52390/99

WyrokETPCz2006-02-21ECLI:CE:ECHR:2006:0221JUD005239099

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy niewystarczające i nieskuteczne dochodzenie w sprawie zaginięcia syna skarżącego, rzekomo uprowadzonego przez funkcjonariuszy państwowych, naruszyło prawo do życia (art. 2) oraz prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13) Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że nie ma wystarczających dowodów, aby ponad wszelką wątpliwość stwierdzić, że syn skarżącego został uprowadzony i zabity przez funkcjonariuszy państwowych, co skutkowało brakiem naruszenia materialnego aspektu art. 2 Konwencji. Jednakże, ETPCz stwierdził naruszenie proceduralnego aspektu art. 2, ponieważ dochodzenie krajowe w sprawie zaginięcia było nieskuteczne. Władze nie podjęły proaktywnych działań w celu zidentyfikowania świadków, nie zebrały dowodów z miejsca zdarzenia, a poważne kroki śledcze podjęto dopiero po zakomunikowaniu skargi Rządowi. Ponadto, Trybunał uznał, że skoro skarga dotycząca art. 2 była „uzasadniona”, to brak skutecznego dochodzenia oznaczał również brak skutecznego środka odwoławczego, co stanowiło naruszenie art. 13 Konwencji.
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Mehdi Şeker, obywatel turecki, złożył skargę w związku z zaginięciem jego 23-letniego syna, Mehmet Şah Şekera, w dniu 9 października 1999 roku w Bismil. Syn skarżącego, hydraulik, nie wrócił do domu po pracy. Skarżący twierdził, że dwie osoby widziały, jak jego syn został siłą wsadzony do białego samochodu przez czterech ludzi. Skarżący złożył liczne petycje do władz krajowych, domagając się wszczęcia śledztwa w sprawie zaginięcia syna, podejrzewając, że został on uprowadzony i zabity przez funkcjonariuszy państwowych. Władze przeprowadziły dochodzenie, w tym pobrały próbki DNA od skarżącego w celu porównania z ciałami znalezionymi w domach związanych z organizacją Hizbullah, jednak analiza DNA okazała się niemożliwa z powodu niewystarczającej ilości materiału.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: odrzuca wstępny zarzut Rządu; stwierdza brak naruszenia art. 2 Konwencji w odniesieniu do zarzutu uprowadzenia i zabójstwa syna skarżącego przez funkcjonariuszy państwowych; stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji z powodu nieprzeprowadzenia przez władze krajowe wystarczającego i skutecznego dochodzenia; stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji; stwierdza brak naruszenia art. 5, 6 i 8 Konwencji; stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji; stwierdza brak naruszenia art. 14 Konwencji; stwierdza, że państwo pozwane wypełniło swoje zobowiązania wynikające z art. 38 Konwencji; zasądza 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową (wspólnie dla skarżącego i beneficjentów spadku jego syna) oraz 7 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków; oddala pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   ŞEKER - TÜRKİYE   (Başvuru no. 52390/99)   KARAR   STRAZBURG   Şubat 2006   Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak,   üzerinde şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Şeker – Türkiye davasında,   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),   Başkan J.-P. COSTA,   Yargıçlar R.TÜRMEN,   K.JUNGWIERT,   M.UGREKHELIDZE,   A.MULARONI,   E.FURA-SANDSTRÖM,   D.JOCIENE ve   Yazı İşleri Müdür Yardımcısı S.NAISMITH’in katılımı ile 1 Şubat 2005 ve 31 Ocak   tarihlerinde kapalı oturumda toplanmış ve anılan son tarihte izleyen kararı vermiştir.   USUL   1.Dava, Mehmet Mehdi Şeker (“başvuran”) isimli Türk vatandaşının, 4 Kasım 1999   tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerin Korunması Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34.   maddesine dayanarak Türkiye Cumhuriyeti aleyhine AİHM’ye yaptığı başvurudan (no.   52390/99) kaynaklanmaktadır.   2.Başvuran, P. Leach ve daha sonra A. Stock, M. Muller, T. Otty ve K. Yıldız isimli,   Londra’daki Kürt İnsan Hakları Projesi’ne (KHRP) bağlı avukatlar tarafından temsil   edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) AİHM’deki yargılama için bir Ajan tayin etmemiştir.   3.Başvuran, oğlunun, Devlet görevlileri tarafından kaçırıldığını ve öldürüldüğünü ve   ulusal yetkililerin yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediğini iddia etmiştir. AİHS’nin 2., 3.   5., 6., 8., 13.. ve 14. maddelerine atıfta bulunmuştur.   4.Başvuru, AİHM’nin İkinci Dairesi’ne tevzi edilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü, 52 § 1.   madde). Bu Daire içinde davaya bakacak olan Bölüm, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 26 § 1.   maddesinin gerektirdiği gibi oluşturulmuştur (AİHS’nin 27 § 1. maddesi)   5.1 Kasım 2004 tarihinde, AİHM, Dairelerinin kompozisyonunu değiştirmiştir (25 § 1.   madde). Bu dava, yeni oluşturulmuş olan İkinci Daire’ye tevzi edilmiştir (52 § 1. madde).   6.AİHM, 1 Şubat 2005 tarihli bir kararla, başvuruyu kabuledilebilir ilan etmiştir.   7. Başvuran ve Hükümet, esaslara ilişkin görüş bildirmiştir (59 § 1. madde). Taraflar,   birbirlerinin görüşlerine yazılı olarak cevap vermiştir.   OLAYLAR   I.DAVA OLAYLARI   8.Başvuran, 1957 doğumludur ve Bismil’de ikamet etmektedir. Başvuru, başvuruya   neden olan olayların meydana geldiği tarihte, başvuranın, 23 yaşında olan Mehmet Şah Şeker   isimli oğlunun kaybolması ile ilgilidir. Başvuranın oğlunun kaybolmasını çevreleyen olaylara   ilişkin olarak taraflar arasında ihtilaf bulunmaktadır.   A.Başvuranın verdiği bilgilere göre olaylar   9.9 Ekim 1999 tarihinde, yaklaşık olarak saat 6’da, başvuranın oğlu Mehmet Şah   Şeker, tesisatçı olarak çalıştığı Bismil’deki işyerinden evine gitmek üzere ayrılmıştır. Yaya   olarak bu genellikle yaklaşık olarak on dakika kadar sürmekteydi. Ancak, Şeker eve   dönmemiştir.   10.12 Ekim 1999 tarihinde, iki kişi, başvurana, 9 Ekim 1999 veya bu tarih civarında,   dört kişinin bir şahsı beyaz bir arabaya zorla bindirdiğini gördüklerini söylemiştir. Bu şahsın   oğlu olduğunu düşünmüştür.   11.Başvuran, 11 Ekim 1999 ve 5 Kasım 1999 tarihleri arasında Bismil Cumhuriyet   Savcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Olağanüstü Hal   Bölge Valiliği ve bölge jandarma komutanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları   Komisyonu ve İçişleri Bakanlığı’na birçok dilekçe yazmıştır. Yetkililerin Mehmet Şah   Şeker’in kaybolmasına yönelik bir soruşturma başlatmasını ve oğlunun nerede olduğunun   kendisine bildirilmesini talep etmiştir.   12.Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, 2000’de, başvuranla irtibata   geçmiş ve kendisinden, DNA’sını, Hizbullah evlerinde bulunan cesetlerin DNA’larıyla   karşılaştırmak amacıyla kan örneği vermesini talep etmişlerdir. Başvuran 21 Şubat 2000’de   kan örneği vermiştir.   13.14 Ekim 2004 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, cesetlerin kemiklerinde   yetersiz DNA olduğundan, bir DNA analizi yapılamadığını başvurana bildirmiştir.   14.Mart 2005’te, başvuranın yasal temsilcilerinden biri, Diyarbakır Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nde Hizbullah liderleri aleyhine açılan dava dosyasında Mehmet Şah Şeker’in   üniversite kimlik kartının bir kopyasını gördüğünü başvurana bildirmiştir. Başvuran, akabinde   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı’ndan bu belgeyi kendisine sunmasını talep   etmiştir. Ancak, Cumhuriyet Savcısı sözkonusu belgeyi dava dosyasında bulamamıştır.   B.Hükümet’in verdiği bilgilere göre olaylar   15.11 Ekim 1999 tarihinde, başvuranın dilekçesini aldıktan sonra, Bismil Cumhuriyet   Savcısı, Bismil Emniyet Müdürlüğü’nden iddiaları incelemesi talebinde bulunmuştur.   16. Bu talebin ardından, Bismil Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı iki polis memuru,   başvuranın, Mehmet Şah Şeker’in işvereninin ve iki iş arkadaşının ifadesini almıştır.   17.20 Ekim 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın dilekçesinin   alınmasının ardından bir soruşturma başlatmıştır. Cumhuriyet Savcısı, oğlunun kaybolmasıyla   ilgili olarak başvuranın ifadesini almıştır. Ayrıca, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ile irtibata   geçmiş ve kaybolmaya yönelik bir soruşturma başlatılmasını talep etmiştir.   18.1999 ve 2000 yıllarında çeşitli tarihlerde, Bismil ve Diyarbakır’daki Emniyet   Müdürlükleri, Mehmet Şah Şeker’in gözaltına alınmadığını ve aramanın devam ettiğini   Cumhuriyet Savcılığı’na bildirmiştir.   19.7 Temmuz 2000 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, olayların Bismil’de   meydana geldiğine karar vererek ratione loci görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını   Bismil Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.   20.Şubat 2002’ye kadar, iddia edilen kaçırmaya yönelik olarak güvenlik güçleri   tarafından kanıt toplama doğrultusunda çok az gayret sarf edilmiştir. Özellikle, muhtemel   tanıkları belirlemek için yetkililer kendi inisiyatifleriyle hiçbir adım atmamıştır. Ayrıca,   başvuranın oğlunun kaybolduğu tarihte polis gözaltında bulunan kişilerin ifadeleri   alınmamıştır.   21.15 Şubat 2002 tarihinde, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler   Genel Müdürlüğü, Bismil Cumhuriyet Savcılığı’ndan, Mehmet Şah Şeker’in kaybolmasına   yönelik etkili soruşturma yapmasını talep etmiştir.   22.Bu talebin ardından, Bismil ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcıları, gözaltı kayıtlarını   incelemiş, başvuranın ve Diyarbakır ve Bismil Emniyet Müdürlükleri’nde gözaltında olan   kişilerin ifadesini almıştır.   23.Mehmet Şah Şeker’in kaybolmasına yönelik soruşturma halen devam etmektedir.   C.Taraflarca sunulan belgeler   24.Taraflar, iddialarını desteklemek amacıyla çeşitli belgeler sunmuştur. Bu belgeler,   konuyla ilgili olduğu kadarıyla, aşağıdaki gibi özetlenebilir:   1.Başvuran tarafından sunulan belgeler   25.Aşağıdaki bilgi, başvuran tarafından sunulan belgelerden elde edilmiştir.   26.Başvuran, 11 Ekim 1999 tarihinde, Bismil Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe   yazmıştır. Yetkililerin, oğlunun nerede olduğuna yönelik bir soruşturma yapmasını talep   etmiştir.   27.Başvuran, 20 Ekim 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi   Cumhuriyet Savcılığı ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçeler yazmıştır. Oğlunun   nerede olduğunun bildirilmesini talep etmiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’ndan,   dilekçesini bölge jandarma komutanlığına iletmesini talep etmiştir.   28.Başvuran, aynı gün, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ve bölge jandarma   komutanlığına dilekçe yazmıştır. Bu dilekçelerde, oğlunun on iki gündür kayıp olduğunu   ifade ederek bilgi talep etmiştir.   29.24 ve 27 Ekim 1999 tarihlerinde, başvuran, oğlunun kaybolmasıyla ilgili olarak,   Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’na dilekçeler yazmıştır. Başvuran,   bu dilekçelerinde, oğlunun kaybolmadan bir ay önce bir sivil polisle kavgaya karıştığını ve bu   tarihten beri polis tarafından tehdit edildiğini belirtmiştir. Başvuran, ayrıca, çeşitli mercilere   başvurduğunu, ancak dilekçelerine cevap alamadığını ileri sürmüştür. Başvuran, İnsan Hakları   Komisyonu’ndan, oğlunun kaybolmasına yönelik bir soruşturma başlatmalarını talep etmiştir.   30.2 Kasım 1999 tarihinde, Mazlum-Der Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, İçişleri   Bakanlığı’na bir dilekçe yazarak Mehmet Şah Şeker’in kaybolduğunu bildirmiş ve bir   soruşturma yapılmasını talep etmiştir.   31.Başvuran, 5 Kasım 1999 tarihinde, İçişleri Bakanlığı’na bir dilekçe daha yazmış ve   bilgi talebinde bulunmuştur.   32.21 Aralık 1999 tarihinde, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Sema   Pişkinsüt, Ensaroğlu’na bir yazı yazarak Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün Mehmet Şah   Şeker’e ilişkin olarak kayıp kişiler hakkında bir form hazırladığını ve bu formun kopyalarını   Bismil İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdiğini ifade etmiştir.   33.Başvuran, 14 Ekim 2004 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na bir dilekçe   yazarak DNA analizinin sonucu hakkında bilgi istemiştir.   34.Aynı gün, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvurana, ceset kemiklerinde yetersiz   DNA olması ve mevcut DNA’nın bozulmuş olması sebebiyle, cesetlerden birinin oğluna ait   olup olmadığının belirlenemediğini bildirmiştir.   2.Hükümet tarafından sunulan belgeler   35.Aşağıdaki bilgiler, Hükümet tarafından sunulan belgelerde yer almaktadır:   36.11, 14 ve 15 Ekim 1999 tarihlerinde, iki polis memuru, başvuran, Mehmet Şah   Şeker’in işvereni, iki iş arkadaşı ve kuzeninin ifadesini almıştır. Başvuran, ifadesinde,   oğlunun kaybolmasına ilişkin olarak kimseden şüphelenmediğini ileri sürmüştür. Mehmet Şah   Şeker’in iş arkadaşlarının ve kuzeninin, kendisinin nerede olduğuna dair bilgisi yoktu.   İşvereni, Mehmet Şah Şeker’in kaybolduğu gün, bir tamirat için A.Y. isimli kişinin binasına   gittiğini ifade etmiştir.   37.15 Ekim 1999 tarihinde, Bismil Emniyet Müdürlüğü, Mehmet Şah Şeker’in   kaybolmasına ilişkin olaylara yönelik soruşturmanın devam ettiğini ancak kendisinin   bulunamadığını Bismil Cumhuriyet Savcısı’na bildirmiştir.   38.20 Ekim 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, oğlunun kaybolmasına ilişkin olarak   başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran, ifadesinde, birkaç kişinin, kendisine oğlunun polisler   tarafından gözaltına alındığının ve sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğünün   söylendiğini ileri sürmüştür. Ayrıca, oğlunun, kendilerini polis memuru olarak tanıtan   kişilerce kaçırılmış olabileceğini ifade etmiştir. Son olarak, Emniyet Müdürlüğü’ndeki gözaltı   kayıtlarının incelenmesini talep etmiştir. Aynı gün, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı,   Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne bir yazı göndererek bir soruşturma yapılmasını talep   etmiştir.   39.10 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Diyarbakır Cumhuriyet   Savcısı’na başvuranın oğlunun gözaltına alınmadığını bildirmiştir.   40.17 Kasım 1999 tarihinde, Bismil Cumhuriyet Savcısı, Bismil Emniyet   Müdürlüğü’nden, Mehmet Şah Şeker’in kaybolduğunu ülkedeki bütün emniyet   müdürlüklerine bildirmesini talep etmiştir.   41.22 Kasım 1999 tarihinde, Bismil Emniyet Müdürü, Bismil Cumhuriyet Savcısı’na   bir yazı göndererek, Mehmet Şah Şeker’in kaybolduğunun Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne   bildirildiğini ve kayıp şahıslara ilişkin bir form hazırlandığını ifade etmiştir. Ayrıca,   başvuranın oğlunun aranmasına devam edildiğini belirtmiştir.   42.24 Aralık 1999 tarihinde, Bismil Cumhuriyet Savcısı, başvuranın ifadesini almıştır.   Başvuran, oğlunun hala kayıp olduğunu ve nerede olduğunun bilinmediğini ileri sürmüştür.   43.8 Mart 2000 tarihinde, Bismil Cumhuriyet Savcısı, Bismil Emniyet Müdürlüğü ve   Jandarma Komutanlığı’ndan, 8-11 Ekim 1999 tarihli gözaltı belgelerini sunmalarını talep   etmiştir. Bu kayıtların kopyalarına göre, başvuranın oğlu, sözkonusu tarihte polis ya da   jandarma gözaltına alınmamıştır.   44.7 Temmuz 2000 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, sözkonusu olayların   Bismil’de meydana geldiğini belirterek görevsizlik kararı vermiştir. Buna göre, dava   dosyasını Bismil Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.   45.15 Şubat 2002 tarihinde, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler   Genel Müdürlüğü, Bismil Cumhuriyet Savcılığı’na bir yazı yazarak, Mehmet Şah Şeker’in   kaybolmasına yönelik etkili soruşturma yapılmasını talep etmiştir. Adalet Bakanlığı,   Cumhuriyet Savcısı’ndan özellikle, başvuranın kaybolduğu tarihte polis gözaltında olanların   ve kaçırmaya tanık olduğu iddia edilenlerin ifadelerinin alınmasını talep etmiştir. Bakanlık   ayrıca, yasadışı bir örgüt olan Hizbullah’ın, bölgede birçok kaçırma ve kaybolma olayından   sorumlu olduğunu belirtmiş ve soruşturmanın özellikle Hizbullah faaliyetlerine yönelik olarak   yürütülmesini talep etmiştir. Son olarak, soruşturmadaki gelişmelerle ilgili olarak güvenlik   güçlerinin bilgi vermeye davet edilmesini talep etmiştir.   46.27 Şubat 2002 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet   Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nden, 9, 10 ve 11 Ekim 1999 tarihli gözaltı raporlarını   sunmasını talep etmiştir. Aynı gün, başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran, evvelki ifadelerini   yinelemiştir. Başvuran, oğlunun kaçırıldığını kendisine söyleyenlerin isimlerini vermek   istemediğini ifade etmiştir.   47.8 Mart 2002 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi   Müdür Yardımcısı, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na yukarıda anılan gözaltı kayıtlarının bir   kopyasını göndermiş ve Hizbullah faaliyetlerine karıştığı şüphesiyle Mehmet Şah Şeker’le   ilgili bir arama emri çıkarıldığı bildirilmiştir.   48.Mart ve Kasım 2003 tarihleri arasında, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 10 – 18   Ekim 1999 arasında değişik tarihlerde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında   tutulmuş olan on dört kişinin ve 7 – 9 Ekim1999 tarihleri arasında gözaltında tutulmuş bir   kişinin ifadesini almıştır. Bu on beş kişi, sözkonusu tarihlerde Mehmet Şah Şeker’i Diyarbakır   Emniyet Müdürlüğü’nde görmediklerini teyit etmişlerdir. 10 Ekim 1999 tarihinde Bismil   Emniyet Müdürlüğü’nde olan M.Ç. isimli bir kişinin ifadesi de alınmıştır. Gözaltı süresinde   başvuranın oğlunu görmediğini ifade etmiştir.   49. 30 Ekim 2003 tarihinde Bismil Cumhuriyet Savcısı başvuranın yeniden ifadesini   almıştır. Başvuran daha önce vermiş olduğu ifadeleri değiştirmeyerek oğlunun bulunmasını   talep etmiştir.   50. 1999 ve 2005 yılları arasında Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler   Müdürlüğü, Bismil ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcıları ve güvenlik güçleri arasında   yazışmalar olmuştur. Adalet Bakanlığı, Cumhuriyet Savcılarından soruşturmanın sonucuna   ilişkin bilgi talep etmiştir. Cumhuriyet Savcıları sırayla, güvenlik güçleri ve jandarma   komutanlarının, Mehmet Şah Şeker’in aranmasının sonucuna ilişkin bilgi sağlamalarını talep   etmiştir. Sözkonusu taleplere cevaben polis ve jandarma, kayıp kişilerin bulunamamış   olduğunu ve soruşturmanın devam ettiğini bildirmiştir. Adalet Bakanlığı’na ayrıca,   Cumhuriyet Savcıları tarafından güvenlik güçlerince verilen cevaplar bildirilmiştir.   II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI   51. Sözkonusu tarihte yürürlükte olan ilgili iç hukukun tanımı, Tekdağ/Türkiye   davasında bulunabilir (no. 27699/95, §§ 40-51, 15 Ocak 2004).   HUKUK   I. HÜKÜMET’İN ÖN İTİRAZI   52. Hükümet başvuranın, AİHS’nin 35 § 1. maddesi bağlamında mevcut olan iç hukuk   yollarını tüketmemiş olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranın oğlunun ortadan   kaldırılmasına ilişkin soruşturmanın devam etmekte olduğuna dikkat çekmiştir.   53. Başvuran cevap olarak, yetkili makamlara birçok dilekçe sunmuş olduğunu ileri   sürmüş ve oğlunun kaçırılmasını çevreleyen olayların soruşturulmasını talep etmiştir. Dava   koşulları altında bu tür yolların zahiri, etkisiz ve yetersiz olması nedeniyle iç hukuk yollarını   tüketme zorunluluğu bulunmadığını iddia etmiştir.   54. AİHM, 1 Şubat 2005 tarihli kararında cezai takibatın, AİHS bağlamında etkin   olduğunun kabul edilip edilemeyeceği konusunun, başvuranın şikayetleriyle yakından ilgili   olduğunu ve esaslara eklenmesi gerektiği kanısına vardığını yineler. Bu hususta taraflarca   sunulan iddiaları gözönüne alan AİHM, konuyu AİHS’nin 2. maddesi uyarınca başvuranın   şikayetinin esasını incelerken ele almayı uygun görür.   55. Sonuç olarak AİHM, soruşturmanın etkinliğine ilişkin ön itirazı, başvuranın   Sözleşmenin 2. maddesi çerçevesinde yaptığı şikayet ile birleştirmektedir.   II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   56. Başvuran, Mehmet Şah Şeker’in kaçırılması ve ortadan kaybolmasına ilişkin   koşulların, AİHS’nin 2. maddesinin ihlaline yol açtığını ileri sürmüştür. Ayrıca, yetkili   makamların oğlunun ortadan kaybolmasına ilişkin koşullara dair uygun ve etkin bir   soruşturma yapmadıklarını iddia etmiştir. AİHS’nin 2 § 1. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:   “Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan   dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.”   A. Tarafların Görüşleri   1. Başvuran   57. Başvuran, sivil polislerin ölen oğlunu kaçırdığını, müteakiben oğlunun gözaltında   öldüğünü ileri sürmüştür. Ayrıca, yerel makamların oğlunun ortadan kaybolmasına ve   güvenlik güçlerinin elindeyken ölümüne ilişkin etkin ve tam bir soruşturma yürütmediklerini   belirtmiştir. Özellikle yetkili makamlar, A.Y. ve Mehmet Mehdi Şeker’in ortadan kaybolduğu   gün çalışmakta olduğu, A.Y.’ye ait binada yaşayan diğer kişiler ile birlikte aile mensupları,   arkadaşlar ve başvuranın oğlunun iş arkadaşlarının ifadelerini almamıştır. Başvuran ayrıca   yetkili makamların, oğlunun kaçırılmasına şahit olmuş bir görgü tanığı belirleme girişiminde   bulunmadıklarını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, yetkili makamların tehdidinden korktukları   için oğlunun kaçırılmasına tanık olan kişilerin isimlerini vermediğini belirtmiştir. Başvuran   ayrıca yetkili makamların, Mehmet Mehdi Şeker’in ortadan kaybolduğu gün bölgedeki polis   karakollarında nöbetçi olan polis memurlarını sorgulamadıklarını ileri sürmüştür. Ayrıca, 9 ve   Ekim 1999 tarihleri arasında Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulan 15   kişiden alınan ifadeler, bu kişilerin çoğunun 11 Ekim 1999 tarihinde yakalanmış olmaları   nedeniyle yetersizdir. Başvuran, Hükümet’in oğlu için çıkarılan tutuklama emrine ilişkin   açıklamada bulunmadığını belirtmiştir. Yetkili makamların, DNA’larını Hizbullah üyelerinin   evinde bulunan cesetlerin DNA’ları karşılaştırmadığını belirtmiştir. Son olarak başvuran,   yetkili makamların oğlunun kimlik kartının kopyasının, Hizbullah liderlerine karşı açılan dava   dosyasında bulunmasının, yetkili makamlarca gözönüne alınmadığını ileri sürmüştür.   2. Hükümet   58. Hükümet başvuranın, AİHS’nin 2. maddesine dayanarak sunduğu iddianın somut   temellere dayandığını reddetmiştir. Mehmet Şah Şeker’in, iddia edildiği gibi polis tarafından   gözaltına alınmadığını belirtmiştir. Başvuranın oğlu, hiçbir cezai suç işlememiş olduğu için   gözaltına alınması için neden olmadığını ileri sürmüştür. Ancak Hükümet, kabuledilebilirlik   sonrası görüşlerinde, başvuranın oğlunun hem kayıp bir kişi hem de bir şüpheli olarak   arandığını ve yakalanmış olsaydı, bu bilginin, gözaltı kayıtlarına girmiş olacağını ileri   sürmüştür. Hükümet, yerel makamların başvuranın oğlunun yerini tespit etmek için etkin   adımlar atma yükümlülüğünü yerine getirmiş olduğunu belirtmiştir.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   1. Yaşam hakkının korunmadığı iddiası   59. AİHM, yaşam hakkını teminat altına alan 2. maddenin, AİHS’nin istisna   getirilmesine müsaade edilmeyen en temel maddelerinden biri olarak kabul edildiğini yineler.   3. madde ile birlikte, Avrupa Konsey’ini oluşturan demokratik toplumların temel   değerlerinden birini koruma altına alır. Yaşamdan mahrum bırakılmanın haklı görülebileceği   koşullar, bu nedenle, ciddi bir şekilde yorumlanmalıdır. Kişileri korumak için bir araç niteliği   taşıyan AİHS’nin kapsam ve amacı, 2. maddenin getirdiği teminatların pratik ve etkin   olmasını sağlayacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz.   Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, § 97, ECHR 2000-VII).   60. 2. maddenin sağladığı korumanın önemi gözönüne alındığında AİHM, yalnızca   Devlet mercilerinin faaliyetlerini değil, tüm diğer koşulları da gözönüne alarak yaşamdan   mahrum bırakılma durumlarını dikkatle incelemelidir (bkz. Tekirdağ, § 73).   61. AİHM, tarafların yazılı görüşleri ile birlikte, sözkonusu davada ortaya konan yazılı   deliller ışığında ortaya çıkan konuları inceleyecektir.   62. Başvuran, oğlunun Devlet görevlilerince kaçırıldığını ve öldürüldüğünü ileri   sürmektedir. Bu hususta iddialarını, Hizbullah eylemlerine dahil olduğu şüphesi temel   alınarak Mehmet Şah Şeker için yayınlanan arama emrine dayandırmaktadır (bkz. paragraf   47). Sonuç olarak başvuranın, oğlunun Devlet yetkililerince yakalandığına ve öldürüldüğüne   ilişkin iddiası, ilk bakışta (prima facie) savunulamaz olarak görülüp göz ardı edilemez.   63. Bu bağlamda AİHM delilleri değerlendirirken, “makul şüphenin ötesinde” kanıt   standardını uyguladığını yineler (bkz. Orhan/Türkiye, no. 25656/94, § 264, 18 Haziran 2002).   Bu tür bir kanıt, yeterince güçlü, açık ve birbiriyle uyumlu çıkarımlarının veya çürütülmemiş   benzer maddi karinelerin bir arada yer almasından kaynaklanabilir (bkz. İrlanda/İngiltere, 18   Ocak 1978 tarihli karar, A Serisi no. 25, sayfa 65, § 161; ve Ülkü Ekinci/Türkiye, no.   27602/95, § 142, 16 Temmuz 2002).   64. AİHM, başvuranın oğlunun kaçırılmasının Devlet yetkililerince gerçekleştirildiği   yönündeki iddiasının, inandırıcı bir delille desteklenmediği kanısındadır. Bu bağlamda   AİHM, tanık ifadelerinin veya başvuranın ifadesini, karar verilmesini sağlayacak bir noktaya   kadar destekleyen delillerin sunulmadığına dikkat çeker. Ayrıca başvuran yerel makamlara,   Mehmet Şah Şeker’in sivil polislerce kaçırıldığına tanık oldukları iddia edilen kişilerin   isimlerini vermekten kaçınmıştır.   65. Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvuranın oğlunun ortadan   kaybolmasının ardında yatan koşulların, spekülasyondan öteye gidemediği ve dolayısıyla,   başvuranın oğlunun makul şüphenin ötesinde başvuran tarafından iddia edildiği gibi Devlet   yetkililerince kaçırıldığı ve öldürüldüğü sonucuna varmak için yeterli delillere dayanan bir   temel bulunmadığı kanısındadır.   66. Dolayısıyla, bu hususta AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.   2. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   67. AİHM, içtihadına göre, 2. madde uyarınca yaşam hakkını koruma   yükümlülüğünün, 1. madde uyarınca “kendi yetki alan[ı] içinde bulunan herkese ...   Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanı[ma]” görevi ile bağlantılı   şekilde ele alındığında, kişilerin güç kullanımı sonucu öldürülmeleri halinde etkin bir resmi   soruşturma şekli olmasını gerektirdiğini hatırlatır. Bu yükümlülük, adam öldürmeden bir   Devlet yetkilisinin sorumlu olduğunun tespit edildiği davalarla sınırlı değildir. Ölen kişinin   aile mensuplarının veya diğerlerinin, soruşturmadan sorumlu yetkili makama cinayete ilişkin   resmi bir şikayet sunup sunmadıkları da belirleyici bir önem taşımamaktadır. Yetkili   makamlara, bir kişinin öldürüldüğünün bildirilmiş olması gerçeği, kendiliğinden (ipso facto)   AİHS’nin 2. maddesi uyarınca ölümün ardındaki koşullara ilişkin etkin bir soruşturma   yürütme yükümlülüğünü getirir (bkz. Tanrıkulu/Türkiye [BD], no. 23763/94, §§ 101 ve 103,   ECHR 1999-IV). Bir soruşturmanın etkinliğinin en düşük eşiğini tatmin eden araştırmanın   niteliği ve derecesi, her bir davanın koşullarına bağlıdır. Bu durum, tüm ilgili olaylar temel   alınarak ve soruşturma işinin pratik gerçekleri gözönünde bulundurularak değerlendirilmelidir   (bkz. Velikova/Bulgaristan, no. 41488/98, § 80, ECHR 2000-VI, ve Ülkü Ekinci, § 144).   68. Ayrıca bu bağlamda hızlı hareket ederek işi mümkün olduğunca süratli yürütme   gereği bulunmaktadır. Bu konuda bazı engeller ve zorluklarla karşılaşılabileceği kabul   edilebilir. Ancak, yetkili makamların bir kaybolma olayını soruşturmak için hızlı biçimde   harekete geçmeleri, kamuoyunun hukukun üstünlüğünün korunduğuna ilişkin güveninin   sürmesi ve yasa dışı eylemlere karşı herhangi bir işbirliği veya müsamaha gösterildiği   izlenimini edinmemesi bakımından önem taşımaktadır.   69. AİHM, Mehmet Şah Şeker’in öldürülmesine ilişkin bir kanıt olmadığını kaydeder.   Yukarıda kaydedilmiş olan usuli yükümlülükler, Devlet yetkililerince güç kullanımı sonucu   ortaya çıkan kasıtlı cinayetlere ilişkin davaları da kapsamına alır ancak, bu davalarla sınırlı   değildir. AİHM, sözkonusu yükümlülüklerin, bir kişinin yaşamına tehdit oluşturduğu kabul   edilen koşullar altında ortadan kaybolduğu davalara da uygulanabileceği kanısındadır. Bu   bakımdan, ortadan kaybolan kişiden haber alınmaksızın daha çok zaman geçtikçe, ölmüş   olabileceği ihtimalinin yükseldiği kabul edilmelidir (bkz. Tahsin Acar/Türkiye [BD], no.   26307/95, § 226, ECHR 2004-III).   70. Sözkonusu davada, başvuranın oğlunun ortadan kaybolmasına ve iddia edilen   ölümüne ilişkin bir soruşturma yapılmıştır. Ancak, soruşturmanın yürütülmesinde önemli   eksiklikler bulunmuştur.   71. AİHM, 1999 senesi Ekim ayında Bismil ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcıları’nca   Mehmet Şah Şeker’in ortadan kaybolmasına ilişkin başlatılan soruşturmalar bağlamında,   Cumhuriyet Savcılarının atmış olduğu tek ciddi adımın, dört kişinin ifadesini almak ve   Bismil’deki Emniyet Müdürlüğü’nden ve Jandarma Komutanlığı’ndan 8-11 Ekim 1999 tarihli   gözaltı kayıtlarını talep etmek olduğunu gözlemler (bkz. paragraflar 15-19).   72. Ancak AİHM, başvuranın Mehmet Şah Şeker’in kaçırılmasına tanık oldukları   iddia edilen kişilerin adlarını vermekten çekindiğini belirtir. Başvuranın, bu endişeleri   kanıtlayacak deliller sunamaması nedeniyle sözkonusu kişilerin yetkili makamların tehdidine   maruz kaldıklarından korktuklarına ilişkin iddiasını ikna edici bulmamıştır. AİHM’nin   görüşüne göre, yerel makamlarla işbirliğinde bulunmamasının, Mehmet Şah Şeker’in ortadan   kaybolmasına ilişkin soruşturmanın etkinliğini olumsuz yönde etkilediği kabul edilmelidir   (bkz. Nesibe Haran/Türkiye, no. 28299/95, § 76, 6 Ekim 2005).   73. Başvuranın tutumu, soruşturma işinin pratik gerçeklerinin sınırları dahilinde yerel   makamları ortadan kaybolmanın ardında yatan koşulları soruşturmaktan alıkoymaz (bkz.   Nesibe Haran, § 77). Sözkonusu davada, Bismil ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcıları   muhtemel tanıkları teşhis etmek için kendi inisiyatifleriyle adım atmamıştır. Başvuranın   oğlunun kaçırıldığının iddia edildiği bölgede delil toplama girişiminde de bulunmamıştır.   74. AİHM ayrıca 1999 senesi Ekim ayı ve 2002 senesi Şubat ayı arasında iddia edilen   kaçırılma ve ortadan kaybolma hususlarında delil elde etmek için ciddi girişimlerde   bulunulmadığını gözlemler. Başvurunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından     Hükümet’e bildirilmesini müteakiben ve Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler   Müdürlüğü’nün talebi üzerine, ancak 2002 senesi Şubat ayında, Diyarbakır Cumhuriyet   Savcısı harekete geçmiş ve ilgili tarihte gözaltına alınmış kişilerin ifadelerini almak amacıyla   Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden 9, 10 ve 11 Ekim 1999 tarihli gözaltı kayıtlarını   istemiştir.   75. Müteakiben 2003 Mart ve Ekim ayları arasında Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, on   beş kişinin ifadesini almıştır. Ancak, sözkonusu kişilerin büyük çoğunluğu, 11 Ekim 1999   tarihinde gözaltına alınmıştır. Yetkili makamlar, başvuranın oğlunun ortadan kaybolduğu gün   Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde bulunan kişilerin ifadesini almamıştır. Ayrıca, ilgili   tarihte Diyarbakır ve Bismil Emniyet Müdürlüklerinde nöbetçi olan polis memurlarının   ifadeleri alınmamıştır.   76. AİHM, yukarıda kaydedilen eksikliklerin, yetkili makamların Mehmet Şah   Şeker’in ortadan kaybolmasını çevreleyen koşullara ilişkin tam ve etkin bir soruşturma   yapmamış oldukları sonucuna varmak için yeterli olduğu kanısındadır. Sonuç olarak,   Devlet’in 2. madde uyarınca yaşam hakkını korumaya ilişkin usuli yükümlülüğü ihlal   edilmiştir.   77. Dolayısıyla AİHM, Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemiş olmasına   dayanan ilk itirazını reddeder (bkz. paragraf 52) ve AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş   olduğu sonucuna varır.   III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   78. Başvuran, oğlunun güvenlik güçlerince kaçırılması ve ortadan kaybolmasının ve   oğlunun ortadan kaybolmasına ilişkin maruz kaldığı sıkıntının, AİHS’nin aşağıda kaydedilen   3. maddesinin ihlal edilmiş olduğunu gösterdiğini öne sürmektedir.   “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”   A. Tarafların görüşleri   79. Başvuran, oğlunun, hakkında tutuklama emrinin olduğu bir durumda ortadan   kaybolduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, ayrıca, Devlet güvenlik güçleri mensuplarının   faaliyetlerinde birtakım kayıpların ve açıklanamayan ölümlerin yaşanmış olduğunu iddia   etmiştir. Son olarak, oğlunun nerede olduğuna dair bilgi ortaya çıkarma girişimlerine,   yetkililerin vermiş olduğu karşılık şeklinin kötü muamele oluşturduğunu ileri sürmüştür.   80. Hükümet, başvuranın oğlunun ortadan kaybolması olayına bir Devlet görevlisinin   karışmamış olması nedeniyle AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmemiş olduğunu ileri   sürmüştür.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   81. Mehmet Şah Şeker’in güvenlik güçleri tarafından kötü muameleye maruz   bırakıldığı şikayetine ilişkin olarak, AİHM, başvuranın oğlunun, başvuran tarafından iddia   edildiği şekildeki şartlarda kaçırıldığı ve alıkoyulduğunun kesin olarak veya her türlü makul   şüpheden uzak olarak kanıtlanmış olmadığı kararına atıfta bulunur. Ayrıca, başvuranın     oğlunun, güvenlik güçleri tarafından kötü muameleye veya işkenceye maruz bırakıldığı   kararına varmak için de yeterli delil mevcut değildir.   82. Oğlunun ortadan kaybolması dolayısıyla başvuranın çektiği acıya ilişkin şikayete   dair, AİHM, bir aile üyesinin AİHS ihlalinden zarar gören kişi olup olmadığının o kişinin   sıkıntısına, ciddi bir insan hakları ihlalinden zarar gören bir kişinin akrabalarının kaçınılmaz   olarak gördüğü duygusal sıkıntıdan farklı bir özellik ve boyut katan özel faktörlerin var   olmasına bağlı olacağını belirtir. İlgili unsurların arasında, aile bağlarının yakınlığı – bu   bağlamda, evlilik bağına belli bir ağırlık verilmektedir – ilişkinin özel durumları, aile üyesinin   sözkonusu olaylara ne ölçüde tanıklık ettiği, aile üyesinin kayıp kişi hakkında bilgi edinme   girişimleri ile ilgisi ve yetkililerin bu soruşturmalara ne şekilde yanıt verdiği vardır. Böyle bir   ihlalin esası, aile üyesinin “ortadan kaybolma”sı gerçeğine dayanmaktan daha çok   dikkatlerine sunulduğunda yetkililerin duruma tepkileri ve tutumları ile ilgilidir. Özellikle bu   son belirtilen duruma ilişkin olarak, bir akraba, yetkililerin davranışından zarar gören kişi   olduğunu doğrudan iddia edebilir (yukarıda anılan, Çakıcı, § 99).   83. Bu davada, AİHM, yetkililerin başvuran tarafından yapılan soruşturmalara   verdikleri karşılığın içeriğinde veya tarzında, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele olarak   tanımlanabilecek bir şey olmadığını gözlemler. Oğlunun ortadan kaybolmasına yönelik   yetersiz soruşturma, başvuranda üzüntü ve manevi acı yaratmış olsa da, AİHM, başvuranın   kendisine ilişkin olarak, AİHS’nin 3. maddesinin ihlali tespitini haklı çıkaracak özel   faktörlerin mevcut olduğunun kanıtlanmadığını değerlendirir (bkz., yukarıda anılan, Tahsin   Acar § 239).   84. Dolayısıyla AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.   IV. AİHS’NİN 5, 6 VE 8. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   A. Tarafların görüşleri   85. Başvuran, AİHS’nin 5. maddesi uyarınca, tutukluluğunun kayıtlara geçirilmemiş   olması nedeniyle oğlunun keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakıldığını ve iddialarına yönelik   çabuk ve etkili bir soruşturmanın olmadığını iddia etmiştir. AİHS’nin 6 ve 8. maddeleri   uyarınca, oğlunun polis nezaretinde olduğu sürede avukat yardımından yararlanmasının ve   ailesi ile iletişim kurmasının reddedilmiş olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, kabuledilebilirlik   sonrası görüşlerinde, ayrıca, AİHS’nin 8. maddesi uyarınca, yetkililerin kendisinden, oğlunun   kaçırılmasına ilişkin nedenlere ve şartlara ışık tutabilecek bilgiler saklamış olduğunu ileri   sürmüştür.   86. Hükümet, başvuranın iddialarının asılsız olduğunu ileri sürmüştür, zira, oğlu polis   nezaretine alınmamıştır.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   87. Başvuranın, yetkililerin kendisinden, oğlunun kaçırılmasına ilişkin nedenlere ve   şartlara ışık tutabilecek bilgiler saklamış olduğuna dair AİHS’nin 8. maddesi uyarınca olan   şikayetine ilişkin olarak, AİHM, bu şikayetin, konuya ilişkin olarak taraflar arasında görüş   alışverişi yapılmasına fırsat verecek kadar erken belirlenmediği ve incelenmediğini kaydeder.     Davanın şartlarına bakarak, işlemlerin bu aşamasında konuyu ayrı olarak incelemenin uygun   olmadığını değerlendirir (bkz. Nuray Şen – Türkiye (no.2), no. 25354/94, § 200, 30 Mart   2004).   88. Başvuranın, AİHS’nin 5, 6 ve 8. maddeleri uyarınca olan diğer şikayetlerine ilişkin   olarak, AİHM, herhangi bir Devlet görevlisinin veya Devlet yetkilileri adına hareket eden bir   kişinin başvuranın oğlunun iddia edilen kaçırılması ve tutuklamasında yer aldığının kesin   olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak kanıtlanmamış olduğunu yineler.   89. Bu nedenle, AİHS’nin 5. maddesi (özgürlük ve güvenlik hakkı), 6. maddesi (adil   yargılama hakkı) veya 8. maddesinin (özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı;   bkz. yukarıda anılan, Tahsin Acar § 242) ihlal edildiği sonucuna götürecek bir somut temel   yoktur.   90. AİHM, bu hükümlerin ihlal edilmediğine karar verir.   V. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   91. Başvuran, AİHS’nin 13. maddesinin anlamı dahilinde etkili bir başvuru yapabilme   hakkının reddedilmiş olduğundan şikayetçi olmuştur. Sözkonusu madde şöyledir:   “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev   yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili   bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.”   A. Tarafların görüşleri   92. Başvuran, oğlunun ortadan kaybolmasının Devlet tarafından düzgün ve tam olarak   soruşturulmasını sağlamak amacıyla her türlü makul adımı atmış olmasına rağmen, yetkililer   tarafından yürütülen soruşturmanın AİHS’nin 13. maddesinin şartlarını karşılamakta yetersiz   kaldığını iddia etmiştir. Ayrıca, sorumlu Devlet’in, Kürt kökenlilere ilişkin kayıp iddialarına   yönelik etkili olmayan soruşturmalara göz yumduğunu ileri sürmüştür.   93. Hükümet, yerel yetkililerin, başvuranın oğlunun ortadan kaybolmasına yönelik   etkili bir soruşturma yürüttüğünü ileri sürmüştür.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   94. AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, AİHS hakları ve özgürlüklerinin esasını   yürürlüğe koyacak bir hukuk yolunun ulusal düzeyde erişilebilirliğini, yerel yasal düzende her   ne şekilde sağlanabilirse sağlansın, güvence altına aldığını yineler. 13. maddenin amacı,   dolayısıyla, AİHS uyarınca “savunulabilir bir şikayet”in esasının çaresine bakabilecek ve   yerinde bir telafi sağlayabilecek iç hukuk yolu hükmünü şart koşmaktır, bununla beraber,   Sözleşme’ye taraf olan Devlet’lere bu hüküm uyarınca AİHS yükümlülüklerine uyma   şekillerine ilişkin bir miktar takdir hakkı tanınmaktadır. 13. madde uyarınca yükümlülüğün   kapsamı, başvuranın AİHS uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine bağlı olarak değişir. Bununla   beraber, 13. madde tarafından şart koşulan hukuk yolu, uygulama ile birlikte usulde de   “etkili” olmalıdır, özellikle, hukuk yolunun uygulanması, sorumlu Devlet’in yetkililerinin     fiiliyatları veya ihmalleri tarafından haksız olarak engellenmemelidir (bkz., yukarıda anılan,   Tekdağ § 95).   95. Yaşamı koruma hakkının temel önemi dikkate alındığında, 13. madde, uygun   olduğu hallerde tazminat ödenmesine ek olarak, yaşama hakkından mahrum etmekten   sorumlu kişilerin teşhis edilmesi ve cezalandırılmasını sağlayabilen ve şikayetçinin   soruşturma sürecine etkili erişimini içeren tam ve etkili bir soruşturmayı gerektirir (bkz.,   yukarıda anılan, Tekdağ § 96).   96. AİHM, Devlet görevlilerinin başvuranın oğlunun ortadan kaybolmasını   gerçekleştirdiklerinin veya bu olaya karıştıklarının kesin olarak veya her türlü makul   şüpheden uzak olarak kanıtlanmamış olduğuna karar verdiğini yineler. Ancak, yerleşik   içtihadına göre, bu, 2. madde ile ilgili şikayetin, 13. maddenin maksatları açısından   “savunulabilir” olmasını engellememektedir. (bkz., yukarıda anılan, Orhan § 386 ve yukarıda   anılan, Tekdağ § 97).   97. Yetkililerin, dolayısıyla, başvuranın oğlunun ortadan kaybolduğu sırada mevcut   olan şartlara yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü vardı. Yukarıda ortaya konan   gerekçeler dolayısıyla, 2. madde tarafından yüklenen soruşturma yükümlülüğünden daha   kapsamlı şartları olan 13. maddeye uygun olarak etkili bir cezai soruşturmanın yürütülmüş   olduğu değerlendirilemez (bkz. yukarıda anılan, Orhan § 387, yukarıda anılan, Tanrıkulu §   ve yukarıda anılan, Tekdağ § 98).   98. Dolayısıyla, AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği kararına varır.   VI. AİHS’NİN 2, 3, 5, 6, 8 VE 13. MADDELERİ İLE BİRLİKTE ELE ALINAN, 14.   MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   99. Başvuran, etnik kökene dayalı ayrımcılık şeklinde bir idari uygulama olduğunu   iddia etmiştir. AİHS’nin 14. maddesine istinat etmiştir. 14. madde şöyledir:   “Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal   veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum   veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”   100. Başvuran, oğlunun kaybolmasına yönelik soruşturma ile 2001 yılında Diyarbakır   Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın öldürülmesine yönelik soruşturma arasındaki farkların,   Kürtlere karşı uygulanan ayrımcılığı gözler önüne serdiğini iddia etmiştir.   101. Hükümet, başvuranın iddialarının yalan ve asılsız olduğunu ileri sürmüştür.   102. AİHM başvuranın iddiasını incelemiştir. Ancak, dava dosyasında, başvuranın   iddiasını destekleyecek veya sözkonusu hükmün ihlal edildiğini açığa çıkarabilecek bir delil   olmadığını tespit etmiştir.   103. AİHM, AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine karar verir.   VII. AİHS’NİN 38. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI     104. Başvuran, kabuledilebilirlik sonrası görüşlerinde, AİHM’den, sorumlu Devlet’in   AİHM’ye davada gerekli tüm kolaylıkları sağlamak yükümlülüğünü yerine getirmediğine   karar vermesini talep etmiştir. Özellikle, Hükümet’in, oğlunun ortadan kaybolmasına ilişkin   çok önemli belgeleri AİHM’ye sunmamış olduğunu ileri sürmüştür. Bu belgeler arasında   Mehmet Şah Şeker’e ilişkin olarak çıkarılan tutuklama emri, ilgili tutuklama kayıtları,   Hizbullah üyelerinin evlerinde bulunan cesetler üzerinde yürütülen DNA testleri hakkında   bilgiler ve Hizbullah liderlerine karşı açılan davanın dosyasında görülmüş olan üniversite   kimlik kartının bir nüshası vardır. Başvuran, AİHS’nin 38. maddesine istinat etmiştir. Bu   maddenin ilgili kısmı şöyledir:   “1. Mahkeme, kendisine gelen başvuruyu kabul edilebilir bulduğu takdirde,   a) Olayları saptamak amacıyla, tarafların temsilcileriyle birlikte başvuruyu incelemeye devam eder   ve gerekirse, ilgili Devletlerin, etkinliği için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacakları bir soruşturma   yapacaktır;   …”   105. Hükümet, bu konuya değinmemiştir.   106. AİHM, 15 Haziran 2004 tarihinde, Hükümet’ten, başvuranın oğlunun ortadan   kaybolmasına yönelik olarak Bismil Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturmaya   ilişkin sahip olduğu tüm belgeleri sunmasının istendiğini ve Hükümet’in talep edilen belgeleri   Ağustos 2004 tarihinde sunduğunu gözlemler. Bu nedenle, AİHM, Hükümet’in, bu   hususta, AİHS’nin 38 § 1(a) maddesi uyarınca olan yükümlülüklerini yerine getirmediğini   değerlendirmez.   107. Mehmet Şah Şeker’in ortadan kaybolmasına yönelik soruşturmaya ilişkin olarak   başvuran tarafından sözü edilen belgeler ve bu belgelerin olmamasının sözkonusu   soruşturmanın etkisi ve yeterliliği üzerindeki olumsuz etkisi konusunda, AİHM, davada etkili   bir hukuk yolunun ve etkili bir soruşturmanın olmaması gerekçesiyle AİHS’nin 2 ve 13.   maddelerinin ihlal edildiği kararını verdiğini belirtir. Dolayısıyla, başvuranın, AİHS’nin 38.   maddesi uyarınca olan iddialarının daha fazla incelenmesinin gerekli olmadığını değerlendirir.   VIII. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NİN 41. MADDESİNİN   UYGULANMASI   108. AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği   takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Maddi tazminat   109. Başvuran, oğlunun tesisatçı olarak çalıştığını ve on çocuğun en büyüğü olarak,   ailesinin geçimine önemli ölçüde katkıda bulunduğunu belirtmiştir. Başvuran, Mehmet Şah   Şeker’in gelirinin lehdarları adına ve kendi adına, beş yıl beş ayı aşkın bir sürelik gelir     kaybının karşılığında 12.300 Euro talep etmiştir. Ayrıca, yetkilerin etkili bir soruşturma   yürütmemeleri nedeniyle 12.300 Euro talep etmiştir. Başvuran, aynı zamanda, AİHS’nin 14.   maddesinin ihlalinin tespiti durumunda, bu rakamların %50 oranında arttırılmasını istemiştir.   110. Hükümet, taleplerin asılsız olduğunu ileri sürmüştür.   111. AİHM içtihadı, AİHS ihlali ve başvuran tarafından talep edilen tazminat arasında   açık bir sebep sonuç ilişkisi olması gerektiğini ve bunun, uygun davalarda, gelir kaybına   ilişkin tazminatı kapsayabileceğini ortaya koymuştur (bkz., diğer içtihatların yanı sıra, Toğcu   – Türkiye, no. 27601/95, § 154, 31 Mayıs 2005).   112. Ancak, AİHM, AİHS ihlalleri oluşturduğu değerlendirilen konular – etkili bir   soruşturma ve etkili bir hukuk yolunun olmaması – ve başvuran tarafından iddia edilen maddi   tazminat arasında bir sebep sonuç ilişkisi görmemektedir. Dolayısıyla, AİHM, başvuranın bu   başlık altındaki talebini reddeder.   B. Manevi tazminat   113. Başvuran, oğlunun kaybolması ve ölümü ile birlikte soruşturmanın yetersizliğine   ilişkin olarak, kendi adına, 61.000 Euro talep etmiştir. Aynı gerekçelerle, oğlunun gelirinin   lehdarları adına, 61.000 Euro daha talep etmiştir.   114. Hükümet, taleplerin haddinden fazla olduğunu ileri sürmüştür.   115. AİHM, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca dava usulüne ait yükümlülüklere aykırı   olarak, yetkililerin, başvuranın oğlunun ortadan kaybolduğu sırada mevcut olan şartlara   yönelik etkili bir soruşturma yürütmediklerini yineler. Ayrıca, AİHS’nin 13. maddesine aykırı   olarak, başvuranın, etkili bir başvuru yapabilme hakkı olmadığını tespit etmiştir. Sonuç olarak   ve benzer davalarda verilen tazminat kararlarını gözönünde tutarak (bkz., yukarıda anılan,   Toğcu § 158 ve Dündar – Türkiye, no. 26972/95, § 109, 20 Eylül 2005), AİHM, hakkaniyet   temelinde, başvurana ve Mehmet Şah Şeker’in mirasının lehtarlarına, ortaklaşa, 10.000 Euro   manevi tazminat ödenmesine karar verir.   C. Mahkeme masrafları   116. Başvuran, başvurunun yapılmasındaki ücretler ve masraflar karşılığı toplam   8.281,66 Sterlin (yaklaşık 12.090 Euro) talep etmiştir. Avukatlarının ücretleri karşılığı   taleplerine destek olarak, başvuran, ayrıntılı bir masraflar listesi sunmuştur.   117. Hükümet, bu talebe itiraz etmiştir.   118. AİHM, sözkonusu masraflar gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktar   açısından makul olduğu takdirde mahkeme masraflarına ilişkin tazminat ödenmesine karar   verebilir (bkz. Sawicka – Polonya, no.37645/97, § 54, 1 Ekim 2002). AİHM, bu davada,   mahkeme masraflarının tamamının gerçekten ve gerektiği için yapıldığı konusunda ikna   olmamıştır. Özellikle, dört farklı avukat ve bir stajyer tarafından yürütülen adli çalışmanın   toplam saati de dahil olmak üzere, tüm adli masrafların gerçekten ve gerektiği için   yapıldığının ispatlanmamış olduğunu tespit eder.     119. Mevcut bilgilere dayanarak kendi kararını veren AİHM - tabi olabilecek her türlü   katma değer vergisi hariç – başvuran tarafından belirtildiği şekliyle, İngiltere’de başvuranın   temsilcilerinin banka hesabına Sterlin olarak yatırılmak üzere, başvurana mahkeme masrafları   olarak 7.000 Euro ödenmesine karar verir.   D. Gecikme faizi   120. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun   olduğuna karar verir.   BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE   1. Hükümet’in ön itirazının esaslara eklenmesine ve reddine;   2. Başvuranın, oğlunun Devlet görevlileri tarafından kaçırıldığı ve öldürüldüğü şeklindeki   iddiası hususunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;   3. Ulusal makamların, başvuranın oğlunun ortadan kaybolduğu sırada mevcut olan şartlara   yönelik yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmemeleri nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal   edildiğine;   4. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;   5. AİHS’nin 5, 6 ve 8. maddelerinin ihlal edilmediğine;   6. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   7. AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;   8. Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 38. maddesi uyarınca olan yükümlülüklerini karşıladığına;   9. (a) Sorumlu Devlet’in, aşağıdaki miktarları, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın   kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde ödemesine:   (i) Ödeme günündeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na dönüştürülmek ve başvuranın   banka hesabına yatırılmak üzere başvurana ve Mehmet Şah Şeker’in mirasının   lehtarlarına, ortaklaşa olarak, 10.000 Euro (on bin Euro) manevi tazminat;   (ii) Ödeme günündeki kur üzerinden Sterlin’e dönüştürülmek ve başvuran tarafından   belirlenen İngiltere’deki temsilcilerinin banka hesabına yatırılmak üzere mahkeme   masrafları olarak 7.000 Euro (yedi bin Euro);   (iii) yukarıdaki miktarlara tabi olabilecek her türlü vergi;     (b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için   yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan   fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   10. Başvuranın adil tazmin talebinin kalanının reddine   KARAR VERİR.   İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi   uyarınca 21 Şubat 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. NAISMITH   J.-P. COSTA   Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı   Başkan   18

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło