51210/99
WyrokETPCz2008-10-21ECLI:CE:ECHR:2008:1021JUD005121099
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy państwo tureckie naruszyło prawo do życia (art. 2) Dehama Günaya, zarówno w aspekcie materialnym, jak i proceduralnym, oraz czy cierpienie jego rodziny z powodu jego zaginięcia stanowiło nieludzkie i poniżające traktowanie (art. 3)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że Deham Günay zaginął, będąc pod pełną odpowiedzialnością sił porządkowych, a operacja, w której brał udział, stwarzała realne ryzyko dla jego życia, którego władze nie wyeliminowały, co doprowadziło do domniemania jego śmierci i naruszenia materialnego aspektu art. 2. Ponadto, Trybunał stwierdził, że władze nie przeprowadziły skutecznego śledztwa w sprawie zaginięcia Dehama, zaniedbując przesłuchanie kluczowych świadków, oględziny miejsca zdarzenia i niezależną ocenę dowodów, co stanowiło naruszenie proceduralnego aspektu art. 2. Cierpienie rodziny, wynikające z niepewności co do losu Dehama, braku informacji i postawy władz, przekroczyło zwykły smutek i stanowiło nieludzkie i poniżające traktowanie, naruszając art. 3 Konwencji.Stan faktyczny
Skarżący Nehyet Günay i jego brat Deham Günay zostali zatrzymani przez żandarmerię w Turcji w lipcu 1997 roku, gdy pracowali na polu. Według skarżących, Deham został pobity i stracił przytomność, a następnie zaginął. Władze tureckie przedstawiły wersję, że Deham uciekł podczas operacji mającej na celu schwytanie przemytników broni, w której miał współpracować z żandarmerią. Rodzina Dehama nigdy nie otrzymała wiarygodnych informacji o jego losie, a przeprowadzone śledztwo krajowe w sprawie jego zaginięcia zostało umorzone. Nehyet Günay został skazany za przemyt broni, ale zwolniony po odbyciu kary.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Uznaje skargi dotyczące art. 2, 3 i 5 Konwencji za dopuszczalne, a pozostałe skargi za niedopuszczalne.
2. Łączy z meritum zarzut rządu dotyczący niedopuszczalności skargi z art. 3 Konwencji w odniesieniu do cierpienia rodziny Dehama Günaya.
3. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym z powodu nieochronienia życia Dehama Günaya.
4. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym.
5. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w odniesieniu do cierpienia skarżących z powodu zaginięcia ich krewnego.
6. Uznaje, że nie ma potrzeby badania skarg dotyczących art. 3 i 5 Konwencji w odniesieniu do okoliczności zatrzymania Dehama Günaya.
7. Zasądza, że w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, Rząd pozwany ma zapłacić:
a) Narin Günay łącznie 30 000 EUR za wszystkie szkody.
b) Nehyet Günay, Kudret Günay, Hüsniye Öğlü, Suzan Saruhan i Behiye Özdek łącznie 30 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe.
c) Skarżącym łącznie 2 000 EUR tytułem kosztów i wydatków.
d) Odsetki proste w wysokości równej stopie procentowej Europejskiego Banku Centralnego dla podstawowych operacji refinansujących plus trzy punkty procentowe.
8. Oddala pozostałe żądania zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ÜÇÜNCÜ DAİRE
NEHYET GÜNAY VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 51210/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Ekim 2008
İşbu karar Sözleşme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 51210/99 numaralı başvurunun nedeni T.C.
vatandaşları Nehyet Günay ve Sadun Günay’ın 14 Eylül 1999 tarihinde Temel İnsan Hakları
ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34.
maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
İkinci başvuran Sadun Günay 20 Ekim 2000 tarihinde ölmüştür. Başvuranın sırasıyla eşi
ve kızları olan Narin Günay, Kudret Günay, Hüsniye Öğlü, Suzan Saruhan ve Behiye Özdek
merhumun mirasçıları sıfatıyla başvuruyu sürdürme niyetinde olduklarını ifade etmişlerdir.
Sadun Günay’ın oğlu olan ilk başvuran Nehyet Günay, kendi adına olduğu kadar babası adına
da başvuruda bulunma talebini belirtmiştir. AİHM bu talepleri birleştirmektedir.
Adli yardım talebinden yararlanan başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından M.S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar Nehyet Günay, Narin Günay, Kudret Günay, Hüsniye Öğlü, Suzan Saruhan ve
Behiye Özdek sırasıyla 1975, 1941, 1961, 1968, 1971 ve 1982 doğumlu olup Silopi’de ikamet
etmektedirler.
Başvuranlar sırasıyla, 1980 doğumlu olan ve on yedi yaşındayken 11 Temmuz 1987’yi
12’sine bağlayan gece kaybolan Deham Günay’in kardeşi, annesi ve kız kardeşleridir.
A. Deham Günay’ın kaybolmasının ihtilaflı koşulları
1) Başvuranların versiyonu
Başvuran Nehyet Günay (Nehyet) ve kardeşi Deham Günay (Deham) 11 Temmuz 1997
tarihinde, Irak sınırının yakınında yer alan Silopi’de bulunan tarlalarında çalışırken yirmiye
yakın jandarma grubu tarafından yakalanmıştır. Nehyet jandarmaların kendilerini sınırın
üzerinde yer alan, tarlalarının yakınında geniş bir alana götürdüklerini ve burada bulunan ve
içleri silah dolu iki sarı torbayı göstererek, bunların kendilerine ait olup olmadıklarını
sorduklarını söylemiştir. Jandarmalar, iki kardeşin olumsuz cevap vermesinin ardından
kendilerine « G3 » tüfeklerinin dipçikleri ile vurmuştur. Kafasından yaralanan Deham
bilincini kaybetmiştir. Kafasından ve yüzünden yaralanan Nehyet ise, jandarmalar tarafından
cipe bindirilerek götürülmüştür. Nehyet geceyi geçirmiş olduğu Habur jandarma karakolunda
gözaltına alınmadan önce, ilk olarak jandarmalar tarafından yüzünün durumuna rağmen
kendisine hiçbir soru yöneltmemiş olan doktora götürülmüş, ardından Savcı huzuruna ve son
olarak Silopi Sulh Mahkemesinin huzuruna götürülmüştür. Yüzünün şişmesinden duyduğu
rahatsızlıktan dolayı konuşma zorluğu çekmiş ve silahların kendisine ait olup olmadığı
konusunda, hâkim tarafından kendisine sorulan tek soruya olumsuz cevap vermiştir.
Başvuran kardeşi Deham’ın kampta bayılmasının ardından kendisini bir daha ne
gördüğünü ne duyduğunu belirtmektedir.
Nehyet Habur sınır kapısına getirilmesinin ardından, nöbette olan askerlere kardeşinin
durumunu sormuştur. Askerlerden ilki, kardeşinin hastanede olduğu cevabını vermiştir. Nöbet
değişiminin ardından, ikinci bir asker kendisine kardeşinin ölmüş olduğunu söylemiştir. Ertesi
gün, adliyeye götürülmesi sırasında, jandarma karakolunun komutanı üsteğmene kardeşine ne
olduğunu sormuştur. Komutan kardeşinin tarlaya götürülmesini istediğini, tarlaya gittikten
sonra da kaçtığını söylemiştir.
2) Resmi versiyon
Sekiz jandarmanın imzaladığı ve Deham ve Nehyet kardeşlerin parmak bastıkları 11
Temmuz 1997 tarihli tespit tutanağına göre, aynı gün saat 17.30 sıralarında, sınır kulelerinde
bulunan nöbetçiler, üç kişinin ellerinde sarı torbalarla sınırı geçerek Irak’tan Türkiye’ye
girmeye çalıştıklarını görmüşlerdir. Üç kişiyi izlemeye devam ederek karakola haber
vermişlerdir. Bir jandarma grubu nöbetçilere yardım etmek üzere gelmiştir. Muhtemelen
Kuzey Iraklı olan üç kişi, torbaları bıraktıktan sonar Irak’a geri dönmüştür. Türk bölgesinde
bulunan iki kişi bu torbaları almış ve bir jandarma ekibi onları yakalamıştır. Jandarmalar her
iki kişiyi ve taşıdıkları torbalarını aramıştır. Torbalarda farklı kalibrelerde kırk silah
bulunmuştur. Şahısların üzerinde bulunan kimlik belgelerine göre, bu kişiler 1980 yılında
doğmuş olan Deham Günay ve 1975 yılında doğmuş olan Nehyet Günay imiş.
Deham aynı gün jandarmalara vermiş olduğu ve altında parmak izini taşıyan ifadenin
tutanağına göre, düzenli olarak, kardeşi ile birlikte kiralamış oldukları pamuk tarlasına
çalışmaya gitmekteydi. Her seferinde kimliklerini nöbetçi jandarmalara bırakmakta ve eve
dönerken geri almaktaydılar. Jandarmalar bundan dolayı kendilerine güvenmekteydi. Bir hafta
önce, Iraklı bir kişi Silopi’de Deham ile konuşmuş ve kendisine Hezil nehrinden geçerek,
Türkiye’ye silah sokma planından bahsetmiştir. Silahları onların tarlasına saklamayı ve
pasaportu ile birlikte Türkiye’ye yasal yoldan girerek onları geri almayı düşünmüştür. Bu
hizmetin karşılığında Deham’a iki tabanca veya on milyonu avans olarak toplam elli milyon
Türk Lirası teklif etmiştir. Deham pazarlığı kabul etmiştir. Silah dolu torbaları tesadüfen
bulduklarını zanneden kardeşine bu konuda bilgi vermemiştir. Deham kardeşine bu konudan
daha sonra bahsetmeyi düşünmüştür. Anlaşmayı yapmış olduğu Iraklı kaçakçı ve silahları
getirmek için Hezil nehrini geçmiş olan diğer üç Iraklı ile gerçekleştirilen kaçakçılık
eyleminin gelişimi konusunda detaylı bir betimleme yapmıştır. 11 Temmuz gecesinde başka
iki torbanın getirilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu tür bir kaçakçılık eylemine ilk kez
karıştığını belirterek, kaçakçıları yakalamak için jandarmalar ile işbirliği yapmayı teklif
etmiştir.
Nehyet de jandarmalara aynı gün ifade vermiştir. Altında imzasının ve parmak izinin yer
aldığı tutanağa göre, avukat yardımından yararlanmak istemediğini belirtmiştir. Tutanakta
ayrıca Nehyet’e dilediği takdirde yakınlarının yakalanmasından bilgi sahibi
kılınabileceklerinin hatırlatıldığı belirtilmiştir.
Tutanağa göre Nehyet kardeşinin ve kendisinin tarlada, içleri silahlarla dolu iki torba
bulduklarını ve bunları jandarmalara teslim etmeden önce tereddüt ettiklerini beyan etmiştir.
Jandarmalar onları torbalarla yürürken yakalamıştır. Nehyet silahların menşei konusunda bilgi
sahibi olmadığını ve kardeşinin de bu konuda bilgi sahibi olduğunu düşünmediğini, silahları
jandarmalara teslim etme refleksini göstermediğine pişman olduğunu belirtmiştir.
Belirtilmemiş bir tarihte yer krokisi düzenlenmiştir. Bu krokiye göre pamuk tarlası üç
kontrol kulesi tarafından gözetlenen üçgende yer almıştır. Iraklı kaçakçıların torbaları
bıraktıkları yer bu krokide sınır nehrinin kenarında, en yakın kontrol kulesine bir kilometrelik
mesafede belirtilmiştir. Torbaların bulundukları yer tarlanın öbür ucunda işaretlenmiştir.
B. Günay kardeşlerin yakalanmasının ardından yürütülen soruşturma
Nehyet tutuklanmalarımın ertesi günü olan 12 Temmuz 1997 tarihinde, sanık olarak Silopi
Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Jandarmaya vermiş olduğu beyanlarını yinelemiştir.
Yüzünün durumu hakkında çenesindeki şişin diş sorunundan kaynaklandığını açıklamıştır.
Nehyet aynı güm bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor raporunda görünüşe
göre 3-4 gün öncesinden kaynaklanan kafatası seviyesinde, kafatasının yan kemiği üzerinde
meydana gelmiş bir yara, iki yanakta diş apsesinden dolayı şişkinlik ve iki gözün altında
2cm’lik morluk olduğunu belirtmiştir. İlgilinin hayatının tehlikede olmadığını tespit etmiş ve
kendisine üç günlük iş görmezlik raporu vermiştir.
Başvuran yine 12 Temmuz 1997 tarihinde, Silopi Sulh Mahkemesi Hâkimi (Hakim)
tarafından sorgulanmıştır. Jandarmaya vermiş olduğu beyanları yinelemiştir. « Kardeşimin
silah kaçakçılığı faaliyetlerinin olup olmadığını bilmiyorum. Benimle aynı anda tutuklandı.
Ama ardından kaçmış görünmektedir» demiştir. Duruşma tutanağına göre gözaltında kaldığı
sürece hiçbir baskıya maruz kalmadığını ve kendisine hiçbir kötü muamele yapılmadığını
söylemiştir. Yüzündeki şişkinliğin diş sorunundan kaynaklandığını belirtmiştir. Gözlerinin
altındaki morluklar ile ilgili olarak önceki gün sendelediğini ve yüz üstü düştüğünü
açıklamıştır. İlgili izlerin jandarmaların davranışlarından kaynaklanmadığı konusunda ısrar
etmiştir. Hâkim aynı gün tutuklanmasına karar vermiştir.
Saat 07.00’de dokuz jandarma tarafından imzalanan 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağa
göre, Deham Günay kendilerine Iraklı kaçakçılar ile randevusu olduğunu ve bu kişilerin
tutuklanması için kendileri ile işbirliği yapabileceğini belirtmiştir. Deham pişman olduğunu
belirtmiş olmasından dolayı, jandarmalar ona güvenmişlerdir. Bu bilginin ardından
jandarmalar sabah saat 03.00’e doğru Deham’ın eşliğinde pusu kurmuşlardır. «Gerekli
güvenlik tedbirlerini” almışlardır. Genç adamın, kendi gözetimleri altında, Iraklılar ile
buluşmak üzere, sınıra doğru gitmesine izin vermişlerdir. Jandarmalar Deham’ın Iraklılarla
uzlaşarak Hezir sınır nehrine doğru kaçmaya başladığını görünce hedef almadan ateş etmiş,
ama kaçakları durdurmayı başaramamışlardır. Olay esnasında 7,62 mm’lik 108 kurşun
atılmıştır. İlgili yerde hiçbir boş kovan bulunmamıştır. Tutanakta kaçakların tutuklanmasına
yönelik olarak yürütülen araştırmaların devam ettiği belirtilmiştir.
Hâkim 14 Temmuz 1997 tarihinde, ortadan kaybolan Deham Günay’ın gıyaben
tutuklanmasına karar vermiştir.
C. Günay kardeşlere karşı açılan dava
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı (Savcı) 1 Ağustos 1997 tarihli
ithamname ile Deham ve Nehyet’e karşı, silah kaçakçılığı ve ulusal sınırlar içine önemli
sayıda silah sokmak için çete kurma suçundan dolayı, ateşli ve bıçaklar hakkındaki 6136
sayılı ateşli ve bıçaklar silahlar Kanunun 12. maddesi uyarınca kamu davası açmıştır.
İthamnameye göre sanıklar, Irak’tan gelen üç kişi tarafından bırakılan, silahla dolu torbaları
almaya giderken, onları kuleden gözetleyen bir nöbetçi tarafından fark edilmişlerdir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde düzenlenen 2 Ekim 1997 tarihli duruşma esnasında,
Nehyet’in avukatı, müşterisinin ve kardeşinin yakalanmaları esnasında, jandarmaların şiddetli
darbelerine maruz kaldıklarını söylemiştir. Deham’ın kafasına almış olduğu darbelerin
ardından öldüğünü ve jandarmaların suçlarını ört pas etmek için, sanığın kaçtığının belirtildiği
sahte tutanak düzenlediklerini iddia etmiştir. Nehyet’in de yakalanması esnasında darbelere
maruz kaldığını, ancak dinlendiği esnada hazır bulunan jandarmaların misillemesinden
korktuğu için, hakime aksini beyan etmiş olduğunun altını çizmiştir. Ayrıca, müşterisinin
aleyhine kanıtların var olmadığının altını çizmiş ve hakkında beraat kararı verilmesini talep
etmiştir.
Nehyet 4 Kasım 1997 tarihli duruşmada, 11 Temmuz 1997 tarihinde meydana gelen
olayları, hemen hemen AİHM’ye aktardığı gibi sunmuştur. Tek fark DGM’ye kardeşinin
kendisi ile aynı anda karakola götürülmüş olduğunu, bu yerde kendilerinin kötü muamelelere
tabi tutulduklarını ve kendisinin doktora götürüldüğü esnada, kardeşinin diğer bir araç ile
bilmediği bir yere doğru götürüldüğünü beyan etmiştir. Doktor tarafından muayene edilirken
yüzünün ve kollarının kan içinde olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, sulh hakiminin, duruşma
tutanağını kendisini dinlemeden, sadece dosyaya dayanarak düzenlediğini söylemiştir.
Aynı duruşmada sınır kontrol kulelerinde nöbetçi olan jandarma G.Y.’nın ifadesi de
okunmuştur. Soruşturma esnasında alınan bu ifadeye göre G.Y. Hezil nehrini geçerek Türk
topraklarına giren üç kişi görmüştür. Türk tarafında, tarlalarda çalışan iki kişi bunlara doğru
yönelmiştir. Beş dakika sonra üç kişi Irak’a geri dönmüştür. Türk tarafındaki iki kişi torbaları
yol tarafında, samanların arasına gizlemiştir. G.Y. o anda olayları komutanlığa telsiz ile
bildirmiştir. Başvuran, kendi adına bu ifadeyi yalanlamıştır.
Başvuranın avukatı yine 4 Kasım 1997 tarihinde, DGM’ye, müvekkiline kötü muamelede
bulunan kişilere karşı kovuşturma başlatılmasını talep etmiştir. DGM, kanıt eksikliğinden
dolayı talebi aynı gün reddetmiş ve başvuranın yine de ayrı bir şikayette bulunma hakkının
olduğunu hatırlatmıştır.
DGM 5 Ekim 1999 tarihinde, oyçokluğu ile 6136 sayılı Kanun gereğince, Nehyet Günay’ı
on yıl hapis cezasına çarptırmış ve ömür boyu kamu hizmetinden men etmiştir. Kararın
gerekçesinin incelenmesinden mahkumiyet kararının ön soruşturmalar esnasında aynı
jandarma tarafından alınan çeşitli ifadelere ve özellikle sanıkların ve nöbette olan G.Y.’nin
ifadelerine dayanarak verildiği görülmektedir. DGM, jandarma tarafından bir senaryo
hazırlanmış olsaydı çeşitli tanıklıklar arasında tutarsızlıklar olmayacağına itibar etmiştir.
Kendi tespit ettiği tutarsızlıkların kardeşlerin birbirini koruma içgüdüsünden kaynaklandığına
kanaat getirmiştir. Nöbette olan G.Y.’nin anlattığı şekilde betimlenen olayların, iddia
makamının Nehyet’in Iraklı kaçakçılara randevu verdiği suçlamasını teyid ettiğini
değerlendirmiştir. Nehyet bölgeyi iyi tanımaktaydı ve Hezil nehrinin kıyısında bulunan
tarlalarda çalıştığı için yetkililer tarafından tanınmaktaydı. Bu durumun farkında olan Iraklı
kaçakçılar, Nehyet’le iş yapmak için tertip almışlardır. Dolayısıyla, Günay kardeşlerin, silah
kaçakçılığında bulunmak üzere, kimliği belirlenmemiş kaçakçılar ile çete kurdukları tespit
edilmiştir.
DGM heyeti başkanı, karşı görüşünde, krokiye göre, tanık G.Y.’nin bulunduğu gözlem
kulesi ile olayların meydana geldiği tarla arasında 1 200 metrelik bir mesafe olduğunun altını
çizmiş ve bu mesafenin görsel tanıklığı şüpheli kıldığını belirtmiştir.
DGM, aynı kararda, Deham’a karşı açılmış olan davayı ayırmıştır.
Nehyet, tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurularak ve ceza infaz indirimi uygulaması
uyarınca aynı gün serbest bırakılmıştır.
Başvuran 11 Ekim 1999 tarihinde kararı temyiz etmiştir.
Yargıtay 5 Haziran 2000 tarihinde temyiz başvurusunu reddetmiştir.
D. Deham’ın cinayetinden sorumlu oldukları varsayılan kişilere karşı yürütülen
soruşturma
Savcı Deham’ın babası, başvuranlardan Sadun Günay tarafından yapılan suç duyurusunun
ardından, iki kardeşin tutuklanmasından sorumlu olan dokuz jandarmaya karşı, Silopi
Savcılığı’nda soruşturma başlatmıştır.
Silopi Savcısı 15 Aralık 1997 tarihinde, 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağı imzalamış olan
dokuz jandarmadan beşinin zanlı olarak sorgulamasını gerçekleştirmiştir. Aralarında komutan
üsteğmen İ.M’nin de bulunduğu bu jandarmalar, ilgili tutanağın içeriğinin doğru olduğunu ve
Deham Günay’in hiçbir kötü muameleye tabi tutulmadığını beyan etmiştir.
Jandarmalardan dördünün ifadeleri, artık Silopi bölgesinde olmamalarından dolayı, daha
sonra istinabe yoluyla alınmıştır. Bu ifadelerin de tespit tutanağı ile tutarlı olduğu
görülmüştür. Aralık 1997 tarihinde karakolda tanık olarak dinlenen başvuranlardan Sadun Günay,
karakol komutanının oğlunun başına gelenlerden muhtemelen haberdar olduğunu, ancak,
kendisine bilgi vermek istemediğini iddia etmiştir.
Yine 17 Aralık 1997 tarihinde, Deham ve Nehyet’in amcaları, Salih Günay ve Sait Günay,
karakolda ifadelerini vermiştir.
Sait Günay tarlada çalışan işçilerin kendisini haberdar ettiğini, kendisinin de aşiretlerinin
reisi Süleyman Gündüz’ü bilgilendirdiğini, Süleyman Gündüz’ün Habur birliğinin komutanı
ile temas ettiğini, kendilerinin de üç gün sınır boyunca Deham’ı aradıklarını, ancak
bulamadıklarını söylemiştir.
Salih Günay ise jandarma birliği komutanının, Deham’ın, Iraklı silah kaçakçılarını
tutuklamak için organize edilmiş olan buluşma esnasında kaçtığını ve Deham’ın
jandarmaların açtıkları dur ateşi esnasında öldürülebilmiş olduğunu söylemiş olduğunu
duyduğunu söylemiştir. Deham’ın cesedinin bulunması için arama çalışmalarına katılmış
olduğunu belirtmiştir. Aralık 1997 tarihinde iki jandarma tarafından düzenlenmiş olan ve altında Sadun Günay
ile Deham ve Nehyet’in iki amcasının parmak izlerinin yer aldığı tutanakta kendilerine
Deham’ın yakalandığını bildiren işçilerin adlarını hatırlamadıkları belirtilmiştir.
Sadun Günay Silopi Savcısı’na gönderdiği 26 Aralık 1997 tarihli mektupta, jandarmalar
tarafından yakalanan oğlu Deham’dan hiçbir haber alamadığını söylemiştir. Pamuk tarlasında
bulunan silahların menşei konusunda bilgi toplamak için elinden geleni yapacağına söz
vermiş ve kendisine oğlu hakkında bilgi verilmesini talep etmiştir.
Sadun Günay 11 Şubat 1998 tarihinde Savcı tarafından dinlenmiş ve oğlu Deham’ın
tutuklanmasından sorumlu olan birlik komutanı hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
Günay kardeşlerin diğer bir amcası Fettah Günay da tanık olarak Savcı tarafından
dinlenmiştir. 11 Şubat 1998 tarihli ifadesinde Diyarbakır Hapishanesinde bulunan yeğenini
ziyaret ettiğini ve yeğeninin kendisine kardeşi Deham’ın kimliğini verdiğini ve birliğin
komutanının, kardeşinin kaçtığını kendisine bildirirken, Deham’ın kimliğini iade etmiş
olduğunu söylediğini belirtmiştir. Yeğeni Deham’on ortadan kaybolduğunu, kendileri ile
birlikte pamuk tarlasında çalışan işçilerden öğrendiğini belirtmiştir.
Başvuranlardan Sadun Günay, 18 Şubat 1998 tarihinde, Kürt tercüman aracılığı ile alınan
beyanında oğlu Deham’ın pamuk tarlasında çalışan işçilerin taşınmasından sorumlu olduğunu
söylemiştir. Oğulları Nehyet ve Deham’ın jandarmalar tarafından yakalandığını ve Habur
birliğinin karakoluna götürüldüklerini işçilerinden öğrendiğini belirtmiştir. Oğullarının o
akşam eve dönmemeleri üzerine, ertesi gün aşiretlerinin reisi olan Süleyman Gündüz’ün
yardımını istemiştir. Ardından, Süleyman Gündüz ve köyün öğretmeni birlik karakoluna
gitmiştir. Kendisi hasta olduğundan onlara eşlik etmemiştir. Komutan kendilerine Deham’ın
kaçmış olduğunu ve kimlik belgesinin kardeşi Nehyet’e teslim edilmiş olduğunu belirtmiştir.
Ardından, kendilerine Deham’ı aramalarını teklif etmiştir. Aşiretten sekiz veya on kişi
Deham’ı üç gün boyunca aramıştır. Aramaları sonuçsuz kalmıştır.
Amcaların üçü de, 18 Şubat 1998 tarihinde jandarmaya verdikleri ifadede, Deham’ın
ortadan kaybolduğu günden bu yana kendisinden haber alamadıklarını belirtmiş ve 17 Aralık ve 11 Şubat 1998 tarihli beyanlarını tekrarlamışlardır.
Başvuranların ikamet ettiği Aktepe köyünün öğretmeni 20 Mart 1998 tarihinde jandarmalar
tarafından sorgulanmıştır. Öğretmen, Süleyman Gündüz’le jandarmaya gittiklerini, jandarma
komutanına Deham’ın kayıp olduğunu söylediklerini, jandarma komutanının Deham’ı
aramaları tavsiyesinde bulunduğunu, üç gün boyunca Deham’ı aradıklarını ama sonuç
alamadıklarını belirtmiştir.
Aynı gün, başvuranların aşiretlerinin reisi Süleyman Gündüz, aynı yönde ifade vermiştir.
Nehyet Günay bu soruşturma çerçevesinde hiçbir şekilde sorgulanmamıştır.
Başvuranların avukatı, 8 Mart 1999 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Savcısından,
gerçekleştirildiği iddia edilen cinayetin sorumluları oldukları varsayılan dokuz jandarmaya
karşı açılan soruşturmanın akıbeti hakkında bilgi istemiştir.
Bunun üzerine Silopi Cumhuriyet Savcısı’nın 16 Nisan 1998 tarihli takipsizlik kararı
kendisine tebliğ edilmiştir. Kararda olayın koşulları, 12 Temmuz 1997 tarihli tespit
tutanağıyla uyumlu olarak anlatılmaktaydı. Savcı ithamların, kanıt ve gösterge olmaksızın,
soyut iddialara dayandığı sonucuna varmıştır.
Başvuranların avukatı, 26 Mart 1999 tarihinde Savcının takipsizlik kararına itiraz etmiştir.
Dosyanın yeterince incelenmediğini savunmuş ve AİHS’yi ileri sürmüştür.
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, 6 Mayıs 1999 tarihinde itirazı reddetmiştir.
HUKUK
I. DEHAM GÜNAY AÇISINDAN AİHS’NİN 2., 3. VE 5. MADDELERİNİN İHLAL
EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar öncelikle, Deham Günay’ın, kafasına dipçik ile vuran kolluk kuvvetleri
mensupları tarafından öldürüldüğünü iddia etmişlerdir. Deham’ın kaybolduğu sırada kolluk
kuvvetlerinin sorumluluğu altında olduğunu belirtmişlerdir. Bu bakımdan Deham’ın,
Hükümetin ileri sürdüğü gibi, Irak’lı silah kaçakçılarını tuzağa düşürmek için kullanılmış
olduğu varsayılsa bile, Deham’ın reşit olmaması göz önünde bulundurulduğunda bu durum
her tutuklunun yaşam hakkını korumakla yükümlü kolluk kuvvetlerinin ciddi bir ihmalini
oluşturmaktadır. Başvuranlar, AİHS’nin 2. ve 3.maddelerini ileri sürmüşlerdir.
Başvuranlar ayrıca, Deham Günay’in yakalanma nedenleri kendisine bildirilmediği,
yakalanır yakalanmaz hâkim huzuruna çıkartılmadığı ve yakalanmasının yasallığına itiraz
edebileceği bir başvuru yolu kullanamadığı için AİHS’nin 5. maddesinin birçok açıdan ihlal
edildiğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar yine AİHS’nin 5. maddesi uyarınca Deham’ın
yakınlarına yakalanması hakkında bilgi verilmemiş olmasından dolayı da şikâyetçi
olmuşlardır.
Başvuranlar son olarak, Deham Günay’in ortadan kayboluş koşullarına ilişkin AİHM
içtihatlarına uygun bir soruşturma ve kovuşturma yapılmadığı kanaatindedirler. Özellikle
olayların başlıca tanığı olan Nehyet Günay’in bu soruşturma çerçevesinde ifadesinin
alınmadığını belirtmişlerdir. Başvuranlar, AİHS’nin 13. maddesini ileri sürülmüşlerdir.
AİHM, davanın koşullarında sözkonusu şikayetlerin AİHS’nin 2., 3. ve 5. maddeleri
açısından incelenmesini uygun bulmuştur.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
Hükümet, başvuranların ne Anayasa ve İdari Muhakeme Kanunu çerçevesinde idari dava
ne Borçlar Kanunu uyarınca tam hukuk davası açmış olmaları muvacehesinde AİHS’nin 2. ve
3. maddelerine dayalı şikayetler açısından iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmuştur.
AİHM, bu davada başvuranların Deham Günay’ın yaşam hakkının korunmamış olması ile
ilgili şikâyetlerinin ardından cezai yargı yollarının kullanıldığını ve bu doğrultuda yürütülen
soruşturmaların takipsizlik ile sonuçlandığını dikkate almıştır. Dolayısıyla, başvuranlar,
AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafı anlamında bu davada uygun bir hukuk yolunu
kullanmışlardır. (Diğerleri arasından, Kanlıbaş Türkiye (karar), no 32444/96, 28 Nisan 2005).
AİHM tarafından müteaddit kere yinelenmiş olan nedenlerden dolayı (Erdoğan Türkiye
(karar), no 26337/95, 6 Eylül 2001 ve Şahmo Türkiye (karar), no 57919/00, 14 Mart 2002
Bakınız), başvuranların buna ek olarak Hükümetin dile getirdiği idari veya hukuki işlemleri
gerçekleştirmeleri gerekmemektedir.
AİHM, bu nedenle Hükümetin ön itirazını reddeder ve AİHS’nin 35. maddesi uyarınca,
Nehyet Günay’ın 3. ve 6. madde şikayetleri haricinde, başkaca bir kabuledilemezlik unsuru
bulunmadığını tespit ederek başvuruyu kabuledilebilir ilan eder.
B. Esas hakkında
1) Maddi kısım
a. Tarafların kanıtları
Hükümet ilk olarak kasten öldürme iddiası ile ilgili olarak, AİHM’nin 2. maddesi
bağlamında devletin bir sorumluluğu bulunduğuna karşı çıkmıştır. İlk olarak Nehyet Günay’in
bu iddiayı ilk olarak 2 Ekim 1997 tarihinde dile getirdiğinin altını çizmiştir. Ayrıca, diğer
tanıklıkların Deham Günay’ın kaçtığı ve ortadan kaybolduğu yönünde olduğunu ve hiçbir
şekilde kasten öldürme tezini desteklemediğini belirtmiştir.
Hükümet soruşturmanın Deham’ın tabi olduğu kötü muamelelerden dolayı öldüğü
iddiasını temel alarak yürütüldüğünü, ancak dosyada bu doğrultuda, başvuran Sadun
Günay’ın herhangi bir beyanda veya atıfta bulunduğuna dair bir unsur bulunmadığını
eklemiştir.
Ayrıca başvuranların veya Deham’ın yakınlarının yerel yetkililere, 11 Temmuz 1997
tarihinde jandarmalar tarafından imzalanmış olan tutanakta açıklanan olayların başka bir
versiyonunu sunabilecek olan, bir görgü tanığı gösteremediklerini belirtmiştir.
Jandarmaların Deham’ın kaçmasını engelleyip engelleyemeyeceği konusunda ise,
Hükümet 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağa dayanarak, jandarmaların gerekli olan tüm
güvenlik önlemlerini aldıklarını ifade etmiştir. Silah kaçakçıları hakkındaki bilgileri
Deham’ın kendisinin verdiğini ve işbirliği yapmayı teklif ettiğini eklemiştir. Kaçakçı çetesinin
yakalanması sözkonusu olduğundan, jandarmaların Deham’a güvenmeleri son derece doğaldı.
Hükümet Deham Günay’in kaçmasından dolayı yetkililere objektif bir sorumluluğun
yüklenemeyeceği, ayrıca hiçbir kanıtın bu kişinin öldüğünü doğrulamadığı sonucuna
varmıştır.
Başvuranlar Nehyet ve Deham’ın tarlada şiddetli şekilde dövüldüklerini ve Deham’ın
kafasına yediği dipçik darbelerinden dolayı bilincini kaybettiğini savunmuştur. Neyhet
kardeşini son olarak baygın gördüğünü, ardından karakolda kendisini ne duyduğunu ne de
gördüğünü söylemekte ısrar etmiştir. Dolayısıyla, başvuranlar için, Deham tarlada yediği
dipçik darbeleri ile öldürülmüştür ve ardından düzenlenen tutanağın amacı jandarmalar
tarafından işlenen cinayeti örtbas etmektir. Devlet bu şekilde, Sözleşmenin 2/1 maddesi
yönünde « öldürmemek» yükümlülüğünü yerine getirmemiştir.
Başvuranlar ayrıca kasten yem olarak kullanılan Deham’ın silah kaçakçılarına karşı
düzenlenen pusu esnasında kaçmış olduğu varsayılsa bile, ilgilinin kolluk kuvvetlerinin
sorumluluğu altındayken ortadan kaybolduğunu ve dolayısıyla Sözleşmenin 1. maddesi ile
2.maddesinin birinci cümlesinden kaynaklanan pozitif yükümlülüğü (özellikle ölümü önleyici
tedbirler almak) hesaba katarak, hayatını yetkilerin sorumluluğunun olduğu koşullarda
kaybettiğini gözlemletmiştir.
b. Mahkemenin değerlendirmesi
i. Genel ilkeler
Yaşam hakkını teminat altına alan ve öldürmenin haklı gösterilebileceği koşulları
tanımlayan 2. madde, AİHS’nin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden birini
oluşturmaktadır. (Velikova Bulgaristan no 41488/98, § 68, CEDH 2000-VI). 3. madde ile
birlikte, Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların en temel değerlerinden birini
teşkil etmektedir. Bu nedenle öldürmenin meşru olabileceği koşullar dar yorumlanmalıdır.
(Salman Türkiye [GC], no 21986/93, § 97, CEDH 2000-VII). Bireylerin insan haklarının
korunması için bir araç olarak AİHS’nin amaç ve hedefi, sözkonusu hükümlerin, sağladığı
güvenceleri uygulanabilir ve etkili kılacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını da
gerektirir (McCann ve diğerleri İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, seri A no 324, ss. 45-46,
§§ 146-147).
2. maddenin 1. paragrafının birinci cümlesi Devleti kasten ve yasalar hilafına öldürmekten
men ettiği gibi kendi yetki alanındaki kimselerin yaşam hakkını korumak için gerekli olan
tedbirleri iç hukuk düzeni çerçevesinde almasını zorunlu kılmaktadır (Kiliç Türkiye, no
22492/93, § 62, CEDH 2000-III). Devletin bu doğrultudaki yükümlülüğü ihlalleri önleyici,
bastırıcı ve cezalandırıcı bir uygulama mekanizması ile desteklenen caydırıcı yasal ve idari
çerçeveler oluşturmak suretiyle en önemli görevi olan kişilerin yaşam hakkının güvence altına
almaktır.
2. madde metninin gösterdiği gibi, öldürücü güce başvurulması bazı koşullarda haklı
gösterilebilmektedir. Bununla birlikte 2. madde bu konuda açık çek vermemektedir. Devlet
görevlilerinin eylemlerinin kurallarla düzenlenmemesi ve keyfiliğe terk edilmesi insan
haklarına etkin riayet edilmesi ile bağdaşmamaktadır. Bu da, polis operasyonlarının ulusal
hukuk tarafından yetkilendirilmesinin yanı sıra keyfiliğe ve gücün kötüye kullanılmasına karşı
uygun ve etkin güvenceler sağlamak üzere aynı ulusal hukuk tarafından yeterince
sınırlandırılmalarını da gerektirmektedir. (Makaratzis Yunanistan [GC], no 50385/99, § 58,
CEDH 2004-XI).
Bu bakımdan bu hüküm bütün olarak ele alındığında 2. paragrafın kasten öldürmeye izin
verilen durumları değil, kasıt olmaksızın adam öldürme ile sonuçlanabilecek güç kullanmaya
izin verilen durumları saydığı görülecektir « Kesin zorunluluk» ifadesi, AİHS’nin 8 ila 11.
maddelerinin 2. paragrafı gereğince, Devletin müdahalesinin «demokratik toplumda gerekli »
olup olmadığını belirlemek için normal şekilde kullanılan gereklilik kriterinden daha sıkı ve
zorlayıcı bir kriterin uygulanması gerektiği anlamına gelmektedir. Özellikle başvurulan gücün
2. maddenin 2. paragrafının a), b) ve c) şıklarında sıralanan amaçların gerçekleştirilmesi ile
mutlak şekilde orantılı olması gerekmektedir. Bu düzenlemenin demokratik toplumdaki
önemini kabul eden AİHM’nin görüşünü oluşturması için, öldürmenin sözkonusu olduğu
durumları ve özellikle bilerek ölümcül gücün kullanıldığı durumları dikkatlice incelemesi ve
sadece güç kullanmış olan Devlet görevlilerinin eylemlerini değil, olaya ilişkin gelişmelerin
tamamını, bilhassa sözkonusu eylemlerin hazırlanışını ve kontrolünü değerlendirmesi
gerekmektedir. (McCann ve diğerleri, üstte belirtilmiş olan, s. 46, §§ 148-150).
AİHM, AİHS’nin 2.maddesinin sağladığı korumanın öneminden dolayı, öldürme ile
sonuçlanan durumlarda sadece Devlet görevlilerinin eylemlerini değil davanın tüm koşullarını
büyük bir titizlikle incelemelidir. Gözaltındaki kimseler savunmasız konumdadırlar,
makamların onları koruma görevi bulunmaktadır. Dolayısıyla bir kişinin sağlıklı olarak
gözaltına alınması ve serbest bırakılmasının ardından yaralanmış olduğunun tespit edilmesi
durumunda, Devletten bu yaralanmaların kaynağı hakkında kabul edilebilir bir açıklama
yapması beklenmektedir. Yetkililerin, gözaltında bulunan bir kişiye yapılan muameleyi haklı
gösterme yükümlülüğü, bu kişinin ölmesi durumunda daha da zorunlu hale gelmektedir
(Salman, § 99). Aynı mantıktan hareketle AİHS’nin 5. maddesi uyarınca devletin tutuklu
herkesin bulunduğu yer hakkında bilgi verme zorunluluğu bulunmaktadır. (Kurt Türkiye, 25
Mayıs 1998 tarihli karar, Derleme 1998-III, s. 1185, § 124). Cesedin bulunamadığı bir
durumda, yetkililerin tutulu bulunan kişiye ne olduğu hakkında kabul edilebilir açıklama
yapmamalarının AİHS’nin 2. maddesi açısından değerlendirilebilmesi hususu ise davanın
koşullarının bütününe, özellikle de kişinin tutulu bulunduğu sırada ölmüş olduğunun
varsayılması gerektiği sonucuna gerekli delil düzeyinde varılabilmesine imkan sağlayacak
somut unsurlara dayanan yeterli delillerin varlığına bağlıdır. (Tanış ve diğerleri Türkiye,
no 65899/01, § 200, CEDH 2005-VIII).
Bu bakımdan ilgilinin tutulu bulundurulma halinin başlamasından veya tutuklanmasından
bu yana geçen zaman, belirleyici olmasa dahi, hesaba katılması gereken bir faktördür. Tutulu
kişiden haber alınamadan geçen süre arttıkça, bu kişinin ölmüş olabilme olasılığının arttığını
kabul etmek gerekir. Bu durumda geçen zamanın, kişinin öldüğünün varsayılmasından önce,
durumla ilgili diğer kanıt unsurlarına verilecek öneme belli bir etkisi olacaktır. AİHM’ye göre
bu durum, 5. maddenin ihlaline yol açan basit bir yasadışı tutmanın çerçevesi ile ilgili
sorunları aşmaktadır. Bu yorumlama şekli, AİHM’nin temel düzenlemelerinden olan 2. madde
tarafından güvence altına alınan yaşam hakkının etkin şekilde korunmasına uygundur
(Diğerleri arasından üstte belirtilmiş olan Tanış ve diğerleri § 201 Bakınız).
Güce başvurmanın ölümle sonuçlandığı durumlarda, yaşam hakkını koruma
yükümlülüğüne ilişkin 2. maddenin, AİHS’nin 1. maddesinde yer alan devletin “kendi yetki
alanı içinde bulunan herkese AİHS’de yer alan hak ve özgürlükleri tanıması” genel
yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, uygun ve etkili bir resmi soruşturma yapılması
gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. (Çakıcı Türkiye [GC], no 23657/94, § 86, CEDH 1999-IV).
Bu anlamda, yürütülen soruşturma, sorumluların tespit edilerek cezalandırılmalarına imkan
tanıyacak ölçüde etkili olmalıdır. Burada sözü edilen sonuç yükümlülüğü değil, araç
yükümlülüğüdür. Yetkili makamlar, olayla ilgili delillerin toplanabilmesi maksadıyla
kendileri için makul surette erişilebilir olan önlemleri almış olmalıdırlar (Tanrıkulu Türkiye
[GC], no 23763/94, § 109, CEDH 1999-IV, ve üstte belirtilen Salman, § 106). Sorumlu kişi ve
kişilerin ortaya çıkarılmasını engelleyecek her türlü soruşturma zaafı soruşturmanın etkisiz
olmasına neden olur. (Aktaş Türkiye, no 24351/94, § 300, CEDH 2003-V).
İhlalin faillerinin sorumluluğu teorikte olduğu gibi pratikte de ortaya konabilmesi
açısından kamunun soruşturma veya sonuçları hakkında yeterince bilgi edinme hakkı olması
gerekir. Kamunun kontrol düzeyi bir durumdan diğerine değişebilmektedir. Bununla birlikte,
her türlü durumda mağdurun yakınlarının, yasal menfaatlerinin korunması için gerekli olan
ölçüde kovuşturmaya ortak edilmesi gerekmektedir (Güleç Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli
karar, Derleme 1998-IV, s. 1733, § 82, Oğur Türkiye [GC], no 21594/93, § 92, CEDH
1999-III, ve McKerr İngiltere, no 28883/95, § 148, CEDH 2001-III).
Üstte belirtilmiş olan usuli yükümlülükler, devlet memurlarının güç kullanmasından
kaynaklanan kasıtlı adam öldürülmesine dair davaları kapsamaktadır, ancak bunlarla sınırlı
değildir. AİHM, bu yükümlülüklerin bir kişinin hayatının tehdit altında olduğunun
varsayılabileceği koşullarda kaybolduğu durumlar da geçerli olduğuna itibar etmektedir.
(Tahsin Acar Türkiye [GC], no 26307/95, § 226, CEDH 2004-III).
ii. Bu ilkelerin dava koşullarına uygulanması
Mahkeme genelde kanıt unsurların değerlendirilmesi için «makul şüphelerin ötesinde»
kanıt kriterini uygulamaktadır (Irlande İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, seri A no 25, §
161). Bununla birlikte, bu özel kanıt kriterinin AİHM’nin yargılama usulünde özel bir anlamı
olduğunun altını şimdiden çizmek gerekir (Mathew Hollanda, no 24919/03, § 156, CEDH
2005-IX). AİHM hiçbir zaman «makul şüphenin ötesinde» kanıt kriterini uygulayan diğer
ulusal hukuk sistemlerinin girişimini taklit etmek niyetinde olmamıştır (Natchova ve diğerleri
Bulgaristan [GC], nos 43577/98 ve 43579/98, § 147, CEDH 2005-VII). Böylece, yerleşik
içtihadı uyarınca, doğrudan kanıtların yokluğunda, böylesi bir delil itirazı kabil olmayan
yeterince ciddi, belirgin ve tutarlı birtakım emare ya da karinelerden doğabilir (aynı yerde ve
belirtilmiş olan davalar). Belli bir sonuca varmak için gerekli kanaat düzeyi ve bu çerçevede
ispat etme yükümlülüğünün hangi ölçüde hangi tarafa ait olduğunun tespit edilmesi, olayların
özelliğine, dile getirilen iddianın niteliğine ve hangi AİHS hakkının sözkonusu olduğuna
bağlıdır (ibidem).
AİHM, Deham’ın tutuklanması esnasında öldürüldüğüne dair başvuranların versiyonunu
kontrol edecek dosya unsurlarının azlığı ve (üstte yer alan 8-10 paragraflar) resmi versiyonun
hakkında şüphe duyulmasını sağlayacak kanıtlayıcı unsurların yokluğunda, olayların
Hükümet’in anlattığı gibi geliştiğine kanaat getirmiştir.
Bundan sonra, yetkililerin, gece pususu esnasında, Deham Günay’ın yaşamı açısında
gerçek ve yakın bir tehditin ortaya çıkmasını önlemek için bildikleri veya bilmeleri gereken
tehlikeyi bertaraf etmek için kendilerinden makul olarak almaları beklenen önlemleri alıp
almadıkları ortaya konulmalıdır (Bkz. Osman - İngiltere, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Kararlar
ve yargılar derlemesi 1998-VIII, § 116, Demiray Türkiye, no 27308/95, § 45, CEDH
2000-XII).
AİHM ilk olarak Deham Günay’ın öldüğünün varsayılması gerekip gerekmediğinin
belirlenmesinin uygun olacağını düşünmüştür.
AİHM bir kişinin ortadan kaybolmasının tek başına bu kişinin hayatının tehlikede
olduğunun değerlendirilmesine yettiği birçok dava incelediğini hatırlatmıştır. Bu çerçevede,
bu davaların bir kısmında, bir kişinin ilgili dönemde Türkiye’nin güneydoğusunda ortadan
kaybolmasının, ilgili kişinin hayatının tehlikede olduğu şeklinde değerlendirilebileceği
sonucuna vardığını hatırlatır (ölüm karinesi için, bkz diğerleri arasından Akdeniz Türkiye, no
25165/94, § 99, 31 Mayıs 2005; ortadan kaybolma iddiaları açısından, ortadan kayboluş
koşullarını ve sorumluların kimliklerinin belirlenmesi için etkili soruşturma yürütme
yükümlülüğü hakkında, bkz diğerleri arasından Toğcu Türkiye, no 27601/95, § 112, 31 Mayıs ve bu kararda atıfta bulunulan kararlar).
AİHM, 11 Temmuz’u 12 Temmuz 1997 bağlayan gecenin olaylarının gelişimini ve
özellikle Deham Günay’ın tutulu statüsünden ortadan kaybolmuş statüsüne geçtiği şartları
(jandarmalar tarafından düzenlenen pusu, Deham’ın Iraklı kaçakçılar ile karşılaşması ve son
olarak, Deham’ın sınır oluşturan nehre doğru kaçışı) incelemiştir.
AİHM ilk olarak Deham Günay’ın ortadan kaybolduğunda tamamen kolluk kuvvetlerinin
sorumluluğunda olduğu sonucuna varmıştır. Bu ortadan kayboluşun kaçış olarak
nitelendirilebilmesi bu gerçeği değiştirmemektedir.
Bu bakımdan, 11 ve 12 Temmuz 1997 tarihli tutanaklarda yakalanan Deham’ın
jandarmalara teklifte bulunmuş olduğu ve onları yönlendirmiş olduğu görülse bile, pusunun
organizasyonunun tamamen jandarmaların sorumluluğunda gerçekleşmiştir.
Kolluk kuvvetleri tarafından yürütülen ve şüphelilerin veya diğer kişilerin hayatlarının
tehlikeye girme riskinin olduğu her operasyonun, ölümcül gücün kullanımını veya kaza
sonucu can kaybını minimuma indirecek şekilde hazırlanması ve kontrol edilmesi
gerekmektedir. (mutatis mutandis, üstte belirtilmiş olan McCann vd kararı, § 194, Bubbins
İngiltere, no 50196/99, § 136, CEDH 2005-II (suretler) ve Ergi Türkiye, 28 Temmuz 1998
tarihli karar, Kararlar ve yargılar derlemesi 1998-IV, s. 1776, § 79).
Bu durumda, Hükümet’in olayların meydana gelişine ilişkin versiyonundan, 11 Temmuz
gecesi düzenlenen harekâtın Deham’ın hayatı için bir risk oluşturduğu görülmüştür. AİHM bu
bakımdan özellikle, jandarmaların yüz sekiz mermiyi « hedef almadan » ateşleyerek, yaylım
ateşinde bulunduklarını gözlemlemiştir. Mahkeme dosyada atışta bulunan jandarmaların
sayısı, ateşin açıldığı mesafe veya açı, yaylım ateşi esnasındaki görülebilirlik şartları ve
önceden verilmesi söz konusu olabilecek talimatlar hakkında hiçbir bilgi bulunmadığını
dikkate almıştır. Jandarmalar 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağa göre, genel bir formül ile ve
basitçe, ilgili tedbirler hakkında belirtide bulunmadan, “gerekli güvenlik tedbirleri”ni
aldıklarını söylemiştir. AİHM bu koşullarda kaçanların ölümünün ihtimal dahilinde olduğunu
gözlemlemiştir. Mahkeme üstte belirtilen nedenler açısından ve on yıldan fazla süredir Deham
Günay’ın nerede olabileceği konusunda mutlak bilgi yokluğunda, genç adamın öldüğünün
varsayılabileceğini göz önünde tutmuştur.
AİHM ayrıca, yetkililerin on yedi yaşındaki genç Deham Günay’ın Iraklı silah kaçakçıları
ile karşılaşmasının ve yaylım ateşi açarak ölümcül güç kullanmalarının risklerini
değerlendirebilecekleri konusunda şüphe olmadığını değerlendirmiştir. AİHM bu bakımdan
davadaki durumun, Sözleşmenin 2. maddesinden kaynaklanan pozitif yükümlülük gereğince
yetkililere yüklenen yükün daha ılımlı olduğu, ölüm tehlikesinin üçüncü kişiden
kaynaklandığı durumlardan (üstte yer alan Osman, § 70 ile karşılaştırılmalı) ve intihar
vakalarından (örneği, Salgın Türkiye, no 46748/99, § 78, 20 Şubat 2007 ve Kenan İngiltere,
no 27229/95, § 90, CEDH 2001-III) farklı olduğunun altını çizmiştir.
AİHM Hükümetin operasyonun öneminin ve yakalanan genç adamın pişmanlığını dile
getirerek jandarmaların güvenini kazanmış olduğunun altını çizmekle yetinerek, Deham’ın
hayatının korunması için alınan muhtemel tedbirleri açıklamadığını gözlemlemiştir.
AİHM Hükümetin bu tür bir riskin alınmasının nedeni veya genç adamın korunması için
alınmış olan diğer tedbirler hakkında açıklamada bulunmamasından dolayı, yetkili mercilerin
Deham Günay’ın aldığı riski makul düzeyde bertaraf ettiği kabul edilebilecek tedbirleri
almayı ihmal ettikleri sonucuna varmıştır.
AİHM, dolayısıyla gerçek ölüm tehlikesinin var olduğu koşullarda ilgilinin ortadan
kayboluşunun sorumluluğunun Devlete ait olduğunu değerlendirmiştir. Dolayısıyla, AİHS’nin
2. maddesi ihlal edilmiştir.
2) Usuli yükümlülükler açısından
Hükümet 11 Temmuzu 12 Temmuz 1997’ye bağlayan gecede meydana gelen olayların
ardından yürütülen soruşturmalar konusunda ise, jandarmaların 12 Temmuz 1997 tarihinde,
olayın hemen ardından tespit tutanağı düzenlediklerinin altını çizmiştir. Savcılığın Nehyet
Günay’ın avukatının 2 Ekim 1997 tarihli duruşmada dile getirdiği iddiaların hemen ardından
bir kovuşturma başlattığını ve kovuşturmanın derinleştirilmesi için jandarmanın iki kez
soruşturma yaptığını eklemiştir. Günay kardeşlerin yakınları ve birliğin komutanı dâhil, tespit
tutanağını imzalayan jandarmalar sorgulanmıştır. Hükümet başvuranların iddialarını
destekleyecek unsurları sunamamış olduklarını düşünmüştür.
Takipsizlik kararına göre sözkonusu olayın kaçış olarak nitelendirildiğini ve bunların
uyuşan tanıklıklar tarafından teyit edildiğinin altını çizmiştir. Dolayısıyla dosyada
jandarmaların kötü muamelede bulunarak ölüme yol açtıklarını düşündürecek bir unsur
bulunmadığı için kamu davası açılmasına gerek görülmemiştir. Hükümet başvuran tarafın
soruşturmanın yetersizliği konusunda dile getirdiği iddianın dayanağının bulunmadığı
sonucuna varmıştır.
AİHM Deham’ın yakalanmasına dair iddia edilen eksiklikler konusunda ise, ilgilinin
suçüstü ve yasaya uygun şekilde yakalandığının altını çizmiştir. İfadesi aynı gün alınmış,
kendisini yakalayan jandarmaların kimlikleri belirlenmiş ve soruşturma sırasında ifadeleri
alınmıştır. 11 Temmuz 1997 tarihli tutanağa göre, Deham kendisine yöneltilen ithamlar
konusunda bilgilendirilmiştir.
Hükümet ayrıca Deham’ın kaçmasından sonra hemen bir tespit tutanağı düzenlendiğini
hatırlatmıştır. Yakalama ile ilgili tüm formalitelerin yerine getirildiği ve tüm teknik
soruşturmaların yürütüldüğü sonucuna varmıştır.
Başvuranlar Deham’ın kendisine uygulanan kötü muamelelerin ardından öldüğü
iddialarının değerlendirmeye alınmadığını söyleyerek cevap vermişlerdir. Onlara göre bu
yönde yaptıkları suç duyurusunun hemen ardından etkili ve bağımsız bir soruşturma
yürütülmemiştir. Avukatları ne soruşturmaya dahil edilmiş ne gelişmelerden haberdar
edilmiştir. Soruşturmanın ardından verilen takipsizlik kararı başvuran tarafa tebliğ
edilmemiştir. Öyle ki başvuran, bu karardan ancak, kararın verildiği tarihten yaklaşık bir yıl
sonra, o da kendi talebi üzerine haberdar olmuştur.
Başvuranlara göre jandarmalar Savcı huzurunda verdikleri ifadelerde olayların gelişimi
hakkında hiçbir bilgi vermemiş ve sadece 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağın doğruluğunu
teyid etmekle yetinmiş ve bu şekilde gerçek olayları ve ifadelerdeki muhtemel uyuşmazlıkları
bertaraf etmiştir.
AİHM başvuranların suç duyurusunun ardından açılan soruşturma ile ilgili olarak, her
şeyden önce, iddia edilen olayların başlıca tanığı olan Nehyet Günay’ın hiçbir zaman bu
soruşturma çerçevesinde dinlenmediğini tespit etmiştir.
AİHM, ayrıca Silopi Savcılığı’nın, yerinde inceleme yapmak, en azından jandarmalar
tarafından düzenlenen krokinin doğruluğunu kontrol etmek için olay yerine gitmediğini
gözlemlemiştir.
AİHM başvuranların yakınlarına göre, kimliği belirlenmemiş olan işçilerin olaylar
esnasında olay mahallinde bulunduğunu dikkate almıştır. 17 Aralık 1997 tarihli tutanakta,
ortadan kaybolan kişilerin yakınlarının bu işçilerin kimliklerini hatırlamadıkları belirtilmiştir.
AİHM yetkililerin, olayların küçük bir köyde meydana gelmesinden dolayı çok da karmaşık
olmayacağı düşünülebilecek olan bu kimlik belirleme işlemini yapmayı denemediklerini tespit
etmiştir.
Dosyada yer alan belgelere göre savcılık baştan itibaren, iki kardeşi yakalayan ve ihtilaf
konusu pusuya katılmış olan jandarmalar tarafından imzalanan her iki ortak tutanakta
belirtildiği şekilde kolluk kuvvetlerinin olayların meydana geliş şekline ilişkin versiyonunu
benimsemekle yetinmiştir. AİHM, bu noktada, Deham Günay’ın gıyabında tutuklama emri
olmamasına rağmen, ilgilinin kimlik belgesinin yakınlarına teslim edilmesi olayını, kesin bir
sonuca varmamakla birlikte çok şaşırtıcı bulmaktadır.
Ayrıca 11 Temmuz 1997 tarihli tespit tutanağında açıklandığı şekilde gelişen operasyonun,
insan hayatını koruma yükümlülüğü bakımından uygun olup olmadığının da soruşturulmadığı
görülmüştür.
Ayrıca, ne başvuranlar ne de avukatları soruşturmanın gelişiminden ve kapanışından
haberdar edilmiştir.
AİHM son olarak dosyada genç adamın canlı veya ölü olarak bulunması için kolluk
kuvvetleri tarafından yürütülen araştırmalara dair hiçbir unsurun yer almamasının ve
yetkililerin olayların ertesi gününden itibaren, kaybolan Deham’ı bulmak için yürütülmesi
gereken aramaları Deham’ın yakınlarına emanet etmiş olmalarının anlaşılmaz olduğu
yargısına varmıştır.
AİHM üstte belirtilenlerin ışığında, yetkililerin Deham Günay’in ortadan kaybolduğu
koşullar hakkında gerçek bir soruşturma yürütmediklerini ve bu konudaki temel
sorumluluklarını yerine getirmediklerini değerlendirmiştir. AİHM, Türkiye hakkındaki daha
önceki kararlarında belirtmiş olduğu üzere (bkz Demiray, § 53), olayların meydana geldiği
dönemde güvenlik eksikliğinden dolayı Türkiye’nin güneydoğusunda ölümle sonuçlanan
olayların olağan olduğunu ve bu durumun sonuca yöneltecek kanıtların araştırılmasına engel
teşkil ettiğini hesaba katmaya hazır olduğunu belirtmiştir. Ancak, bu tür koşullar, yetkilerin
Sözleşme’nin 2. maddesinden kaynaklanan etkin soruşturma yürütme yükümlülüğünü ortadan
kaldırmamaktadır.
Dolayısıyla, AİHM Sözleşme’nin 2. maddesinin bu açıdan da ihlal edildiği sonucuna
varmıştır.
AİHM, yukarıda yaptığı tespit ışığında, Deham Günay’ın yakalanma koşullarına ilişkin
olarak, Sözleşme’nin 3. ve 5. maddelerine ilişkin şikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek
olmadığına karar vermiştir.
II. DEHAM
GÜNAY’IN
ORTADAN
KAYBOLMASI
NEDENİYLE
BAŞVURANLARIN AİHS’NİN 3. MADDESİNE İLİŞKİN HAKLARININ İHLAL
EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDA
Başvuranlar yakınlarının ortadan kaybolmasının, kendileri için Sözleşmenin 3. maddesine
aykırı olan, insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muameleyi oluşturduğunu ileri sürmüşlerdir.
Özellikle Nehyet Günay’ın kardeşinin tabi tutulduğu kötü muamelelerin tanığı olduğunu ve
kendisine ardından kardeşine olanlar hakkında çelişkili bilgiler verildiğinin altını çizmişlerdir.
Başvuranlar Deham’ın cesedini bulamamış olmalarının ve araştırmaları sırasında yetkililerin
tepkilerinin ve kendilerine muamelelerinin kendilerini büyük bir umutsuzluk ve ağır endişe
içine soktuğunu, bu durumlarının olaydan beri devam ettiği ve yetkililerin olumsuz tutumları
nedeniyle artma eğiliminde olduğunu belirtmişlerdir.
Hükümet « 3.maddenin uygulanmasına yol açan özel olay ile kendinin mağdur olduğunu
iddia eden kişi arasından nedensel ve kasti bir ilişkinin” bulunmamasından dolayı,
Sözleşme’nin 3. maddesinin bu duruma uygulanamayacağını değerlendirmiştir.
AİHM Hükümetin irdelediği hususun şikâyetin esasıyla yakından alakalı olmasından
dolayı, esası ile birleştirmenin uygun olacağına kanaat getirmiştir.
AİHM’ye göre bir kişi açısından AİHS’nin ihlal edildiği bir durumda, bir aile bireyinin
mağdur olup olmadığının tespit edilmesi için, bu aile yakınının acısına, bireysel hakları ciddi
şekilde ihlal edilen kişinin yakınlarının kaçınılmaz olarak yaşayacakları üzüntüden farklı bir
nitelik ve boyut eklenmesine yol açan özel faktörlerin olup olmadığının belirlenmesi
gerekmektedir. Bu faktörler arasında akrabalık düzeyi, ilişkinin özel koşulları, aile yakınının
sözkonusu olaylara ne derece tanık olduğu, yakının kaybolan kişi hakkında bilgiler elde etme
girişimlerine ne ölçüde katıldığı ve yetkililerin bu taleplere nasıl karşılık verdiği yer
almaktadır. Bu tür bir ihlalin özü ne aile bireyinin “ortadan kaybolmasından” ne yetkililerin
kendilerine bildirilen duruma gösterdikleri tepkiler ve davranışlardan kaynaklanmaktadır. Bir
aile bireyi özellikle bu son unsur bakımından, yetkilerin davranışlarından dolayı mağdur
olduğunu iddia edebilecektir (Taniş ve diğerleri, § 219).
Bu davada başvuranların endişeleri, kaybolan kişiye ne olduğunu öğrenmek için ve
kendisini ölü veya diri bulmak için, ailesi tarafından yapılan birçok girişim ile teyid edilmiştir.
Nitekim, başvuranlar ve Deham’ın diğer yakınları yetkililere başvurarak bilgi talebinde
bulunmuşlar, yetkililer ise, Hükümet tarafından yorumsuz bırakılan son derece şaşırtıcı bir
şekilde, onları kendi başlarının çaresine bakmaya bırakmışlardır. Başvuranlar ayrıca aileleri
tarafından yapılan suç duyurusunun ardından başlatılan sürece aktif şekilde katılamamıştır.
AİHM son olarak başvuranların yakınlarına ne olduğu konusundaki endişelerinin devam
ettiğini gözlemlemiş ve ilgilinin ortadan kayboluşunun kendileri açısından Sözleşme’nin
3.maddesine aykırı olarak, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele olarak analiz edilebileceğini
değerlendirmiştir. Dolayısıyla Hükümetin uygulanabilirliğe dair itirazını reddetmiş, şikâyetin
kabuledilebilir olduğuna ve 3. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir.
III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN NEHYET GÜNAY AÇISINDAN İHLAL EDİLDİĞİ
İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlardan Nehyet Günay 11 Temmuz 1997 tarihinde yakalandığında kendisine kötü
muamelede bulunulduğundan şikayetçidir. Bu çerçevede AİHS’nin 3. maddesini ileri
sürmüştür.
Hükümet başvuranın iddialarına itiraz etmiş ve 12 Temmuz 1997 tarihli raporda
gözaltından önce meydana gelmiş olan önemsiz lezyonların belirtildiğinin altını çizmiştir.
AİHM başvuranın kendisine kötü muamele yapıldığına dair iddialarını ilk olarak 4 Kasım tarihli duruşmada dile getirdiğini gözlemlemiştir. Bu iddialar yakalandığının ertesi günü,
yani 12 Temmuz 1997 tarihinde alınmış olan ve üç ila dört gün öncesine, yani tutuklamadan
önceki döneme ait yaraları belirten tıbbı rapora dayanmaktaydı.
AİHM başvuranın Savcı veya Sulh hâkimi karşısında, jandarmaların da orada
bulunmalarının yarattığı tehdit nedeniyle, iddialarını dile getiremediğini belirttiğini not
etmektedir. Ancak bu durum, mahkeme önünde ve avukatı eşliğinde iken tıbbı raporun
içeriğine ve özellikle yaraların tarihine itiraz etmediğini açıklamamaktadır. AİHM her
halükarda, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4 Kasım 1997 tarihli duruşmada, kanıt
yetersizliğinden dolayı kovuşturma talebini açıkça reddettiğini ve başvurana dilediği takdirde
ayrı bir şikayette bulunabileceğini hatırlattığını not etmiştir. Hâlbuki iddiaların yetkililere
bildirilmesi durumundan resen soruşturma yapma yükümlülüğü olduğu cihetle, başvuran
etkisiz görünen bu yola başvurmamıştır. Bundan hareketle ve 4 Kasım 1997 tarihli karar
dikkate alınarak 14 Eylül 1999 tarihinde yapılmış olan şikâyet gecikmeli olarak sunulmuştur.
Dolayısıyla, AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca kabul edilmemiştir.
IV. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN NEHYET GÜNAY AÇISINDAN İHLAL EDİLDİĞİ
İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlardan Nehyet Günay, ayrıca mahkûmiyetinin sadece avukatının yokluğunda
toplanmış olan kanıtlara ve sorgulama fırsatının olmadığı tanıkların beyanlarına
dayanmasından şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. ve 3 d) paragrafları
anlamında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Hükümet bu teze karşı çıkmıştır. 11 Temmuz 1997 tarihli tutanağa göre başvuranın avukat
yardımından yararlanmayı talep etmediğini gözlemlemiştir. Ayrıca, başvuranın hem bidayet
mahkemesinde hem Yargıtay’da avukatı tarafından temsil edildiğini hatırlatmıştır. Hükümet
tanıkları sorgulama olanağı konusunda ise Türk hukukuna göre ön soruşturmanın gizli
olduğunu, ancak tarafların tanıkları veya sanıkları duruşma esnasında sorgulama olanağına
sahip olduklarını hatırlatmıştır.
AİHM 6.maddenin 3. paragrafının yükümlülükleri 1. paragraf tarafından güvence altına
alınan adil yargılanma hakkının belirli yönlerini içerdiği cihetle, bu şikayeti bu iki hükmün
birbiriyle bağlantısı açısından inceleyecektir (Birçok başka karar arasından Van Mechelen ve
diğerleri Hollanda, 23 Nisan 1997 tarihli karar, Derlemel 1997-III, s. 711, § 49, Lucà İtalya,
no 33354/96, § 37, CEDH 2001-II Bakınız).
AİHM kanıtların kabul edilebilirliğinin aslen iç hukuk kuralları tarafından belirlendiğini ve
ilke olarak ulusal yargı makamları tarafından toplanan unsurları değerlendirme yetkisinin yine
bu mercilere ait olduğunu hatırlatmıştır. AİHS tarafından AİHM’ye verilen görev tanıkların
ifadelerinin doğru şekilde kanıt olarak kabul edilip edilmedikleri konusunda karar vermek değil,
ama kanıt araçlarını sunma şekli de dahil olmak üzere, yargılamanın bütününün adil olup
olmadığını araştırmaktır (Ayrıca, Doorson Hollanda 26 Mart 1996 tarihli karar, Derleme
1996-II, s. 470, § 67 ve üstte belirtilmiş olan Van Mechelen ve diğerleri, s. 711, § 50 kararına
bakınız).
Kanıt unsurlarının ilke olarak, çekişmeli bir yargıya imkân tanımak açısından açık duruşmada
sunulması gerekmektedir. Bu ilkenin istisnalarının olmadığı söylenemez. Ancak, istisnalar
ancak savunmanın hakları ihtiyatında kabul edilebilirler. Genel kural olarak, 6. maddenin 1. ve d) paragrafları sanığa kendisine yüklenen suça dair tanıklığa itiraz etmeye uygun ve yeterli
olanak sağlanmasını ve tanığın ifadenin alındığı sırada veya daha sonra tanığı sorgulamasının
sağlanmasını emretmektedir (Lüdi İsviçre 15 Haziran 1992 tarihli, seri A no 238, s. 21, § 49
karar ve üstte belirtilmiş olan Van Mechelen ve diğerleri, s. 711, § 51).
AİHM’nin birçok defa belirtmiş olduğu gibi (diğerleri arasından üstte belirtilen Lucà kararı § Bakınız), adli yetkililerin bazı durumlarda ve özellikle tanığın güvenlik endişesi ile
ifadelerini açık duruşmada yinelemeyi reddetmesi durumunda, ön soruşturma aşamasında alınan
ifadelerin kullanılması gerekebilmektedir. Sanığa, bu tür ifadelerin verildikleri anda veya daha
sonradan, bunlara itiraz etmek için uygun ve yeterli olanağın sağlanması durumunda, bu
tanıklıkların kullanılması kendi başına Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. ve 3 d) paragraflarına
aykırı değildir. Öte yandan, bir mahkumiyet kararının tamamen veya büyük ölçüde, zanlının ne
ön soruşturma sırasında ne duruşmalarda sorgulayamadığı ya da sorgulatamadığı bir kişinin
tanıklığına dayanarak verildiği durumlar AİHS’nin 6. maddesinin güvencelerine aykırı bir
durum yaratır (iş bu kararlara bakınız: Unterpertinger Avusturya, 24 Kasım 1986, seri A no 110,
ss. 14-15, §§ 31-33, Saïdi Fransa 20 Eylül 1993, seri A no 261-C, ss. 56-57, §§ 43-44, ve üstte
belirtilmiş olan Van Mechelen ve diğerleri, s. 712, § 55 ayrıca Dorigo İtalya, 33286/96 sayılı
başvuru, 9 Eylül 1998 tarihli, yayınlanmamış olan ve aynı başvuru ile ilgili komisyon raporu, §
43, 15 Nisan 1999 tarihli Bakanların Kurulunun çözümü DH (99) 258).
AİHM bu davada ilk olarak başvuranın soruşturmanın ve davanın hiçbir aşamasında
kendisine yöneltilen silah kaçakçılığı ithamnamesini kabul etmediğini tespit etmiştir. Bununla
birlikte, AİHM, başvuranın kardeşi ile birlikte silah dolu torbaları taşırken suçüştü
yakalandığını belirlemiştir. Ulusal mahkeme mahkumiyet kararını verirken, başvuran tarafından
itiraz edilmeyen bu hususa ve nöbetçi G.Y. ile diğer jandarmaların beyanlarına dayanmıştır.
AİHM, ayrıca ne başvuranın ne avukatının bu olayları yalanlamak için tanıkların
dinlenmesini talep ettiklerini tespit etmiştir.
Bu şartlar dâhilinde, başvuranın mahkûmiyetinin dayandığı beyanlara itiraz etmek için
uygun ve yeterli olanaktan yararlanmamış olduğu sonucuna varılamaz. Gerçekte ulusal
mahkemeler sanığın suçüstü yakalanmasını ve uyuşan tanıklıkları esas almışlardır.
Dolayısıyla başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve AİHS’nin 35.
maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmektedir.
V. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI
A. Maddi tazminat
Başvuranlar 32.400 Euro maddi tazminat talep etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda
Deham’ın ailesinin ve müteveffa Sadun Günay ve Narin Günay ailesinin uğradığı gelir
kaybını belirten bir ekspertiz raporunu sunmaktadırlar. Rapor yasal uygulamaya göre evladın
yaşamını yitirmesi halinde mali destekten yoksun kalan ebeveyn için uygulanacak tazminat
miktarının hesaplanmasına dayanmaktadır. Sistem hayatta kalan ebeveyne evlatlarını
kaybettikleri günden başlayarak, reşit olunmadığı halde ise çocuğun mümeyyiz olacağı yaştan
itibaren hesaplanacak bir tazminat miktarını öne sürmeyi öngörmektedir.
Hükümet maddi tazminat talebinin herhangi bir delil unsuru ile desteklenmediğini, ileri
sürülen bu meblağın fiktif ve sebepsiz zenginleşme aracı olduğunu savunmaktadır.
Bu konudaki yerleşik içtihada göre başvuran tarafından öne sürülen maddi tazminat ile
AİHS’nin ihlali arasında bir illiyet bağının kurulması gerekir, AİHM buna benzer hallerde
uğranılan gelir kaybı veya finansal destek nedeniyle bir telafi yoluna gidebilir (Bkz. diğerleri
arasında, İhsan Bilgin-Türkiye kararı, no: 40073/98, 27 Temmuz 2006). AİHM başvuranların
tespit edilen ihlallerden belirli bir ölçüde etkilendiklerini gözlemlemekte, fakat bu durum ile
merhum başvuranın eşi başvuran Narin Günay’ın öne sürdüğü maddi zarar arasında herhangi
bir illiyet bağının kurulamadığını belirtmektedir.
AİHM Narin Günay tarafından iler sürülen gelir kaybının 2000 yılından (ölen çocuğun
reşit olacağı sene) 2016 yılına kadar olan döneme ilişkin tahmini bir gelir kaybının
hesaplanarak rakamsal verilerinin ortaya konulacağını not eder. Bununla birlikte, olayların
meydana geldiği dönemde reşit olmayan Deham Günay’ın gerçek anlamıyla sahip olduğu
geliri ispat eden herhangi bir belge yer almamaktadır. AİHM’ye göre öne sürülen zararlar tam
olarak yapılacak bir hesaba olanak tanıyacak unsurlar değildir, bu bağlamdaki
değerlendirmeler bir spekülasyondan öteye geçemeyecektir (Bkz. diğerleri arasında, Sporrong
ve Lönnroth-İsveç kararı, 18 Aralık 1984 ve Akdivar vd.-Türkiye kararı 1 Nisan 1998).
AİHM AİHS’nin 41. maddesine göre mahkemeye sunulan tüm delil unsurlarının tamamı
ışığında, başvuranın oğlu Deham nedeniyle öne sürdüğü gelir kaybına ilişkin maddi tazminat
talebini hakkaniyete uygun olarak değerlendirmeye alacaktır. AİHM Narin Günay’a uğradığı
tüm zararı kapsayacak toplam bir meblağın ödenmesini kararlaştırmaktadır.
B. Manevi zarar
Başvuran Nehyet Günay AİHS’nin 3., 5. ve 6. maddelerinin ihlali nedeniyle şahsi olarak
uğradığı manevi zarar için sırasıyla 30.000, 10.000 ve 15.000 Euro talep etmektedir.
Başvuranların AİHS’nin 2. maddesinin ihlaliyle uğradıklarını öne sürdükleri manevi zarar
için toplam 100.000 Euro talep etmektedirler. Başvuranlar son olarak AİHS’nin 3. maddesinin
ihlali nedeniyle 50.000 ve Deham Günay açısından AİHS’nin 5., ve 6. maddelerinin ihlali
bakımından uğradıkları zarar için toplam 200.000 Euro istemektedirler.
Hükümet başvuranların iddialarını destekleyici kanıtların yokluğunda bu yönde bir ödeme
yapılmaması gerektiğini kaydetmektedir.
Yukarıda yer alan gerekçeler ışığında AİHM, hakkaniyete uygun olarak uğradıkları tüm
zararlar için başvuran Narin Günay’a 30.000 Euro ve diğer beş başvurana ortaklaşa 30.000
Euro manevi tazminat ödenmesini kararlaştırmaktadır.
C. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar iç hukukta ve AİHM önünde yapmış oldukları yargılama giderleri için 6.480
Euro talep etmektedirler. Başvuranlar bu taleplerini desteklemek bakımından Diyarbakır
barosunun avukatlık ücreti tarifesini sunmaktadırlar. Başvuranlar ayrıca kendilerine verilen
adli yardımın diğer giderleri de (posta, kırtasiye, haberleşme ve fotokopi) kapsayacak şekilde
sayılmasını talep etmektedirler. Başvuranlar bu yönde herhangi bir kanıtlayıcı belge
sunmamaktadır.
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM sunulan belgeler, sözü edilen kıstaslar ve
adli yardım başlığı altında verilen miktarlar ışığında başvuranlara yapmış oldukları tüm
yargılama giderleri için toplam 2.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.
D. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına
üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuranların AİHS’nin 2., 3. ve 5. maddesi hakkındaki şikayetlerinin kabuledilebilir,
bunun dışındaki şikayetlerinin kabuledilemez olduğuna;
2. Hükümetin Deham Günay’ın kaybolmasıyla ilintili olarak ailesinin çektiği acıya ilişkin
AİHS’nin 3. maddesi hakkındaki kabuledilemezlik itirazının esasa birleştirilmesine;
3. Deham Günay’ın yaşam hakkının korunmaması nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin esas
bakımından ihlal edildiğine;
4. AİHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
5. Başvuranların yakınlarının kaybolması nedeniyle çektikleri sıkıntılar açısından AİHS’nin 3.
maddesinin ihlal edildiğine;
6. Deham Günay’ın yakalanmasına ilişkin olaylarla ilgili olarak AİHS’nin 3. ve 5. maddeleri
hakkındaki şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;
7. a) AİHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz
kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından;
-
-
uğradığı tüm zararlar için Narin Günay’a toplam 30.000 (otuz bin) Euro ödenmesine;
manevi tazminat olarak beş başvuran Nehyet Günay, Kudret Günay, Hüsniye Öğlü,
Suzan Saruhan ve Behiye Özdek’e ortaklaşa 30.000 (otuz bin) Euro ödenmesine;
-
yargılama masraf ve giderleri için başvuranlara ortaklaşa 2.000 (iki bin) Euro
ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
8. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 21 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
20
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło