakkındaki cezai yargılama kapsamında on üç duruşma düzenlenmiş olup dava halen   derdesttir.   B. Haydar Ceylan’ın gözaltında kötü muamele gördüğü iddiası   Nisan 1999 tarihinde saat 13.00’te yakalanmasını müteakiben, Haydar Ceylan ilk   olarak İstanbul’daki Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne getirilmiştir.   İki polis memuru tarafından hazırlanan yakalama tutanağına göre, Haydar Ceylan   “şüpheli” bulunması nedeniyle polis memurları tarafından yakalanmıştır. Raporu, başvuranın   imzalamayı reddettiği kaydedilmiştir. Aynı gün saat 13.45’te, üç polis memuru tarafından   başvuranın üstünün aranmasına ilişkin başka bir rapor hazırlanmıştır. Raporda, başvuranın   üzerinde bulunan eşyaların kendisine verildiği belirtilmiştir. Sözkonusu raporda da başvuranın   imzalamayı reddettiği kaydedilmiştir. Üzerinde başvuranın imzası ya da imzalamayı   reddettiğine ilişkin bir not bulunmayan tarihsiz üçüncü bir rapora göre, başvuran üzerinin   aranmasına karşı çıkmış, Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulduğu   sırada bir pencereden kaçmaya teşebbüs etmiş ve polis memurları, güç kullanarak kaçmasını   engellemiştir.   Aynı tarihte başvuran, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne sevk   edilmiştir.   Nisan 1999 tarihinde, sabaha karşı 3.42’de, başvuran bir doktor tarafından muayene   edilmiştir. Sırtında, sol göz kapağında ve sol omzunda çürükler tespit edilmiştir.   Nisan 1999 tarihinde, 17.45’te başvuran bir kez daha doktor tarafından muayene   edilmiştir. Sağ kaşında ve burnunun sol kısmında kabuk bağlamış iki yara ve sol omzunda   kabuk bağlamış bir diğer yüzeysel yara tespit edilmiştir.   Başvuran 25 Nisan 1999 tarihinde, sabah 10.30’da savcı ve nöbetçi hakim huzuruna   çıkarılmadan önce, Adli Tıp Kurumu Beyoğlu Şubesi’nde muayene edilmiştir. Başvuranı ve   diğer dokuz kişiyi muayene eden doktor, başvuranın sağ kaşında ve burnunun sol kısmında   0.2-0.3 cm çaplı yaralar bulunduğunu kaydetmiştir. Aynı zamanda, sol omzunda 1x1 cm.lik   kabuk bağlamış bir yara tespit etmiştir.   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   Aynı gün Haydar Ceylan, DGM nöbetçi hakimine polis tarafından gözaltında tutulduğu   sırada işkenceye maruz kaldığını belirtmiştir. Kollarından asılmış, üzerine su sıkılmış ve   dövülmüştür.   Mart 2000 ve 22 Mayıs 2002’de Haydar Ceylan, İstanbul DGM önünde ifade vermiş   ve diğer hususlar yanında polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada işkenceye maruz   kaldığını ifade etmiştir. 3 Mart 2000 tarihli ifadesinde başvuran, maruz kaldığını iddia ettiği   kötü muameleyi ayrıntılı şekilde anlatmıştır.   Haziran 2002’de başvuranın yasal temsilcisi, başvurana kötü muamele yaptıkları iddia   edilen polis memurları aleyhinde Fatih Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette bulunmuştur.   İddialarını desteklemek üzere, başvuran hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını sunmuştur.   Başvuranın temsilcisinin dilekçesini kabul eden Fatih Cumhuriyet Savcısı, kötü   muamele iddialarına ilişkin soruşturma başlatmıştır.   Ağustos 2002’de Fatih Cumhuriyet Savcısı, Gaziosmanpaşa ve İstanbul Emniyet   Müdürlüğünde kötü muameleye uğradığını iddia eden Hasan Ceylan’ın ifadesini almıştır.   Kasım 2002’de Cumhuriyet Savcısı, başvuranı yakalayan polis memurlarından biri   olan H.İ.’nin ifadesini almıştır. H.İ., sağlık raporlarında kaydedilen yaraların, başvuranın   emniyet müdürlüğünden kaçmaya ve polis memurlarının bunu önlemeye çalıştığı sırada   oluştuğunu kaydetmiştir. H.İ., işkence iddialarını reddetmiştir.   Şubat 2003’te Cumhuriyet Savcısı polis memuru M.Ö.’nün ifadesini almış, M.Ö.,   ifadesinde başvuranın pencereden atlayarak kaçmaya teşebbüs ettiğini ve kendilerinin de güç   kullanmak durumunda kaldıklarını belirtmiştir.   Ağustos 2003’te Fatih Cumhuriyet Savcısı, H.İ. ve M.Ö. aleyhinde, eski Ceza   Kanunu’nun 245. maddesi uyarınca, Haydar Ceylan’a kötü muamelede bulunmakla suçladığı   bir iddianame sunmuştur.   Eylül 2003’te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi önündeki duruşmada usule ilişkin   işlemler yapılmıştır. Davanın esasına ilişkin ilk duruşma için tarih olarak 18 Aralık 2003   belirlenmiştir.   Eylül 2003’te Haydar Ceylan, Kandıra Asliye Ceza Mahkemesi önünde kötü   muameleye maruz kaldığı yönündeki iddialarını yinelemiştir (O sırada Kandıra’daki   cezaevinde tutuklu bulunmaktaydı). Başvuranın ifadesinin yer aldığı duruşma tutanağı, Fatih   Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.   Aralık 2003’te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın kötü muamele iddialarını   bir kez daha reddeden H.İ.’nin ifadesini almıştır. Aynı gün Fatih Asliye Ceza Mahkemesi,   başvuranın müdahil olarak yargılamaya katılmasını kabul etmiştir.   Esasa ilişkin 6 Temmuz 2004 tarihli ikinci duruşmanın sonunda mahkeme, bir adli tıp   uzmanının, başvuranın iddia ettiği gibi kötü muameleye maruz kalıp kalmadığı hususunda   görüşlerini bildirmesine karar vermiştir.   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   Adli tıp uzmanı, belirtilmeyen bir tarihte, başvuranın geçirmiş olabileceği fiziksel ve   psikolojik travmaya ilişkin olarak birinci derece mahkemesinin, Adli Tıp Kurumu yetkili   biriminin tıbbi görüşünü almasını tavsiye etmiştir.   Kasım 2004’te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’ndan başvuranın   davasına ilişkin bir rapor hazırlamasını istemiştir.   Belirsiz bir günde, Adli Tıp Kurumu, Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nden başvuran   hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını talep etmiştir. Ayrıca, başvuranın sağlık   muayenesinden geçmek üzere kuruma gönderilmesini istemiştir.   Mart 2005’te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nden   başvuran hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını talep etmiştir.   Haziran ve 20 Ekim 2005’te birinci derece mahkemesi, İstanbul Ağır Ceza   Mahkemesi’nin talebine cevap vermemesi nedeniyle duruşmaları ertelemiştir.   Mart 2006’te Fatih Cumhuriyet Savcısı, mahkeme önünde, suçlanan polis   memurlarının eylemlerinin, eski Ceza Kanunu’nun 243. maddesi bağlamında işkence olarak   tanımlanabileceğini ve bu nedenle, ağır ceza mahkemelerinin, davayı inceleme yetkisi   bulunduğunu ifade etmiştir.   Aynı gün Fatih Asliye Ceza Mahkemesi İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi lehine   görevsizlik kararı vermiştir.   Ekim 2006’da İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önündeki ilk duruşmada usule ilişkin   işlemler yapılmıştır. Davanın esasına ilişkin ilk duruşma için tarih olarak 1 Aralık 2006   belirlenmiştir.   Aralık 2006’da İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, zamanaşımına uğramış olması   nedeniyle polis memurları aleyhindeki cezai kovuşturmanın sona erdirilmesi gerektiği   sonucuna varmıştır.   HUKUK   I. HAYDAR CEYLAN’A İLİŞKİN OLARAK AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL   EDİLDİĞİ İDDİASI   İkinci başvurudaki başvuran Haydar Ceylan, AİHS’nin 3. ve 13. maddelerine dayanarak   gözaltında kötü muameleye uğramış ve yetkililerin sorumluları cezalandırmamış olmasından   şikâyetçi olmuştur.   AİHM, sözkonusu iddiaların sadece 3. maddeden hareketle incelenmesi gerektiği   kanaatindedir.   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet, başvuranın 3. maddeye dayalı şikâyetinin AİHS’nin 35/1 maddesinde   belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmesi gerektiğini   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   savunmuştur. Başvuranın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi kararına itiraz etmediğini ifade   etmişlerdir.   Başvuran, cevaben eski TCK’nın 102/4 maddesinin, 243. madde ile birlikte ele   alındığında kamu görevlilerinin yaptığı kötü muamele ve işkence suçlarının yargılanmasında   beş yıllık zamanaşımının öngörüldüğünü savunmuştur. Eski TCK’nın 104/2 maddesine göre   102. maddede tanımlanan zamanaşımı sürelerinin işleyişi mahkûmiyet hükmü, yakalama,   tevkif ve sanığın sorgulanması gibi birtakım olaylar nedeniyle kesintiye uğrayabilmekte ve bu   tür durumlarda zamanaşımı, son kesilme olayından itibaren yeniden işlemeye başlamaktadır.   Yine de aynı paragrafa göre zamanaşımı, en fazla 102. maddede belirtilen sürenin yarısı kadar   uzatılabilmektedir. Dolayısıyla kötü muamele ve işkence suçlarının yargılanması için   tanınmış süre, yedi yıl altı ayın bitiminde dolmuştur. Başvuran gözaltında kötü muameleye   uğramasının üzerinden yedi yıl altı ay geçtiğini doğrulamaktadır; dolayısıyla ağır ceza   mahkemesinin kararı eski TCK’nın 102. ve 104. maddelerine uygundur. Bu nedenle   Yargıtay’a yapılacak bir itirazın sözkonusu dava koşullarında başarı şansı bulunmamaktadır.   AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının   başvuranları öncelikle iddia edilen ihlaller nedeniyle tazminat elde edilebilmesi amacıyla iç   hukuk sisteminde normalde mevcut ve yeterli çareleri kullanmaya zorunlu kıldığını hatırlatır.   Yolların mevcudiyeti teori ve pratikte yeterince açık olmalıdır; aksi takdirde bunlar zaruri   erişilebilirlik ve etkililikten yoksun olacaktır (bkz. Chitayev and Chitayev – Rusya, no.   59334/00). AİHM ayrıca çarenin sözkonusu zamanda teori ve pratikte etkili ve kullanılabilir   olduğu; yani erişilebilir olduğu, başvuranın şikâyetleri bağlamında telafi sunduğu ve başarı   konusunda makul ümit verdiği konusunda AİHM’yi ikna etmek sorumluluğunun bu iddiayı   ortaya atan Hükümete ait olduğunu hatırlatır (bkz. Sejdovic – İtalya [BD], no. 56581/00).   Somut davada AİHM, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranın şikâyeti üzerine   iki polis memuru aleyhine açılan davayı kapatmış olduğunu ve başvuranın sözkonusu davaya   müdahil olarak katılmış olmasına rağmen karara itiraz etmediğini gözlemler. O halde AİHM,   somut dava koşullarında Yargıtay’da yapılacak olan bir temyizin Haydar Ceylan’ın AİHS’nin   3. maddesine dayanan şikâyeti bakımından etkili bir hukuk yolu oluşturup oluşturmayacağını   belirlemelidir.   AİHM, olay zamanında yürürlükte olan TCK’nın 102. ve 104. maddelerine göre kötü   muamele davalarına ilişkin olarak yedi yıl altı aylık kesin bir zamanaşımının öngörüldüğünü   kaydeder. Bu bağlamda AİHM, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi iki polis memuru hakkındaki   kovuşturmayı zamanaşımı nedeniyle sona erdirdiğinde başvurana yapıldığı iddia edilen kötü   muamelenin üzerinden gerçekten de yedi yıl altı ay iki haftalık bir sürenin geçmiş olduğunu   gözlemler. Ancak AİHM başvuranın kararı temyize götürüp, eski TCK’da öngörülen kesin   zamanaşımı süresini dikkate alarak birinci derece mahkemesi kararını sadece onayacak olan   Yargıtay önünde kötü muamele iddialarını neden bir kez daha dile getirmesi gerektiğine   anlam verememektedir. Hükümet ayrıca Yargıtay’a yapılacak itirazın başvuranın 3. maddeye   dayanan şikâyetleri bağlamında nasıl bir telafi sağlayacağına ayrıntılı bir açıklama   getirmemiştir. İddialarını desteklemek üzere Yargıtay’ın benzer davalardaki kararlarının   nüshalarını da sunmamışlardır.   AİHM, somut dava koşullarında Yargıtay’da yapılacak temyiz yargılamasının Haydar   Ceylan’ın AİHS’nin 3. maddesine dayanan şikâyeti bağlamında başarı şansı taşımadığını   tespit etmiştir. Bu nedenle Hükümetin ön itirazını reddeder.   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik   unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   1. Sorumlu devletin AİHS’nin 3. maddesinin esasa ilişkin kısmı ışığında sorumluluğu   Hükümet Haydar Ceylan’ın kötü muamele iddialarının asılsız olduğunu savunmuştur.   Başvuranın kaçma girişiminde bulunması nedeniyle polis memurlarının kendisini zaptetmek   için güç kullanmak zorunda kaldığı sırada yaralandığını belirtmiştir. Hükümet ayrıca   başvuranın ulusal mahkemeler ve AİHM önünde olaylara ilişkin ifadesinin tutarlılık   taşımadığını savunmuştur. Sonuç olarak, başvuranın kötü muamele iddialarının makul   şüphenin ötesinde kanıtlanamayacağını ifade etmişlerdir.   Haydar Ceylan, ulusal yetkililere uğradığı kötü muamelenin ayrıntılı tarifini ilettiğini   belirtmiştir. Yumruklanmış, tekmelenmiş, yere yatırılmış ve dövülmüş, falakaya yatırılmış,   üzerine su sıkılmış ve uzun süre ayakta durmaya zorlanmıştır. Gaziosmanpaşa Emniyet   Müdürlüğü’ndeki gözaltı sırasında kaçma girişiminde bulunduğunu belirten ve kendi imzasını   taşımayan tarihsiz polis raporunda yer alan iddiaları reddetmiş ve raporun sahte olduğunu   ifade etmiştir.   AİHM AİHS’nin 3. maddesinin, istisnalara yer ve AİHS’nin 15/2 maddesine göre   ihlaline izin verilmeyen, demokratik bir toplumun en temel değerlerini muhafaza ettiğini   hatırlatır (bkz. Selmouni – Fransa [BD], no. 25803/94). AİHM, bir kişinin sağlıklı olarak   gözaltına alınıp tahliye olduğunda yaralanmış olduğu görüldüğünde sözkonusu   yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmenin ve başvuranın   iddialarına, özellikle de bunlar tıbbi raporlarla desteklenmişse, şüphe getirecek deliller ortaya   koymanın, devletin görevi olduğunu yineler. Aksi halde AİHS’nin 3. maddesine dayalı açık   bir sorun ortaya çıkacaktır (bkz. diğer birçok kararın yanısıra Selmouni, yukarıda anılan ve   Çelik ve İmret – Türkiye, no. 44093/98). AİHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla ‘her   türlü makul şüpheden uzak’ delil ölçütüne başvurmaktadır. Bununla birlikte, böyle bir delil,   yeterli derecede kuvvetli, belirli ve tutarlı bir göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen   karineler demetinden de doğabilmektedir (bkz. Hacı Özen – Türkiye, no. 46286/99).   Eğer sözkonusu olaylar, şahsın gözaltında kendi kontrolleri altında olduğu durumdaki   gibi, tamamıyla veya büyük oranda yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleşmişse tutukluluk   sırasında meydana gelen yaralanmalarla ilgili güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında   tatminkar ve ikna edici bir açıklama getirme yükümlülüğünün yetkililere ait olduğu   söylenebilir (bkz. Hacı Özen, yukarıda anılan).   Somut dava koşullarına dönülecek olursa, AİHM öncelikle başvuranın gözaltına   alınmadan önce muayene edilmediğini ve gözaltı sırasında hakkında düzenlenmiş üç doktor   raporu bulunduğunu gözlemler. 19 Nisan 1999 tarihli rapor başvuranın sırtı, sol gözkapağı ve   sol omzundan yaralandığını belirtmiştir. 22 Nisan 1999 tarihli ikinci rapor başvuranın sağ   kaşı, burnunun sol tarafı ve sol omzunda yaralar bulunduğunu belirtmiştir. 25 Nisan 1999   tarihli üçüncü ve son rapor ise başvuranın sağ kaşı, burnunun sol tarafı ve sol omzunda yara   izleri bulunduğunu belirtmiştir.   AİHM, tarafların sözkonusu raporların bulgularına itiraz etmediklerini kaydeder. Ancak   başvuranın nasıl yaralandığı konusunda farklı nedenler öne sürmektedirler. Haydar Ceylan   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   gözaltındayken kötü muamele gördüğünü, Hükümet ise yaraların başvuranın Gaziosmanpaşa   Emniyet Müdürlüğü’nün penceresinden atlamaya çalıştığı sırada oluştuğunu iddia etmiştir.   Hükümet sözkonusu iddiasını desteklemek üzere üç polis memurunun imzasını taşıyan bir   tutanak ibraz etmiştir.   AİHM bu bağlamda Hükümetçe ibraz edilen tutanağın başvuranın ne imzasını ne   imzalamayı reddettiğini belirten bir not taşıdığını gözlemler. Belgenin üzerinde düzenlenme   tarih ve saati de yer almamıştır. Ayrıca 18 Nisan 1999 günü saat 1.45’te düzenlenen üst arama   tutanağı başvuranın memurlara mukavemet gösterdiği ve onların başvurana karşı güç   kullandıklarına ilişkin bilgi içermemektedir. İkinci bir raporun hazırlanacağına ilişkin bilgi de   yer almamıştır. AİHM, yaşandığı iddia edilen arbedenin neden üst arama tutanağında yer   almadığını anlamakta güçlük çekmektedir. Bu nedenle başvuranın 19 Nisan 1999 tarihli   raporda belirtilen yaraların meşru bir güç kullanımının sonucunda meydana geldiğinin ikna   edici bir şekilde kanıtlanmadığı görüşündedir.   AİHM ayrıca 22 ve 25 Nisan 1999 tarihli doktor raporlarının 19 Nisan 1999 tarihli   raporda yer almayan bulguları tespit ettiğini gözlemler. Bunlar başvuranın sağ gözü ve   burnunun sol tarafındaki yara izleridir ve Hükümet bu yaralara herhangi bir açıklama   getirmemiştir.   AİHM, devletlerin gözaltında tutulan herkesin esenliğinden sorumlu olduğunu hatırlatır.   Bu şahıslar savunmasız bir durumdadır ve yetkililerin onları koruma görevleri vardır (bkz.   Mehmet Emin Yüksel – Türkiye, no. 40154/98). Yetkililerin gözaltında denetimleri altında   bulunan kişilere verilen zararın hesabını verme sorumluluğu ve Hükümetin mevcut davada   ikna edici bir açıklama vermediği göz önünde bulundurularak AİHM, 19, 22 ve 25 Nisan   tarihli doktor raporlarında kaydedilen yaralanmaların Hükümetin sorumluluğunu taşıdığı   bir muamelenin sonucu olduğu kanısındadır.   Buna göre AİHS’nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmiştir.   2. AİHS’nin 3. maddesinin usule ilişkin kısmı ışığında savunmacı Hükümetin   sorumluluğu   Hükümet, yerel makamların başvuranın iddialarına ilişkin etkili bir soruşturma yapma   yükümlülüklerini yerine getirdiklerini belirtmiştir.   Başvuran, polis memurları hakkındaki soruşturma ve cezai kovuşturmanın, yargılamanın   zamanaşımına uğraması nedeniyle etkili olamadığını ileri sürmüştür.   AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin, yetkili makamların kötü muamele iddialarını, iddialar   “savunulabilir” ve “makul şüphe uyandırır” nitelikte iseler soruşturmalarını gerektirdiğini   yineler (özellikle bkz. Ay - Türkiye, 30951/96). Bu soruşturma, bağımsız, tarafsız ve kamu   denetimine açık olmalıdır. Ayrıca sorumluların belirlenip cezalandırılmalarını sağlayabilecek   nitelikte olmalıdır (bkz. Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan; Aksoy - Türkiye; Labita - İtalya   [BD], 26772/95).   Bu çerçevede aynı zamanda ivedilik ve makul süre şartı da zımnen bulunmaktadır.   Belirli bir durumun soruşturmasında kaydedilecek ilerlemeyi önleyecek engel ve zorluklar   olabileceği kabul edilmektedir. Öte yandan, işkence veyahut kötü muameleyi soruşturmada   makamların vereceği ivedi bir yanıt, halkın hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmek   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   ve hileli itilaf emaresine veyahut kanunsuz eylemlere müsamaha edildiği izlenimi vermemek   için olmazsa olmaz olarak addedilebilir.   AİHM, başvuranın yaralanmasından AİHS’nin 3. maddesi kapsamında savunmacı   Hükümetin sorumlu olduğu kanısındadır. Bu nedenle etkili bir soruşturma gerekliydi.   AİHM, 25 Nisan 1999, 3 Mart 2000 ve 22 Mayıs 2002 tarihlerinde, başvuranın, Devlet   Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi ve mahkeme huzurunda, gözaltındayken kötü   muameleye uğradığını ileri sürdüğünü gözlemler. Başvuranın iddialarına karşın, hukuki   merciler, hiçbir ivedi cezai işlem başlatmamışlardır. Başvuranın iddialarına ilişkin soruşturma   başlatılması ancak 3 yıldan fazla bir süre sonra, başvuranın temsilcisinin resmen suç   duyurusunda bulunmasının ardından gerçekleşmiştir. Bunun ardından Fatih Cumhuriyet   Savcısı, iddianamesini Fatih Ceza Mahkemesi’ne bir yıl üç ay sonra sunmuştur. Fatih Ceza   Mahkemesi, yargılamanın başlamasından bir yıl üç ay ve kötü muamele eyleminin   gerçekleşmesinden ise yedi yıl sonra görevsizlik kararı vermiştir. Ardından dava dosyasını   İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiş, bu mahkeme, davanın esasına ilişkin ilk   duruşmada davanın düşürülmesine karar vermiştir.   AİHM, sözkonusu davanın fazla sayıdaki tehirler yüzünden bir sonuç getirmediğini,   sonunda da iç hukukta kanuni zamanaşımının uygulandığını gözlemler (bkz. Abdülsamet   Yaman - Türkiye, 32446/96). Ulusal makamların yeterince ivedilik ve itinayla hareket   ettiklerinin söylenemeyeceği ve bunun, aleyhlerindeki delillere rağmen şiddet eyleminin   gerçek failleri için fiili dokunulmazlık yarattığı kanısındadır (bkz. Batı ve Diğerleri).   Yukarıdakiler ışığında AİHM, Haydar Ceylan’ın kötü muamele iddialarının ulusal   makamlar tarafından AİHS’nin 3. maddesinin gerektirdiği gibi etkili bir soruşturmaya tabi   tutulmadığı kanısına varır.   Dolayısıyla 3. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar AİHS’nin 5/3 maddesine dayanarak uzun tutukluluk sürelerinden şikâyetçi   olmuşlardır. Ayrıca AİHS’nin 5/4 maddesi kapsamında, tutuklu bulundurulmalarının kanuni   geçerliliğine itiraz etmek için etkili iç hukuk yolları bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Son   olarak başvuranlar, AİHS’nin 5/5 maddesine dayanarak, haddinden uzun süre tutuklu   kalmalarına karşılık, bunun için tazminat haklarının bulunmadığından şikâyetçi olmuşlardır.   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet AİHM’den, başvuranın, AİHS’nin 35/1 maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk   yollarını tüketmediği gerekçesiyle, şikâyetlerini AİHS’nin 5/4 maddesi uyarınca reddetmesini   talep etmiştir. Hükümet, AİHM’nin Köse - Türkiye (50177/99) ve Baştımar - Türkiye   (74337/01) davalarına ilişkin kararlarına atıfta bulunarak, başvuranların Ceza Muhakemeleri   Usulü Kanunu’nun 297-304 maddeleriyle uyumlu olarak, devam eden tutukluluk hallerine   itiraz etmediklerini ileri sürmüştür.   Başvuranlar, itirazlarını Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 297-304 maddeleriyle   uyumlu olarak sunduklarını ve sözkonusu iç hukuk yollarının etkisiz kaldığını belirtmişlerdir.   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   AİHM, başvuranların 15 Nisan 2002 ve 25 Temmuz 2005 tarihlerinde, Hükümet’in   atıfta bulunduğu hukuk yollarını kullanarak tutukluluk hallerinin devam etmesi kararlarına   itiraz ettiklerini gözlemlemektedir. Ayrıca iç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili konunun,   bu hukuk yolunun etkililiğinin tespit edilmesine bağlı olduğu kanısındadır. Bu, başvuranın   şikâyetlerinin esasıyla ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. Bu nedenle konunun davanın esasıyla   birlikte incelenmesi gerekmektedir.   AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikâyetin dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   1. AİHS’nin 5/3 maddesi   Hükümet, başvuranların, yargılama sürecinde de devam etmek üzere terör eylemlerinde   yer aldıkları konusunda geçerli şüphe bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca, başvuranların tutuklu   olarak yargılanmalarının, kaçmalarını, başka suçlar işlemelerini ve delilleri ortadan   kaldırmalarını önlemek için gerekli olduğunu ileri sürmüştür.   Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.   AİHM, göz önünde bulundurulacak süreyi hesaplarken, başvuranların birden fazla ve   birbirini izleyen tutukluluk sürelerinin bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini kaydeder.   Ek olarak, başvuranların tutuklu yargılanma sürelerinin makul olup olmadığı   değerlendirilirken, AİHS’nin 5/3 maddesi kapsamında, birikmiş tutukluluk sürelerinin global   olarak değerlendirilmesi gerekmektedir (bkz. Solmaz - Türkiye, 27561/02). Sonuç olarak,   AİHS’nin 5/1 (a) maddesi uyarınca, başvuranların mahkûmiyetlerinden sonra hükümlü   kaldıkları süreyi (22 Mayıs 2002 ile 17 Nisan 2003 tarihleri arasında kalan süre) mahkum   edilmeden önce tutuklu kaldıkları toplam süreden çıkardıktan sonra, mevcut davada göz   önünde bulundurulacak süre 6 yıl 11 aydan fazladır.   AİHM, mevcut davadakine benzer meseleleri gündeme getiren davalarda sıklıkla   AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (örneğin bkz. Gökçe ve Demirel -   Türkiye, 51839/99; Solmaz; Bayam - Türkiye, 26896/02).   AİHM kendisine sunulan tüm bilgi ve belgeleri incelemiş, Hükümet’in mevcut   davadakinden farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil veya görüş sunmadığı   sonucuna varmıştır. AİHM konuya ilişkin içtihadını göz özününde bulundurarak, mevcut   davada başvuranın tutuklu olarak yargılanma süresinin haddinden uzun olduğu kanısına   varmıştır.   Buna göre AİHS’nin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.   2. AİHS’nin 5/4 maddesi   Hükümet, başvuranların bu madde kapsamındaki şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun   olduğunu belirtmiştir.   Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.   DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   AİHM, başvuranların başlangıçta Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Ağır Ceza   Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalarını defalarca talep ettiklerini,   ancak bu taleplerin tümünün reddedildiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle davayı gören   mahkemelerin başvuranların uzun süre tutuklu bulundurulmalarına son verip, iddia edilen   AİHS ihlallerini önleme veya telafi etme fırsatları bulunuyordu (bkz. Acunbay - Türkiye,   61442/00 ve 61445/00 ve Mehmet Şah Çelik - Türkiye, 48545/99).   AİHM ayrıca Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun başvuranların tutukluluk   sürelerinin devamına hükmeden kararlara itiraz edebilecekleri 297-304 maddelerinin sağladığı   hukuk yollarının uygulamada başarı sağlama ihtimalinin düşük olduğunu ve bu hukuk   yollarının sanıklar için gerçek anlamda çekişmeli yargılama sağlamadığını kaydeder (bkz.   Koşti ve Diğerleri - Türkiye, 74321/01; Bağrıyanık - Türkiye, 43256/04; Doğan Yalçın -   Türkiye, 15041/03).   Mevcut davada, AİHM’nin daha önce vardığı bulgulardan sapmasını gerektirecek bir   unsur bulunmamaktadır. Bu nedenle AİHM 5/4 madde çerçevesinde, iç hukukta başvuranların   tutuklu bulundurulmalarının kanuni geçerliliğine itiraz edebilecekleri bir yol bulunmadığı   kanısına varır.   Buna göre AİHM Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ön itirazını   reddedip, AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiği kanısına varır.   B. AİHS’nin 5/5 maddesi   Hükümet, bu başlık altında, başvuranların tutukluluğunun iç hukuka uygun ve gerekli   olduğunu ileri sürmüştür.   Başvuranlar, iddialarını sürdürmüş ve uzun süren tutuklulukları sonucu uğradıkları zarar   karşılığında tazminat talebinde bulunabilecekleri herhangi bir iç hukuk yolu bulunmadığını   ileri sürmüşlerdir.   AİHM, sözkonusu davada, AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlalini saptadığını kaydederek,   aynı maddenin 5. paragrafı uyarınca başvuranlara tazminat ödenmesinin gerektiğini   belirtmektedir. AİHM, bu bağlamda, Türk hukukunda, AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlaline   neden olacak ölçüde “makul süre”yi aşan tutukluluk sonucu uğranan zarar karşılığında bir   kişinin tazminat talebinde bulunabilmesini sağlayacak herhangi bir hukuk yolu bulunmadığını   tespit ettiğini hatırlatmaktadır (Çiçekler – Türkiye, no. 14899/03; Cahit Solmaz – Türkiye, no.   34623/03).   Sözkonusu davada, AİHM’nin önceki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi   bir unsur bulunmamaktadır. Bu nedenle, AİHM, başvuranların uygulanabilir tazminat hakkına   sahip olmadıkları sonucuna varır.   Buna göre, AİHS’nin 5/5 maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, aleyhlerinde yürütülen cezai yargılamanın uzun sürmesi konusunda   şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini AİHS’nin 6/1 maddesine dayandırmışlardır.     DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   A. Kabuledilebilirlik   AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden   AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit   eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   Hükümet, sözkonusu dava koşulları dikkate alındığında, yargılama süresinin makul   olmadığının düşünülemeyeceğini ileri sürmüştür. Bu bakımdan, Hükümet, terörle ilgili   suçlardan yargılanan sanıkların sayısına değinmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranlar ile diğer   sanıkların savunmalarını sunmak için uzatma istemelerinin yargılamanın uzun sürmesinde   etkili olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, son olarak, yargılamada yaşanan hiçbir gecikmenin   makamlara atfedilemeyeceğini ileri sürmüştür.   Başvuranlar iddialarını sürdürmüştür.   AİHM, göz önünde bulundurulması gereken sürenin başvuranların yakalandıkları ve   gözaltına alındıkları 18 ve 19 Nisan 1999 tarihlerinde başladığını ve dava dosyasındaki   bilgiye göre, yargılamanın bu kararın alındığı tarihte halen derdest olduğunu   gözlemlemektedir. Dolayısıyla, dikkate alınması gereken süre, iki aşamalı yargıda dokuz yıl   yedi ay sürmüştür.   AİHM, yargılama süresinin makul olup olmadığı konusunun dava koşulları ışığında ve   davanın karmaşıklığı ve başvuranlar ile ilgili makamların tutumu gibi ölçütler dikkate alınarak   değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır: (Pélissier ve Sassi / Fransa, no. 25444/94).   AİHM, sözkonusu başvurudakine benzer sorunlar içeren davalarda, sıklıkla AİHS’nin   6/1 maddesinin ihlalini tespit etmiştir (Sertkaya / Türkiye, no. 77113/01; Hasan Döner /   Türkiye, no. 53546/99; Uysal ve Osal / Türkiye, no. 1206/03).   Elindeki bütün verileri inceleyen AİHM, Hükümet’in bu davada farklı bir sonuca   varmasını sağlayacak herhangi bir kanıt veya iddia ortaya koymadığı kanaatine varmıştır.   Konuyla ilgili içtihadını gözönünde bulunduran AİHM, sözkonusu kararda yargılamanın çok   uzun sürdüğü ve “makul süre” şartını yerine getirmediği görüşündedir.   Buna göre, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.   IV. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, ayrıca, aleyhlerinde yürütülen cezai yargılama süresinin uzunluğu   karşılığında Türk hukukunda herhangi bir iç hukuk yolu bulunmadığı konusunda şikayetçi   olmuş ve bu şikayetlerini AİHS’nin 13. maddesine dayandırmışlardır.   A. Kabuledilebilirlik   AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden   AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit   eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.     DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   B. Esas   Hükümet, bu şikayetle ilgili olarak herhangi bir açıklama yapmamıştır.   Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.   AİHM, daha önce benzer davaları incelemiş ve Türk hukukunda başvuranların ihtilaf   konusu yargılamanın uzunluğuna itiraz edebilecekleri etkili bir iç hukuk yolu bulunmaması   nedeniyle AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Bahçeyaka / Türkiye,   no. 74463/01; Tendik ve Diğerleri / Türkiye, no. 23188/02). AİHM, sözkonusu davada, önceki   tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi bir gerekçe bulunmadığı görüşündedir.   Buna göre, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Manevi tazminat olarak, Cem Demirbaş 20,000 Euro, Haydar Ceylan ile Binnaz   Demirbaş ise 40,000’er Euro talep etmiştir. Cem Demirbaş, ayrıca, maddi tazminat olarak   20,000 Euro talep etmiştir.   Hükümet, başvuranların taleplerine itiraz etmiştir.   AİHM, Haydar Ceylan ile ilgili olarak, AİHS’nin 3., 5/3, 5/4, 5/5, 6/1 ve 13.   maddelerinin ihlallerini tespit ettiğini kaydeder. AİHM, Cem Demirbaş ve Binnaz Demirbaş   ile ilgili olarak ise, AİHS’nin 5/3, 5/4, 5/5, 6/1 ve 13. maddelerinin ihlallerini tespit etmiştir.   AİHM, bir taraftan, AİHS’nin 5/4, 5/5 ve 13. maddelerinin ihlallerinin başvuranların uğradığı   manevi zarar için tek başına yeterli adil tatmin oluşturduğunu kaydeder. Diğer taraftan,   AİHM, tespit edilen ihlallerin AİHS’nin 3., 5/3 ve 6/1 maddelerinin ihlalleri sonucu görülen   manevi zarar için tek başına yeterli tatmin oluşturmayacağını kabul eder. AİHM, hakkaniyete   uygun temellere dayanarak, Haydar Ceylan’a manevi tazminat olarak 17,500 Euro   ödenmesine hükmeder. AİHM, Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş’a, bu başlık altında,   7,500’er Euro ödenmesine hükmeder.   AİHM, Cem Demirbaş’ın iddia ettiği maddi tazminatla ilgili olarak, bu talebi   destekleyen herhangi bir belge sunulmadığını gözlemler ve bu talebi reddeder.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar, AİHM önünde yapılan yargılama masraf ve giderleri ile kırtasiye, fotokopi   ve posta masrafları gibi diğer harcamalar için ortaklaşa 3,995 Euro talep etmişlerdir.   Başvuranlar, taleplerini desteklemek üzere, avukatları ile imzalanan avukatlık ücret   sözleşmesi ile her birinin temsilcilerine 1,250’şer Euro ödediklerini gösteren faturaları   sunmuşlardır.     DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   Hükümet, yalnızca gerçekten yapılan yargı giderlerinin elde edilebileceğini ileri   sürmüştür. Hükümet, bu bağlamda, bütün yargılama masraf ve giderlerinin başvuranlar   tarafından belgelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Hükümet, son olarak, başvuranların avukatlık   ücretlerini talep ederken, Türkiye Barolar Birliği tarafından belirlenen minimum ücretleri esas   almaları gerektiğini ileri sürmüştür.   AİHM’nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, sözkonusu davada, elindeki bilgiye ve   yukarıdaki ölçütlere dayanarak, bu başlık altında Haydar Ceylan’a 1,250 Euro, Cem Demirbaş   ile Binnaz Demirbaş’a ise 1,000’er Euro ödenmesine hükmeder.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz   oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE   1. Başvuruların kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;   2. Başvuran Haydar Ceylan’la ilgili olarak AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   Başvuranların tamamıyla ilgili olarak:   3. AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;   5. AİHS’nin 5/5 maddesinin ihlal edildiğine;   6. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;   7. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   8. (a)AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten   itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden yerel para birimine   çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet   tarafından,   (i) Haydar Ceylan’a, manevi tazminat olarak, 17,500 Euro (on yedi bin beş   yüz Euro);   (ii) Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş’a, manevi tazminat olarak, 7,500’er   Euro (yedi bin beş yüz Euro);   (iii) Haydar Ceylan’a, yargılama masraf ve giderleri için, 1,250 Euro (bin iki   yüz elli Euro);   (iv) Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş’a, yargılama masraf ve giderleri için,   1,000’er Euro (bin Euro) ödenmesine;   (b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin   yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal   kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;     DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   9. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.   İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragrafları gereğince 9 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   14

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 15.07.2026. · Źródło