51480/99

WyrokETPCz2006-03-02ECLI:CE:ECHR:2006:0302JUD005148099

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy upadek skarżącego z budynku policji, zarzuty złego traktowania w areszcie oraz skuteczność krajowego postępowania wyjaśniającego naruszyły art. 2, 3, 6 ust. 1 i 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że art. 2 Konwencji ma zastosowanie, mimo że upadek nie był śmiertelny, ze względu na poważne obrażenia skarżącego. W aspekcie materialnym art. 2, Trybunał stwierdził brak dowodów na to, że skarżący został wyrzucony przez policję, a władze nie były świadome realnego i bezpośredniego ryzyka samobójstwa ze strony skarżącego, co wykluczyło naruszenie pozytywnych obowiązków państwa. W aspekcie proceduralnym art. 2, Trybunał uznał, że krajowe dochodzenie było skuteczne, biorąc pod uwagę zebrane zeznania i brak zgłoszenia zarzutu podania odurzonej herbaty w odpowiednim czasie. W odniesieniu do art. 3, Trybunał zastosował standard dowodowy „ponad wszelką wątpliwość” i stwierdził, że niespójności w zeznaniach skarżącego i jego pełnomocnika oraz brak śladów złego traktowania w raportach medycznych uniemożliwiają uznanie zarzutów za udowodnione. Trybunał uznał, że nie ma potrzeby rozstrzygania w przedmiocie art. 6 ust. 1, a kwestie podniesione w ramach art. 13 zostały już rozpatrzone w kontekście skuteczności dochodzenia na podstawie art. 2.
Stan faktyczny
Skarżący, Erikan Bulut, urodzony w 1961 roku, został zatrzymany 26 sierpnia 1998 r. w Stambule pod zarzutem wspierania PKK. Po zwolnieniu z aresztu, 27 sierpnia 1998 r., spadł z piątego piętra budynku policji, doznając licznych złamań i spędzając trzy miesiące w szpitalu. Skarżący twierdził, że podano mu odurzoną herbatę i został celowo wyrzucony przez policjantów, a także, że był źle traktowany w areszcie. Władze krajowe, po przeprowadzeniu dochodzenia, uznały, że skarżący próbował popełnić samobójstwo, a zarzuty złego traktowania nie zostały potwierdzone.
Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdza, że nie doszło do naruszenia art. 2 Konwencji w odniesieniu do odpowiedzialności władz za upadek skarżącego. Trybunał stwierdza, że nie doszło do naruszenia art. 2 Konwencji w odniesieniu do zarzutu niewystarczającego dochodzenia. Trybunał stwierdza, że nie wyłania się odrębna kwestia w przedmiocie art. 3 Konwencji w odniesieniu do upadku skarżącego. Trybunał stwierdza, że nie doszło do naruszenia art. 3 Konwencji w odniesieniu do zarzutów złego traktowania w areszcie policyjnym. Trybunał stwierdza, że nie jest konieczne rozstrzyganie w przedmiocie art. 6 ust. 1 Konwencji. Trybunał stwierdza, że nie wyłania się odrębna kwestia w przedmiocie art. 13 Konwencji.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   ÜÇÜNCÜ DAİRE   ERİKAN BULUT - TÜRKİYE   (Başvuru no. 51480/99)   KARAR   STRAZBURG   Mart 2006   Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak,   üzerinde şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   OLAYLAR   Başvuran, 1961 doğumludur ve İstanbul’da ikamet emektedir. 26 Ağustos 1998   tarihinde, PKK’ya yardım ve yataklık yaptığı şüphesiyle Pendik Emniyet Müdürlüğü Terörle   Mücadele Birimi’ne bağlı polisler tarafından yakalanmıştır. 27 Ağustos 1998 tarihinde,   Cumhuriyet Savcısı, aleyhinde kanıt olmadığı gerekçesiyle başvuranın serbest bırakılması   talimatını vemiştir. Akabinde, başvuran önce Pendik Hastanesi’ne getirilmiş ve burada   kendisini muayene eden doktor başvuranın vücudunda kötü muameleye dair bir darp izi   olmadığını belirtmiştir. Daha sonra Pendik Emniyet Müdürlüğü’ne geri getirilmiş ve   penceresinde parmalıklar bulunan bir odada bekletilirken polisler tahliye raporunu   hazırlamışlardır. Başvuran, beklediği esnada polislerin kendisine ilaçlı çay içirdiklerini ve   bunun sonucunda bilincini kaybettiğini iddia etmiştir. Kendine geldiğinde ise hastanede   olduğunu belirtmiştir. Emniyet Müdürlüğü binasının beşinci katından aşağıya düşmüştür.   Hükümet, başvuranın koşarak pencereden atladığını ve yalnızca polisler tarafından kullanılan   bu odanın parmaklıkları olmadığını ileri sürmüştür. 28 Ağustos 1998 tarihli sağlık raporunda   başvuranın birkaç kırığı olduğu ifade edilmektedir. Aynı gün, polisler, Mustafa Sezer,   Burhanettin Tekler, Mustafa Yüksel ve İsmail Kaya Horta isimli polis memurlarının   ifadelerini almış ve bu polislerin hepsi başvuranın beşinci kattan atladığını teyit etmiştir.   Ayrıca, aynı anda odada bulunan İbrahim Nih ve Ali Aydın isimli sivillerin de ifadeleri   alınmıştır. Aynı gün, başvuranın ifadesi de alınmıştır. Başvuran kendi iradesiyle pencereden   atladığını itiraf etmiştir. Kimse hakkında şikayetçi olmamıştır. 4 Eylül 1998 tarihinde,   başvuranın temsilcisi Pendik Cumhuriyet Savcısı’na şikayet dilekçesi yazmış ve başvuranın   pencereden kasıtlı olarak atıldığını ileri sürmüştür. 9 Eylül 1998 tarihinde, Cumhuriyet   Savcısı, Sezai Çetin ve Ramazan Hokvan isimli polislerin ifadesini almıştır. 23 Eylül 1998   tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mustafa Yüksel, Burhanettin Tekler ve Mustafa Sezer’in   ifadesini, 28 Eylül 1998 tarihinde ise başvuran ve eşinin ifadesini almıştır. 23 Ekim 1998   tarihinde, Pendik Cumhuriyet Savcısı, aleyhlerine yeterince kanıt bulunmadığından, suçlanan   polislere yönelik soruşturma başlatılmamasına karar vermiş ve başvuranın intihara teşebbüs   ettiği sonucuna varmıştır. 24 Şubat 1999 tarihinde, başvuranın temsilcisi, Kadıköy Ağır Ceza   Mahkemesi’nde bu karara itiraz etmiş ve başvuranın gözaltında kötü muameleye maruz   kaldığını ifade etmiştir. 24 Mayıs 1999 tarihinde, Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, davayı   reddetmiştir.   Şubat 1999 tarihinde, başvuranın temsilcisi, bu karara, Kadıköy Ağır Ceza   Mahkemesi’nde itiraz etmiştir. Avukat, dilekçesinde, başvuranın, polis nezaretinde olduğu   sürede kötü muamele görmüş olduğunu ifade etmiştir. Başvuranın üzerine su sıkıldığı,   kollarından asıldığı ve elektrik şokuna maruz kaldığı iddia edilmiştir. Başvuranın temsilcisi,   ayrıca, başvuranın kasti olarak pencereden dışarı atıldığı hususunda şikayetçi olmuştur.   Başvuranın temsilcisi, son olarak, içine ilaç katılmış olduğunu düşündüğü bir bardak çayı   içtikten sonra başvuranın bilincini kaybetmiş olduğunu iddia etmiştir.   Mayıs 1999 tarihinde, Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, Savcı’nın muhakemesini   onaylayarak, davayı reddetmiştir.   Temmuz 2001 tarihinde, İnsan Hakları Vakfı’na bağlı bir adli tabip, başvuran   hakkında bir rapor sunmuştur. Psikiyatri raporunun ve toksik incelemenin mevcut olmamasına   atıfta bulunan doktor, başvuranın, düşüşünden sonra, hastanede tam olarak muayene   edilmemiş olduğu sonucuna varmıştır. Başvuranın, İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şubesi   tarafından özel bir iyileşme programına kaydedilmiş olduğunu belirtmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Emniyet Müdürlüğü Binası’nın beşinci katından düşüşüne atıfta bulunan başvuran,   AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşama hakkının ihlal edilmesinden şikayetçi olmuştur.   Sözkonusu madde şöyledir:   “1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir   suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse   kasten öldürülemez.”   A. Tarafların iddiaları   1. Başvuran   Başvuran, içine ilaç katılmış çay içmek zorunda bırakıldığını ve polis memurları   tarafından kasten pencereden dışarı atıldığını iddia etmiştir. Bu olayın sonucunda, ciddi   şekilde yaralanmış ve üç ay hastanede kalması gerekmiştir. Başvuran, ayrıca, yerel   yetkililerin, iddialarına yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüklerini yerine   getirmediklerini ileri sürmüştür.   2. Hükümet   Hükümet iddiaları reddetmiştir. Başvuranın iddiaları hakkında yerel yetkililer   tarafından tam olarak bir soruşturma yapıldığını ifade etmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranın   iddialarının asılsız olduğunu ve başvurunun, başvuru hakkının suistimalini oluşturduğunu ileri   sürmüştür.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   1. 2. maddenin uygulanabilirliği   Sözkonusu durumda, başvurana karşı kullanılan kuvvet nihayetinde öldürücü değildir.   Ancak, bu, esas itibariyle, başvuranın 2. madde uyarınca olan şikayetlerinin incelenmeyeceği   anlamına gelmez. Metnin bütününe bakıldığında, 2. madde, yalnızca kasten öldürmeyi değil,   aynı zamanda, kasıtlı olmayarak yaşama hakkından mahrum etme ile sonuçlanabilecek kuvvet   kullanımına izin verildiği durumları da kapsadığını ortaya koymaktadır (bkz. İlhan – Türkiye   [BD], no. 22277/93, § 75, AİHM 2000-VII ve Makaratzis – Yunanistan [BD], no. 50385/99, §   49, AİHM 2004-…). Esasında, AİHM, zarar gören kişi konumunda olduğu iddia edilen   kişinin tartışma konusu davranışın sonucunda hayatını kaybetmemiş olduğu durumları içeren,   bu hüküm uyarınca olan şikayetleri geçmişte incelemiştir.   AİHM, başvuranın Pendik Emniyet Müdürlüğü Binası’nın 5. katından düşüşünün   sonuçta öldürücü olmamasına rağmen, başvuranın ağır yaralar aldığını ve üç ay hastanede   kalmasının gerektiğini gözlemler. Üstelik düşmenin sonucunda ölmemiş olması rastlantı   eseridir. AİHM, bu nedenle, AİHS’nin 2. maddesinin bu davaya uygulanabilir olduğu kararına   varır.   2. Başvuranın düşmesinden yetkililerin sorumlu olduğu iddiasına ilişkin   Yaşama hakkını koruma altına alan ve yaşama hakkından mahrum bırakmanın haklı   olabileceği şartları ortaya koyan 2. madde, AİHS’nin en temel hükümleri arasında yer alır ve   15. madde uyarınca, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında bu   maddenin ihlal edilmesine hak tanınmaz. 3. madde ile birlikte, aynı zamanda, Avrupa   Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini kapsar. Yaşama   hakkından mahrum bırakmanın haklı olabileceği şartlar, dolayısıyla, dar anlamda   yorumlanmalıdır. Bireylerin korunmasına yönelik bir belge olarak AİHS’nin nedeni ve   maksadı aynı zamanda, 2. maddenin, teminatlarını uygulanabilir ve etkili hale getirecek   şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. McCann ve Diğerleri – İngiltere,   Eylül 1995 tarihli karar, Seri A no. 324, ss. 45-46, §§ 146-147).   AİHM, görevinin yardımcı niteliğine duyarlıdır ve bunun belirli bir davanın şartlarınca   kaçınılmaz kılınmadığı durumda bir ilk derece mahkemesinin görevini üstlenirken dikkatli   olmalıdır (bkz, örneğin, McKerr – İngiltere (karar), no. 28883/95, 4 Nisan 2000). Yerel   işlemlerin gerçeklemiş olduğu durumda, yerel mahkemelerin olaylara ilişkin değerlendirmesi   yerine kendi değerlendirmesini koymak AİHM’nin görevi değildir ve genel bir kural olarak   ellerindeki delilleri değerlendirmek yerel mahkemelere düşer. AİHM, yerel mahkemelerin   kararlarına bağlı olmasa da, normal koşullarda, bu mahkemeler tarafından olaylara ilişkin   verilen kararlardan sapmasına yol açması için ikna edici unsurlara gerek duyar (bkz. Klaas –   Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar, Seri A no. 269, s. 17, §§ 29-30). Ancak, AİHS’nin 2.   maddesi uyarınca iddialarda bulunulduğu durumda, AİHM, bazı yerel işlemler ve   soruşturmalar yapılmış olsa bile, özellikle tam bir inceleme uygulamalıdır (bkz., mutatis   mutandis, Ribitsch – Avusturya, 4 Aralık 1995 tarihli karar, Seri A no. 336, § 32 ve Avşar –   Türkiye, no. 25657/94, § 283, AİHM 2001-VII).   AİHM, başvuranın pencereden düşmesine yol açan olaylara ilişkin farklı açıklamaların   olduğunu gözlemler. Başvuran, pencereden dışarı kendisinin atladığını ileri sürmüş ancak   başvuranın avukatı onun polis memurları tarafından atılmış olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca,   görgü tanıkları, başvuranın pencereden dışarı atladığı ve intihar etmeye çalıştığını   doğrulamışlardır. Dolayısıyla, Savcı, avukatın iddiasını kanıtlayan yeterli delil olmadığı   sonucuna varmıştır.   Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, başvuranın pencereden dışarı polis memurları   tarafından atıldığı sonucuna varmak için somut ve delil niteliğinde yeterli temel olmadığını   değerlendirir.   Yetkililerin başvuranın yaşama hakkını korumadıkları hakkındaki iddiaya ilişkin   olarak, AİHM, 2 § 1. maddenin, Devlet’i yalnızca kasti ve yasadışı öldürmeden kaçınmaya   değil aynı zamanda yetki alanı içinde bulunanların yaşamlarını koruma altına almak yönünde   uygun adımlar atmaya mecbur kıldığını anımsar (bkz. L.C.B. – İngiltere, 9 Haziran 1998   tarihli karar, Reports 1998-III, s. 1403, § 36). Bu, uygun şartlarda, bir bireyin suç teşkil eden   fiilleri nedeniyle yaşamı risk altında olan başka bir bireyi korumak için önleyici pratik   tedbirler almaya ilişkin olarak yetkililerin kesin bir yükümlülüğü olmasına kadar varır (bkz.   Osman – İngiltere, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Reports of Judgments and Decisions 1998-   VIII, § 115).   Modern toplumları denetlemekteki zorluklar, insan davranışının önceden   kestirilememesi ve öncelikler ve kaynaklar açısından yapılması gereken pratik seçimler   gözönünde tutularak, kesin yükümlülüğün kapsamı, yetkililere, yerine getirilmesi olanaksız   veya aşırı bir yükümlülük yüklemeyecek şekilde yorumlanmalıdır. Yaşam riskine dair her   iddia, yetkililere, bu riskin gerçekleşmesini önlemek için pratik tedbirler almak yönünde bir   AİHS şartı getiremez. Nezarette intihar etmek gibi, kendine zarar vermekten kaynaklanan   hayat tehlikesi durumunda, kesin bir yükümlülüğün doğması için, yetkililerin kimliği belli bir   bireyin yaşamına dair gerçek ve makul bir tehlikenin varlığından haberdar olduklarının veya   haberdar olmuş olmaları gerektiğinin ve öyle ise yetkileri dahilinde makul olarak sözkonusu   riski engellemesi beklenebilecek önlemler almadıklarının tespit edilmesi gerekir (bkz. Keenan   – İngiltere, no. 27229/95, §§ 89 ve 92, AİHM 2001-III; Margaret Younger – İngiltere (karar),   no. 57420/00, 7 Ocak 2003).   AİHM’nin, gözaltında bulunan insanların hassas bir durumda olduklarını ve   yetkililerin onları koruma yükümlülüğü taşıdıklarını daha önce vurgulama fırsatları olmuştur.   Yetkililerin, kişinin gözaltında aldığı herhangi bir yaraya ilişkin açıklama getirme   yükümlülüğü vardır, bu yükümlülük sözkonusu kişinin öldüğü durumlarda bilhassa zorlayıcı   olur (bkz., örneğin, Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93, AİHM 2000 – VII, § 99).   AİHM, hapishane yetkililerinin, görevlerini, sözkonusu her tutuklunun hakları ve   özgürlükleriyle uyumlu şekilde yerine getirmeleri gerektiğini kabul etmiştir. Kişisel   bağımsızlığı ihlal etmeden kendine zarar verme fırsatlarını azaltabilecek genel tedbirler ve   önlemler mevcuttur. Bir tutukluya ilişkin olarak daha sıkı tedbirlerin gerekip gerekmediği ve   bunları uygulamanın uygun olup olmadığı davanın şartlarına bağlı olacaktır (bkz., yukarıda   anılan, Keenan § 91).   Yukarıda belirtilen ilkeler karşısında, AİHM’nin, yetkililerin, Erikan Bulut’un gerçek   ve makul bir hayat tehlikesi taşıdığını bildiklerini veya bilmiş olmaları gerektiğini ve öyle ise   bu tehlikeyi önlemek için kendilerinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp   yapmadıklarını tespit etmesi beklenmektedir.   AİHM, başvuranın, nezarette bir gece geçirdikten sonra, olay günü serbest bırakılmak   üzere Pendik Emniyet Müdürlüğü Binası’na getirilmeden önce bir doktor tarafından muayene   edildiğini anımsar. Tıbbi raporda psikolojik bunalım sözü edilmemiştir ve başvuranın, serbest   bırakılmak üzere olduğu gerçeğinin farkında olduğu tartışmasızdır. Sonuç olarak, AİHM,   başvuranın hareketleri ve davranışları hakkında, onun hayat tehlikesi taşıdığı konusunda   yetkililerin dikkatini çekmesi gereken herhangi bir gösterge olmadığı kararına varır.   Başvuranın parmaklıkları olmayan bir odaya getirildiği iddiasına ilişkin olarak, AİHM, tüm   tutukluların güvenli bir nezaret ortamında tutulmasını sağlamak konusunda yetkilileri büyük   çaba göstermeye davet ve teşvik etse de, başvuranın gerçek ve makul bir intihar riski   taşıdığına dair bir delilin olmadığı durumda, polis memurlarının bu hareketinin tek başına   AİHS’nin 2. maddesinin ihlaline yol açamayacağını kaydeder.   Bu davanın özel şartlarını göz önünde tutarak, AİHM, makul olarak, ilgili yetkililerin   2. maddenin gerektirdiği şekilde pozitif yükümlülüklerini ihmal etmedikleri sonucunun   çıkarılabileceği kararına varır.   AİHM, dolayısıyla, Devlet’in bu davada sorumluluğunun olmadığını değerlendirir ve   bu hususta 2. maddenin ihlal edilmediğine karar verir.   3. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   Hükümet, soruşturmada herhangi bir kusurun olmadığını ve yetkililerin etkili bir   soruşturma yürütmek için gerekli tüm önlemleri aldıklarını ileri sürmüştür.   AİHM, içtihadına göre, Devlet’in 1. madde uyarınca olan “kendi yetki alanları içinde   bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma”   görevi ile birlikte, 2. madde uyarınca yaşama hakkını koruma yükümlülüğünün, bireylerin   kuvvet kullanımı sonucu ölmeleri halinde bir şekilde etkili bir resmi soruşturma gerektirdiğini   anımsar. Bir soruşturmanın asgari düzeyde etkili olmasını sağlayan incelemenin niteliği ve   derecesi her davanın kendi koşullarına bağlıdır. İlgili tüm delillerin temelinde ve soruşturma   görevinin pratik gerçekleri gözönünde tutularak değerlendirilmelidir (bkz. Buldan – Türkiye,   no. 28298/95, § 83, 20 Nisan 2004; Velikova – Bulgaristan, no. 41488/98, § 80).   Bu davanın olayları hususunda, AİHM, kazadan hemen sonra, yetkililerin, başvuranın   Pendik Emniyet Müdürlüğü binasının 5. katından düşüşünde mevcut olan şartları açıklığa   kavuşturmak için bir soruşturma başlattıklarını kaydeder.   Bu bağlamda, başvuranın düşüşünden sonra, polis memurlarının bir olay raporu   hazırladıkları, kroki çizdikleri ve olayın görgü tanıklarından, dört polis memuru ve iki   sivilden ifadeler aldıkları görülmüştür. Bu tanıkların hepsi, tutarlı ifadeler vermiştir ve   başvuranın koşup pencereden atladığını gördüklerini açıklamışlardır. Yine aynı gün,   başvuranın hastanede ifadesi alınmıştır. Başvuran, bu ifadede, koşarak pencereden atlamış   olduğunu ve kimse hakkında bir şikayeti olmadığını doğrulamıştır.   AİHM, başvuranın temsilcisinin, başvuranı pencereden dışarı polis memurlarının   atmış olabileceğine dair endişelerini Pendik Cumhuriyet Savcısı’na 4 Eylül 1998 tarihinde   bildirdiği gerçeğini dikkate alır. Bu şikayet üzerine, soruşturma genişletilmiş ve polis   memurlarından, başvurandan ve başvuranın eşinden ek ifadeler alınmıştır. Polis memurları,   başvuranın koşarak pencereden atlamış olduğunu yinelemiş, ancak, başvuran ne olduğunu   anımsamadığını ifade etmiştir. Başvuranın eşi olayın görgü tanığı olmamıştır. Cumhuriyet   Savcısı, bu ifadelere dayanarak, başvuranın intihar teşebbüsünde bulunmuş olduğu kararına   varmış ve takipsizlik kararı vermiştir.   Ayrıca, yerel Mahkeme’nin Cumhuriyet Savcısı’nın varmış olduğu sonuçlardan farklı   bir sonuca varmak için sebep görmemesi nedeniyle başvuranın vekilinin, Kadıköy Ağır Ceza   Mahkemesi’ne yaptığı başvuru reddedilmiştir. AİHM bu noktada, başvurana uyuşturucu   karıştırılmış çay verildiğine ilişkin iddianın, 28 Eylül 1998 tarihine kadar yetkili makamların   dikkatine sunulmamış olduğunu vurgular. Buna ilaveten, başvuranın eşinin, karakolda   bulunan polis memurlarının, başvurana bir sıvı içirilmiş olduğunu söylediklerini işitmiş   olduğunu ileri sürdüğü de belirtilmelidir. Bu nedenle AİHM, bir ay sonra yapılmış olan   toksikolojik araştırma eksikliğinin, yetkili makamlar açısından ihmalkarlık olarak kabul   edilemeyeceği kanısındadır.   Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, yerel makamlarca yürütülen soruşturmanın   etkin olduğu kanısındadır. Bu nedenle, bu hususta 2. maddenin ihlal edilmiş olduğu sonucuna   varır.   II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   A. Başvuranın, emniyet müdürlüğü binasının beşinci katından düşüşüne ilişkin   Başvuran, Pendik Emniyet Müdürlüğü Binası’nın beşinci katından düşmesinin,   AİHS’nin 3. maddesinin ihlalini teşkil ettiği hususunda şikayette bulunmuştur.   2. maddenin ihlal edilmemiş olduğuna ilişkin gerekçeler ışığında AİHM, 3. madde   bağlamında ayrı bir meselenin gün ışığına çıkmadığı kanısındadır.   B. Başvuranın, polis gözetiminde kötü muameleye maruz kaldığına ilişkin   Hükümet, başvuranın iddialarının somut temellerini reddetmenin ötesinde, mesele ile   3. madde uyarınca özel olarak ilgilenmemiştir.   AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmiş olduğu yönündeki delilleri   değerlendirirken, “makul şüphenin ötesinde” kanıt standardını uyguladığını hatırlatır (Avşar,   Sevgin ve İnce, no. 46262/99, § 52, 20 Eylül 2005). Ancak, bu tür bir kanıt, yeterli derecede   güçlü, açık ve mutabık kalınmış sonuçların veya çürütülmemiş benzer maddi karinelerin   birarada yer almasından kaynaklanabilir (İrlanda/İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A   Serisi no. 25, sayfa 65, § 161).   AİHM, üstlendiği görevin yardımcı niteliği hususunda duyarlıdır ve özel bir davanın   koşulları altında, kaçınılmaz olduğunun kabul edilemeyeceği durumlarda bir ilk derece   Mahkemesi’nin rolünü üstlenme konusunda dikkatlidir (bkz., örneğin, McKerr). Ancak   sözkonusu davada olduğu gibi, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca iddiaların sunulduğu   durumlarda AİHM, tam bir incelemede bulunmak durumundadır (bkz., mutatis mutandis,   Ribitsch, § 32, ve Avşar, § 283).   Sözkonusu davada başvuran, başvuru formunda, yakalandığı gün Pendik Emniyet   Müdürlüğü Binası’nda psikolojik ve fiziksel yönden kötü muameleye maruz bırakılmış   olduğunu belirtmiştir. Sözkonusu muamelenin detaylarını belirtmemiştir. AİHM ayrıca   başvuranın, kötü muamele iddialarını ilk defa yetkili makamlara 4 Eylül 1998 tarihinde,   Pendik Cumhuriyet Savcısı’na sunmuş olduğu dilekçede dile getirmiş olduğunu belirtmiştir.   Sözkonusu dilekçede başvuranın vekili, müvekkilinin Pendik Emniyet Müdürlüğü’nde kötü   muameleye uğramış olduğu hususunda şikayette bulunmuştur. İddia edilen muameleye ilişkin   yetkili makamlara başka özel bir husus iletilmemiştir. Ancak başvuranın avukatı, başvuranı   kötü muameleye maruz bırakan polis memurlarından biri olarak Sezai Çetin’in ismini   vermiştir. Pendik Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan 28 Eylül 1998 tarihli bir ifadede,   başvuranın gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığını reddetmiş olduğunu   gözlemlemiştir. Açıkça hakarete uğramış olduğunu ancak kötü muameleye maruz   bırakılmamış olduğunu belirtmiş ve itham edilen polis memuru Sezai Çetin’in gözaltı   süresince kendisine çok iyi davranmış olduğunu açıklamıştır. Son olarak, başvuranın vekili   Pendik Ağır Ceza Mahkemesi’ne, 24 Şubat 1999 tarihinde Pendik Cumhuriyet Savcısı   tarafından verilen görevsizlik kararına itiraz eden bir dilekçe daha sunmuştur. Sözkonusu   dilekçede başvuranın vekili, başvuranın polis karakolunda hakarete maruz kaldığını, tehdit   edildiğini, üzerine basınçlı su püskürtüldüğünü, kollarından asıldığını ve kendisine elektrik   şoku uygulandığını belirtmiştir.   Sözkonusu ifadeleri ve 26 ve 27 Ağustos 1995 tarihli doktor raporlarını gözönüne alan   AİHM, sözkonusu davada başvuranın, gözaltında tutulmuş olduğu süre içerisinde 3. madde   tarafından izin verilmeyen bir muameleye maruz kaldığı konusunda şüphelere yol açan bir   takım unsurlar bulunduğunu belirtir.   Öncelikle, başvuranın vekilinin yerel makamlar huzurundaki beyanatları, tutarlı   değildir. Başvuranın avukatı, 4 Eylül 1998 tarihli dilekçesinde başvuranın, Pendik Emniyet   Müdürlüğü Binası’nda kötü muameleye maruz bırakıldığını belirtirken, 24 Şubat 1999 tarihli   dilekçesinde başvuranın, polis karakolunda kötü muameleye maruz bırakıldığını belirtmiştir.   Bunun yanında, başvuranın kendisi yerel makamlar huzurunda açıkça gözaltında bulunduğu   süre içerisinde kötü muameleye maruz kalmamış olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, itham   edilen polis memuru Sezai Çetin’in, kendisine gözaltında tutulduğu süre içerisinde özellikle   nazik davrandığını da belirtmiştir. Ayrıca 26 ve 27 Ağustos 1998 tarihli tıbbi raporlar,   başvuranın vücudunda kötü muamele izleri bulunduğunu göstermemiştir.   Sonuç olarak, huzurunda sunulan deliller, makul şüphenin ötesinde başvuranın, kötü   muameleye maruz bırakılmış olduğu sonucuna varılmasına olanak vermediği için AİHM, 3.   maddenin ihlal edildiğinin kanıtlanmış olduğu kanısında değildir.   III. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, polis memurları aleyhindeki iddialarına ilişkin etkin bir iç hukuk yolundan   yararlanmasına olanak tanınmadığı hususunda şikayette bulunmuştur. Şikayetini AİHS’nin,   ilgili kısmı aşağıda kaydedilen 6 § 1. maddesine:   “Herkes ... medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar ... konusunda karar verecek olan ... bir   mahkeme tarafından davasının ... hakkaniyete uygun ... olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   ve 13. maddesine dayandırmıştır:   “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan   kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme   hakkına sahiptir.”   A. AİHS’nin 6 § 1. maddesi   AİHM, başvuranın AİHS’nin 6 § 1. maddesi uyarınca sunduğu şikayetin esasının,   yerel makamların başvuranın, Pendik Emniyet Müdürlüğü Binası’nın beşinci katından   düşmesine ilişkin etkin bir cezai takibat başlatmamasına ilişkin olduğunu gözlemler.   AİHM’nin görüşüne göre, başvuranın AİHS’nin 6. maddesine dayanarak yaptığı şikayeti,   Sözleşme’ye taraf Devletler’in, 13. madde uyarınca AİHS’nin ihlal edilmesi durumunda etkin   bir iç hukuk yolu sağlama yükümlülüğü ile bağlantılı değerlendirmek daha uygundur (bkz.,   Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998 I, sayfa 329, §   105, ve Aksoy/Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Raporlar 1996 VI, sayfa 2286, § 93).   AİHM sonuç olarak AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilip edilmediği hususunda   karar varmayı gerekli görmemektedir.   B. AİHS’nin 13. maddesi   Taraflar, soruşturmanın etkinliği hususunda sunmuş oldukları görüşlere, AİHS’nin 2.   maddesi açısından değinmişlerdir.   Yukarıda kaydedilen bulguları ve içtihatı (Nesibe Haran/Türkiye, no. 28299/95, § 91,   Ekim 2005, Nachova ve Diğerleri/Bulgaristan [BD], no. 43577/98 ve 43579/98, §§ 120-   123, 6 Temmuz 2005, ve Makaratzis,§ 86) ışığında AİHM, 13. madde bağlamında ayrıca bir   meselenin ortaya çıkmadığı kanısındadır.   YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,   1. Yetkili makamların, başvuranın düşmesine ilişkin sorumlu oldukları iddiası hususunda   AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmemiş olduğuna,   2. Yetkili makamların, tam ve etkin bir soruşturma yürütmedikleri iddiası hususunda   AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmemiş olduğuna,   3. Başvuranın düşmesi hususunda AİHS’nin 3. maddesi uyarınca ayrıca bir meselenin ortaya   çıkmadığına,   4. Başvuranın, polis gözetimi altında tutulurken kötü muameleye maruz kaldığına dair   iddiaları hususunda AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmemiş olduğuna,   5. AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermenin, gerekli olmadığına,   6. AİHS’nin 13. maddesi uyarınca ayrıca bir meselenin ortaya çıkmadığına karar vermiştir.   İşbu karar, İngilizce hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri   uyarınca 2 Mart 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   Vincent BERGER   Yazı İşleri Müdürü   Boštjan M. ZUPANČIČ   Başkan   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło