52392/99

WyrokETPCz2006-04-11ECLI:CE:ECHR:2006:0411JUD005239299

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy porwanie, złe traktowanie i śmierć syna skarżącego w areszcie, a także długość jego zatrzymania policyjnego bez kontroli sądowej i brak kontaktu z rodziną, naruszyły prawa wynikające z artykułów 2, 3, 5, 6, 8, 13 i 14 Konwencji, oraz czy władze krajowe przeprowadziły skuteczne śledztwo w tych sprawach?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że nie ma wystarczających dowodów, aby stwierdzić, że syn skarżącego został zamordowany przez funkcjonariuszy państwowych lub innych więźniów, ani że władze wiedziały o ryzyku samobójstwa. Śledztwo w sprawie śmierci uznano za skuteczne. Jednakże, Trybunał stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3 z powodu dziewięciodniowego aresztu policyjnego bez kontroli sądowej, co przekroczyło dopuszczalne ramy czasowe. Naruszenie art. 5 ust. 5 wynikało z braku krajowego środka odwoławczego umożliwiającego uzyskanie odszkodowania za takie bezprawne zatrzymanie. Brak przepisów krajowych regulujących kontakt zatrzymanego z rodziną, w połączeniu z dziewięciodniowym brakiem kontaktu po niewyjaśnionym zniknięciu, doprowadził do naruszenia art. 8. Wreszcie, pomimo braku dowodów na udział państwa w porwaniu i złym traktowaniu, Trybunał uznał, że władze nie przeprowadziły skutecznego śledztwa w tych kwestiach, naruszając art. 13.
Stan faktyczny
Cemal Uçar, syn skarżącego, został rzekomo porwany 5 października 1999 r. przez cywilów podających się za policjantów i przetrzymywany przez 28 dni, podczas których był źle traktowany. 2 listopada 1999 r. został zwolniony i natychmiast zatrzymany przez policję, a następnie przetrzymywany przez dziewięć dni bez dostępu do sędziego, rodziny czy adwokata. 11 listopada 1999 r. został aresztowany i przeniesiony do więzienia, gdzie 24 listopada 1999 r. zmarł. Władze krajowe uznały śmierć za samobójstwo, a skargi dotyczące porwania i złego traktowania oddaliły, stwierdzając brak dowodów na udział państwa.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdził brak naruszenia art. 2 Konwencji. 2. Stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji. 3. Stwierdził brak naruszenia art. 5 Konwencji w kontekście zniknięcia syna skarżącego między 5 października a 2 listopada 1999 r. 4. Stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji w kontekście zatrzymania syna skarżącego. 5. Stwierdził naruszenie art. 5 ust. 5 Konwencji w związku z brakiem możliwości uzyskania odszkodowania za długotrwałe zatrzymanie. 6. Stwierdził brak naruszenia art. 6 Konwencji. 7. Stwierdził naruszenie art. 8 Konwencji. 8. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji w kontekście zniknięcia i złego traktowania syna skarżącego między 5 października a 2 listopada 1999 r. 9. Stwierdził brak naruszenia art. 14 Konwencji. 10. Stwierdził brak naruszenia art. 38 Konwencji. 11. Zasądził na rzecz skarżącego 10 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe, 8 000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków dla prawników z Wielkiej Brytanii oraz 2 500 EUR dla prawnika z Turcji, plus odsetki za zwłokę. 12. Oddalił pozostałą część roszczeń skarżącego o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   UÇAR – TÜRKİYE   (Başvuru no. 52392/99)   KARAR   STRAZBURG   Nisan 2006   Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Uçar – Türkiye davasında,   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),   Başkan J.-P. COSTA,   Yargıçlar A.B. BAKA,   R. TÜRMEN,   K. JUNGWIERT,   M. UGREKHELIDZE,   A. MULARONI   E. FURA-SANDSTRÖM ve   Bölüm Zabıt Katibi S. DOLLÉ’ün katılımı ile kapalı oturumda 4 Ocak 2005 ve 21 Mart 2006   tarihlerinde toplanmış ve son anılan tarihte izleyen kararı vermiştir:   USUL   Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi   uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Seydo Uçar (“başvuran”)   tarafından, 4 Kasım 1999 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurudan   (no. 52392/99) kaynaklanmaktadır.   Başvuran, Londra Kürt İnsan Hakları Projesi’ne bağlı avukatlar M. Muller, T. Otty ve   L.K.N. Claridge, K. Yıldız ve 2002 yılına kadar P. Leach tarafından ve Türkiye’deki   avukatlar İ. Sağlam ve Ş. Ülek tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”)   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi huzurundaki işlemler için bir Ajan tayin etmemiştir.   Başvuran, oğlunun, Devlet görevlileri veya yetkililerin desteği, bilgisi veya rızası ile   hareket eden kişiler tarafından, Diyarbakır polisine teslim edilmeden önce, yirmi sekiz gün   süreyle kaçırılmış ve kötü muamele görmüş olduğunu iddia etmiştir. Oğlunun, yaşamını   kaybettiği Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ne transfer edilmesinin öncesinde, bir yargıç önüne   çıkarılmadan ve ailesi ve bir avukat ile görüştürülmeden dokuz gün süreyle polis nezaretinde   tutulmuş olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, oğlunun cezaevinde öldürüldüğü veya intihar   ettiğine bakmaksızın, ölümünden yetkililerin sorumlu olduğunu zira onun yaşama hakkını   koruma altına almak için önlem almadıklarını iddia etmiştir.   Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin İkinci Daire’sine tevzi edilmiştir   (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 52 § 1. maddesi). Bu Daire içinde davaya bakacak olan Bölüm   (AİHS’nin 27 § 1. maddesi), İç Tüzük’ün 26 § 1. maddesinin gerektirdiği gibi   oluşturulmuştur.   Kasım 2004 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Daire’lerinin yapısını   değiştirmiştir ( İç Tüzük 25 § 1. madde). Bu dava, yeni oluşturulmuş İkinci Daire’ye   verilmiştir (İç Tüzük 52 § 1. madde).   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 4 Ocak 2005 tarihli bir karar ile başvuruyu   kabuledilebilir bulmuştur.   Başvuran ve Hükümet, esaslara ilişkin görüş bildirmişlerdir (İç Tüzük 59 § 1. madde).   OLAYLAR   I. DAVA OLAYLARI   Başvuran 1948 doğumludur ve Gaziantep’te ikamet etmektedir. Başvuru, başvuranın   oğlu Cemal Uçar’ın bilinmeyen kişiler tarafından kaçırıldığı ve kötü muamele gördüğü   iddiasına ve Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ndeki ölümüne ilişkindir. Başvuruya yol açan   olayların gerçekleştiği dönemde Cemal Uçar 26 yaşındaydı. Başvuranın oğlunun tutuklanışı   ve ölümü sırasında mevcut olan şartlar taraflar arasında ihtilaf konusudur.   A. Cemal Uçar’ın kaçırıldığı iddiası   1.Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar   Ekim 1999 tarihinde saat 11.00 civarında, Cemal Uçar su almak üzere evden   ayrılmıştır. Silahlar ve telsizler taşıyan dört sivil kişi onu kaçırmaya çalışmışlardır. Cemal   Uçar kaçmayı denemiş ancak evinin arkasında yakalanmıştır. Bu kişiler ona polis memurları   olduklarını söylemişlerdir. Daha sonra gözleri ağlanmış ve bir araca bindirilmiştir. Başvuran,   bir komşunun kaçırılma olayına tanıklık ettiğini iddia etmektedir. Bu tanığa göre, Cemal Uçar   yakalanmamak için karşı koymuş ancak koyu kırmızı bir arabanın içine sürüklenmiştir.   Arabayla bir süre gittikten sonra Cemal Uçar bilinmeyen bir yere götürülmüştür.   ve 26 Ekim 1999 tarihleri arasında, başvuran, Diyarbakır Devlet Güvenlik   Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na başvurularda   bulunmuştur. Yetkililerin Cemal Uçar’ın kaçırılmasına yönelik soruşturma yürütmelerini ve   oğlunun yerinin kendisine bildirilmesini talep etmiştir.   Cemal Uçar, 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında onu kaçıran kişiler tarafından   tutulmuştur. Gözleri bağlı tutulmuş, yemek verilmemiş ve elektrik şokuna maruz bırakılmıştır.   Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar’ı kaçıran kişiler onu Diyarbakır şehir   stadyumuna götürmüşler ve dışarı bırakmışlardır. Kaçıran kişiler ona hemen polisi   göndereceklerini söylemişlerdir.   2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar   Ekim 1999 tarihinde, başvuranın dilekçesini aldıktan sonra, Diyarbakır Cumhuriyet   Savcısı, Emniyet Müdürlüğü’nden iddiaları incelemesini talep etmiştir. Cemal Uçar’ın   kaçırıldığı iddiasına ilişkin olarak başvuranın ifadelerini almıştır.   Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Nusaybin Cumhuriyet   Savcılığı’na, Emniyet Müdürlüğü’ne ve Jandarma Komutanlığı’na ve Diyarbakır Nüfus   Dairesi’ne mektuplar göndermiş ve soruşturma yürütmelerini talep etmiştir.   Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Diyarbakır Cumhuriyet   Savcısı’na, Cemal Uçar’ın, Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi polis memurları tarafından 2   Kasım 1999 tarihinde polis nezaretine alınmış olduğunu ve 10 Kasım 1999 tarihinde,   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmasının   ardından tutuklu yargılanmasının emredilmiş olduğunu bildirmiştir.   Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Polis Müdürü Yardımcısı, Diyarbakır   Cumhuriyet Savcısı’na, Cemal Uçar’ın 24 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır E-Tipi   Cezaevi’nde intihar etmiş olduğunu bildirmiştir.   Aralık 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın iddialarına   ilişkin olarak takipsizlik kararı vermiştir.   Aralık 1999 tarihinde, 10 Aralık 1999 tarihli karar başvurana tebliğ edilmiştir.   B. Cemal Uçar’ın polis nezaretinde tutulması   1. Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar   Kasım 1999 tarihinde saat 03.30’da, Cemal Uçar’ı kaçıran kişilerin stadyumu terk   etmelerinden itibaren üç ila beş dakika içinde polis stadyuma varmış ve Cemal Uçar’ı   yakalamıştır. Polis memurları, Cemal Uçar’ın cebinde sahte bir kimlik kartı bulmuştur. Bu   kimlik kartı oraya onu kaçıranlar tarafından yerleştirilmiştir. Daha sonra, Diyarbakır Devlet   Hastanesi’ne götürülmüş ve bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor, vücudunun   değişik kısımlarında bazı yaralanmalar olduğunu kaydetmiştir.   Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar polis tarafından bir ifade imzalamaya   zorlanmıştır. Sözkonusu ifadeye göre, Diyarbakır’da Hizbullah faaliyetlerinin   düzenlenmesinden o sorumludur.   Kasım 1999 tarihinde, dokuz diğer kişi ile birlikte Cemal Uçar bir sağlık uzmanına   götürülmüş. Sağlık uzmanı, bu on kişiden hiçbirinin zarar görmemiş olduğunu kaydetmiştir.   Aynı tarihte, Cemal Uçar, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet   Savcısı huzurunda ifadeler vermiş ve polis tarafından kendisinden 10 Kasım 1999 tarihinde   alınan ifadelerin doğruluğunu reddetmiştir. Daha sonra, Diyarbakır Devlet Güvenlik   Mahkemesi’ne götürülmüş ve burada Cumhuriyet Savcısı’na vermiş olduğu ifadeleri   yinelemiştir. Mahkeme, tutuklu yargılanmasını emretmiştir.   2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar   Kasım 1999 tarihinde saat 03.15 civarında, rutin polis denetimi sırasında, Cemal   Uçar şehir stadyumunun önünde otururken görülmüştür. Şüpheli göründüğü için, polis   memurları ondan kimlik kartını göstermesini istemişlerdir. Sahte bir kimlik kartı ele   geçirilmiş ve Cemal Uçar gözaltına alınmıştır.   Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   Cemal Uçar’ın gözaltı süresini iki gün süreyle uzatmıştır. 6 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır   Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından bu süre altı gün daha uzatılmıştır.   Cemal Uçar, polise verdiği 10 Kasım 1999 tarihli ifadede Diyarbakır’daki Hizbullah   faaliyetleri ile ilişkisini kabul etmiştir.   Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, tutuklu   yargılanmasını emretmiştir. Sonrasında, Cemal Uçar, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ne transfer   edilmiştir.   C. Cezaevi’nde Cemal Uçar’a hücre hapsi uygulandığı ve Cemal Uçar’ın intihar   ettiği iddiası   1. Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar   Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’ne transfer edildikten sonra, başvuran, on bir gün geçirdiği   bir hücreye yerleştirilmiştir.   Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nde yaşamını   kaybetmiştir.   Eylül 2000 tarihli bir mektupta, başvuranın temsilcileri, AİHM’ye, başvuranın,   oğlunu polis memurlarının öldürmüş olduğuna inandığını bildirmiştir. Başvuranın temsilcileri,   Eylül 2005 tarihli ifadelerinde, Cemal Uçar’ın, tutuklu bulundurulduğu koğuşta kalan diğer   kişiler tarafından öldürülebileceğini iddia etmişlerdir.   2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar   Kasım 1999 tarihinde, rutin sabah denetlemesi sırasında, saat 08.15 civarında,   Cemal Uçar, cezaevi görevlileri tarafından, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nin 1 numaralı   koğuşunda ranza yataktan bir kemerle asılmış halde bulunmuştur. Görevliler, Cezaevi   doktorunu aramışlardır ve doktor Cemal Uçar’ın ölü olduğunu tespit etmiştir. Olaydan hemen   sonra bir rapor düzenlemişlerdir. Raporda, Cemal Uçar’ın kemerle asılmış olduğu ifade   edilmiştir. Daha sonra, Cezaevi Müdürü ve onun yardımcısına haber vermişlerdir.   Aynı tarihte saat 09.30’da, Cumhuriyet Savcısı, Cezaevi Müdürü, yardımcısı ve bir   Cezaevi görevlisi, başvuranın oğlunun içinde ölmüş olduğu koğuşu tarif eden ek bir rapor   hazırlamışlardır.   Saat 11.30’da, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis memurları tarafından ek bir rapor   düzenlenmiştir.   Sonrasında, ölünün üzerinde otopsi yapılmıştır. Otopsi raporuna göre, cesette, yara izi   veya çürük gibi, kötü muamele belirtilerine rastlanılmamıştır. Rapor, ölüm nedeninin   asılmadan kaynaklanan mekanik asfiksi olduğunu ortaya koymuştur.   Aynı tarihte, Cemal Uçar’ın cesedini bulmuş olan üç Cezaevi görevlisinin ve Cemal   Uçar’ın ölü bulunmuş olduğu koğuşta kalan diğer iki kişinin ifadeleri alınmıştır.   Aralık 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar’ın intihar etmiş   olduğunu ve ortada yargılanabilecek bir suç olmadığını tespit ederek, takipsizlik kararı   vermiştir.   Aynı tarihte, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, ölmüş   olduğunu gözönünde tutarak, Cemal Uçar hakkındaki suçlamalara ilişkin olarak ek bir   takipsizlik kararı vermiştir.   D. Taraflarca sunulan belgeler   Taraflar iddialarını kanıtlamak amacıyla çeşitli belgeler sunmuşlardır. İlgili belgeler   aşağıda olduğu gibi özetlenebilir.   1. Hükümet tarafından sunulan belgeler   Aşağıda yer alan bilgiler, Hükümet tarafından sunulan belgelerde ortaya konmuştur.   (a) Başvuranın Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan 11 Ekim 1999   tarihli ifadesi   Başvuran, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı huzurunda, oğlunun kaçırılmış olduğunu,   oğlunu kaçırmış olan kişilerin polis memurları olup olmadıklarını bilmediğini ve oğlunun   hayatından endişe ettiğini ileri sürmüştür.   (b) Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’ndan Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne   gönderilen 11 Ekim 1999 tarihli mektup   Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Emniyet Müdürlüğü’ne, Cemal Uçar’ın kaçırıldığı   iddiasını bildirmiş ve Cemal Uçar’ın kaybolmasına yönelik bir soruşturma yürütülmesini talep   etmiştir.   (c) Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’ndan, Nusaybin Cumhuriyet Savcısı’na,   Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı’na ve   Nusaybin Nüfus Dairesi’ne 22 Kasım 1999 tarihli mektuplar   Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Nusaybin Cumhuriyet   Savcılığı’na, Emniyet Müdürlüğü’ne, Jandarma Komutanlığı’na ve Diyarbakır’daki Nüfus   Dairesi’ne, sözkonusu dairelerin bir soruşturma başlatmasını ve Cemal Uçar’la ilgili kesin   bilgiler nakletmelerini talep eden mektuplar göndermiştir.   (d) Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na   gönderilen 26 ve 29 Kasım 1999 tarihli mektuplar   Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Diyarbakır Cumhuriyet   Savcısı’na Cemal Uçar’ın 2 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi polis   memurlarınca gözaltına alındığını ve 10 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik   Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarıldıktan sonra tutuklu yargılanmasına karar   verildiğini bildirmiştir.   Kasım 1999 tarihli diğer bir mektupla, Diyarbakır’da bulunan polis müdür   yardımcısı, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na 24 Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar’ın,   Diyarbakır E-tipi Cezaevi’nde intihar ettiğini bildirmiştir.   (e) 10 Aralık 1999 tarihli takipsizlik kararı   Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar’ın polis   tarafından gözaltına alındığı ve bu nedenle, hiçbir suçun işlenmemiş ve hiçbir suçlunun   aranmamış olduğu sonucuna vararak bir takipsizlik kararı çıkarmıştır. 23 Aralık 1999   tarihinde 10 Aralık 1999 tarihli karar, başvurana bildirilmiştir.   (f) Cemal Uçar’ın 10 Kasım 1999 tarihinde polis tarafından alınan ifadesi   Polis verdiği 10 Kasım 1999 tarihli ifadesinde Cemal Uçar, Diyarbakır’daki Hizbullah   aktivitelerine katılmış olduğunu doğrulamıştır.   (g) 2 ve 11 Kasım 1999 tarihli tıbbi raporlar   Kasım 1999 tarihinde, yakalanmasını takiben, Cemal Uçar Diyarbakır Devlet   Hastanesi’ne götürülmüş ve aşağıdakileri kaydeden bir doktor tarafından muayene edilmiştir:   “Burunda tahribat, sağ bilekte,sağ elde ve sol ayakta yaralanma, sağ ayakta ödem ve vücudun farklı   yerlerinde yaralanmalar teşhis edilmiştir...”   Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar, diğer dokuz kişi ile birlikte, on kişiden   hiçbirinin yaralanmamış olduğunu belirten ve Diyarbakır’daki bir sağlık ocağında çalışan bir   uzman hekime götürülmüştür.   (h) Cemal Uçar tarafından, Diyarbakır E-tipi Cezaevi Müdürlüğü’ne hitaben   sunulan 11 Kasım 1999 tarihli dilekçe   Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar Hizbullah üyesi olmakla suçlanan diğer kişilerle   birlikte aynı hapishane koğuşuna yerleştirilmeyi talep etmiştir.   (i) Diyarbakır E-tipi Cezaevi memurlarınca hazırlanan 24 Kasım 1999 tarihli   raporlar   Cezaevi memurlarınca hazırlanan iki rapora göre, 24 Kasım 1999 tarihinde, 8.15   civarındaki düzenli sabah yoklaması sırasında, Cemal Uçar cezaevi memurlarınca, ranza   yatağında bir kemerle asılı olarak bulunmuştur. Cezaevi memurları, Cemal Uçar’ın ölmüş   olduğunu tespit eden hastane doktorunu çağırmışlardır. Daha sonra haspishane müdürüne ve   yardımcısına haber vermişlerdir.   (j) 24 Kasım 1999 tarihli olay yerinde tetkik raporu   Kasım 1999 tarihinde, 9.30 sularında, Cumhuriyet Savcısı, cezaevi müdürü,   yardımcısı ve bir cezaevi memuru, başvuranın oğlunun ölü olarak bulunmuş olduğu koğuşu   tasvir eden ayrı bir rapor hazırlamıştır. Sözkonusu ikinci rapora göre, Cemal Uçar’ın   yerleştirilmiş olduğu 36 m²lik koğuşta altı ranza bulunmaktadır. Sözkonusu altı ranzadan biri,   gardrop olarak kullanılabilmesi için baş aşağı çevrilmiştir. Ölen kişi, üst ranza yatağından   mavi bir kemerle asılmıştır. Ayağının altına, iki yastık, bir şişe su ve iki bardak yerleştirilmiş   haldedir. Koğuşta, kırık objeler veya kan izleri gibi mücadele edildiğini gösteren işaretler   bulunmamaktadır.   (k) Olay mahalli raporu, taslak, fotoğraflar ve olay mahalline ilişkin 24 Kasım   tarihli bir film   11.30’da Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis memurlarınca bir rapor hazırlanmıştır.   Cemal Uçar’ın, siyah bir kemer yardımıyla, dikey olarak yerleştirilmiş bir ranzadan kendisini   asarak intihar ettiğini tespit etmişlerdir. Olay mahallinin fotoğraflarını çekmişler, planını   çizmişler ve koğuşu bir video kameraya kaydetmişlerdir.   (I) Ceset incelenmesi ve 24 Kasım 1999 tarihli otopsi raporu   Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde, Diyarbakır Adli Tıp Şubesi Müdürü Lokman   Eğilmez tarafından ölen şahıs üzerinde otopsi gerçekleştirilmiştir. Cesedin incelenmesi ve   otopsi raporuna göre, ceset üzerinde, yaralanma ya da çürük gibi, kötü muamele izleri tespit   edilmemiştir. İnceleme sonucunda Dr. Lokman Eğilmez, ölüm nedeninin, asılmadan   kaynaklanan mekanik asfiksi olduğu sonucuna varmıştır.   (m) Cemal Uçar’ın ölü bulunduğu koğuştaki iki mahkum, S.K. ve E.F. ile birlikte   üç cezaevi memuru, H.M., A.T. ve M.Y.S.’nin, Diyarbakır Cumhuriyet   Savcısı’nca alınan 24 Kasım 1999 tarihli ifadeleri   AİHM’ye sunulan belgelere göre, cezaevi memurları, Cemal Uçar’ın 6.45 civarında   kahvaltı ettiği ve 8.15 civarında koğuş yoklaması sırasında O’nu ölü buldukları hususunda   tanıklık etmişlerdir. Memurlardan biri, olay mahalline vardıkları sırada koğuştaki diğer   mahkumların uyumakta olduklarını belirtmiştir. Memurlar, daha sonra durumu cezaevi   makamlarına bildirdiklerini belirtmişlerdir. Koğuşta bulunan iki mahkum, 8.00’da ranzadan   gelen bir sesle uyandıklarını, Cemal Uçar’ın kendini asmış olduğunu gördüklerini ve cezaevi   memurlarının, koğuşta bulunduklarını belirtmişlerdir. Her iki mahkum da Cemal Uçar’ın   sıkıntılı olduğu ve ölümünden önce kendisini öldürmekten sözettiği hususunda tanıklık   etmiştir. Cemal Uçar’ın, polis gözetiminde tutulduğu süre boyunca daha önceki intihar   girişimlerinden bahsettiğini doğrulamışlardır.   (n) 2 Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet   Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’nca çıkarılan takipsizlik kararı   Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar’ın intihar ettiği   ve cezai takibat açılacak bir suçun bulunmadığı sonucuna vararak bir takipsizlik kararı   çıkarmıştır.   Aynı gün, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, vefatını gözönüne alarak Cemal   Uçar’a yöneltilen suçlamalar hususunda ayrıca bir takipsizlik kararı çıkarmıştır.   2. Başvuran tarafından sunulan belgeler   Aşağıda kaydedilen bilgiler, başvuran tarafından sunulan belgelerden alınmıştır:   (a) Başvuranın, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki Cumhuriyet Savcılığı’na ve   Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na sunulan dilekçeleri   DGM Cumhuriyet Savcısı’na hitaben sunulan 11 Ekim 1999 tarihli dilekçesinde   başvuran, oğlunun polis memurları olduklarını iddia eden kişilerce yakalanmış olduğunu   belirtmiştir. Yetkili makamların, oğlunun polis gözetimine alınıp alınmamış olduğunu   kendisine bildirmelerini talep etmiştir. Aynı gün, Cemal Uçar’ın polis gözetimine alınmamış   olduğu kendisine bildirildikten sonra başvuran, Diyarbakır’daki Cumhuriyet Savcılığı’na,   yetkili makamların oğlunun bulunduğu yeri araştırmasını isteyen bir ayrı bir dilekçe   sunmuştur.   Ekim 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na hitaben sunduğu ikinci   dilekçesinde, oğlunun kaçırılmasına ilişkin iddiasını yinelemiştir. Ayrıca, iki sivil polis   memurunun, kaçırılmadan iki gün sonra oğlunun evine gittiklerini ve memurlardan birinin,   oğlunu aramak için eve girdiğini belirtmiştir. Başvuran, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden   oğlunun kaçırılmasına ilişkin bilgi alamadığını ileri sürmüştür. Cumhuriyet Savcılığı’nın,   oğlunun bulunduğu yeri araştırmasını talep etmiştir.   (b) İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum-Der) Başkanı Yılmaz   Ensaroğlu’nun İçişleri Bakanlığı’na göndermiş olduğu 2 Kasım 1999 tarihli mektup   Ensaroğlu, mektubunda İçişleri Bakanlığı’na, Cemal Uçar’ın ortadan kaybolduğunu   bildirmiş ve bir soruşturma başlatılmasını istemiştir.   (c) 11 Ekim 1999 tarihinde Cemal Uçar’ın Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet   Savcısı ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda verdiği ifadeler   Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadelerinde Cemal Uçar, kaçırılmış ve Diyarbakır   Cezaevi’ne yakın bir yere götürülmüş olduğunu ileri sürmüştür. Orada, “Yeşil” olarak da   bilinen, 1990larda güney-doğuda kanun dışı faaliyetlerde bulunmuş ve faaliyetlerinden,   polisin ve Türk istihbarat servisinin haberdar olduğu iddia edilen bir şahıs olan Mahmut   Yıldırım için çalıştıklarını söyleyen kişilerce kendisine işkence edilmiştir. Polisin kendisinden   aldığı ifadelerin doğruluğunu reddetmiştir. İfadeleri imzalamak zorunda bırakıldığını ileri   sürmüştür.   (d) Evin aranması ve müsadereye ilişkin 2 Kasım 1999 tarihli rapor   Kasım 1999 tarihinde saat 5.45’te, Cemal Uçar’ın evinde yapılan araştırmaya ilişkin   taslağı hazırlanan rapora göre, ev Hizbullah’a karşı yürütülen bir polis operasyonu sırasında   aranmış ve yedi kitap ele geçirilmiştir. Sözkonusu rapor, sekiz polis memuru ve Cemal Uçar   tarafından imzalanmıştır.   (e) Cemal Uçar’ın kaçırılmasına ve ölümüne ilişkin İ. Sağlam’ın ifadesi   İ. Sağlam, Cemal Uçar’ın ailesine, polis tarafından gözaltına alındığına ilişkin bir   mektup yolladığını ve daha sonra Diyarbakır E-tipi Cezaevi’nde gözaltına alındığını   belirtmiştir. Mektubu alan başvuran, cezaevine giderek oğlunu görmüştür. Daha sonra, İ.   Sağlam’dan oğlunu ziyaret etmesini istemiştir. Belirsiz bir tarihte İ. Sağlam, güvenlik   güçlerince kaçırıldığını ve kaçırılmasına ilişkin Cumhuriyet Savcısı huzurunda ifade verdiğini   ileri süren Cemal Uçar’ı ziyaret etmiştir. Cemal Uçar, kendisi ve ailesi için korktuğu için   yaklaşık bir ay boyunca alıkonduğu yeri, Cumhuriyet Savcısı’na bildirmekten kaçınmıştır. İ.   Sağlam ayrıca Cemal Uçar’ın psikolojik olarak zarar gördüğü kanısında olmadığını   belirtmiştir. Ancak, yeniden emniyet müdürlüğüne götürülme olasılığından korkmaktadır.   (f) A.M. Anscombe’nin 30 Ağustos 2005 tarihli bilirkişi raporları   Görevini İngiltere’de ifa etmekte olan danışman adli patalog A.M. Anscombe   tarafından başvuran adına iki rapor hazırlanmıştır. Başvuran, Anscombe’ye, ölen kişinin asıl   yerinde durması koşuluyla, Cemal Uçar hakkındaki otopsi raporunu, koğuşun planını, videoyu   ve olay yeri fotoğraflarının fotokopilerini gözden geçirme ve otopsi raporunun doğruluğu   hususunda yorumda bulunma talimatlarını vermiştir.   Dr. Anscombe raporlarında, asıl eleştirisinin, otopsi fotoğraflarının mevcut   olmamasından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Fotoğraflar olmadan, kişinin patoloğun   tanımlamalarına güvenmesi gerekmesi ve patoloğun bulduklarını veya tanımladıklarını   doğrulamanın başka bir yolu olmaması nedeniyle otopsi fotoğraflarının, adli otopsinin   standart bir parçası olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, kısalığı ve detayları yeterince yer   vermemesi nedeniyle otopsi raporunun, İngiltere’de yetersiz olduğunun kabul edileceğini ileri   sürmüştür. Cemal Uçar’ın ölüm nedenine ilişkin olarak, cesedin, kıyafetlerinin ve olay   mahallinin durumunda intihardan başka bir olaydan şüphe edilmesine neden olacak bir   farklılık bulunmadığını belirtmiştir. Ancak, ölen kişinin başka biri ya da birileri tarafından   asıldığının mümkün olduğu ve bu olasılığın değerlendirmesinin, otopsi raporunun   doğruluğuna ve güvenilirliğine bağlı olduğu kanısındadır. Fotoğraflar ve belgeler içeren   yeterli bir otopsi tanımlamasının, bu nedenle çok önemli olduğunu belirterek sözlerine son   vermiştir.   II. İLGİLİ İÇ HUKUK   Olayların meydana geldiği sırada Türk Hukuku, gözaltında tutulan kişiler ve yakınları   arasındaki iletişimi düzenleyen bir hükmü kapsamamaktadır.   Şubat 2002 tarihinde CMUK’un 128. maddesinin üçüncü paragrafında, 4744 No.lu   Kanunca yapılan düzenlemeler aşağıda kaydedilmiştir:   “Kişi yakalandığı zaman,Cumhuriyet Savcısı’nın kararını müteakiben, bir aile mensubu veya yakalanan   kişi tarafından belirtilen bir diğer kişi, derhal yakalanmadan veya gözaltı süresinin uzaltıldığından haberdar   edilmelidir.”   Sözkonusu tarihteki diğer ilgili iç hukukun tanımı, Tekdağ/Türkiye kararlarında   bulunabilir (no. 27699/95, §§ 40-51, 15 Ocak 2004), ve Akdoğdu/Türkiye (no. 46747/99, §§   ve 29, 18 Ekim 2005).   HUKUK   I. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, Cemal Uçar’ın Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nde gerçekleşen ölümünün   AİHS’nin 2. maddesinin ihlaline yol açtığını iddia etmiştir. Ayrıca, yetkililerin, onun ölümüne   yönelik yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerinin ileri sürmüştür. AİHS’nin 2.   maddesi şöyledir:   “1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan   dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten   öldürülemez.   2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi   sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:   a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;   b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin   kaçmasını önlemek için;   c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”   A. Tarafların görüşleri   1. Başvuran   Başvuran, Cemal Uçar’ın cezaevinde gerçekleşen ölümünden Devlet’in sorumlu   olduğunu, zira bu durum için Devlet’in mantıklı bir açıklama sunamadığını ileri sürmüştür.   Başvuran, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da hapsedildiği cezaevi koğuşunda kalanlar   tarafından öldürüldüğü görüşündedir. Bu bağlamda, oğlunun, Hizbullah üyeliği ile suçlanmış   olan diğer kişilerle aynı koğuşa yerleştirilmemiş olması gerektiğini iddia etmiştir. Başvuran,   ayrıca, oğlu gerçekten intihar etmişse oğlunun yaşama hakkını koruma altına almamış   olmaları nedeniyle onun ölümünden yetkililerin sorumlu tutulması gerektiğini ileri sürmüştür.   Başvuran, ayrıca, yetkililerin, Cemal Uçar’ın Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nde   gerçekleşen ölümüne yönelik yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerini iddia etmiştir.   Özellikle, Cemal Uçar’ın cesedi üzerinde yapılan otopsi hiç yeterli değildi. Bu bağlamda,   başvuran, AİHM’nin, sözkonusu uzman hekim tarafından gerçekleştirilen ve İkincisoy –   Türkiye (no. 26144/95, § 79, 27 Temmuz 2004), Elci ve Diğerleri – Türkiye (no. 23145/93 ve   no. 25091/94, § 642, 13 Kasım 2003) ve Kişmir – Türkiye (no. 27306/95, § 85, 31 Mayıs   2005) kararlarında yetersiz olduğunu tespit ettiği başka otopsiler ve tıbbi muayeneler   olduğunu ileri sürmüştür. Bunun yanında, otopsi sırasında, cesedin fotoğrafı çekilmemiş ve   yetkililerden bağımsız tarafsız bir gözlemci mevcut bulunmamıştır. Başvuran, aynı zamanda,   soruşturmayı yürütmüş olan Cumhuriyet Savcısı’nın ölüme ilişkin farklı nedenlere gerekli   önemi vermediğini ileri sürmüştür. Soruşturma çok kısa ve kapsam açısından kısıtlı olmuştur.   2. Hükümet   Hükümet, başvuranın, oğlunun cezaevinde öldürülmüş olduğuna dair iddiasının somut   temelini reddetmiştir. Hükümet, ayrıca, Emniyet Müdürlüğü ve Diyarbakır Cumhuriyet   Savcılığı tarafından başvuranın oğlunun ölümüne yönelik yürütülen soruşturmanın Cemal   Uçar’ın intihar ettiğini ortaya çıkarmış olduğunu ileri sürmüştür. Özellikle Diyarbakır E-Tipi   Cezaevi’ne yerleştirildikten sadece on beş gün sonra intihar ettiği göz önünde tutularak,   yetkililerin Cemal Uçar’ın psikolojik sorunlarından haberdar olmadıklarını ve   olamayacaklarını iddia etmiştir. Hükümet, son olarak, yerel makamların, Cemal Uçar’ın   ölümüne yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüklerini yerine getirdiklerini ileri   sürmüştür.   B. AİHM’nin değerlendirmesi   1. Başvuranın oğlunun ölümü   a. İddia olunan kasti öldürme   AİHM, yaşama hakkını koruyan 2. maddenin, AİHS’nin en temel hükümlerinden   birisi olarak yer aldığını ve AİHS’nin 3. maddesi ile birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluşturan   demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza ettiğini yineler (Çakıcı – Türkiye   [BD], no. 23657/94, § 86, AİHM 1999-VI). 2. madde tarafından sağlanan korumanın önemi   ışığında, AİHM, yaşama hakkına ilişkin şikayetleri en dikkatli şekilde incelemeye tabi   tutmalıdır (bkz., yukarıda anılan, Akdoğdu § 36).   AİHM, gündeme gelen konuları, bu davada ortaya konan yazılı deliller ve aynı   zamanda tarafların yazılı görüşleri ışığında inceleyecektir.   AİHM, delilleri değerlendirirken, ispat ölçütünün “suçun kesin olarak veya her türlü   makul şüpheden uzak olarak kanıtlanmış olması” ölçütü olduğunu anımsar (bkz. Orhan –   Türkiye, no. 25656/94, § 264, 18 Haziran 2002). Böyle bir ispat yeterli derecede kuvvetli, açık   ve uygun sonuçların veya benzer çürütülmemiş fiili karinelerin bir arada var olmasına bağlı   olabilir (bkz. İrlanda – İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, Seri A no. 25, s. 65, § 161 ve   Ülkü Ekinci – Türkiye, no. 27602/95, § 142, 16 Temmuz 2002).   Başvuran, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da ölü bulunduğu cezaevi koğuşundaki   mahkumlar tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir.   AİHM, başvuranın, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nin   numaralı koğuşundaki mahkumlar tarafından öldürüldüğü şeklindeki iddiasının ikna edici   herhangi bir delil ile desteklenmediğini değerlendirmektedir. Bu bağlamda, AİHM,   başvuranın ifadesini kesin ölçüde doğrulayan hiçbir görgü tanığı ifadesinin veya delilin   sunulmadığını belirtmektedir.   Dava dosyasına göre, 24 Kasım 1999 tarihinde saat 08.15’de, Cemal Uçar’ın cesedi   cezaevi yetkilileri tarafından bulunmuştur ve yetkililer daha sonra cezaevi doktorunu   aramışlardır. Doktor, Cemal Uçar’ın öldüğünü tespit etmiştir.   Aynı tarihte saat 09.30’da, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı olay yeri incelemesi   yürütmüştür. Sonradan, Diyarbakır Adli Tıp Kurumu Şube Müdürü tarafından Cemal Uçar’ın   cesedi üzerinde otopsi yapılmış ve Şube Müdürü başvuranın oğlunun asılmadan kaynaklanan   mekanik asfiksi sonucu ölmüş olduğu kararına varmıştır.   AİHM, ayrıca, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’nın, Diyarbakır E-Tipi cezaevindeki üç   görevliyi ve 1 numaralı koğuşta kalanları dinlediğini kaydeder. Cezaevi görevlilerinin   ifadeleri birbirlerinin ifadeleri ve mahkumların ifadeleri ile tutarlıdır.   Ayrıca, başvuranın, oğlunun, Hizbullah üyeliği ile suçlanmış olan diğer mahkumlar   tarafından öldürüldüğü ve onu 1 numaralı koğuşa yerleştirdikleri için onun ölümünden   yetkililerin sorumlu olduğu şeklindeki iddialarına ilişkin olarak, AİHM, Cemal Uçar’ın   sözkonusu koğuşa yerleştirilmek için talepte bulunduğunu kaydeder. Bu nedenle, AİHM,   başvuranın iddiasını ikna edici bulmamıştır.   Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, başvuran tarafından iddia edildiği gibi,   başvuranın oğlunun, kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak, Devlet   görevlileri veya Cemal Uçar’ın ölü bulunduğu cezaevi koğuşunda kalan iki kişi tarafından   öldürüldüğü sonucuna varmak için yeterli delil olmadığı kararını verir.   O nedenle, bu açıdan, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine karar verir.   b. Yetkililerin tutukluyu denetlemedikleri iddiası   AİHM, 2 § 1. maddenin, Devlet’i yalnızca kasti ve yasadışı öldürmeden kaçınmaya   değil aynı zamanda yetki alanı içinde bulunanların yaşamlarını koruma altına almak yönünde   uygun adımlar atmaya mecbur kıldığını anımsar (bkz. L.C.B. – İngiltere, 9 Haziran 1998   tarihli karar, Reports of Judgments and Decisions 1998-III, s. 1403, § 36). Dolayısıyla,   AİHM’nin görevi, dava olaylarını gözönünde tutarak, Devlet’in başvuranın oğlunun   yaşamının tehlikeye girmesini önlemek için kendisinden beklenebilecek her şeyi yapıp   yapmadığını belirlemektir. AİHM, ayrıca, uygun şartlarda, AİHS’nin 2. maddesinin, bir   bireyin suç teşkil eden fiilleri nedeniyle veya kendine zarar vermesi nedeniyle yaşamı risk   altında olan başka bir bireyi korumak için önleyici pratik tedbirler almaya ilişkin olarak   yetkililere kesin bir yükümlülük yüklediğini değerlendirmektedir (bkz., yukarıda anılan,   Akdoğdu § 44).   Modern toplumları denetlemekteki zorluklar, insan davranışının önceden   kestirilememesi ve öncelikler ve kaynaklar açısından yapılması gereken pratik seçimler   gözönünde tutularak, kesin yükümlülüğün kapsamı, yetkililere, yerine getirilmesi olanaksız   veya aşırı bir yükümlülük yüklemeyecek şekilde yorumlanmalıdır. Dolayısıyla, yaşam riskine   dair her iddia, yetkililere, bu riskin gerçekleşmesini önlemek için pratik tedbirler almak   yönünde bir AİHS şartı getiremez (bkz. Keenan – İngiltere, no. 27229/95, § 90, AİHM 2001-   III ve yukarıda anılan Akdoğdu § 45).   Tutukluları denetlemek ve intiharı önlemek görevleri kapsamında yetkililerin bir   tutuklunun yaşamını koruma şeklindeki kesin yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddiası   karşısında, AİHM, sözkonusu zamanda yetkililerin ilgili kişinin tehlikede olduğunu bilmeleri   gerektiğine ilişkin ve bu tehlikeyi gidermek için yetkililerin onlardan makul olarak   beklenebilecek önlemleri almadıklarına ilişkin ikna edici delillerin olması gerektiğini   değerlendirmektedir (bkz. Tanrıbilir – Türkiye, no. 21422/93, § 72, 16 Kasım 2000 ve   yukarıda anılan, Akdoğdu § 46). Bu sorunun yanıtı dava olaylarının tümüne bağlıdır.   Sonuç olarak, AİHM, yetkililerin, Cemal Uçar’ın gerçek bir intihar riski taşıdığını   bilip bilmediklerini veya bilmiş olmaları gerekip gerekmediğini ve öyle ise bu riski önlemek   için kendilerinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadıklarını inceleyecektir.   İlk olarak, dava dosyasında, cezaevi yetkililerinin, Cemal Uçar’ın hapsedildiği   koğuşun rutin denetlemesini gerçekleştirmediklerini gösteren bir şey yoktur. Ayrıca,   yetkililerin, Cemal Uçar’ın kendi yaşamına karşı tehlike oluşturduğunu ve bu nedenle sıradan   bir tutukluya göre daha yakından denetlenmesi gerektiğini bildiklerine dair hiçbir delil yoktur.   Bu bağlamda, AİHM, Cemal Uçar’ın ölümünden sonra koğuşta kalanların onun bunalımda   olduğunu ve kendini öldürmekten bahsettiğini ifade etmelerine rağmen, başvuranın oğlu   hakkında düzenlenen 2 ve 11 Kasım 1999 tarihli iki sağlık raporunun, herhangi bir psikolojik   rahatsızlığa değinmemiş olduğunu kaydeder. Ayrıca, AİHM, elindeki belgelerde, akli   durumuna ilişkin olarak yerel yetkililerin dikkat veya alarma geçmeleri için Cemal Uçar’ın   herhangi bir neden oluşturduğuna dair bir delilin mevcut olmadığını gözlemlemektedir.   Dava olaylarının ışığında, AİHM, cezaevi yetkililerinin, Cemal Uçar’ın akli   durumunun kendi yaşamına karşı olası bir tehlike oluşturacak durumda olduğunu bildikleri   konusunda ikna olmamıştır.   Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.   2. Cemal Uçar’ın ölümüne yönelik soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   AİHM, içtihadına göre, AİHS’nin 1. maddesi uyarınca Devlet’in “kendi yetki alanları   içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri   tanıma” genel görevi ile birlikte yorumlanan AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşama hakkını   koruma zorunluluğunun, ayrıca, ima yoluyla, bireylerin öldürülmüş olduklarında, bir çeşit   etkili resmi bir soruşturma olmasını gerektirdiğini anımsar. Bu yükümlülük, öldürmeye bir   Devlet görevlisinin sebep olduğu tespit edilen davalarla sınırlı değildir. Ayrıca, müteveffanın   aile üyelerinin veya başkalarının öldürmeye ilişkin olarak yetkili soruşturma makamına resmi   bir şikayette bulunup bulunmadıkları belirleyici değildir. Bir bireyin öldürülmesinin   yetkililere bildirilmiş olması gerçeği, ipso facto, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca, öldürme   sırasında mevcut olan şartlara yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğüne yol açar   (bkz. Tanrıkulu – Türkiye [BD], no. 23763/94, §§ 101 ve 103, AİHM 1999-IV). Bu, uygun   şartlarda, olası yaralanma ve kötü muamele izlerine ilişkin tam ve doğru bir kayıt sağlayan bir   otopsiyi ve klinik tespitlerin ve ölüm nedeninin tarafsız bir analizini kapsar (bkz. Salman –   Türkiye [BD], no. 21986/93, § 105, AİHM 2000-VII ve yukarıda anılan Akdoğdu § 54). Bir   soruşturmanın asgari düzeyde etkili olmasını sağlayan incelemenin niteliği ve derecesi her   davanın kendi koşullarına bağlıdır. İlgili tüm delillerin temelinde ve soruşturma görevinin   pratik gerçekleri gözönünde tutularak değerlendirilmelidir (bkz. Velikova – Bulgaristan, no.   41488/98, § 80, AİHM 2000-VI ve yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 144).   Bu davada, başvuranın oğlunun ölümüne yönelik bir soruşturma gerçekten   yürütülmüştür.   Taraflarca sunulan belgelere göre, Cemal Uçar’ın cesedinin bulunmasından çok kısa   bir süre sonra, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, cezaevinde bir olay yeri incelemesi   yürütmüştür ve ayrıntılı bir rapor düzenlenmiştir. Sonrasında, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü   polis memurları tarafından ek bir rapor düzenlenmiştir. Olay yerinin fotoğraflarını çekmişler   ve bir planını çizmişlerdir. Aynı zamanda, kamera ile koğuşu çekmişlerdir.   Aynı tarihte, uzman bir hekim tarafından otopsi yapılmıştır. Uzman hekim, ölüm   nedeninin asılmadan kaynaklanan mekanik asfiksi olduğu sonucuna varmıştır. Otopsi   sırasında cesedin fotoğraflarının çekilmemiş olmasına rağmen rapor, cesette yara izi veya   çürük gibi kötü muameleye dair bir ize rastlanılmadığını açıkça ifade etmiştir.   Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar’ın hapsedilmiş olduğu koğuşta kalanların ve onlarla   birlikte üç cezaevi görevlisinin ifadelerini almıştır.   Başvuranın, otopsi sırasında cesedin fotoğraflarının çekilmemiş olduğu ve   yetkililerden bağımsız olan tarafsız bir gözlemcinin mevcut olmadığı şeklindeki iddiaları   hakkında, AİHM, başvuranın, Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı   tarafından verilen 2 Aralık 1999 tarihli takipsizlik kararına itiraz edebileceğini, ancak   etmediğini gözlemlemektedir. Esasında, başvuran ve onun temsilcileri, Cemal Uçar’ın   ölümünden sonra, ulusal düzeyde tamamıyla pasif kalmışlardır.   Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, Cemal Uçar’ın ölümüne yönelik olarak   yürütülen soruşturmanın yeterli ve etkili olarak tanımlanabileceğini değerlendirmektedir.   Dolayısıyla, AİHM, usule ilişkin kısmı uyarınca AİHS’nin 2. maddesinin ihlal   edilmediği kararını verir.   II. AİHS’NİN 3 VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, Devlet görevlileri veya onları desteği, bilgisi veya rızası ile hareket eden   kişiler tarafından oğlunun kaçırılması ve işkence görmesinin ve 5 Ekim ve 2 Kasım 1999   tarihleri arasında oğlunun ortadan kaybolması dolayısıyla kendisinin çektiği acının AİHS’nin   ve 5. maddelerinin ihlalini oluşturduğunu iddia etmiştir. Ayrıca, yetkililerin, oğlunun   kaçırılması ve işkence görmesine yönelik olarak yeterli ve etkili bir soruşturma   yürütmediklerini ileri sürmüştür. Başvuran, son olarak, AİHS’nin 5 §§ 3 ve 5. maddesi   uyarınca, Cemal Uçar’ın bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir   görevli önüne çıkarılmadan dokuz gün süreyle polis nezaretinde tutulduğunu ve oğlunun   kanuna aykırı olarak tutuklanışına karşılık tazminat almak için bir iç hukuk yolunun   olmadığını iddia etmiştir.   A. 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasındaki dönem   1. Tarafların görüşleri   a. Başvuran   Başvuran, oğlunun, yetkililerin desteği, bilgisi ve rızası ile hareket eden kişiler   tarafından kaçırılmış ve işkence görmüş olduğunu ve oğlunun kaçırılması ve kötü muamele   görmesine yönelik etkili bir soruşturma yürütülmemiş olduğunu ileri sürmüştür.   Başvuran, son olarak, oğlunun ortadan kaybolması ve yetkililerin buna yönelik   soruşturma yürütmemeleri dolayısıyla acı ve sıkıntı çekmiş olduğunu iddia etmiştir.   b. Hükümet   Hükümet, Cemal Uçar’ın 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında polis nezaretinde   olmadığını ve onu kaçıranların Devlet görevlileri olmadığını iddia etmiştir. Cemal Uçar’ın bu   tarihler arasında Hizbullah üyeleri tarafından işkence görmüş olduğunu ileri sürmüştür. Sağlık   raporlarının, başvuranın oğlunun polis nezaretinde kötü muamele görmemiş olduğunu ve   dolayısıyla yetkililerin onun görmüş olduğu iddia edilen kötü muameleden sorumlu   olmadığını ortaya koyduğunu iddia etmiştir.   2. AİHM’nin değerlendirmesi   a. Cemal Uçar’ın Devlet görevlileri tarafından veya onların rızası ile   kaçırıldığı ve işkence gördüğü iddiası   AİHM, 3. maddenin, hakkında derogasyona izin verilmeyen, AİHS’nin en temel   hükümlerinden birisi olarak yer aldığını yineler. Ayrıca, 3. madde, Avrupa Konseyi’ni   oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza eder. İnsan haklarının   korunması için bir araç olarak AİHS’nin hedef ve amacı, bu hükümlerin, teminatlarını etkili   ve uygulanabilir kılacak şekilde, yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. Avşar –   Türkiye, no. 25657/94, § 390, AİHM 2001-VII (alıntılar)). AİHS’nin 3. maddesi uyarınca   iddialarda bulunulduğu takdirde, AİHM, bilhassa ayrıntılı bir inceleme yürütmelidir (bkz.,   yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 135) taraflarca sunulan tüm belgelere dayanarak böyle bir   inceleme yürütecektir.   AİHM içtihadı aynı zamanda, bireylerin yetkililer tarafından keyfi olarak   tutuklanmamaları hakkını korumaya yönelik 5. maddede yer alan güvencelerin temel önemi   üzerinde durur. Bu bağlamda, özgürlükten yoksun bırakmanın yalnızca ulusal hukukun asli ve   usule ait kuralları ile uyumlu olarak uygulanmış olması değil aynı zamanda 5. maddenin   amacı ile doğrultulu olmuş olmasının gerektiğini yinelemiştir (bkz. İpek – Türkiye, no.   25760/94, § 187, AİHM 2004-II (alıntılar)).   AİHM, ayrıca, delilleri değerlendirirken, AİHS’nin amaçlarına uygun, ispat ölçütü   olarak “suçun kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak kanıtlanmış olması”   ölçütünü kabul ettiğini yineler (bkz. yukarıda anılan, Orhan – Türkiye § 264). Böyle bir ispat   yeterli derecede kuvvetli, açık ve uygun sonuçların veya benzer çürütülmemiş fiili karinelerin   bir arada var olmasına bağlı olabilir (bkz., yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 142).   Sözkonusu davada, AİHM, 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında başvuranın   ulusal makamlara birkaç dilekçe sunduğunu, dilekçede oğlunun dört kişi tarafından kaçırılmış   olduğunu ve bir komşunun kaçırılma olayına tanıklık etmiş olduğunu iddia ettiğini   gözlemlemektedir. Ayrıca, 2 Kasım 1999 tarihli sağlık raporuna göre, onu kaçıran kişiler   tarafından serbest bırakılması üzerine Cemal Uçar’ın vücudunda kötü muameleye dair izlere   rastlanılmıştır. AİHM, Cemal Uçar’ın, Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet Güvenlik   Mahkemesi huzurunda, başta kendilerini polis memurları olarak tanıtan ve daha sonra   Mahmut Yıldırım için çalıştıklarını söyleyen kişiler tarafından kaçırılmış ve işkence görmüş   olduğunu iddia ettiğini kaydeder.   Ancak, AİHM, Cemal Uçar’ın, kendilerini Mahmut Yıldırım için çalıştıklarını   söyleyen kişiler tarafından kaçırılmış olduğu şeklindeki iddiasının doğru olduğu farz edilse   bile, dava dosyasındaki delillerin ışığında, kaçıran kişilerin Devlet görevlileri olduğunun   tespit edilemeyeceğini değerlendirmektedir. Ayrıca, Devlet görevlilerinin kaçırılma olayına   karıştığı kanıtlanamaz.   Bu nedenle, AİHM, gerçekte olan olayların ve kaçıran kişilerin kimliklerinin şüphe   konusu olarak kaldığı sonucuna varır. Dolayısıyla, başvuranın oğlunun, kesin olarak veya her   türlü makul şüpheden uzak olarak, başvuran tarafından iddia edildiği şartlarda Devlet   görevlileri tarafından veya onların rızası ile kaçırıldığı ve işkence gördüğü sonucuna varmak   için yeterli delil olmadığı kararını verir.   Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS’nin 3 ve 5. maddeleri ihlal edilmemiştir.   b. Oğlunun ortadan kaybolması nedeniyle başvuranın çektiği sıkıntı   AİHM, bir aile üyesinin, bir akrabanın ortadan kaybolması nedeniyle, AİHS’nin 3.   maddesinin ihlalinden zarar gören kişi olup olmadığının o kişinin sıkıntısına, ciddi bir insan   hakları ihlalinden zarar gören bir kişinin akrabalarının kaçınılmaz olarak gördüğü duygusal   sıkıntıdan farklı bir özellik ve boyut katan özel faktörlerin var olmasına bağlı olacağını   belirtir. İlgili unsurların arasında, aile bağlarının yakınlığı – bu bağlamda, evlilik bağına belli   bir ağırlık verilmektedir – ilişkinin özel durumları, aile üyesinin sözkonusu olaylara ne ölçüde   tanıklık ettiği, aile üyesinin kayıp kişi hakkında bilgi edinme girişimleri ile ilgisi ve   yetkililerin bu soruşturmalara ne şekilde yanıt verdiği vardır. Böyle bir ihlalin esası, aile   üyesinin “ortadan kaybolma”sı gerçeğine dayanmaktan daha çok dikkatlerine sunulduğunda   yetkililerin duruma tepkileri ve tutumları ile ilgilidir. Özellikle bu son belirtilen duruma   ilişkin olarak, bir akraba, yetkililerin davranışından zarar gören kişi olduğunu doğrudan iddia   edebilir (yukarıda anılan, Çakıcı, § 99).   Bu davada, AİHM, yetkililerin başvuran tarafından yapılan soruşturmalara verdikleri   karşılığın içeriğinde veya tarzında, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele olarak   tanımlanabilecek bir şey olmadığını gözlemler. Oğlunun ortadan kaybolmasına yönelik   yetersiz soruşturma, başvuranda üzüntü ve manevi acıya sebep olmuş olsa da, AİHM,   başvuranın kendisine ilişkin olarak, AİHS’nin 3. maddesinin ihlali tespitini haklı çıkaracak   özel faktörlerin mevcut olduğunun kanıtlanmadığını değerlendirir (bkz., Tahsin Acar –   Türkiye [BD], no. 26307/95, § 239, AİHM 2004-III).   Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.   c. Cemal Uçar’ın kaçırılmasına ve kötü muamele görmesine yönelik   soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   AİHM, başvuranın, Cemal Uçar’ın kaçırılmasına ve kötü muamele görmesine yönelik   olarak yetkililerin yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerine ilişkin iddiasının,   AİHS’nin 13. maddesi uyarınca daha uygun şekilde incelendiğini değerlendirmektedir.   B. Cemal Uçar’ın polis nezaretinde tutulması   1. Tarafların görüşleri   a. Başvuran   Başvuran, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca, Cemal Uçar’ın polis nezaretinde baskıya   maruz bırakılmış olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, AİHS’nin 5 § 3. maddesi uyarınca,   oğlunun bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne   çıkarılmadan dokuz gün süreyle polis nezaretinde tutulmuş olduğunu iddia etmiştir. Başvuran,   son olarak, AİHS’nin 5 § 5. maddesi uyarınca, AİHS’nin 5 § 3. maddesinin sözde ihlaline   karşılık tazminat almak için iç hukukta bir yol olmadığını iddia etmiştir.   b. Hükümet   Başvuranın AİHS’nin 3. maddesi uyarınca olan iddiasına ilişkin olarak, Hükümet,   sağlık raporlarının, başvuranın oğlunun polis nezaretinde kötü muamele görmemiş olduğunu   ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. AİHS’nin 5. maddesi uyarınca olan şikayetler hususunda,   Hükümet, başvuranın polis nezaretinde tutulma süresinin sözkonusu zamanda yürürlükte olan   mevzuat ile uyumlu olduğunu öne sürmüştür.   2. AİHM’nin değerlendirmesi   a. Cemal Uçar’ın polis nezaretinde kötü muamele gördüğü iddiası   AİHM, bir kişinin sağlığı iyi durumda nezarete alınıp serbest bırakıldığında sağlığının   zarar görmüş olması halinde, Devlet’in bu zararların nasıl oluştuğuna dair mantıklı bir   açıklama getirme ve mağdur olan kişinin iddialarının doğruluğuna dair, özellikle de bu   iddialar sağlık raporları ile destekleniyorsa, şüphe uyandıran deliller sunma yükümlülüğü   olduğunu yineler. Bunun yerine getirilmemesi halinde, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca kesin   bir konu ortaya çıkmaktadır (bkz., diğerlerinin yanı sıra, Çolak ve Filizer – Türkiye, no.   32578/96 ve no. 32579/96, § 30, 8 Ocak 2004 ve Çelik ve İmret – Türkiye, no. 44093/98, § 39,   Ekim 2004).   Sözkonusu davada, AİHM, 11 Kasım 1999 tarihli sağlık raporuna göre Cemal Uçar’ın   hiçbir zarara maruz kalmadığını gözlemlemektedir. AİHM, ayrıca, başvuranın, Cemal Uçar’ın   Devlet görevlileri tarafından kötü muameleye maruz bırakılmış olduğu şeklindeki iddiasını   destekleyen ikna edici deliller sunmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca, Cumhuriyet Savcısı ve   Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurundaki ifadelerinde, Cemal Uçar, polis   nezaretinde gördüğü iddia edilen kötü muameleye ilişkin olarak ayrıntılı bir açıklama   yapmamıştır.   AİHM, bu şikayeti destekleyici bir delil olmadığı sonucuna varır. Dolayısıyla, Cemal   Uçar’ın polis nezaretinde gördüğü iddia edilen kötü muameleye ilişkin olarak AİHS’nin 3.   maddesi ihlal edilmemiştir.   b. Cemal Uçar’ın polis nezaretinde tutulma süresi   AİHM, 5. maddenin genel anlamda kişiyi Devlet tarafından özgürlük hakkına   yapılacak keyfi müdahaleye karşı korumayı amaçladığını yineler. 5 § 3. madde, yetki sahibi   tarafından yapılan müdahalenin yargı tarafından denetlenmesini şart koşarak hukukun   üstünlüğünü koruma altına almayı amaçlar (bkz. Sakık ve Diğerleri – Türkiye, 26 Kasım 1997   tarihli karar, Reports 1997-VII, s. 2623, § 44).   AİHM, başvuranın polis nezaretinde tutukluluğunun dokuz gün sürdüğünü kaydeder.   Brogan ve Diğerleri - İngiltere davasında (29 Kasım 1988 tarihli karar, Seri A no. 145-B),   adli kontrol olmaksızın dört gün altı saat süren polis gözetiminde alıkonma süresinin, amacı   toplumu bir bütün olarak terörizme karşı korumak da olsa, AİHS’nin 5 § 3. maddesince   süreye ilişkin öngörülen kesin kısıtlamalara uymadığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan,   Brogan ve Diğerleri § 62).   Brogan davasında ortaya konan ilkelerin ışığında, AİHM, başvuranın oğlunu yargı   müdahalesi olmadan dokuz gün süreyle tutuklu bulundurmanın gerekli olduğunu kabul   edemez. Bu nedenle, AİHM, AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiği kararına varır.   c. Haddinden fazla süreyle polis nezaretinde tutulmaya karşılık tazminat   alınamaması   AİHM, AİHS’nin 5 § 5. maddesinin, yalnızca, AİHS’nin 5. maddesine aykırı olarak   yakalanma veya tutuklanma mağduru olan kişilerin tazminat hakkını güvence altına aldığını   yineler (bkz. Benham – İngiltere, 10 Haziran 1996 tarihli karar, Reports 1996-III, s. 755, § 50   ve yukarıda anılan, İkincisoy, § 111).   Bu davada, AİHM, Cemal Uçar’ın tutukluluk süresinin sözkonusu dönemde yürürlükte   olan iç hukuk ile uyumlu olduğunu kaydeder. Dolayısıyla, polis gözaltında dokuz günlük bir   süre için bir tazmin talebi yerel mahkemelerde sonuca bağlanamazdı.   Bu dava şartlarında kullanılabilir bir tazmin hakkının yokluğunda, AİHS’nin 5 § 5.   maddesi ihlal edilmiştir.   III.AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, oğlunun gözaltındayken avukat yardımından yoksun bırakıldığını ileri   sürerek şikayetçi olmuştur. AİHS’nin 6. maddesine atıfta bulunmuştur. Bu maddenin ilgili   bölümlerine göre:   “1.Herkes, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, … bir   mahkeme tarafından davasının …, hakkaniyete uygun … olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.   3.Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:   c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer   savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa,   mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek; …”   Hükümet, Cemal Uçar’ın avukat yardımından faydalanma talebinde bulunmadığını   ileri sürmüştür. Polis gözaltında tutulanların avukatlarını görme imkânına sahip olduklarını   belirtmiştir.   Başvuran, iddiasını muhafaza etmiştir.   AİHM, 6 § 3 (c) maddesinin ön soruşturma safhasına uygulanıp uygulanmayacağının,   yargılamanın özel niteliklerine ve dava şartlarına bağlı olduğunu hatırlatır. 6. maddenin   maksadının – adil yargılanma – yerine getirilip getirilmediğini belirlemek için davadaki tüm   işlemler dikkate alınmalıdır (bkz. Dikme – Türkiye, no. 20869/92, § 109, AİHM 2000-VIII).   Bu bağlamda, AİHM, başvuranın oğluna yönelik suçlamaların, ölümünden sonra geri   çekildiğini gözlemler. Sonuç olarak, AİHM, yargılamayı bir bütün olarak inceleyecek ya da   yargılamanın ilk safhasında temsil edilmemenin etkisini değerlendirecek durumda değildir.   Buna göre, AİHS’nin 6. maddesi ihlal edilmemiştir.   IV.AİHS’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, AİHS’nin 8. maddesi çerçevesinde, gözaltındayken oğluna ulaşamadığını   ifade etmiştir. 8. maddeye göre:   “1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.”   2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti,   ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya   ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan   ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”   Hükümet, Cemal Uçar’ın gözaltındayken aile bireyleriyle görüşmeye ilişkin herhangi   bir çaba göstermediğini ifade etmiştir.   Başvuran, iddiasını muhafaza etmiştir.   AİHM, 8 maddenin esas maksadını – bireyi kamu otoritelerinin keyfi müdahalesine   karşı korumak – olduğunu vurgular. Buna ek olarak, aile hayatına “saygı”nın yerine   getirilmesinin özünde bulunan olumlu yükümlülükler bulunabilir. Bu madde kapsamında,   Devlet’in olumlu ve olumsuz yükümlülüklerinin kesin tanımları olmasa da, uygulanabilir   prensipler benzerdir. Her iki bağlamda da, birey ve toplumun çatışan çıkarları arasında olması   gereken adil denge dikkate alınmalıdır ve her iki bağlamda da Devlet’in belirli bir takdir   yetkisinin olduğu kabul edilmektedir (bkz. Nuutinen – Finlandiya, no. 32842/96, § 127,   AİHM 2000-VIII).   Ayrıca, AİHM’ye göre, AİHS’nin 8. maddesine göre, “aile hayatı” en azından yakın   akrabalar arasındaki bağı kapsamaktadır. Aile hayatına saygı, Devlet’in, bu tür bağların   normal olarak gelişmesine izin verecek şekilde davranması yükümlülüğü anlamına   gelmektedir (bkz. Marckx – Belçika, 13 Haziran 1979 kararı, Seri A no. 31, § 45). Bu   yükümlülükler, başvuranın aradığı tedbirlerle başvuranın özel ve/veya aile hayatı arasında   doğrudan ve yakın bir bağ olduğunda ortaya çıkar (bkz. Zehnalova ve Zehnal – Çek   Cumhuriyeti, no. 38621/97, AİHM 2002-V, Airey – İrlanda, 9 Ekim 1979 kararı, Seri A no   32, s. 17, § 32,0020 ve X ve Y – Hollanda, 26 Mart 1985, Seri A no. 91, s. 11, § 23, Lopez   Ostra – İspanya, 9 Aralık 1994 kararı, Seri A no. 303-C, s. 55, § 55, Guerra ve Diğerleri –   İtalya, 19 Şubat 1998, Reports 1998-I, s. 227, § 58).   Saygı kavramı kesin olarak tanımlanmadığından, Devletlerin, ilgili mevzuatta bu tür   yükümlülükleri yerine getirmede kullanılacak yolları seçmeye ilişkin geniş bir takdir yetkisi   bulunmaktadır (bkz. yukarıda anılan Zehnalova ve Zehnal – Çek Cumhuriyeti).   AİHM, bir kişinin tutuklandığında ailesiyle çabuk bir şekilde iletişim kurmasının   büyük önem arz edebileceği kanısındadır. Bir aile bireyinin, kısa süre için bile olsa,   açılanamayan kaybolması, büyük endişeye sebebiyet verebilir (bkz. McVeigh ve Diğerleri,   O’Neill ve Evans – İngiltere, no. 8022/77, 8025/77 ve 8027/77, 18 Mart 1981 tarihli   Komisyon raporu, Decisions and Reports (DR) 25, s. 52, § 237).   AİHM, ayrıca, bu davada şikâyetçi olunan durumun, başvuranın 8. madde   kapsamındaki hakkı ile değil, Devlet’in gözaltındaki kişiler ve akrabaları arasındaki iletişimi   düzenlememesi ile ilgili olduğu kanısındadır. Dolayısıyla, AİHM, başvuranın şikâyetini, 8   maddenin ilk fıkrasında yer alan ve özel ve aile hayatını koruyan genel kural ışığında   inceleyecektir.   Bu davada, AİHM, Cemal Uçar’ın 5 Ekim 1999 tarihinde kaybolduğunu ve   başvuranın, ancak Cemal Uçar’ın Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklandıktan sonra nerede   olduğunu öğrendiğini not eder. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın yetkililere pek çok dilekçe   vermiş olmasına rağmen, başvuranın oğlunun nerede olduğuna dair hiçbir yanıt alamadığını   gözlemler. Cemal Uçar’ın tutuklu yargılandığı 11 Kasım 1999 tarihine kadar, başvurana   oğlunun nerede olduğuna ilişkin hiçbir haber verilmemiştir.   AİHM, ayrıca, Cemal Uçar’ın gözaltı süresinin dokuz gün olduğunu – 2 ve 11 Kasım   arası – ve bunun, oğlunun 5 Ekim 1999’da açıklanamayan bir şekilde kaybolması göz   önüne alındığında, başvuranda şüphesiz endişe yarattığını not eder. Ayrıca, sözkonusu tarihte,   Türk hukukunda gözaltındaki bir kişi ile ailesi arasındaki irtibat hususunu düzenleyen hiçbir   yasal hüküm bulunmamaktaydı. Bir kişinin tutuklanmasının bir aile bireyine ya da tutuklanan   kişinin seçtiği başka bir kişiye bildirilmesini sağlayan değişiklik, ancak 2002’de yürürlüğe   girmiştir.   AİHM, dava dosyasında başvuran ve oğlunun birbirleriyle görüşmeyi talep ettikleri ve   taleplerinin reddedildiğini ispatlayan hiçbir şey bulunmadığını gözlemler. Ancak, ilgili   düzenlemelerin yokluğunda, Hükümet, Cemal Uçar’ın tutuklu yargılandığı sürede ailesiyle   hızlı irtibat kurmasını sağlayabilecek ve faydalanabileceği yolları ortaya koymamıştır.   Sözkonusu tarihte bir 8. madde ihlaline karşı somut ve etkili koruma sağlayan bir yasal   çerçevenin yokluğunda, AİHM, bu davanın koşullarında, Cemal Uçar’ın ailesi ile iletişimi   olmadan dokuz gün boyunca gözaltında tutulmasının 8. maddeyi ihlal ettiği kanısındadır.   V.AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, Cemal Uçar’ın kaçırılması ve kendisine kötü muamele edilmesiyle ilgili   şikâyetleri bağlamında kendisine etkili bir iç hukuk yolu sağlanmadığını ve bunun AİHS’nin   13. maddesini ihlal ettiğini iddia etmiştir. Ayrıca, aynı başlık altında, oğlunun ölümüne   yönelik soruşturmanın etkili olmadığından şikâyetçi olmuştur. AİHS’nin 13. maddesine göre:   “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan   kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru   yapabilme hakkına sahiptir.”   A.Tarafların görüşleri   1.Başvuran   Başvuran, her iki soruşturmanın da AİHS’nin 13. maddesinin gerektirdiklerini   karşılamadığını ileri sürmüştür. Özellikle, oğlunun yetkililere 5 Ekim – 2 Kasım 1999   arasında kendisine işkence yapıldığını bildirmesine rağmen, 5 Ekim – 2 Kasım 1999 tarihleri   arasında Cemal Uçar’ın kaybolması ve kendisine kötü muamele edilmesinin   soruşturulmadığını öne sürmüştür. Bu bağlamda, başvuran, soruşturma makamları ve polisin,   işkence iddialarına ilişkin olarak Cemal Uçar’dan detaylı ifade almadıklarını ifade etmiştir.   Ayrıca, adli tıp kanıtları ve tanık ifadeleri gibi başka kanıtlar toplamaya yönelik olarak da   herhangi bir adım atmamışlardır.   2.Hükümet   Hükümet, yerel makamların başvuranın oğlunun kaçırılmasına, kendisine kötü   muamele edilmesi iddialarına ve ölümüne yönelik etkili soruşturma yaptıklarını ileri   sürmüştür.   B.AİHM’nin değerlendirmesi   1.Cemal Uçar’ın ölümüne yönelik soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   Başvuranın AİHS’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetine ilişkin vardığı sonucu   dikkate alarak, AİHM, başvuranın AİHS’nin 13. maddesi kapsamındaki şikâyetini   incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır.   2.Cemal Uçar’ın kaçırılması ve kendisine kötü muamele yapılması iddialarına yönelik   soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   AİHM, 13. maddenin, yerel yasal düzende her ne şekilde teminat altına alınmış olursa   olsun, AİHS hak ve özgürlüklerini kullanmada ulusal düzeyde bir hukuk yolu sağlanmasını   garanti altına aldığını hatırlatır. 13. madde çerçevesinde Devletlere AİHS yükümlülüklerine   uyma hususunda belirli bir takdir yetkisi tanınmış olsa da, 13. maddenin etkisi, ilgili AİHS   şikâyetinin konusu ile ilgili bir iç hukuk yolu sağlamayı şart koşmak ve uygun tazmin   sağlamaktır. 13. maddede yer alan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın AİHS çerçevesinde   yaptığı şikâyetin niteliğine bağlıdır. Ancak yine de, 13. maddenin şart koştuğu hukuk yolunun   hem uygulamada hem de hukukta “etkili” olması gereklidir, özellikle de uygulanması,   sorumlu Devlet yetkililerinin davranışları ve ihmalleriyle engellenmemelidir (Aksoy –   Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports 1996-VI, § 95, Aydın – Türkiye, 25 Eylül 1997 kararı,   Reports 1997-VI, § 103 ve Kaya – Türkiye, 19 Şubat 1998 kararı, Reports 1998-I, § 89).   Buna ek olarak, bir kişinin akrabalarının, o kişinin kaybolduğuna ve/veya kötü   muameleye maruz bırakıldığına dair savunulabilir bir iddiasının olduğu hallerde, 13.   maddenin maksadı bağlamında etkili bir hukuk yolu kavramı, uygun olan hallerde tazminat   ödenmesine ek olarak, sorumluların belirlenip cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve   etkili bir soruşturma yapılması ve akrabaların soruşturma sürecine erişebilmesi anlamına   gelmektedir (bkz. yukarıda anılan İpek, § 198 ve Mahmut Kaya – Türkiye, no. 22535/93, §   124, AİHM 2000-III).   Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, ilk olarak, Cemal Uçar’ın 5 Ekim – 2   Kasım 1999 tarihleri arasında kaçırılarak kötü muameleye maruz bırakıldığını gözlemler.   AİHM, Devlet görevlilerinin, başvuranın oğlunun kaçırılmasını gerçekleştirdiğinin veya bu   olayda adlarının geçtiğinin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlandığını   belirlememiştir. Ancak, bu, 3. ve 5. maddeler kapsamında yapılan şikâyetin, AİHS’nin 13.   maddesinin maksadı bağlamında “savunulabilir” bir iddia olmasını engellemez. Bu şikâyetler,   temelsiz bulunarak kabuledilmez ilan edilmemiştir, dolayısıyla esaslarının incelenmesi gereği   hâsıl olmuştur (bkz. Nuri Kurt – Türkiye, no. 37038/97, § 116, 29 Kasım 2005). Ayrıca,   AİHM, taraflar arasında, başvuranın oğlunun, kaçırılma ve kötü muamele mağduru olduğuna   dair herhangi bir ihtilaf bulunmadığını gözlemler. Dolayısıyla AİHM, başvuranın   şikâyetlerinin, AİHS’nin 13. maddesi çerçevesinde savunulabilir AİHS ihlali iddiaları ortaya   koyduğu kanısındadır. Sonuç olarak, yetkililerin başvuranın oğlunun kaçırılması ve kendisine   kötü muamele yapılmasını çevreleyen koşullara yönelik etkili soruşturma yapma   yükümlülükleri bulunmaktaydı.   AİHM, başvuranın oğlunun bulunması için hiçbir adım atılmadığını gözlemler.   Başvuranın, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na, Diyarbakır   Cumhuriyet Savcılığı’na ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne başvurmasına rağmen,   özellikle güvenlik güçleri olmak üzere, yetkililer, 11 Ekim – 22 Kasım 1999 tarihleri arasında   pasif kalmıştır. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Cemal Uçar’ın nerede olduğunu Cumhuriyet   Savcılığı’na ancak Cemal Uçar’ın ölümünden iki gün sonra 26 Kasım 1999 tarihinde   bildirmiştir.   Ayrıca, iddia edilen kaçırılma olayına ilişkin olarak kanıt toplamak için hiçbir   girişimde bulunulmamıştır. Özellikle, iddia edildiği üzere, olaya tanık olan Cemal Uçar’ın   komşusunun ifadesi alınmamıştır.   AİHM ayrıca, polisler tarafından 2 Kasım 1999 tarihinde tutuklandıktan sonra, Cemal   Uçar’ın Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne getirilerek bir doktor tarafından muayene edildiği ve   bu doktorun Cemal Uçar’ın vücudunun çeşitli yerlerinde zedelenme olduğunu belirttiğini not   eder.   AİHM, Cemal Uçar’ın 2 Kasım 1999 tarihli muayenesinde kötü muamele gördüğünün   ortaya konulmuş olmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne yaptığı, yaklaşık bir ay işkence   gördüğüne ilişkin şikâyetine rağmen iddialarının araştırılmamış olmasına ilişkin olarak   hayrete düşmüştür. Bilakis, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, Cemal Uçar’ın   tutuklanması karşısında kaçırılma ve kötü muamele iddialarına yönelik soruşturma yapmama   kararı almış ve sonuç olarak suç işlenmemiş ve suçlu aranmamıştır.   Bu şekilde ortaya konulmuş olan ciddi eksiklikler, AİHM’nin, başvuranın, oğlunun 5   Ekim – 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaçırılması ve kötü muamele görmesine ilişkin etkili   hukuk yolundan yoksun bırakıldığı ve dolayısıyla bir tazmin talebi de dahil olmak üzere   faydalanabileceği diğer hukuk yollarından yoksun bırakıldığı sonucuna varması için   yeterlidir.   Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   VI.AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, etnik kökene dayalı idari bir ayrımcılık uygulaması olduğunu iddia etmiştir.   AİHS’nin 14. maddesine atıfta bulunmuştur. İlgili maddeye göre:   “Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya   diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi   başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”   Başvuran, oğlunun kaybolmasının, kötü muamele görmesinin, akabinde ölümünün ve   yetkililerin etkili soruşturma yapmamasının, etnik kökeninden kaynaklandığını ileri   sürmüştür.   Hükümet, başvuranın iddialarının gerçek dışı ve asılsız olduğunu ifade etmiştir.   AİHM, başvuranın iddiasını incelemiştir. Ancak, elindeki kanıtlar temelinde bu   maddeye ilişkin hiçbir ihlal tespit edilemeyeceğine karar vermiştir.   Dolayısıyla, AİHS’nin 2. ve 3. maddeleri ile birlikte ele alındığında, 14. madde ihlal   edilmemiştir.   VII.AİHS’NİN 38. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Kabuledilebilirlikten sonraki görüşlerinde, başvuran, AİHM’yi, sorumlu Devlet’in bu   davada AİHM’ye yardımcı olma görevini yerine getirmediğini tespit etmeye davet etmiştir.   Sorumlu Devlet’in, AİHM tarafından 12 Ocak 2005 tarihinde talep edilen kanıt ve bilgiyi   sunmadığını ileri sürmüştür. Başvuran, AİHS’nin 38. maddesine atıfta bulunmuştur. Bu   maddenin ilgili bölümlerine göre:   “1.   Mahkeme,   kendisine   gelen   başvuruyu   kabul   edilebilir   bulduğu   takdirde,   a) Olayları saptamak amacıyla, tarafların temsilcileriyle birlikte başvuruyu incelemeye devam eder ve   gerekirse, ilgili Devletlerin, etkinliği için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacakları bir soruşturma   yapacaktır; …”   Hükümet, AİHM tarafından sorulan sorulara cevap verdiğini ve talep edilen kanıtları   sunduğunu ileri sürmüştür.   AİHM, 12 Ocak 2005 tarihinde Hükümet’ten dört soruya cevap vermesinin ve Cemal   Uçar’ın ölü bulunduğu hapishane koğuşunun fotoğrafları ile videosunu sunmasının talep   edildiğini ve Hükümet’in talep edilen bilgi ve belgeleri 30 Mayıs ve 7 Haziran 2005   tarihlerinde sunduğunu gözlemler. Dolayısıyla, Hükümet’in bu bağlamda AİHS’nin 38 § 1 (a)   maddesindeki yükümlülüklerini yerine getirmediği kanaatinde değildir.   VIII.AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A.Tazminat   Başvuran maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuş, ancak miktarı AİHM’nin   takdirine bırakmıştır.   Hükümet, başvuranın iddia edilen zararı destekleyici hiçbir kanıt sunmadığını ifade   etmiş ve AİHM’den başvuranın taleplerini kabul etmemeye davet etmiştir.   Başvuranın maruz kaldığı iddia edilen maddi tazminata ilişkin olarak, AİHM,   başvuranın, iddiasını destekleyebilecek hiçbir belge ortaya koymadığını gözlemler ve buna   göre bu talebi reddeder.   Manevi tazminata ilişkin olarak, AİHM, AİHS’nin 5 §§ 3., 5., 8. ve 13. maddelerinin   ihlal edildiğini not eder. Eşitlik temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda AİHM başvurana   bu başlık altında 10.500 Euro ödenmesine karar vermiştir.   B.Mahkeme masrafları   Başvuran, İngiltere’deki avukatlarının ücretleri için toplam 8.981,50 Sterlin (yaklaşık   13.171 Euro) talep etmiştir. Ayrıca, Türkiye’deki temsilcilerinden biri olan İ. Sağlam’ın ücreti   için 6.800 YTL (yaklaşık 3.860 Euro) talep etmiştir. Başvuran, avukatlarının ücretlerine   ilişkin taleplerini desteklemek amacıyla detaylı masraf listesi sunmuştur.   Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.   AİHM, gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktar açısından makul olduğu sürece   masrafların ödenmesine karar verecektir (bkz. Sawicka – Polonya, no. 37645/97; § 54, 1 Ekim   2002). AİHM, bu davada, tüm masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığına dair tatmin   olmamıştır. Özellikle, dört farklı avukata ait toplam çalışma saatleri dahil olmak üzere, tüm   bu adli masrafların, gerçekten ve gerektiği için yapıldığının kanıtlanmadığını tespit etmiştir.   Elindeki bilgiler temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda, AİHM, başvurana –   uygulanabilecek her türlü katma değer vergisi hariç – başvuranın İngiltere’deki temsilcilerinin   başvuran tarafından belirtilen hesabına ödenmek üzere, Kürt İnsan Hakları Projesi’ne bağlı   avukatlarının ücretleri için 8.000 Euro mahkeme masrafı ödenmesine karar vermiştir. AİHM,   başvurana ayrıca İ. Sağlam’ın ücreti için 2.500 Euro ödenmesine karar vermiştir.   C.Gecikme faizi   AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar   vermiştir.   BU NEDENLERDEN DOLAYI, AİHM OYBİRLİĞİYLE   1.AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;   2.AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;   3.Başvuranın oğlunun 5 Ekim – 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaybolması bağlamında   AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edilmediğine;   4.Başvuranın oğlunun tutuklu bulunduğu süre bağlamında AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal   edildiğine;   5.Başvuranın oğlunun uzun tutukluluk süresi için tazmin elde etme imkanının olmamasına   ilişkin olarak AİHS’nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiğine;   6.AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edilmediğine;   7. AİHS’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;   8.Başvuranın oğlunun 5 Ekim – 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaybolması ve kötü muamele   görmesi bağlamında AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   9. AİHS’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;   10.AİHS’nin 38. maddesinin ihlal edilmediğine;   11(a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği   tarihten itibaren üç ay içinde   (i)   Başvuranın banka hesabına yatırılmak ve ödeme tarihinde geçerli kur   üzerinden yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere 10.500 Euro (on bin beş yüz   Euro) manevi tazminat;   (ii)   Başvuranın Türkiye’deki temsilcilerinden biri olan İ. Sağlam’ın masrafları için,   başvuranın hesabına yatırılmak ve ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden   yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere 2.500 Euro (iki bin beş yüz Euro);   (iii) Başvuranın İngiltere’deki temsilcilerinin masrafları için, ödeme tarihinde   geçerli olan kur üzerinden Sterlin’e çevrilmek ve başvuranın temsilcilerinin   İngiltere’deki Sterlin banka hesabına yatırılmak üzere 8.000 Euro (sekiz bin   Euro) ve   (iv)   (b)   Yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;   Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre   için Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan   eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İngilizce hazırlanmış, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 11 Nisan   tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. DOLLE   J.-P COSTA   Yazı İşleri Müdürü   Başkan

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło