50988/99
WyrokETPCz2005-09-20ECLI:CE:ECHR:2005:0920JUD005098899
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
1. Czy zarzuty skarżącej dotyczące złego traktowania w areszcie, w tym tortur i gwałtu, naruszyły art. 3 Konwencji?
2. Czy brak skutecznego dochodzenia w sprawie zarzutów złego traktowania w areszcie naruszył art. 13 Konwencji?Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 3, Trybunał uznał, że dostępne dowody nie pozwalały na stwierdzenie naruszenia zakazu złego traktowania „ponad wszelką wątpliwość”, jednakże podkreślił, że brak pełnego i rzetelnego dochodzenia na poziomie krajowym stanowił poważną przeszkodę w ustaleniu faktów. W kwestii art. 13, Trybunał stwierdził, że pomimo iż zarzuty skarżącej były „uzasadnione” (arguable), władze krajowe nie przeprowadziły dogłębnego i skutecznego dochodzenia. Prokuratura nie przesłuchała kluczowych świadków (lekarza, policjantów), nie zarządziła dodatkowych badań (np. ginekologicznych), a sąd odwoławczy zatwierdził decyzję o nieściganiu bez dalszego dochodzenia. Ponadto, władze krajowe nie powiązały późniejszych raportów medycznych o stresie pourazowym z zarzutami skarżącej, co świadczyło o braku skuteczności środków odwoławczych.Stan faktyczny
Skarżąca, Güneş Baltaş, pochodzenia kurdyjskiego, została zatrzymana 20 listopada 1998 r. przez policję antyterrorystyczną w Stambule. Twierdziła, że podczas zatrzymania była poddawana torturom, w tym polewaniu wodą, elektrowstrząsom, falace (biciu w stopy) oraz gwałtowi. Rząd turecki przedstawił raporty medyczne z początku i końca zatrzymania, które nie wykazywały śladów przemocy. Skarżąca złożyła skargę na policjantów i lekarza sądowego, ale prokuratura wydała decyzję o nieściganiu, którą sąd odwoławczy utrzymał w mocy. W trakcie postępowania karnego przeciwko niej, skarżąca wielokrotnie podnosiła zarzuty złego traktowania, a późniejsze raporty medyczne z 2001 r. potwierdziły u niej zespół stresu pourazowego.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji.
2. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji.
3. Zasądza, że w terminie trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, Rząd pozwany ma zapłacić skarżącej:
a) 5 000 EUR (pięć tysięcy euro) tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową.
b) 3 000 EUR (trzy tysiące euro) tytułem zwrotu kosztów i wydatków, pomniejszone o 685 EUR (sześćset osiemdziesiąt pięć euro) otrzymanej pomocy prawnej.
c) Powyższe kwoty są wolne od wszelkich podatków.
d) Od upływu powyższego terminu do dnia zapłaty, odsetki proste będą naliczane według stopy równej krańcowej stopie oprocentowania Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe.
4. Oddala pozostałe roszczenia skarżącej dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BALTAŞ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:50988/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG Eylül 2005
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup
bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (50988/99) başvuru no’lu davanın
nedeni, bu ülke vatandaşı Güneş Baltaş’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
(AİHM) 27 Ağustos 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi
uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde İstanbul Barosu avukatlarından
F. Karakaş tarafından temsil edilmektedir.
Başvuran AİHS’nin 3. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
AİHM 6 Nisan 2004 tarihli bir kararla başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
OLAYLAR
Kürt kökenli olan başvuran 1976 doğumludur.
A. Başvuranın gözaltında tutulmasına ilişkin usuller ve koşullar
Başvuran 20 Kasım 1998 tarihinde İstanbul Bahçelievler Emniyet Müdürlüğü Terörle
Mücadele Şubesi tarafından gözaltına alındığını ve ardından Aksaray Emniyet Müdürlüğü
Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüğünü ileri sürmektedir.
Hükümet ise 22 Kasım 1998 tarihinde, Melek Özdemir takma adını kullanan
başvuranın, bir başka kişi ile birlikte PKK’ya karşı yürütülen bir operasyon çerçevesinde
yakalandığını belirtmektedir. Aynı gün düzenlenen yakalama tutanağı Melek Özdemir
imzasını taşımaktadır. Kasım 1998 tarihinde saat 00:45’te düzenlenen fakat nerede ve kim tarafından
düzenlendiği belirtilmemiş olan bir sağlık raporuna göre, başvuranın genel sağlık durumu iyi
olup, vücudunda herhangi bir darp veya şiddet izine rastlanmamıştır.
Başvuran 26 Kasım 1998 tarihinde polis tarafından dinlenmiş, aynı gün Fatih
Cumhuriyet Savcılığı başvuranın gözaltı süresini üç gün uzatmıştır. Kasım 1998 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı
tarafından dinlenen başvuran aynı gün DGM askeri hakimi karşısına çıkarılmış ve hakkında
tutuklu yargılama kararı verilmiştir.
Yine 28 Kasım 1998 tarihinde saat 10:35’te başvuran İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan
bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Raporda, muayene esnasında yalnızca doktor ile
başvuranın bulunduğu, başvuranın giysilerinin kısmen çıkartılarak muayene edilip tamamen
soyulmasına gerek duyulmadığı ve başka bir birime sevk edilmesi ya da ek muayene
yapılması gerekmediği belirtilmiştir. Doktor diğer yandan başvuranın sekiz gün önce
gözaltına alındığını ve özel olarak herhangi bir şeyden şikayetçi olmadığını ifade ettiğini
belirterek, dış muayenede başvuranın vücudunda darp veya şiddet izine rastlanmadığını
eklemiştir. Psikiyatrik muayene yapılmasını gerekli bulmayan doktor istirahat verilmesine de
lüzum görmemiştir.
B. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başvuran hakkında yürütülen ceza
yargılaması Aralık 1998 tarihli iddianame ile İstanbul DGM Cumhuriyet Savcısı başvuranı
Devletin bölünmez bütünlüğünü bozmaya çalışmakla suçlayarak, Türk Ceza Kanunu’nun 125.
maddesi uyarınca ceza davası açmıştır.
İstanbul DGM’nin 1 Mart 1999 tarihli duruşma zaptına göre başvuran polislerin
kendisine önce sıcak sonra soğuk su tuttuğunu, sırtına çıkarak mide kanaması geçirmesine
neden olduklarını ve kendisine her çeşit işkenceyi uyguladıklarını ifade etmiştir. Başvuran
Adli Tıp Kurumu doktorunun kendisinin maruz kaldığı kötü muamelelerden bahsetmediğini
eklemiştir.
Aynı duruşmada başvuranın avukatı müvekkilini gözaltında tutan polis memurlarına
karşı kötü muameleden dolayı Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet dilekçesi verdiklerini beyan
etmiştir. Avukat İstanbul DGM’den müvekkilinin İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi
Psikososyal Travmatoloji Kliniği’ne sevk edilmesini talep etmiştir. İstanbul DGM bu talep
hakkında hüküm verme yetkisinin bulunmadığına kanaat getirerek, sevk talebini, cezaevi
sağlık servisinin psikiyatri merkezine iletmeye karar vermiştir. Mart 1999 tarihinde İstanbul DGM’nin talebi üzerine Cumhuriyet Savcılığı
başvuranın verdiği şikayet dilekçesi üzerine aldığı yetkisizlik kararının bir kopyasını iletmiştir. Mayıs 1999 tarihli duruşmada başvuranın avukatı müvekkilinin maruz kaldığı kötü
muameleler nedeniyle tedavi gördüğünü ve kötü muamelelerden sorumlu olanlar hakkında
yaptığı şikayetin Savcılığın yetkisizlik kararıyla sonuçlandığını belirtmiştir. İstanbul DGM
Cezaevi Müdürlüğünden başvuranın niçin duruşmalara katılamadığı hakkında bilgi istemiştir. Ağustos 1999 tarihli duruşmada başvuran sağlık problemleri olduğunu, gözaltında
tecavüze uğradığı için psikolojik sorunları da bulunduğunu belirtmiştir.
Başvuran 11 Ekim ve 29 Aralık 1999 tarihli duruşmalara katılamamıştır. Nisan ve 24 Temmuz 2000 tarihli duruşmalarda başvuranın avukatı, müvekkilinin
tedavisini daha iyi koşullarda sürdürebilmesi için tutuksuz yargılanması talebinde bulunmuş,
Mahkeme bu talebi reddetmiştir. Ekim 2000 tarihinde başvuranın avukatı tutuksuz yargılama talebini yinelemiş,
Mahkeme başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
Tutuksuz yargılanma talebi başvuran tarafından 22 Ocak 2001 tarihli duruşmada da
dile getirilmiş, Mahkeme sözkonusu talebi reddetmiştir. Temmuz 2001 tarihli duruşmada başvuran 1998’den beri İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi Psikososyal Travmatoloji Kliniği’nde tedavi gördüğünü belirtmiş ve AİHM’ye
başvuruda bulunduğunu eklemiştir. Mahkeme başvuranın tutukluluk halinin devamına karar
vererek, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden başvuranın gördüğü tedaviye ilişkin
belgeleri istemiştir. Eylül 2001 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı
Başkanı Prof. Şahika Yüksel başkanlığında hazırlanan sağlık raporunun bir kopyası İstanbul
DGM’ye gönderilmiştir. Başvuranın çeşitli tarihlerde yapılan muayeneleri sonucunda 7 Eylül tarihinde düzenlenen bu raporda, sözkonusu kişinin iki buçuk yıl öncesinde yaşadığı bir
travmadan dolayı kaygılarının olduğu ve travma sonrası stres yaşadığı belirtilmiştir. Sonuç
olarak başvuranın gösterdiği semptomlar ciddi bir travma yaşamış olduğunu düşündürecek
yöndedir. Aralık 2001 tarihinde yapılan duruşmada İstanbul DGM sözkonusu raporu okumuş,
başvuran da bu belgeyi destekler nitelikte, hazırlık soruşturması esnasında ifadesinin işkence
altında alındığını beyan etmiştir.
Aralık 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı esas hakkında iddianamesini sunarak
başvuranın TCK’nun 125. maddesi uyarınca Devletin bölünmez bütünlüğünü bozmaya
çalışmak suçundan mahkum edilmesini talep etmiştir. Nisan 2002 tarihli duruşmada başvuran esas hakkında savunmasını yapmıştır.
Başvuran hazırlık soruşturması esnasında cinsel şiddete maruz kaldığını yineleyerek
gözaltında verdiği ifadeyi reddederek, AİHM’ye başvuruda bulunduğunu da belirtmiştir.
İstanbul DGM Gebze Cezaevi’nde tutuklu bulunan başvuranın ve avukatının
yokluğunda duruşmayı 19 Haziran 2002 tarihine ertelemiştir.
C. Suçlanan polis memurları aleyhindeki ceza yargılaması Ocak 1999 tarihinde başvuran, gözaltından sorumlu polis memurları hakkında
tecavüz ve kötü muamele iddialarıyla, adli tıp doktoru hakkında ise görevi ihmalden dolayı
Fatih Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet dilekçesi vermiştir. Başvuran adli tıp doktorunun
raporunda, kendisinin sağlık durumunun iyi olduğunu belirttiğini ve Emniyet Müdürlüğü
Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polislerin yanında giysilerini çıkartmadan muayene
edildiğini ve bu kişilerin muayeneden önce doktorla konuştuklarını belirtmiştir. Başvuran
tecavüze uğradığını, mide kanaması geçirdiğini ve omzunda gözle görülebilen izlerin
asılmasından kaynaklandığını doktora anlattığını ileri sürmüştür. Diğer yandan başvuran bir
psikiyatri kliniğinde muayene edilme talebini iletmiştir.
Cumhuriyet Savcılığı 2 Şubat 1999 tarihli Ümraniye Cezaevi’ne hitaben yazılmış bir
yazıyla başvuranı dinlemek üzere çağırmıştır.
Ümraniye Cezaevi tarafından düzenlenen 9 Şubat 1999 tarihli ve başvuran tarafından
imzalanmayan tutanakta başvuranın Cumhuriyet Savcılığı’na gitmeyi reddettiği belirtilmiştir. Şubat 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı Emniyet Müdürlüğü’nden başvuranın
dosyasını istemiş, 4 Mart 1999 tarihinde hazırlık soruşturması dosyasının bir kopyası
Cumhuriyet Savcılığı’na iletilmiştir. Mart 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı aleyhte delil olmadığı gerekçesiyle
takipsizlik kararı vermiştir. Cumhuriyet Savcısı kararında 22 Kasım 1998’den 29 Kasım
1998’e kadar gözaltında tutulan başvuranın vücudunda, düzenlenen sağlık raporlarına göre,
herhangi bir darp, şiddet veya kötü muamele izine rastlanmadığını belirtmiştir. Nisan 1999 tarihinde takipsizlik kararı başvuranın avukatına bildirilmiştir. Nisan 1999 tarihinde başvuran takipsizlik kararına karşı Beyoğlu Ağır Ceza
Mahkemesi’ne itiraz etmiştir. Başvuran Cumhuriyet Savcılığı tarafından ceza soruşturması
açılmadığı ve ne kendisinin ne de sözkonusu polis memurlarının ifadelerinin alınmadığını
belirtmiştir. Mayıs 1999 tarihinde Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın itirazını
reddetmiştir.
Ağustos 1999 tarihinde başvuran ifadesinin dinlenmesi için Fatih Cumhuriyet
Savcılığı’ndan herhangi bir çağrı almadığını, ya da böyle bir çağrının kendisine ulaşmadığını
bildirmiştir. Kasım 1999 tarihinde başvuranın avukatı aynı ifadeleri kullanarak Üsküdar
Cumhuriyet Savcılığı’na ve İstanbul Tabip Odası’na dilekçe yazmış ve müvekkilinin
gözaltında tecavüze uğradığı, adetlerinin düzensiz olduğu ve kanamaların halen devam ettiği
için muayene edilmek üzere jinekoloji birimi bulunan bir hastaneye sevk edilmesini talep
etmiştir. Aralık 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı tarafından dinlenen avukat,
müvekkilinin hastanedeki muayenelerinde sorun yaşadığını, zira jinekolojik muayeneler
esnasında polislerin konsültasyon odasında bulunduğunu ve başvuranın kendisini muayene
eden doktorla yalnız görüşemediğini ifade ederek, müvekkilinin tedaviyi uygun bir şekilde
sürdürebilmesi talebini dile getirmiştir. Aralık 2001 tarihli bir yazıyla başvuran İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde
gördüğü psikiyatrik tedavinin sonucu hakkında AİHM’ye bilgi vermiştir. 7 Eylül 2001 tarihli
sağlık raporunda başvuranın iki buçuk yıl önce yaşadığı bir travma nedeniyle kaygılı olduğu
ve kabus gördüğü belirtilmiştir. Travma sonrası stres ve majör depresyon tanısı koyan
doktorlar ilaç tedavisi ve iki haftada bir psikoterapi yapılmasını gerekli görmüşlerdir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran gözaltında kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olarak AİHS’nin 3.
maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet başvuranın psikolojik sorunlarının AİHS’nin 3. maddesi kapsamında kabul
edilmeyeceğini ileri sürmektedir. Başvuranın sunduğu sağlık raporu, gözaltına alındığı
döneme kadar uzanan travma sonrası stres ve psikolojik sorunlarının olduğunu açığa
koymaktadır. Hükümet gözaltına alınmanın bir kimsede bazı sıkıntıların ortaya çıkmasına
neden olabileceğini kabul etmekte ve bu bakımdan delil unsurlarının birleştirilebilmesi
amacıyla ilgili kişinin şikayet dilekçesi vermesi gerektiğini belirtmektedir. AİHM içtihatlarına
atıfta bulunan Hükümet, yeterli delil unsurları olmadan tek başına beyanların kabuledilemez
olduğunu iddia etmektedir.
AİHM AİHS’nin 3. maddesine aykırı olan kötü muamele iddialarının uygun delil
unsurları ile desteklenmesi gerektiğini hatırlatır (Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993, A serisi no:
269, ss. 17-18, § 30, ve Martinez Sala ve diğerleri-İspanya, no: 58438/00, § 121, 2 Kasım
2004). İddia edilen olayların tespit edilebilmesi için AİHM kanıtlara ilişkin olarak “her türlü
makul şüphenin ötesinde” kriterinden yararlanmaktadır; bununla birlikte böyle bir kanıt bir
dizi emareden, ya da yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu çürütülemeyecek
karinelerden oluşabilir (İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, A serisi no: 25, ss. 64-65, § in fine, ve Labita-İtalya [GC], no: 26772/95, §§ 121 ve 152, CEDH 2000-IV).
Mevcut durumda başvuran gözaltında maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamelelerden
şikayet etmektedir: üzerine önce sıcak sonra soğuk su tutulmuş, elektroşok verilmiş, falakaya
yatırılmış ve tecavüz edilmiştir.
Hükümet öncellikle, gözaltı süresinin bitiminde düzenlenen ve başvuranın vücudunda
herhangi bir ize rastlanmadığını belirten sağlık raporuna dayanarak, başvuranın iddialarına
itiraz etmektedir.
AİHM gözaltı başlangıcında ve bitiminde düzenlenen raporlarda başvuranın
vücudunda herhangi bir darp veya şiddet izine rastlanmadığının belirtildiğini saptamıştır.
Durum böyle iken ilgili kişi İstanbul DGM önünde, maruz kaldığını iddia ettiği kötü
muameleleri ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır. Bu sürenin sona ermesinden iki ay sonra
başvuran, gözaltından sorumlu polis memurları hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na
kötü muamele iddiasıyla şikayet dilekçesi vermiştir. Başvuran sözkonusu şikayet dilekçesinde,
doktorun kendisini polis memurlarının yanında muayene ettiğini ve tecavüze uğradığı
iddiasını dikkate almadığını ileri sürerek, gözaltı bitiminde hazırlanan sağlık raporunun
gerçeği yansıtmadığını öne sürmüştür. Son olarak dosyada yer alan unsurlardan, başvuranın
İstanbul DGM’yi, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği ve doktorlar
tarafından tedavi edildiğini ve antidepresan aldığını belirttiği ortaya çıkmaktadır.
AİHM takdirine sunulan unsurları dikkatle incelemiş ve gözaltında kötü muamele ve
tecavüz iddiasına ilişkin olarak elindeki mevcut unsurların bu yönde bir sonucu destekleyecek
nitelikte emareler sağlamadığına kanaat getirmiştir. Bununla birlikte yetkili mercilerin davaya
ilişkin olayların tespit edilmesi amacıyla tam olarak eksiksiz bir soruşturma yürütmemiş
olmaları olayların tespiti önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir.
Sonuç olarak, AİHM, dosyada yer alan unsurlar ışığında ve de davaya ait olayların
yeterince tespit edilmediğini saptayarak, iddia edilen kötü muameleler nedeniyle her türlü
makul şüphenin ötesinde AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varamamıştır.
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran yürütülen soruşturmanın yetersizliği nedeniyle gözaltında maruz kaldığı
acıların telafisi için etkili bir başvuru yolu bulunmadığını ileri sürmekte ve AİHS’nin 13.
maddesine gönderme yapmaktadır.
Hükümet başvuranın iddialarının AİHS’nin 13. maddesine göre savunulabilir bir
şikayet teşkil etmediğini ileri sürmekte ve başvuranın, kötü muamele iddialarına ilişkin olarak
verdiği şikayet dilekçesi konusunda ifadesinin alınması amacıyla Cumhuriyet Savcılığı
tarafından yapılan çağrıya uymadığını belirtmektedir. Hükümet başvuranın, gözaltındayken
vermiş olduğu ifadelerin bir kısmını Savcı ve Hakim önünde kabul ettiği halde, kötü
muameleler konusunda şikayet dilekçesi vermekten korktuğu yönündeki argümanına itiraz
etmektedir.
Hükümet başvuranın kötü muamele iddialarını, gözaltı bitiminde düzenlenen ve
sözkonusu kişinin vücudunda hiçbir izin bulunmadığını belirten sağlık raporunu hazırlayan
doktorun bilgisine sunmadığını ileri sürmektedir. Başvuran bir avukattan yardım aldığı halde,
kötü muamele iddialarını yargı mercilerinin önünde dile getirmekte geç davranmıştır.
Başvuran yalnızca, psikolojik sorunlarının olduğunu belirten ve gözaltına alınmasından üç yıl
sonra verilen bir sağlık raporu sunmuştur.
AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, Sözleşme’de benimsenen hak ve özgürlüklerden
yararlanılmasını sağlayacak bir başvuru yolunun iç hukuktaki varlığını güvence altına aldığını
hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci Devletler, bu hükmün kendilerine yüklediği yükümlülüklere
ne şekilde uyacakları konusunda belli bir takdir payına sahip olsalar bile, sözkonusu hüküm,
yetkili “ulusal merci”ye Sözleşme’ye dayalı şikayetin içeriğini inceleme ve uygun telafiyi
sunma yetkisi veren bir iç hukuki yolunu gerekli kılmaktadır. Bu yol hukuken olduğu gibi
pratikte de “etkili” olmalıdır; özelikle şu anlamda ki Savunmacı Devletin yetkili mercilerinin
fiilleri ve ihmalleri, sözkonusu hukuki yolun kullanılmasını haksız bir biçimde
engellememelidir. Bununla birlikte bu hüküm yalnızca AİHS nazarında savunulabilir
şikayetlerde geçerlidir (Boyle ve Rice-Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988, A serisi no: 131, s.23.
§52).
Mevcut davada AİHM dosyada yer alan unsurlardan, başvuranın gözaltındayken kötü
muamelelerden ötürü mağdur olduğu sonucuna ulaşılamayacağı kanaatine varmıştır. Bu
durum yine de 3. maddeye dayanan şikayeti savunulabilirlikten yoksun bırakmamaktadır
(bkz., diğerleri arasında, Boyle ve Rice kararı). AİHM’nin esas hakkında ulaştığı sonuç,
sözkonusu şikayet hakkında etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü ortadan
kaldırmamaktadır (bkz., Zeynep Avcı-Türkiye, no: 37021/97, § 76, 6 Şubat 2003).
AİHM başvuranın, tecavüz ve kötü muamele iddialarıyla, gözaltından sorumlu polis
memurları ile 26 Ocak 1999 tarihli, yani gözaltına süresinin bitiminden iki ay sonraki sağlık
raporunu düzenleyen adli tıp doktoru hakkında Fatih Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet
dilekçesi verdiğini not eder. Başvuranın, doktorun kendisini polis memurlarının yanında
muayene ettiği iddiası karşısında Cumhuriyet Savcılığı, adli tıp doktorunun veya polis
memurlarının ifadesini almayı gerekli görmediği gibi, olayların gerçek olup olmadığının tespit
edilmesi amacıyla sözkonusu kişileri yüzleştirmeyi de gerekli görmemiştir. İlgili kişinin
doktorun meslek etiğine uymadığı ve polisle işbirliği içinde olduğunu ileri sürmesine karşın
Cumhuriyet Savcılığı, başvuran tutukluyken, örneğin jinekolojik muayene gibi ek bir
muayene yapılması emri vermemiştir. Elbette Hükümet başvuran tutuklu bulunurken
Cumhuriyet Savcılığı tarafından yapılan bir çağrıya gelmediğini ileri sürmektedir; bununla
birlikte cezaevi tarafından düzenlenen, başvuranın mahkemeye çıkmadığına ilişkin tutanak
ilgili kişi tarafından imzalanmamıştır. Öte yandan sözkonusu kişi böyle bir çağrının kendine
tebliğ edilmediğini kendi el yazısıyla beyan etmiştir. Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi ek
soruşturma talep etmeden takipsizlik kararını onamıştır.
Dahası başvuran davasına bakan İstanbul DGM önünde gözaltında kötü muameleye
maruz kaldığını ve tecavüze uğradığını bir çok kez dile getirmiştir. DGM, ilgilinin iddialarını
daha derinlemesine incelemeden takipsizlik kararının bir kopyasını görmek istemiştir.
Mahkeme başvuranın tutuklu bulunduğu cezaevine sözkonusu kişinin uzman bir sağlık
merkezi tarafından muayene edilme isteğini iletmiştir. Dosyada yer alan unsurların yanı sıra
İstanbul DGM’ye sunulan belgelerden, başvuranın tıbbi açıdan izlendiği ve İstanbul
Üniversitesi Psikiyatri Kliniği tarafından 2001 yılı boyunca birçok kez muayene edildiği
ortaya çıkmaktadır. Ne Cumhuriyet Savcılığı’nın ne de İstanbul DGM’nin bu muayenelerin
sonucu ve başvuranın iddiaları arasında paralellik kuramamış olması ilginçtir. Ulusal merciler
bundan hiçbir sonuç çıkartmamışlardır.
Son olarak, başvuranın avukatı, takipsizlik kararının onanmasından sonra bile,
yetkililerin dikkatini müvekkilinin durumuna çekmek için Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı’na
yeni bir şikayet dilekçesi vermiş fakat bu çaba da boşa çıkmıştır. Cumhuriyet Savcılığı,
iddiaların doğruluğunu araştırmak ya da davaya ait koşulları aydınlatmak amacıyla
soruşturma yapılması emri vermeden sadece başvuranı dinlemekle yetinmiştir. Dolayısıyla
AİHM, ulusal mercilerin AİHS’nin 13. maddesine göre yeterince derin ve etkili bir
soruşturma yürüttüklerine kani olmamıştır.
Sonuç olarak başvuranın iddiaları konusunda derin ve etkili bir soruşturmanın
yürütülmemiş olduğu dikkate alındığında AİHM Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiği
sonucuna varmıştır.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran manevi tazminat olarak 30.000 Euro, maddi zarar için ise, maruz kaldığı
travmaya bağlı olarak yaptığı sağlık harcamalarının karşılığı olarak 5.000 Euro talep
etmektedir.
Hükümet bu tutarlara karşı çıkmış ve başvurana tazminat olarak hiçbir ödeme
yapılmaması gerektiğine kanaat getirmiştir.
Maddi tazminatla ilgili olarak AİHM, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği
sonucuna vardığından, başvuran tarafından dile getirilen maddi zararın telafisi talebini
reddetmenin uygun olduğuna karar vermiştir.
Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiği gözönüne alındığında AİHM başvurana
manevi tazminat verilmesi gerektiğine itibar ederek, AİHS’nin 41. maddesinde öngörüldüğü
gibi sözkonusu kişiye hakkaniyete uygun olarak 5.000 Euro tutarında manevi tazminat
ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran aşağıda belirtilen masraf ve harcamalar için 5.000 Euro talep etmektedir.
- Başvuranın avukatı ile yaptığı sözleşmenin bir kopyasını ve İstanbul Barosu
avukatlık ücret tarifesini sunarak kanıtladığı avukatlık ücretinin yanı sıra avukatının cezaevine
gidiş gelişlerinde yaptığı masraflar için 3.000 Euro.
- Çeviri, posta, telefon ve yol masrafları için 2.000 Euro.
Hükümet belirtilen taleplerin tutarların aşırı olduğu ve desteklenmediği kanaatindedir.
AİHM dosyada yer alan unsurları dikkate alarak, başvuranın talep ettiği tutarları
kısmen destekleyebildiğini saptamış ve sözkonusu kişiye hakkaniyete uygun olarak 3.000
Euro’dan Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 685 Euro tutarındaki adli yardımın düşürülerek
kalan tutarın ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine,
2. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine,
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet
tarafından başvurana,
i. manevi tazminat için 5.000 (beş bin) Euro ödenmesine,
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin) Euro’dan, 685 (altı yüz seksen beş) Euro
tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın ödenmesine;
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 20 Eylül 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło