51839/99

WyrokETPCz2006-06-22ECLI:CE:ECHR:2006:0622JUD005183999

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy długość tymczasowego aresztowania i przewlekłość postępowania karnego naruszyły prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego oraz prawo do rzetelnego procesu w rozsądnym terminie, zgodnie z art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3, ponieważ władze krajowe nie przedstawiły wystarczających, konkretnych powodów dla utrzymywania tymczasowego aresztowania przez ponad cztery i pół roku, opierając się na ogólnikowych sformułowaniach. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał uznał, że postępowanie karne, trwające ponad dziesięć lat i wciąż niezakończone, było nadmiernie długie, naruszając prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie. Skargi dotyczące złego traktowania i domniemania niewinności uznano za niedopuszczalne lub oczywiście bezzasadne z powodu braku wyczerpania środków krajowych lub braku "przekonującej skargi".
Stan faktyczny
Skarżący, Caferi Sadık Gökçe i Rıza Demirel, zostali aresztowani w marcu 1995 roku pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji. Twierdzili, że byli źle traktowani w areszcie policyjnym. Byli tymczasowo aresztowani przez ponad cztery i pół roku, do września 1999 roku. Postępowanie karne trwało ponad dziesięć lat, a wyrok skazujący z 2003 roku został uchylony przez Sąd Kasacyjny w 2005 roku, a sprawa wróciła do sądu pierwszej instancji.
Rozstrzygnięcie
Skargi dotyczące długości tymczasowego aresztowania i postępowania karnego uznane za dopuszczalne, pozostałe za niedopuszczalne. Stwierdzono naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. Stwierdzono naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. Zasądzono 10 000 EUR dla każdego skarżącego tytułem szkody niemajątkowej. Zasądzono łącznie 1 500 EUR tytułem kosztów i wydatków. Odrzucono pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   A V R U P A   OF E U R O P E   KONSEYİ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ÜÇÜNCÜ DAĐRE   GÖKÇE VE DEMĐREL – TÜRKĐYE   (Baꢀvuru no. 51839/99)   KARAR   STRAZBURG   Haziran 2006   Bu karar AĐHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen ꢀartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, ꢀekle   iliꢀkin değiꢀiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Dava, Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleꢀmesi’nin (“Sözleꢀme”) 34. maddesi   uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Caferi Sadık Gökçe ve Rıza Demirel isimli iki Türk   vatandaꢀı (“baꢀvuranlar”) tarafından, 3 Haziran 1999 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları   Mahkemesi’ne yapılan baꢀvurudan (no. 51839/99) kaynaklanmaktadır.   Kendilerine adli yardım tanınmıꢀ olan baꢀvuranlar, Đstanbul Barosu’na bağlı avukat G.   Tuncer tarafından temsil edilmiꢀlerdir.   Ocak 2003 tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (Üçüncü Daire), baꢀvurunun   kısmen kabuledilmez olduğuna karar vermiꢀ ve baꢀvuranların polis nezaretinde kötü muamele   gördüklerine, tutuklu yargılanma sürelerine, davalarının makul bir süre içinde hakkaniyete   uygun olarak görülmesini isteme haklarına ve masumiyet karinesine iliꢀkin ꢀikayetlerini   Hükümet’e bildirmeye karar vermiꢀtir.   OLAYLAR   Baꢀvuranlar sırasıyla 1975 ve 1969 doğumludurlar ve AĐHM’ye baꢀvuruda   bulundukları dönemde Gebze cezaevinde tutulmaktaydılar.   Mart 1995 tarihinde, baꢀvuranlar, DEV-SOL (Devrimci Sol) isimli yasa dıꢀı silahlı   bir örgüte üye olma ꢀüphesi üzerine Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ꢁubesi   polis memurları tarafından yakalanmıꢀlardır.   Baꢀvuranların polis nezaretinde iꢀkenceye maruz kaldıkları iddia edilmiꢀtir.   Mart 1995 tarihinde, baꢀvuranlar, Đstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan bir uzman hekim   tarafından muayene edilmiꢀlerdir. Uzman hekim, baꢀvuranların vücudunda herhangi bir yara   izi olmadığını rapor etmiꢀ ve Caferi Sadık Gökçe’nin omzunda ağrı olduğuna dair ꢀikayeti   olduğunu kaydetmiꢀtir.   Aynı tarihte, baꢀvuranlar, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet   Savcısı’nın ve Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 3. Daire’sinin huzuruna çıkarılmıꢀlardır.   Caferi Sadık Gökçe, hakkındaki suçlamaları kabul etmiꢀ ve gözaltında vermiꢀ olduğu   ifadelerin doğruluğunu teyit etmiꢀtir. Öte yandan, Rıza Demirel, polis ifadelerini ve   hakkındaki tüm suçlamaları reddetmiꢀtir. Mahkeme, tutuklu yargılanmalarını emretmiꢀtir.   Nisan 1995 tarihinde, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   baꢀvuranları Ceza Kanunu’nun 168 § 2. maddesi uyarınca yasadıꢀı bir örgüte üye olmakla   suçlayan bir iddianame sunmuꢀtur.   Eylül 1995 tarihinde, her iki baꢀvuran da, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi   önünde tutuklulukları sırasında iꢀkenceye maruz kalmıꢀ olduklarını ve polis memurları   tarafından önceden hazırlanmıꢀ olan ifadeleri imzalamak zorunda bırakılmıꢀ olduklarını iddia   etmiꢀlerdir. Sonrasında, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 21 Mart 1995 tarihinde   düzenlenmiꢀ olan ve baꢀvuranların kötü muameleye dair hiçbir iz taꢀımadıklarını belirten tıbbi   raporları okumuꢀtur. Müteakip tarihlerde, baꢀvuranlar ilk derece mahkemesinde kötü   muamele iddialarını yinelemiꢀlerdir.   Her duruꢀmanın sonunda, mahkeme, baꢀvuranların tutuksuz yargılanma taleplerini   reddetmiꢀ ve tutuklu yargılanmalarını emretmiꢀtir.   Mayıs 1999 tarihinde, baꢀvuranlar, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Dördüncü   Daire Baꢀkalığı’na temyiz baꢀvurusunda bulunmuꢀlar ve tutuksuz yargılanmayı talep   etmiꢀlerdir. 12 Mayıs 1999 tarihinde, talepleri reddedilmiꢀtir.   Eylül 1999 tarihinde, ilk derece mahkemesi, baꢀvuranların tutuksuz   yargılanmalarını emretmiꢀtir.   Aralık 2003 tarihinde, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, baꢀvuranları mahkum   etmiꢀ ve on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıꢀtır.   Baꢀvuranlar temyiz etmiꢀlerdir.   Nisan 2005’de, Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararını bozmuꢀ ve davayı Đstanbul   Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiꢀtir.   Dava ilk derece mahkemesinde halen devam etmektedir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca polis nezaretinde kötü muameleye maruz   kalmıꢀ olduklarından ꢀikayetçi olmuꢀlardır. 3. madde ꢀöyledir:   “Hiç kimse iꢀkenceye, insanlık dıꢀı ya da onur kırıcı ceza veya iꢀlemlere tabi tutulamaz.”   Hükümet,   baꢀvuranların,   iç   hukuk   yollarını   tüketmiꢀ   olarak   değerlendirilemeyeceklerini zira kötü muamele iddialarına yönelik cezai soruꢀturma açılması   amacıyla Cumhuriyet Savcısı’na resmi bir ꢀikayette bulunmamıꢀ olduklarını ileri sürmüꢀtür.   Ayrıca, baꢀvuranların kötü muamele iddialarına karꢀılık tazminat talep etmediklerini iddia   etmiꢀtir. Bundan baꢀka, Hükümet, baꢀvurunun çok geç yapılmıꢀ olduğunu zira baꢀvuranların,   AĐHM’ye polis nezaretlerinin bitiminden itibaren altı ay içinde baꢀvurmuꢀ olmaları   gerektiğini ileri sürmüꢀtür.   Baꢀvuranların ꢀikayetinin esasları hakkında, Hükümet, baꢀvuranlara iliꢀkin tıbbi   raporların, baꢀvuranların vücutlarında kötü muameleye dair hiçbir iz olmadığı sonucunu   ortaya koyduğunu belirtmiꢀtir. Hükümet, ayrıca, baꢀvuranların, 21 Mart 1995 tarihinde   Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Cumhuriyet Savcısı huzurunda, iddia edilen kötü   muameleye iliꢀkin ꢀikayette bulunmadıklarını ileri sürmüꢀtür. Hükümet, bu nedenle,   baꢀvuranların kötü muamele iddialarının asılsız olduğu sonucuna varmıꢀtır.   Baꢀvuranlar, yanıt olarak, sözkonusu tıbbi raporların gerçeği yansıtmadığını zira ilgili   zamanda tıbbi personelin de Devlet yetkilileri tarafından baskı altına alındığını ileri   sürmüꢀlerdir. Ayrıca, Caferi Sadık Gökçe’nin aslında doktora omzundaki ağrıdan ꢀikayetçi   olmuꢀ olduğunu ancak daha detaylı bir muayene için hastaneye götürülmemiꢀ olduğunu iddia   etmiꢀlerdir.   AĐHM, baꢀvuranların bu davada iç hukuk yollarını tüketip tüketmediklerini ve   baꢀvurunun altı ay zaman sınırı içinde yapılıp yapılmadığını tespit etmenin gerekli olduğunu   değerlendirmemektedir. Zira aꢀağıda belirtilen nedenlerden dolayı baꢀvuru açıkça dayanaktan   yoksundur.   AĐHM, baꢀlangıç olarak, AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiası durumunda   delil değerlendirmesi yaparken, ispat ölçütü olarak “suçun kesin olarak veya her türlü makul   ꢀüpheden uzak olarak kanıtlanmıꢀ olması” ölçütünü benimsediğini anımsar (bkz. Avꢀar –   Türkiye, no. 25657/94, § 282, AĐHM 2001-VII). Böyle bir ispat, ancak, yeterli derecede   kuvvetli, açık ve uygun sonuçların veya benzer çürütülmemiꢀ fiili karinelerin bir arada var   olmasına bağlı olabilir (bkz. Đrlanda – Đngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, Seri A no. 25, s.   65, § 161).   AĐHM, görevinin yardımcı niteliğine duyarlıdır ve bunun belirli bir davanın ꢀartlarınca   kaçınılmaz kılınmadığı durumda bir ilk derece mahkemesinin görevini üstlenirken dikkatli   olmalıdır (bkz, örneğin, McKerr – Đngiltere (karar), no. 28883/95, 4 Nisan 2000). Ancak, bu   davada olduğu gibi AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca iddialarda bulunulduğu durumda, AĐHM,   özellikle tam bir inceleme uygulamalıdır (bkz., mutatis mutandis, Ribitsch – Avusturya, 4   Aralık 1995 tarihli karar, Seri A no. 336, § 32 ve yukarıda anılan Avꢀar § 283).   Bu davada, baꢀvuranlar, AĐHM’de, gözlerinin kapatılmıꢀ olduğu ve kendilerine yemek   verilmemiꢀ olduğu dıꢀında hiçbir detaydan bahsetmeden iꢀkence görmüꢀ olduklarından   ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Caferi Sadık Gökçe, 21 Eylül 1995 tarihinde, ilk derece mahkemesinde,   Filistin askısına maruz kaldığını iddia etmiꢀtir. Bu iddiayı yargılamanın ileriki aꢀamalarında   yinelememiꢀtir. AĐHM, davada, baꢀvuranların Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde polis   nezaretinde tutuldukları sırada 3. madde tarafından yasaklanan muameleye maruz kalıp   kalmadıkları hakkında ꢀüphe uyandıran bazı unsurlar olduğunu belirtmektedir.   Đlk olarak, baꢀvuranlar, polis nezareti süresinin bitiminden hemen sonra, 21 Mart 1995   tarihinde Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı ve Đstanbul Devlet   Güvenlik Mahkemesi huzurunda kötü muamele iddialarını dile getirmemiꢀlerdir. 21 Eylül   tarihinde, baꢀvuranlar ve onların avukatı, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde,   baꢀvuranların polis nezaretinde oldukları sürede kötü muameleye maruz kalmıꢀ olduklarını   ileri sürmüꢀlerdir. Đꢀkence iddiaları karꢀısında, ilk derece mahkemesi baꢀvuranların   bedenlerinde kötü muameleye dair bir iz olmadığını belirten tıbbi raporları okumuꢀtur. 19   ꢁubat 1997 ve 6 ꢁubat 1998 tarihlerinde ilk derece mahkemesinde ve mahkemeye sundukları   Nisan 1999 tarihli yazılı ifadelerinde baꢀvuranlar iddialarını yinelemiꢀlerdir; ancak, dava   dosyasında, iddialarını 28 Nisan 1999 tarihinden sonra Đstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nde ileri sürdüklerini ortaya koyan bir belge mevcut değildir.   Đkinci olarak, 21 Mart 1995 tarihli tıbbi raporlar baꢀvuranların bedenlerinde kötü   muameleye dair bir iz ortaya koymamıꢀtır. AĐHM, bu raporlarda mevcut olan detay   eksikliğinin farkındadır. Bununla beraber, AĐHM, dava dosyasında, bu raporlardaki bulgular   hakkında ꢀüphe uyandıracak veya baꢀvuranların iddialarını destekleyecek baꢀka bir belgenin   mevcut olmadığını belirtmektedir (bkz. Sevgin ve Đnce – Türkiye, no. 46262/99, § 57, 20 Eylül   2005).   Sonuç olarak, elindeki deliller, AĐHM’nin, kesin olarak veya her türlü makul ꢀüpheden   uzak olarak baꢀvuranların kötü muameleye maruz kaldıklarına karar vermesini mümkün   kılmaz.   AĐHM, bu ꢀikayetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve AĐHS’nin 35 §§ 3 ve 4.   maddesi gereğince reddedilmesi gerektiğine karar vermiꢀtir.   II. AĐHS’NĐN 5 § 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuranlar, tutuklu yargılanma sürelerinin AĐHS’nin 5 § 3. maddesi tarafından   öngörülen “makul süre” ꢀartını aꢀtığı konusunda ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Sözkonusu maddenin   ilgili kısmı ꢀöyledir:   “Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koꢀullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda   bulunan herkes[in] … makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuꢀturma sırasında   serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruꢀmada hazır bulunmasını   sağlayacak bir teminata bağlanabilir.”   Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiꢀtir.   A. Kabuledilebilirlik   AĐHM, AĐHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde, bu ꢀikayetin dayanaktan yoksun   olmadığını belirtmektedir. Ayrıca, baꢀka açılardan da kabuledilmez olmadığını belirtmektedir.   Bu nedenle, kabuledilebilir bulunmalıdır.   B. Esaslar   Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, baꢀvuranların tutuklu yargılanma süresini   haksız yere uzatmamıꢀ olduğunu ileri sürmüꢀtür. Baꢀvuranların itham edildikleri suçlar ciddi   niteliktedir ve tutuklu yargılanmaları aynı zamanda kaçmalarını engellemek için gerekli   olmuꢀtur. Devlet Güvenlik Mahkemesi, baꢀvuranların kaçma ve delilleri veya izleri yok etme   riskini ve baꢀvuranların tutukluluklarının devamının kamu yararına olduğunu göz önünde   bulundurmuꢀtur.   Baꢀvuranlar, tutuklu yargılanmalarının devamına yönelik olarak Đstanbul Devlet   Güvenlik Mahkemesi tarafından sunulan gerekçelerin yetersiz olduğunu iddia etmiꢀlerdir.   AĐHM, sözkonusu bir davada sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süreyi   aꢀmamasını sağlama görevinin öncelikle ulusal yargı makamlarına düꢀtüğünü yinelemektedir.   Bu amaçla, masumiyet karinesi ilkesine bağlı kalarak, kiꢀisel özgürlüğe saygı kuralına   uymamayı haklı çıkaran gerçek bir kamu yararı gereğinin mevcudiyetini destekleyen veya   çürüten delilleri incelemeli ve bunları serbest bırakılma baꢀvurularına iliꢀkin kararlarında   ortaya koymalıdırlar. AĐHM, AĐHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmemiꢀ olduğu   hususunda bir karara varırken esas olarak sözkonusu kararlarda belirtilen nedenler ve   itirazlarında baꢀvuran tarafından ortaya konan saptanmıꢀ gerçekleri temel almalıdır (bkz.   Assenov ve Diğerleri – Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Reports of Judgments and   Decisions 1998-VIII, § 154).   Yakalanan kiꢀinin bir suç iꢀlemiꢀ olduğuna iliꢀkin makul ꢀüphenin devamı,   tutululuğun devamının geçerliliği için mutlaka aranılan bir koꢀuldur ancak, belirli bir süre   sonra yeterli olmamaktadır. AĐHM bu durumda adli makamlarca öne sürülen diğer   gerekçelerin, kiꢀinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasını haklı çıkarmaya devam edip   etmediğini tespit etmelidir (bkz., diğer kararların yanı sıra, Ilijkov – Bulgaristan, no.   33977/96, § 77, 26 Temmuz 2001 ve Labita – Đtalya [BD], no. 26772/95, §§ 152-153, AĐHM   2000-IV).   AĐHM, sözkonusu davada, gözönüne alınacak sürecin, baꢀvuranların polis nezaretine   alındıkları tarih olan 9 Mart 1995 tarihinde baꢀladığını ve baꢀvuranların tutuksuz   yargılanmalarına karar verildiği tarih olan 24 Eylül 1999 tarihinde sona erdiğini   belirtmektedir. Böylece, bu süre dört yıl ve altı aydan fazla sürmüꢀtür.   Bu süre zarfında, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, baꢀvuranların   tutukluluklarının devamı durumunu, kendi gerek görmesi veya baꢀvuranların talebi üzerine   her duruꢀmanın sonunda incelemiꢀtir. Ancak, Devlet Güvenlik Mahkemesi, “suçun niteliğini,   delillerin durumunu ve tutukluluk süresini göz önünde tutarak” gibi kliꢀe ifadeler kullanarak   baꢀvuranların tutuklu yargılanmalarının devamını emretmiꢀtir.   AĐHM, baꢀvuranlara yüklenen suçun ciddiyetini ve ilgili cezanın katılığını göz önüne   almaktadır. Ancak, AĐHM, kaçma tehlikesinin, yalnızca cezanın katılığı temelinde   değerlendirilemeyeceğini; ancak, ya böyle bir tehlikenin varlığını doğrulayabilecek ya da bu   tehlikeyi tutuklu yargılanmayı haklı çıkarmayacak kadar önemsiz gösterebilecek, diğer ilgili   ek unsurlar açısından incelenmesi gerektiğini hatırlatır (bkz., Letellier – Fransa, 26 Haziran   tarihli karar, Seri A no. 207, § 43). Bu bağlamda, AĐHM, yerel mahkemenin   baꢀvuranların tutuklu yargılanma süresini uzatmaya iliꢀkin kararlarında, bu ꢀekilde yeterli   gerekçelerin mevcut olmadığını kaydeder.   Ayrıca, genellikle “delil durumu” ifadesi, ciddi suç göstergelerinin mevcudiyeti ve   devamlılığı hususunda ilgili bir etken olsa dahi, sözkonusu davada bu ifade, tek baꢀına,   baꢀvuranların ꢀikayette bulunduğu gözaltı süresinin uzunluğunu haklı gösteremez (bkz.   Demirel/Türkiye, no. 39324/98, § 59, 28 Ocak 2003, ve Karagöz/Türkiye, no. 5701/02, § 42,   Ekim 2005).   Yukarıda anılan kanaatler, AĐHM’nin, ilk derece mahkemesinin basmakalıp   muhakemesi gözönüne alındığında, baꢀvuranların dört yıl altı aydan fazla süren tutuklu   yargılanma sürelerinin haklı çıkarılabileceğinin gösterilmemiꢀ olduğu sonucuna varması için   yeterlidir.   Dolayısıyla AĐHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiꢀtir.   III. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   A. Adil Yargılama   Baꢀvuranlar, kendileri ve Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi hususunda baꢀlatılan   cezai takibatın, polis tarafından iꢀkenceye maruz bırakıldıkları sırada alınan ifadelerine   dayandığını ileri sürmüꢀlerdir. Đddialarını, AĐHS’nin aꢀağıda kaydedilen 6. maddesine   dayandırmıꢀlardır:   “Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme   tarafından davasının ... hakkaniyete uygun ... olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   Hükümet, bu hususta görüꢀ belirtmemiꢀtir.   AĐHM, 2005 Nisan ayında Yargıtay’ın, ilk derece mahkemesinin kararını feshettiğini,   Haziran 2004 tarihli 5190 No.lu Kanun’la, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmıꢀ   olduğu için davayı Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne devrettiğini ve dava iꢀlemlerinin halen   ilk derece mahkemesi huzurunda devam ettiğini gözlemlemektedir.   AĐHM, sonuç olarak, baꢀvuranlar hususunda açılan takibatların kapsamlı bir   incelemesinde bulunacak konumda değildir ve yerel mahkemelerin vereceği kararlar veya   baꢀvuranlar, yargılamalarının AĐHM huzurunda iddialarını dayandırdıkları haklarını ihlal   ettiği kanısına varmıꢀ olsalar dahi sözkonusu iç hukuk yolunun, baꢀvuranlara uygulanabilecek   olması nedeniyle hukuk meselelerinde ikinci bir temyizin doğuracağı sonuçlar üzerinde   çıkarımlar yapamayacağı kanısındadır.   Bu nedenle sözkonusu ꢀikayet, iç hukuk yollarının tüketilmemiꢀ olması nedeniyle   AĐHS’nin 35 §§ 1. ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmelidir.   B. Makul Süre   Baꢀvuranlar, dava iꢀlemlerinin süresinin, AĐHS’nin ilgili kısmı aꢀağıda kaydedilen 6 §   1. maddesinde öngörülen “makul süre” gereğine uygun olmadığı hususunda ꢀikayette   bulunmuꢀtur:   Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme   tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   Hükümet, sözkonusu iddiaya itiraz etmiꢀtir.   Gözönünde bulundurulması gereken süre, 9 Mart 1995 tarihinde baꢀlamıꢀtır ve halen   sona ermemiꢀtir. Sonuç olarak, davayı iki kez incelemiꢀ olan iki yargı dönemi için yaklaꢀık on   yıl on ay sürmüꢀtür.   1. Kabuledilebilirlik   AĐHM, baꢀvurunun sözkonusu kısmının AĐHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca temelden   yoksun olmadığını belirtmektedir. Ayrıca baꢀvurunun kabuledilemez olduğu sonucuna   varmak için gerekçe bulunmadığını belirtmektedir. Bu nedenle, kabuledilebilir olduğuna karar   verilmelidir.   2. Esaslar   AĐHM, dava iꢀlemleri süresinin makul olup olmamasının, dava koꢀulları ve aꢀağıda   kaydedilen kriterler ıꢀığında değerlendirilmesi gerektiğini yineler: davanın karmaꢀıklığı,   baꢀvuranların ve ilgili makamların tutumları (bkz. Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], no.   25444/94, § 67, AĐHM 1999-II).   Kendisine sunulan delilleri inceleyen ve konuya iliꢀkin içtihatları göz önünde   bulunduran AĐHM, sözkonusu davada dava iꢀlemleri süresinin, haddinden fazla olduğu ve   “makul süre” gereğini karꢀılamadığı kanısındadır.   Dolayısıyla, baꢀvuranlar hususunda açılan cezai takibatın süresi nedeniyle AĐHS’nin 6   § 1. maddesi ihlal edilmiꢀtir.   C. Masumiyet Karinesi   Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 6 § 2. maddesi uyarınca masumiyet karinesine iliꢀkin   haklarının, yakalanmalarını müteakiben polis memurlarının, kendilerini gazetecilere suçlular   olarak tanıtması ve Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce hazırlanan bir fezlekenin, dava   dosyasına dahil edilmesi nedeniyle ihlal edilmiꢀ olduğu hususunda ꢀikayette bulunmuꢀlardır.   6§2. madde aꢀağıda kaydedilmiꢀtir:   “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.”   Hükümet, yerel makamlar huzurunda AĐHS’ye iliꢀkin sıkıntılarını dile getirmemiꢀ   olmaları nedeniyle baꢀvuranların iç hukuk yollarını tüketmiꢀ olarak kabul edilemeyeceğini   ileri sürmüꢀtür. Sözkonusu ꢀikayetin esaslarına iliꢀkin olarak 6 § 2. maddenin, yetkili   makamların devam etmekte olan cezai soruꢀturmaya iliꢀkin halkı haberdar etmesini   engellemediğini belirtmiꢀlerdir.   Baꢀvuranlar, ilk iddialarını yinelemiꢀtir.   AĐHM, baꢀvuranlar tarafından gerçek olduğu iddia edilen olayların, baꢀvurunun   sözkonusu kısmının aꢀağıda kaydedilen nedenlerden dolayı kabuledilebilir olmaması   nedeniyle, AĐHS’nin 6 § 2. maddesinin ihlal edilmiꢀ olduğunu ortaya koyup koymadığına   karar vermenin gerekli olmadığı kanısındadır.   AĐHM, AĐHS’nin 35 § 1. maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi   kuralının, uluslararası adli bir makam veya uyuꢀmazlık mahkemesi önünde Devlet’e karꢀı   dava açma yoluna gidenler için öncelikle yerel bir adli sistemce sağlanan iç hukuk yollarını   tüketme mecburiyetini getirdiğini yinelemektedir. Sonuç olarak Devletlerin, kendi yasal   sistemleri aracılığıyla davaları çözümlemeden önce uluslararası bir organ önünde fiillerine   iliꢀkin açıklamada bulunma mecburiyetleri bulunmamaktadır (bkz. De Wilde, Ooms ve   Versyp/Belçika, 18 Haziran 1971 tarihli kararlı, A Serisi no. 12, § 50).   AĐHM ayrıca önünde sunulması amaçlanan ꢀikayetlerin, en azından esasen ve resmi   gereklere uygun olarak yerel makamlar önünde sunulmasının yeterli olduğunu yinelemektedir   (bkz. Fressoz ve Roire/Fransa [BD], no. 29183/95, § 37, AĐHM 1999-I).   AĐHM, yerel mahkemelere sundukları yazılı ve sözlü ifadelerinde baꢀvuranların,   AĐHS’ye iliꢀkin sıkıntılarını ortaya koyduklarını ancak, esasen veya ꢀeklen masum   olduklarının kabul edilmesi hususundaki haklarının, yakalanmalarını müteakiben polis   tarafından düzenlenen basın toplantısı sonucu ihlal edilmiꢀ olduğuna dair ꢀikayette   bulunmadıklarını belirtmektedir.   Bu nedenle baꢀvuranlar, iç hukuk yollarını tüketmemiꢀlerdir ve baꢀvurunun sözkonusu   kısmı, AĐHS’nin 35 §§ 1. ve 4. maddeleri uyarınca kabuledilemez olması nedeniyle   reddedilmelidir.   IV. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuranlar, kötü muamele iddiaları hususunda etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığına   iliꢀkin ꢀikayette bulunmuꢀlardır. ꢁikayetlerini, AĐHS’nin 13. maddesine dayandırmıꢀlardır:   “Bu Sözleꢀme’de tanınmıꢀ olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan   kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmıꢀ da olsa, ulusal bir makama etkili bir baꢀvuru yapabilme   hakkına sahiptir.”   Hükümet, baꢀvuranların 3. madde bağlamındaki sıkıntıları için “savunulabilir bir   iddia” ortaya koymamıꢀ olmaları nedeniyle yetkili makamların, 13. madde uyarınca bir iç   hukuk yolu sağlama yükümlülüklerini yerine getirmemiꢀ oldukları sonucuna varılamayacağını   belirtmiꢀtir.   Baꢀvuranlar, Asliye Mahkemesi’nde ve sözkonusu mahkemede yer alan Cumhuriyet   Savcısı’nın, iꢀkence gördüklerine dair iddiaları karꢀısında tamamiyle tepkisiz kalmıꢀ   olduğunu belirtmiꢀtir.   AĐHM 13. maddenin yerel düzeyde, iç hukuk sisteminde koruma altına alınma halleri   ne ꢀekilde olursa olsun, AĐHS’ye iliꢀkin hak ve özgürlüklerin esasını yürürlüğe koyacak bir iç   hukuk yolunu garanti ettiğini hatırlatmaktadır. Ancak 13. madde yalnızca, ꢀahsın AĐHS’nin   ihlal edilmesinden dolayı mağdur duruma düꢀtüğüne iliꢀkin “savunulabilir bir iddia” ortaya   koyması durumunda uygulanır (bkz., 27 Nisan 1988 tarihli Boyle ve Rice/Đngiltere kararı, A   Serisi no. 131, § 52).   AĐHM, sözkonusu davada sunulan deliller temel alındığında, baꢀvuranların polis   tarafından gözaltında tutuldukları sırada kötü muameleye maruz bırakıldıklarının makul   ꢀüphenin ötesinde tespit edilmemiꢀ olduğunu yinelemektedir (bkz. paragraf 32). 3. madde   bağlamındaki ꢀikayetlerinin açıkça temelden yoksun olduğu sonucuna varmasına neden olan   görüꢀlere iliꢀkin AĐHM baꢀvuranların, 13. madde uyarınca bir iç hukuk yolunu gerekli kılacak   sözkonusu sıkıntıları için “savunulabilir bir iddia” sunmadıkları kanısındadır.   Bu nedenle sözkonusu ꢀikayet, açıkça temelden yoksundur ve AĐHS’nin 35 §§ 3. ve 4.   maddelerine uygun olarak reddedilmelidir.   V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. maddesi aꢀağıda kaydedilmiꢀtir:   “Mahkeme iꢀbu Sözleꢀme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleꢀmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Zarar   Baꢀvuranların herbiri, manevi zarar için 30,000 Euro tazminat talep etmiꢀtir. Ayrıca,   maruz kaldıkları maddi zarar için de tazminat istemiꢀler ancak, miktarın belirlenmesini   AĐHM’nin takdirine bırakmıꢀlardır.   Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmiꢀtir.   Maddi zarar iliꢀkin AĐHM, baꢀvuranların iddialarını destekleyici hiçbir belge   sunmamıꢀ olduklarını gözlemler ve talepleri reddeder.   Manevi zarara iliꢀkin AĐHM, baꢀvuranların dava koꢀullarında belli bir sıkıntıya maruz   kalmıꢀ olabilecekleri kanısındadır. Adil bir değerlendirmede bulunan AĐHM, baꢀvuranların   herbirine manevi tazminat olarak 10,000 Euro verilmesine karar verir.   B. Mahkeme Masrafları   Baꢀvuranlar ayrıca Mahkeme huzurunda maruz bırakıldıkları masraf ve harcamalar   için 6,000 Euro tazminat talep etmiꢀlerdir.   Hükümet, sözkonusu talebin haddinden fazla olduğunu ileri sürmüꢀtür.   AĐHM içtihatına göre, baꢀvuran ancak gerekli olduğu için maruz bırakıldığının ve   miktarının makul olduğunun doğrulanması halinde masraf ve harcamalarının tazminine hak   kazanır. Sözkonusu davada, kendisine sunulan bilgiler ve yukarıda kaydedilen kriterler   ıꢀığında AĐHM baꢀvuranlara, AĐHM önündeki davalarda yaptıkları masraf ve harcamalar için   toplam 1,500 Euro ödemenin makul olduğu kanısındadır.   C. Gecikme Faizi   AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç   puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın benimsenmesinin uygun olduğu kanısındadır.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. ꢁikayetlerin, baꢀvuranların tutuklu yargılanma süreleri ve haklarında açılan cezai   takibata iliꢀkin kısmının kabuledilebilir, kalan kısmının kabuledilemez olduğuna,   2. AĐHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilmiꢀ olduğuna,   3. AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilmiꢀ olduğuna,   4. (a) Sorumlu Devlet’in, baꢀvurana, AĐHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın   kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Yeni   Türk Lirası’na çevrilmek üzere aꢀağıda kaydedilen miktarları ödemesine;   (i) Manevi zarar için her bir baꢀvurana 10,000 Euro (on bin Euro),   (ii) Mahkeme masrafları için baꢀvuranlara toplam olarak 1,500 Euro (bin beꢀ yüz   Euro),   (iii) Yukarıdaki miktarlara uygulanabilecek her tür vergi,   (b) Yukarıda değinilen üç ayın bitiminden ödemeye kadar, basit faizin Avrupa Merkez   Bankası’nın gecikme süresi boyunca marjinal ödünç verme oranına üç yüzdelik puan   eklenerek yukarıdaki miktarların üzerine ödenmesine karar vermiꢀ,   5. Baꢀvuranların adil tazmin taleplerinin kalan kısmını reddetmiꢀtir.   Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıꢀ olup 22 Haziran 2006 tarihinde, Đçtüzüğün 77.   Maddesi’nin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiꢀtir.   Vincent BERGER   Yazı Đꢀleri Müdürü   Boštjan M. ZUPANČIČ   Baꢀkan   10

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło