52067/99
WyrokETPCz2006-10-17ECLI:CE:ECHR:2006:1017JUD005206799
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy niewystarczająca ochrona małoletniego, nieefektywne postępowanie karne skutkujące symbolicznymi karami dla funkcjonariuszy policji oraz odrzucenie roszczenia o odszkodowanie z powodu przedawnienia naruszyły pozytywne obowiązki państwa wynikające z art. 3 Konwencji w zakresie ochrony przed nieludzkim i poniżającym traktowaniem?Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji, ponieważ tureckie władze nie wywiązały się ze swoich pozytywnych obowiązków w zakresie ochrony małoletniego skarżącego przed złym traktowaniem i zapewnienia skutecznego środka prawnego. Trybunał podkreślił, że system prawny nie zapewnił wystarczającej ochrony dziecku, które było przesłuchiwane bez adwokata i powiadomienia rodziny. Ponadto, pomimo skazania policjantów, Trybunał uznał, że zastosowane kary były symboliczne i nie miały wystarczającego efektu odstraszającego, co podważyło zaufanie publiczne do wymiaru sprawiedliwości i stworzyło wrażenie tolerowania bezprawnych działań. Odrzucenie roszczenia o odszkodowanie z powodu przedawnienia, w kontekście braku skutecznego ścigania, również przyczyniło się do stwierdzenia naruszenia.Stan faktyczny
Halil İbrahim Okkalı, 12-letni chłopiec, został zatrzymany przez policję w Izmirze w 1995 roku pod zarzutem kradzieży pieniędzy od swojego pracodawcy. Podczas przesłuchania na posterunku policji został pobity przez funkcjonariuszy. Po zwolnieniu, jego rodzina zauważyła obrażenia i zabrała go do szpitala, gdzie stwierdzono stłuczenia. Chłopiec zeznał, że był bity przez osoby prowadzące przesłuchanie.Rozstrzygnięcie
Odrzuca wstępny zarzut Rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji. Zasądza na rzecz skarżącego 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Zasądza na rzecz skarżącego 3 500 EUR tytułem kosztów i wydatków, pomniejszone o 630 EUR pomocy prawnej. Odrzuca pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
ꢀ ꢁ ꢀꢀ7 9
ღꢁ ღ
ღꢁ ღꢁ
ꢂ ꢁ
BBBBBBB
ꢁ
*
CONSEIL DE + +
AVRUPA
KONSEYİ
L'EUROPE
.
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
OKKALI- TÜRKİYE DA VASİ
(Başvuru no:52067/99)
t
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Ekim 2006
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
İşbu karar AİHS’nin 4 4 ^ maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 52067/99 başvuru no’lu davanın nedeni bu
ülke vatandaşı olan Halil İbrahim Okkalı, ebeveynleri Ayşe Okkalı ve Mehmet Yaşar
Okkalı’nm (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 22 Eylül 1999
tarihinde Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’nin Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 34.
maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranın ebeveynleri, 17 Mart 2001 tarihli bir yazıyla başvurularından
vazgeçmişlerdir.
Adli yardımdan faydalanan başvuran, İzmir Barosu avukatlarından A. Cangı
tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Halil İbrahim Okkalı (Halil) adındaki başvuran, 1983 doğumlu olup İzmir’de ikamet
etmektedir. Olayların meydana geldiği sırada on iki yaşında olan Halil, bir garajda işçi olarak
çalışmaktadır.
i
1. H o l il 'in y akalanm ası, sorgulanm ası ve hastaneye ka ld ırılm a sı
Başvuran, 27 Kasım 1995 tarihinde saat 17:30 sularında, İ.G, adındaki işvereni
tarafından İzmir İli Çınarlı Karakolu’na getirilmiştir. İşvereni Halil’i, bankaya yatırması için
verdiği 15.000.000 Türk Lirası (yaklaşık 275 Amerikan Doları) tutarındaki parayı çalmakla
suçlamıştır. Halil, garaja döndüğünde kendisine verilen paranın çalındığını söylemiştir.
İşvereni saat 18’de imzalanan tutanakta, Halil hakkında şikayetçi olmuştur.
Başvuran, Polis Karakolu’nda İ.D. adındaki emniyet amiri ve M.Y. adındaki polis
memuru tarafından sorgulanmıştır.
Karakol’dan başvuranın babası Mehmet Okkalı’ya (Mehmet), meydana gelen olaylar
hakkında saat 18:30’da bilgi verilmiştir. Başvuranın babası derhal Karakol’a gelmiştir.
Saat 19’da olay başvuranın babası ile işveren arasında çözüme kavuşturulmuştur.
Bunun üzerine İ. G. şikayetini geri almıştır.
Bununla birlikte, Mehmet karakoldan ayrıldıktan sonra Halil’in sallandığını ve iki defa
kustuğunu fark etmiştir. Eve gittiklerinde Halil’in kıyafetleri çıkarıldığında, ailesi ve orada
hazır bulunan komşuları çocuğun vücudunda yaraların olduğunu görmüşlerdir. Halil, babasına
sorgusunu yapan kişilerce dövüldüğünü söylemiştir. Bunun üzerine Mehmet, oğlunu Tepecik
Hastanesi’ne götürmüştür.
Hastanede görevli olan polis memuru İ.A., onları acil servise göndermiştir. Halil’i
muayene eden doktor, muayene sonrasından düzenlediği geçici raporda, Halil’in vücudunun
çeşitli yerlerin ekimozların tespit edildiğini belirtmiştir.
Halil pediyatri secisine kaldırılmıştır.
2. Halil ’i n s o r g u s u n u y a p a n k i ş i l e r h a k k ı n d a y a p ı l a n h a z ı r l ı k s o r u ş t u r m a s ı
ꢃꢁ ꢄ7 9
Mehmet, 28 Kasım 1995 tarihinde karakola gitmiş ve oğluna yapılan muameleyi
açıklayarak oğlunun sorgusunu yapan polislerin kimliğini öğrenmek istemiştir. Bu şekilde
Mehmet İ.D. isimli emniyet amirinin ismini öğrenebilmiştir.
Aynı gün Mehmet, İzmir Cumhuriyet Başsavcısı’na İ.D. ve kendisine bağlı olarak
çalışan kişiler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Mehmet aynı zamanda Halil’in adli tıp
doktoru tarafından muayene edilmesini talep etmiştir. 0 K a s ı m 1 9 9 5 t a r i h i n d e , C u m h u r i y e t B a ş s a v c ı s ı h a s t a n e d e n t a b u r c u e d i l e n H a l i l ’ i n
ifadesini almıştır.
Aynı tarihte, Cumhuriyet Başsavcısı’nın isteği üzerine Halil, Adli Tıp Kurumu
doktoru tarafından muayene edilmiştir.
Başvuran, 1 Aralık 1995 tarihinde Adli Tıp Kurumu’nun başka bir doktoru tarafından
muayene edilmiştir.
Aralık 1995 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı İ.D. isimli emniyet amirinin ifadesini
,
almıştır.
Daha sonra ise A.K. isimli Başkomiser davanın soruşturulması sırasında Başsavcıya
yardım etmek üzere muhakik tayin edilmiştir, 11 Aralık 1995 tarihinde İ.D. Halil ile
karşılaştırılmış ve Halil tarafından teşhis edilmiştir. Halil ifadelerini yineledikten soma, İ.D.
ve M.Y.’nin vücudunun çeşitli yerlerine vurduklarını ileri sürmüştür, darbelerin etkisiyle yere
yığılan Halil bir hücreye götürülmüş ve parayı nereye sakladığım itiraf etmediği sürece geri
gelmekle tehdit edilmiştir.
Bunun üzerine muhakik İ.D.’yi sorgulamıştır.
Yine 11 Aralık 1995 tarihinde, muhakik Halil’in işvereni İ.G. ile birlikte Çınarlı
Karakolu’ndan üç polisi daha çağırmıştır. İ.G. sanıkların lehine ifade vermiştir. İ.G. olayların
meydana geldiği gün saat 18:00 ile 19:00 arasında İ.D.’nin yanında oturduğunu ve süre
zarfında ne İ.D.’nin ne de M.Y.’nin Halil’e dokunmadıklarını belirtmiştir. Yukarıda belirtilen
polis memurlarından ikisi, babasına teslim edildiği sırada Halil’in durumunun iyi olduğunu
üçüncü polis memuru İse kimsenin Halil’e kötü muamelede bulunmadığını belirtmiştir.
Başsavcı 28 Aralık 1995 tarihinde, Çınarlı Karakolu’nda görevli polis memurlarının
fotoğraflarını Halil’e göstermiş ve Halil İ.D. ile M.Y.’yi teşhis etmiştir.
Başsavcı 4 Ocak 1996 tarihinde, M:Y.’nin ifadesini almıştır. M.Y. aleyhindeki
suçlamaları reddetmekle yetinmiştir. Ertesi gün tayin edilen muhakik Halil’i M.Y. ile
yüzleştirmiş Halil M.Y.’yi de teşhis etmiştir. M.Y. muhakik tarafından sorgulanmıştır.
Muhakik 8 Ocak 1996 tarihinde soruşturmalar sırasında hazırlanan ifade tutanaklarını
Başsavcıya iletmiştir. Bu tutanaklar Savcılığın 1995/50365 sayılı soruşturma dosyasına
eklenmiştir. 0
Haziran 1996 tarihinde Tepecik Hastanesi’nden istenen sağlık dosyasının gelmesi
ile birlikte 30 Kasım 1995 tarihli ön sağlık raporu sonlandırılmıştır. Nihai raporda daha
ꢃꢁ
ꢂ Z
önceki sağlık teşhislerinin tamamı yer almaktadır. Ayrıca Halil’in vücudunda bulunan diğer
yaralardan da bahsedilmiştir. Raporda Halil’in iyileşmesinin yirmi beş gün alacağı
belirtilmektedir.
3.İ.D. ve M. Y. aleyhinde başlatılan kamu davası
Başsavcı 5 Şubat 1996 tarihinde, “cürmü söyletmek için işkence yapmak” suçundan
Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 243, maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemiyle emniyet
amiri İ.D. ile polis memuru M.Y. hakkında İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açmıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşmalar 12 Şubat 1996 tarihinde başlamıştır. 30 Mart 9 9 6 ta r ih li d u r u ş m a d a ilg ili k iş ile r h a z ır b u lu n m u ş la r d ır .
Başvuranın avukatı ise, Ceza Muhakemeleri Usulu Kanunu’nun (CMUK) 365.
maddesi uyarınca hukuki haklan ve talepleri saklı kalmak üzere müdahale talebinde
bulunmuştur. Başvuranın avukatı aynı zamanda dinlenilmesini talep ettiği aleyhte tanık listesi
sunmuştur. Bu listede yer alan tanıkların arasında Halil’in karakoldan döndüğü sırada orada
bulunan ve hastaneye kadar Halil’e eşlik eden komşular bulunmaktaydı. Ağır Ceza
Mahkemesi bu talebi kabul etmiştir.
Esasa bakan hakimler ayrıca emniyet amiri İ.D,’nin ifadelerini destekleyen İ.G.’nin
ifadesini almıştır. İ.G. soruşturmayı yapan merciler önünde ileri sürdüklerinden başka,
olayların meydana geldiği gün saat 23:00 sularında emniyet amiri tarafından arandığım ve
Halil’in hastaneye kaldırıldığını öğrendiğini belirtmiştir. İ.G. bunun üzerine başka bir emniyet
am i r i v e p o l i s m e m u r l a r ı e ş l i ğ i n d e h a s t a n e y e g i t t i ğ i n i v e b u r a d a H a l i l ’i n y a k ı n l a n t a r a f ı n d a n
kendisine hakaret edildiğini belirtmiştir. İ.G., başvuranın babasıyla beraber karakoldan
çıkışını görmediğini ve sorunun şikayetçi olan Mehmet’le aralarında çözüme kavuşturulmuş
olmasına rağmen bu kişilerin hangi sebepten dolayı polisler hakkında şikayetçi olduklarını
bilmediğini ifade etmiştir.
Esasa bakan hakimler, 27 Mayıs 1996 tarihli duruşmada Çınarlı Karakolu’nda görevli
üç polis memuru ile yedi tanığın ifadelerini almışlardır. Polisler, Halil’i almak üzere karakola
gelen Mehmet’e, Halil’in bir doktor tarafından muayene edilmesini teklif ettiklerini ve yazılı
ifadesinde de belirtildiği üzere Mehmet’in buna gerek duymadığını belirtmişlerdir.
Mehmet yeniden müdahale ederek bu türden bir teklifin kendisine sunulmadığını ve
oğlunun durumuyla ilgilenmiş olması sebebiyle imzaladığı ifadenin içeriğine dikkat
edemediğini ileri sürmüştür.
Çoğunlukla şikayetçi tarafın iddialarını destekleyen aleyhteki tanıklar arasında
bulunan başvuranın amcası da ifade vermiştir.
İ.D. ve M.Y, adındaki s a n ık lar olayların tam am ını inkar etm iştir. 1 T e m m u z 1996
tarihli duruşmada O.K. isimli amirleri esasa bakan hakimler karşısında ifade vermiştir. 0
Ekim 1996 tarihinde düzenlenen duruşma sonunda Ağır Ceza Mahkemesi kararını
vermiştir.
Bununla birlikte Ağır Ceza Mahkemesi bu olayları yeniden değerlendirmiş ve
iddianamede talep edilenin aksine sanıkların Türk Ceza Kanunu’nun 245. maddesi uyarınca
'
> r V
“kötü muamele etmek” suçundan itham edilmesinin uygun olacağın karar vermiştir. Hakimler
b u d e ğ e r l e n d i r m e y i y a p a r k e n , H a l i l ’ i n i ş v e r e n i n i n ş i k a y e t i n i g e r i a l d ı ğ ı n ı v e b u n e d e n l e
işverenin “sanık” olamayacağını ve sonuç olarak sanıkların amaçlarının 243. madde uyarınca
“suçunu itiraf etmesi” değil de “kendisine emanet edilen paranın akıbeti hakkında bilgi
almak” olabileceği hususunu dikkate almışlardır.
Ağır Ceza Mahkemesi azami cezayı uygulamaya karar vermiş ve İ.D. ile M.Y.’yi üç
yıl hapis cezasına ve üç ay süreyle muvakkaten memuriyetten men cezasına mahkum etmiştir.
Dava süresince sanıkların iyi hallerini ve tereddüt ederek de olsa eylemi itiraf etmelerini
dikkat alan Ağır Ceza Mahkemesi, TCK’nın 59§ 2. maddesi uyarınca verilen cezaları iki ay
on beş güne indirmiştir. Daha soma ise, 647 sayılı Kanun’un 4 § 1 ve 6. maddeleri uyarınca
hapis cezalarını 750.000 Türk Lirası para cezasına çevirmiş ve sanıkların sicil kayıtlarının
bulunmaması ve hakimler tarafından sanıkların suçu' tekrar etmeyeceğine kanaat edilmesi
üzerine bu cezaların ertelenmesine karar vermiştir.
Başvuranların avukatı, çok sayıda bozma gerekçeleri ile birlikte AİHS’nin 3.
maddesinin ihlal edildiği iddiasını ileri sürerek karan temyiz etmiştir.
Yargıtay, 5 Kasım 1997 tarihli bir kararla temyiz başvurusunu kabul etmiş ve dava
olaylarının nitelendirilmesinde^ yanlışlık yapıldığı gerekçesiyle temyiz edilen kararı
bozmuştur. Yüksek Mahkeme’nin gözünde dava koşulları, TCK’nın 243. maddesinde
öngörüldüğü şekilde suçun itiraf edilmesi için baskı yapılması suçunu oluşturmaktadır. Sonuç
olarak dava dosyası Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
* Şubat 1998 tarihinde davayı tekrar inceleyen Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay
kararına uyarak, İ.D. ve M.Y.'yi TCK’nın 243. maddesini ihlal etmek suçundan bir kez daha
bir yıl hapis cezasına ve üç ay muvakkaten memuriyetten mahrumiyetle cezalandırılmalarına
karar vermiştir. Bununla birlikte verilen bu cezalar da, TCK’nın 59 § 2. maddesi uyarınca on
ay hapis ve iki ay on beş gün muvakkaten mahrumiyet cezasına indirilmiştir. Daha soma 30
Ekim 1996 tarihli kararda yer alan değerlendirmeler nedeniyle 647 sayılı Kanun’un 6.
maddesi uyarınca cezaların infazı ertelenmiştir.
Başvuranın avukatı bu kararı da temyiz etmiştir. Mahkumların TCK’mn 59 § 2 ve 647
sayılı Kanun’un 6. maddesi kapsamına alınmasından şikayetçi olmuştur.
Yargıtay, 24 Mart 1999 tarihli bir kararla 26 Şubat 1998 tarihli kararı onamıştır. Bu
karar başvuranın avukatına tebliğ edilmediğinden avukat ancak 6 Eylül 1999 tarihinde bu
kararda haberdar olmuştur.
4. îdare aleyhinde başlatılan tazminat davası
Başvuranın avukatı, 10 Eylül 1999 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurmuş ve
manevi tazminat olarak 3.000.000.000 Türk Lirası talep etmiştir. İçişleri Bakanlığı’nın bu
talebin kabul edilemeyeceğini belirtmesi üzerine ilgililer 22 Kasım 1999 tarihinde İzmir İdare
Mahkemesi’nde sözkonusu Bakanlık aleyhinde tazminat davası açmıştır.
İzmir İdare Mahkemesi 11 Nisan 2000 tarihli bir kararla 2577 sayılı Kanun’un 13.
maddesi uyannca zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir. İzmir İdare
Mahkemesi, bu maddede öngörülen başlangıç tarihini başvuramn sağlık belgesi aldığı 30
Ocak 1996 tarihi olarak kabul etmiştir. Polis memurlarının sonrasından mahkum edilmiş
olmalarının bu sürenin hesaplanmasına etki etmediğini belirtmiştir.
Başvuranın avukatı Danıştay’a temyiz başvurunda bulunmuştur. Danıştay 12 Aralık 0 0 1 t a r i h l i b i r k a r a r l a b u t a l e b i r e d d e t m i ş v e 11 N i s a n 2 0 0 0 t a r i h l i k a r a r ı o n a m ı ş t ı r .
Başvuranın avukatı, başvurana yapılan eylemin îdare tarafından yapılan basit bir
eylem olmaması ve işkence suçunu teşkil etmesi sebebiyle İdare’nin eylemlerinde öngörülen
zamanaşımı kuralının mevcut davada yorumlanması ve uygulanmasının, kötü muamelelerin
önlenmesi hususunda, uluslararası mevzuata olduğu kadar İdare Hukuku’na da aykırı
olduğunu belirterek karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Başvuranın avukatı, mağdurun
ancak nihai mahkumiyet kararından haberdar olduğu 6 Eylül 1999 tarihinden itibaren
tazminat davası açabileceğini çünkü dava konusu eylemin niteliğinin yalnızca bu tarihte
oılaya konulabildiğini belirtmektedir.
Danıştay 7 Mart 2005 tarihinde, 12 Aralık 2001 tarihli kararı üçe karşı iki oyla
onamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. ANLAŞMAZLIK KONUSU
Başvuran, kendisine işkence eden kişilerin, AİHS’nin 3. maddesi ile güvence altına
alman hakkın özüne aykın olan bir dava sonucunda cezasız kaldıklarını belirtmektedir. Aynı
şikayete dayanan başvuran, başvurusunun temel amacının tazminat elde etmek olmadığını,
dava konusu olayların oluşumunda idari ve cezai sorumlulukların ortaya konulması amacını
taşıdığını belirterek AİHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır. AİHM, başvuran tarafından
dile getirildiği gibi şikayet konusunun, AİHS’nin 3. maddesinden doğan kişinin fiziksel ve
ruhsal bütünlüğünün korunması pozitif yükümlülüğü ile İlgili olduğu kanaatindedir (Bkz.,
mutatis mutandis, Öneryddiz-Tiirkiye, no: 48939/99).
II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A.Kabuledilebilirlik Hakkında
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmekte Borçlar Kanunu uyarınca
açılacak olan bir davanın, hukuk mahkemeleri Önünde şikayetine konu olan zararların tazmin
edilmesine imkan sağlayabileceğini belirtmektedir.
Başvuran, davanın zamanaşımı süresi ile ilgili olarak idari mahkemenin keyfi
değerlendirmesi nedeniyle kabuledilemez ilan edilen idari başvuru yolu dışında, teoride
tazminat davası açabileceği konusuna itiraz etmemektedir. Başvuran ayrıca gözaltında
bulunduğu sırada yaşadığı travmanın ve sorumluların halen görevde olduğunu biliyor
olmasının ayrıca bir dava açma cesaretini kırdığını belirtmektedir. Başvuran, işkence olayları
ile ilgili olarak tazminat talep etme olanağının, bu eylemlerden doğan ihlalin telafisi için
gerekli olan tedbirlerin yalnızca bir kısmını teşkil ettiğinin altını çizmektedir.
A İ H M . i l k a ş a ma ml a A İ H S ’ n i n 3 5 . m a d d e s i n i n y a l n ı z c a a ç ı k o l a n , u y g u n v e d a v a
konusu ihlallere ilişkin başvuru yollarının kullanımını öngördüğünün altını çizmektedir (Bkz.
' >*>/
mutatis mutandis, Manoussakis ve diğerleri-Yunanistan, 26 Eylül 1996 tarihli karar, Derleme
Kararlar ve Hükümler).
AİHM ayrıca, başvuranın işkence eylemleri ile ilgili olan tazminat başvuru yolunun
uygunluğu ve ağırlığı ile ilgili iddiasını da not etmektedir. AİHM bunu kabul etmekte ve bu
başvuru yolunun yalnızca tazminat ödenmesine karar verilmesi ile, 3. maddenin Devletlere
yüklediği zorunlulukları karşılamadığı yönündeki yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır (Bkz.
diğerleri arasında, Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, McKerr-Birleşik Krallık, no:
28883/95). Esasında, ceza başvurusu bir gözaltında uğranılan bir muamele hakkında şikayetçi
olmanın en uygun yoludur (Bkz., örneğin, Parlak, Aktiirk ve Yay-Türkiye (karar), no:
24942/94, 24943/94 ve 25125/94, 9 Ocak 2001).
Mevcut davada AİHM, ceza yolunun kullanıldığını ve kötü muamele etmek
suçlarından iki polis meıjnırunun Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca mahkum
edildiğini not etmektedir. Bu mahkumiyet kararından sonra başvuran, tazminat başvurusunda
bulunmuştur ve bu başvurusu zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Şimdi
burada esas olan, davanın özel koşulları dikkate alındığında, başvuranın Hükümet tarafından
dile getirilen tazminat yoluna başvurmasının gerekli olup olmadığı konusunun tespit
edilmesidir.
t
AİHM bu sorununvidari başvuru sırasında ulusal yargıcın keyfi değerlendirme yaptığı
yönündeki iddianın incelenmesini gerekli kıldığını tespit etmektedir, zira görünürde etkili ve
yeterli olan bir hukuk yolunu kullanan bir başvuran, başvurulabilir olan fakat başarı ile
sonuçlanma ihtimali bulunmayan başka bir başvuru yoluna başvurmayı denemediği için
suçlanamaz {Aquilina-Malia, no: 25642/94).
Bu nedenle AİHM incelemesini, anlaşmazlık konusu dava üzerine yoğunlaştırma
niyetindedir. Bu inceleme kişinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün yasa ile korunması pozitif
yükümlülüğünü gerekli kılmakta ve kötü muamelelerle sınırlı kalmamaktadır.
AİHM, Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ön itirazının şikayetin
özü ile ilgili olduğuna kanaat getirmiş ve esasla birleştirilmesine karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
i. Tarafların argümanları
Hükümet, polis memurlarının cezalandırılması ile sonuçlanan ceza davasının,
AİHS’nin gerekliliklerini tam anlamıyla yerine getirdiğini belirtmektedir, maddi kanıtlar
büyük bir özenle bir araya getirilmiş ve tanık ifadeleri gecikme olmaksızın alınmıştır.
Savcılık, iki polis memurunu suçlamış oysa ki yalnızca bir polis memuru hakkında şikayet
yapılmıştır. Esasa bakan hakimler, müdahil taraf sıfatı ile başvuranın babasının davaya etkili
bir şekilde katılımını sağlamış, bütün taleplerini dinlemiş ve isimlerini verdiği tanıkların
ifadesi alınmıştır. Bu nedenle Yargıtay kararma uygun olarak davanın yeninden
incelenmesinden sonra, itirafa zorlamak amacıyla kötü muamele yapıldığı kabul edilmiş ve bu
suçu işleyen kişilere ağır cezalar verilmiştir.
Hükümet, esasa-fe&kan hakimlerin “teviîli ikrar” konusundaki dava konusu hükümleri
ile ilgili olarak, ceza hukuku ilkesinin uygulama alanına girdiğini açıklamaktadır. Mevcut
davada polis memurlarının sürekli olarak yalanlamalarına kaışm, Ağır Ceza Mahkemesi
suçlanan polisler lehine kanıtların olmaması sebebiyle dosya içeriğinin başvuranın vücudunda
bulunan ekimozların, karakolda meydana geldiğinin oıtaya konulması için yeterli olduğu
yönünde kanaat getirebilir ve bu durum sanıkların suçlu oldukları yönünde karar vermesini
sağlayabilirdi.
Hükümet’e göre, hakimler Ceza Kanunu’nun 243. maddesinde öngörülen en asgari
cezanın verilmesine karar vermesinin sebebi, takdir yetkileri çerçevesinde polislerin suçu
tekrar etmeyeceklerine kanaat getirmiş olmalarıdır.
Son olarak Hükümet, polis memurlarının polis soruşturmasının açıldığı günün hemen
sonrasında geçici olarak görevden alındıklarının altım çizmektedir. Her ne olursa olsun,
Hükümet’e göre ceza mahkumiyet bir disiplin cezasından daha ağırdır ve bu türden bir
cezanın verilmemiş olması hususuna bu denli önem verilmemelidir.
Kısacası Hükümet başvuranın, sorumluların teşhis edilmesi ve cezalandırılması ile
sonuçlanan davasının, AÎHS’nin 3. maddesinde ifade edilen pozitif yükümlülükleri karşıladığı
kanaatindedir.
Başvuran, işkence yapan polis memurlarının cezalandırılmadığı yönündeki İddialarım
destekleyebilmek amacıyla, bp polislerin mahkum edildikleri tarihten itibaren beş yıl
içerisinde hiçbir suç işjememeleri halinde sözkonusu cezaların hiçbir zaman infaz
edilmeyeceğini belirtmektedir. Başvuran, verilecek olan ağır bir disiplin cezasının bir mağdur
olarak kendisini daha çok tatmin edeceğini belirtmektedir.
Başvurana göre, verilen cezaların düşük olması, güvenlik servisinin disiplin
yönetmeliğine rağmen idari bir cezanın verilmemiş olması ve dava devam ettiği sırada polis
memurlarından birisinin terfi ettirilmesi, kötü muamelenin genel olarak yasaklanması ile
amaçlanan korumayı boş çıkaracak etkenler olup, AÎHS’nin 3. maddesinin ihlalini teşkil
etmiştir.
2, AİHM’nin takdiri
a. G enel ilkeler
AÎHM, Mahkemenin yerleşik içtihadı uyarınca 3. maddeye aykırı olarak polis
memurları tarafından kötü muameleye maruz kaldığını iddia ettiği durumlarda, ulusal
makamların, olayların tespit edilmesini, bu olaydan sorumlu olabilecek kişilerin teşhis
edilmesini ve cezalandırılmalarını sağlayacak “res’en soruşturma” yürütmesi gerekmektedir
OSlimani-Fransa>no: 57671/00, ve Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli
karar). Bununla birlikte bu alanda, mevcut davada olduğu gibi, davanın ulusal mahkemeler
Ö n ü n d e s o ru ş tu rm a a ç ılm a s ın a n e d e n o ld u ğ u d u ru m la rd a 3 . m a d d e n in u s u le iliş k in
gerekliliklerinin, hazırlık soruşturması safhasından da öteye geçtiğini belirtmek
gerekmektedir. Karar safhası da dahil olmak üzere, davanın geneli bu madde ile getirilen
yasağın gerekliliklerine cevap verebilmelidir. Böylece, ulusal mahkemeler hiçbir durumda
kişilerin fiziksel ya da ruhsal bütünlüklerine karşı yapılan saldırıların cezasız kaldıkları fikrini
ortaya koymamalıdır. Bu durum, kamunun güveninin temin edilmesi, hukuk Devleti
düşüncesine katılımının sağlanması ve yasadışı eylemlere müsamaha gösterildiği ya da
işbirliği yapıldığı izlenirinin önlenmesi için gereklidir (Bkz., mutatis mutandis, Öneryıldız).
!)9
O halde m evcut davada A İH M ’nin görevi, yerel m ahkem elerin bir karara varm adan
önce uygulanan hukuk sisteminin caydırıcı etkisinin ve hukuk sisteminin işkencenin
önlenmesi hususuna saygı gösterilmesinde üstlendiği görevin öneminin azalmaması için, 3.
madenin gerektirdiği gibi bir inceleme yapıp yapmadığı ve bu incelemeyi ne şekilde
yaptığının tespit edilmesidir.
b. İlkelerin mevcut davada uygulanması
AİHM ilk aşamada başvuranın polislerin gözetimi altında bulunduğu sırada kötü
muameleye maruz kaldığı hususunda bir anlaşmazlık bulunmadığını not etmektedir. Müdahil
taraf olarak bir ceza davası ve bir de idari dava olmak üzere başvuran tarafından iki dava
açılmıştır. Birincisi sanıkların mahkum edilmesi ile sonuçlanmış, İkincisi de zamanaşımı
nedeniyle kabuledilemez ilan edilmiştir,
AÎHM, mevcut davada usule ilişkin gereklilikleri tam anlamıyla yerine getiren bir
hazırlık soruşturması yapılıp yapılmadığından ziyade -ki durum bunu göstermektedir- kişinin
fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü bozmayı amaçlayan her türlü eyleme karşı kişiyi korumak
amacıyla kabul edilen kanunların bekçisi olan ulusal mahkemelerin, sorumluların
cezalandırılması hususunda istekli olup olmadıkları hususunun incelenmesi gerektiği
kanaatindedir (Bkz., mutatis mı\tandis, Öneryüchz kararı).
i. reşit olmayan başvuranınfaydalanması gereken koruma eksikliği hakkında
AİHM öncelikle, suç işleyen çocukların yakalanması alanında yetkilileri düşen yasal
zorunluluklara rağmen başvuran, yakalanması sonrasında ne res’en naip avukat yardımından
faydalanmış ne de Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Her ne kadar dava olayları,
başvuranın şüpheli olarak yakalandığı ve serbest bırakıldığı ana kadar yaklaşık bir buçuk saat
gibi kısa bir zaman dilimde gerçekleşmişse de, bu durum bu yasal zorunlulukların yerine
getirilmemesi açıklayamamaktadır. Kaldı ki dava dosyasında polis yetkililerinin her türlü
eyleminden önce yakalanan bir çocuğun ailesinin haberdar edilmesi hususunda herhangi bir
ibare yer almamaktadır.
AİHM, iç hukuk kararlarında ve Hükümet görüşlerinde mağdurun yaşma bağlı olarak
durumun ciddiyeti ve çocukların korunmasına ilişkin iç hukuk düzenlemeleri ile ilgili hiçbir
ifadenin yer almamasını üzüntü ile tespit etmektedir.
AÎHM’nin, çeşitli şiddet olayları karşısında özellikle güçsüz durumda olan insanlar
arasında yer alan çocukların, kişinin bütünlüğünü tehdit edebilecek her türlü saldırıdan etkili
bir şekilde korunmalarını sağlayacak bir Devlet himayesi altında olma hakkına sahip olduğu
yönündeki içtihadı uyarınca (Bkz,, diğerleri arasında, A.-Birleşik Krallık, no: 25599/94),
yetkili makamların başvuranın güçsüzlüğü konusuna önem atfetmeleri beklenebilirdi.
Oysa ki AİHM, davanın genelinde reşit olmayan çocuğun korunması endişesinin ciddi
bir eksiklik olmasının yanı sıra, davanın sorumlu kişilerin cezalandırılmaması ile
sonuçlanmasının, reşit olsun ya da olmasın herkesi 3. madde ile getirilen mutlak yasaklamaya
aykırı eylemler karşısında korumak amacıyla mevcut davada uygulanan hukuk sisteminin
caydırıcı etkisi üzerinde şüphe uyandırdığını gözlemlemektedir.
ii. so ru m lu p o lis m em u rla rın ın ceza sız ka lm a sı ile so n u çla n a n iç h u ku ku n u yg u la n m a sı
v e y o r u m la n m a s ı h a k k ın d a
Hükümet, disiplin cezası ile ilgili olarak polis memurlarının geçici olarak görevden
alındığım belirtmekte fakat bununla ilgili olarak herhangi bir belge sunmamaktadır. Polis
memurlarının geçici olarak görevden alındığı varsayılsa bile, bu kişiler aleyhinde verilen
mahkumiyet kararı özgürlükten yoksun bırakan cezaların yanı sıra disiplin tedbirlerini de
kapsadığı halde hiçbir zaman bir disiplin davası ve/ ya da bir disiplin cezasına konu
edilmemiştir. Başvurana göre, bu polis memurları bir üst görevlere terfi ettirilmiştir, bu
hususa Hükümet’in herhangi bir açıklaması bulunmamaktadır. Bu nedenle AÎHM kesin bir
karar vermek arzusunda olmayıp yalnızca bu hususun altının çizilmesinin gerekli olduğu
kanaatindedir.
Ayrıca esasa bakan hakimler, dava süresince polislerin tutumunun ve “tevilli
ikrarların” cezayı hafifletici sebepler olduğuna kanaat getirmişlerdir. Oysa ki AİHM,
dosyadan hiçbir şekilde polis memurlarının isnat edilen suçlamaları kabul ettiklerinin ortaya
çıkmadığını gözlemlemekledir. Örneğin AİHM, 25 Şubat 1998 tarihinde yazılı savunma veren
İ . D . i s i m l i p o l i s m e m u l u n u n , s ö z k o n u s u s u ç u i ş l e m e d i ğ i n i v e b a ş v u r a n a b a ş k a b i r ş i d d e t
uygulamadığım açıkça beyan ettiğini not etmektedir. Zaten Hükümet, davakonusu kararda
yer alan “tevilli ikrar” kavramının uygulanma esasını açıklayamamıştır. Esasında, bu
uygulama Türk hukukunu bilimsel içtihadının bu kavrama yüklediği tanımlama ile bağdaşıyor
görünmemektedir. Aşikar olan bu eksikliği tespit ettikten sonra AİHM, cezayı hafifletici
sebep tanımlaması üzerinde dah£ fazla durmayacaktır.
Verilen cezaların miktarı ile ilgili olarak,, hakimlerin polisleri azami cezalara mahkum
ederek, Türk hukukunda şözönünde bulundurulması gereken suçun ağırlığı ya da eylemin
özel durumu gibi çeşitli unsurları gözönünde bulundurmadıklarını tespit etmek gerekmektedir.
Sonuç itibariyle AİHM, hakimlerin sözkonusu polis memurlarının pişmanlık
duyduklarının kabul edilmesi yönündeki takdirlerini not etmektedir. Bu unsur mevcut davada
verilen cezaların infazının ertelenmesinin gerekçesini teşkil etmiştir. Oysa ki AÎHM dosyada
hiçbir pişmanlık belirtisine rastlamamıştır.
Yukarıda yer alan bilgiler ışığında AİHM, mevcut davada hakimlerin verdiği kararın,
yasal olmayan eylemlere müsamaha gösterildiği izleniminin önlenmesinden ziyade, ciddiyet
arz eden yasal olmayan bir eylemin etkisini azaltmak amacıyla kullanılan takdir yetkisinin
belirtisi olduğu kanaatindedir.
AİHM, bir devlet memurunun 3. maddeye aykırı muamelede bulunduğu iddia
edildiğinde, davanın ya da mahkumiyet kararının zamanaşımı nedeniyle geçersiz ilan
edilemeyeceğini ve af gibi tedbirlerin uygulanmasına izin verilemeyeceği hususunu tekrar
hatırlatmaktadır (Bkz., muîatis nmtandis, Abdülsamet Yaman-Tiirkiye, no: 32446/96, 2 Kasım
2004, karşılaştırın Laurence Dujardin-Fransa kararı ile, no: 16734, Komisyon’un 2 Eylül tarihli kararı, Kararlar ve Raporlar).
Mahkumiyet kararının bozulması sonucunu doğurduğundan dolayı ulusal mevzuatın
yukarıda ifade edilen uygulaması da, itiraz götürmez bir şekilde AİHM’nin içtihadı uyarınca
kabuledilemez “tedbirler” kategorisinde yer almaktadır.
AİHM’nin içtihadı uyarınca, bir üst mahkeme ya da yüksek mahkeme bazı durumlarda
AÎHS’nin bir maddesinh^başlangıçtaki ihlalini ortadan kaldırabilir (Bkz. De Cııbber-Belçika, Ekim 1984 tarihli karar, mutatis nmtandis De Haan-Hollanda, 26 Ağustos 1997 tarihli
karar, Derleme).
Sonuç olarak AİHM, mevcut davada uygulandığı şekliyle ceza sisteminin kesin
olmaktan uzak olduğu ve başvuran tarafından ifade edilen eylemler gibi yasal olmayan
eylemlerin etkili bir şekilde önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etki yaratamayacağı
kanaatindedir. Davanın özel koşulları dikkate alındığında AİHM, sözkonusu ceza davasının
AİHS’nin 3. maddesine yönelik olarak yapılan ihlalin uygun bir telafisini teşkil etmediği
sonucuna ulaşmaktadır, AİHM hiçbir medeni yolun, yukarıda ifade edilen durumu telafi
edemeyeceğine kanaat getirmektedir. Bu nedenle AİHM, Hükümet’in ön itirazının reddine ve
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran kendisi adına manevi tazminat olarak 40.000 Euro, Ayşe Okkalı ve Mehmet
Yaşar Okkalı adına ayrı ayrı olmak üzere 10.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu miktarların aşırı olduğu kanaatindedir.
AİHM öncelikli olarak,tbaşvuramn avukatının AİHM’ye sunulan 17 Mart 2001 tarihli
yazda ailenin başvurajtı statüsünden feragat ettiklerini Mahkeme’ye bildirdiğini
gözlemlemektedir. Bu nedenle başvuranın ailesi, bu dava içerisinde yer aldıklarını ileri
süremez ve AİHS’nin 41. maddesi uyarınca adil tazmin talep edemezler.
Başvuran ile ilgili olarak AİHM, polis memurlarının mahkum edilmelerinin başlı
başına kısmen de olsa bir tatmin unsuru olduğu kanaatindedir. Bununla birlikte, olayların
meydana geldiği dönemde çocuk olan başvuranın uğradığı manevi zararın tazmini için bu
durum yeterli olmamaktadır. AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana 10.000 Euro
manevi tazminat ödenmesinin uygun olacağına karar vermiştir.
B . M a sra f v e H a rca m a la r
Başvuran AİHM ve yerel mahkemeler önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 6.040
Euro talep etmektedir. Başvuran bununla ilgili olarak kendisi tarafından ve avukatı tarafından
imzalanan avukatlık ücret sözleşmesini sunmaktadır. Bu sözleşme uyarınca, mevcut davada
bir ihlal tespiti yapılması halinde avukatlık ücret tarifesinin, 5.440 Euro olarak belirleneceği
ifade edilmektedir. Başvuran ayrıca posta ve tercüme masrafları için 600 Euro talep etmekte
fakat bununla ilgili olarak herhangi bir belge sunmamaktadır.
Hükümet bu miktarların aşırı olduğu belirterek itiraz etmektedir.
AİHM’nin içtihadı uyarınca ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki masraf ve
harcamalar geri ödenebilmektedir. AİHM, mevcut dava koşulları, elindeki mevcut unsurlar ve
yukarıda yer alan ifadeler dikkate alındığında tüm masraflarla birlikte masraf ve harcamalar
için, 3,500 Euro’dan adli yardım olarak ödenen 630 Euro düşülerek kalan miktarın başvurana
ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C.Gecikme FaiîS
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
!
U Y
uyguladığı faiz oranına tiç puan eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE;
1. Hükümet’in ön itirazının esasla birleştirilmesine ve reddedilmesine;
2. B aşvurunun kalan kısm ının kabuledilebilir olduğuna;
3. A ÎH S’nin 3. m addesinin ihlal edildiğine;
4. a) A İH S’nin 44 § 2 m addesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren tiç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı
Hükümet tarafından başvurana:
i. m an ev i tazm in at o larak 1 0 .0 0 0 E u ro (o n b in ) ödenmesine;
ii.masraf ve harcamalar 3.500 (üç bin beş yüz) Euro’dan 630 (altı yüz otuz)
Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın başvurana ödenmesine:
i i i . y u k a r ı d a k i m i k t a r l a r ı n h e r t ü r l ü v e r g i d e n muaftutulmasına;
b ) S ö z k o n u s u s i i r e ı y n b i t t i ğ i t a r i h t e n i t i b a r e n v e ö d e m e n i n y a p ı l m a s ı n a k a d a r ,
Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan
fazlasına eşit oranda basit faizi uygulamasına;
5. A dil tazm ine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3
maddesine uygun olarak 17 Ekim 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło