5264/03

WyrokETPCz2008-10-21ECLI:CE:ECHR:2008:1021JUD000526403

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skarżący doświadczyli nieludzkiego lub poniżającego traktowania podczas transferów więziennych i czy władze krajowe przeprowadziły skuteczne dochodzenie w tej sprawie, zgodnie z art. 3 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał podkreślił, że państwo ma obowiązek wyjaśnić obrażenia odniesione przez osoby znajdujące się pod jego kontrolą. W przypadku trzech skarżących, obrażenia udokumentowane w raportach medycznych, w połączeniu z ich szczególną wrażliwością po wcześniejszych operacjach więziennych, były wystarczające do stwierdzenia naruszenia materialnego art. 3. W odniesieniu do skuteczności dochodzenia, Trybunał stwierdził, że władze krajowe nie przeprowadziły rzetelnego dochodzenia w sprawie zarzutów złego traktowania, ignorując raporty medyczne i nie przesłuchując funkcjonariuszy, co stanowiło naruszenie proceduralnego aspektu art. 3. Trybunał uznał, że nawet w przypadku braku wystarczających dowodów na materialne naruszenie art. 3, istniała 'wiarygodna skarga' wymagająca skutecznego dochodzenia.
Stan faktyczny
Czterech skarżących, Süleyman Gülbahar, Nuri Akalın, Ömer Berber i İdris Yiğit, obywateli Turcji, złożyło skargę dotyczącą złego traktowania podczas transferów więziennych w grudniu 2000 i lipcu 2001 roku, po operacjach w innych więzieniach. Twierdzili, że byli bici, rozbierani i poddawani innym formom przemocy. Skarżący Nuri Akalın twierdził również, że został zgwałcony pałką. Skarżyli się również na brak skutecznego dochodzenia w sprawie tych zarzutów przez władze tureckie.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: - Uznał skargę na podstawie art. 3 za dopuszczalną, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. - Stwierdził brak naruszenia materialnego art. 3 w odniesieniu do Süleymana Gülbahara. - Stwierdził naruszenie materialne art. 3 w odniesieniu do Nuri Akalına, Ömera Berbera i İdrisa Yiğita. - Stwierdził naruszenie proceduralne art. 3 w odniesieniu do wszystkich czterech skarżących. - Zasądził Süleymanowi Gülbaharowi 4 000 EUR z tytułu szkody niemajątkowej. - Zasądził Nuri Akalınowi, Ömerowi Berberowi i İdrisowi Yiğitowi po 10 000 EUR z tytułu szkody niemajątkowej każdemu. - Zasądził łącznie 4 000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków, pomniejszone o 850 EUR pomocy prawnej. - Odrzucił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   OF EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no. 5264/03)   KARAR   STRAZBURG   Ekim 2008   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 5264/03 no’lu davanın nedeni Süleyman Gülbahar,   Nuri Akalın, Ömer Berber ve İdris Yiğit adlı dört Türk vatandaşının (“başvuranlar”) Avrupa   İnsan Hakları Mahkemesi’ne 28 Ağustos 2002 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları   Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuranlar, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından Gülizar Tuncer, Yüksel Can   ve Celal Güngördü tarafından temsil edilmiştir.   OLAYLAR   DAVANIN KOŞULLARI   Başvuranlar sırasıyla 1973, 1977, 1975 ve 1975 doğumludur. Başvurunun yapıldığı tarih   itibariyle birinci başvuran Antakya’da, üçüncü başvuran Adana’da yaşamakta, ikinci ve   dördüncü başvuranlar Kandıra Cezaevi’nde bulunmaktaydı.   Başvuranlar çeşitli tarihlerde yakalandıktan sonra tutuklanıp birinci başvuran hariç   İstanbul Ümraniye Cezaevi’ne konmuş, birinci başvuran ise Gebze Cezaevi’ne konmuştur.   Aralık 2000 tarihinde Ümraniye ve Gebze cezaevlerinin de içinde olduğu bazı   cezaevlerinde bir operasyon yapılmış, operasyonlarda birçok tutuklu öldürülmüş, yüzlercesi   de yaralanmıştır. Operasyondan sonra tutukluların diğer cezaevlerine nakledilmesine karar   verilmiştir.   Mart 2004 tarihli bir iddianameye göre Üsküdar savcısı 19-22 Aralık 2000 tarihleri   arasında cezaevlerinde yürütülen operasyonlarda görev alan toplam 267 güvenlik gücü   mensubunun mahkumların bir bölümüne kötü muamele etmek ve öldürmekten   yargılanmalarını Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi’nden talep etmiştir. İkinci, üçüncü ve   dördüncü başvuranın isimleri kötü muameleye uğrayan 408 mağdur arasında yer almıştır.   A. Birinci başvuran Süleyman Gülbahar’ın aktardığı şekliyle olaylar   Birinci başvuran 27 Temmuz 2001 tarihinde Gebze Cezaevi’nden Kandıra Cezaevi’ne   nakledilmiş, orada bir hücreye alınmadan önce nakil aracında birkaç saat bekletilmiş, hücrede   askerler tarafından çırılçıplak soyulmuş ve iç araması uygulanmış, bu esnada askerler   tarafından yumruklanmıştır. Gardiyanlar tarafından pantalonu inik bir şekilde cezaevi kayıt   işlemlerini yaptırmaya zorlanmış, daha sonra hücresine konmuştur.   Başvuran doktora muayene olmak istemiş ancak doktor, açlık grevinde olduğu için   başvuranı muayene etmemiş, başvuranın “nasıl olsa kendi isteğiyle öleceğini, dolayısıyla   zahmete girmenin anlamsız olduğunu” söylemiştir. Aynı gün sözkonusu doktor düzenlediği   raporda başvuran açlık grevinin 230. gününde olduğu ve fiziksel muayenesinde herhangi bir   bulguya rastlanmadığını belirtmiştir.   Başvuran 15 Ağustos 2001 tarihinde avukatı vasıtasıyla savcılığa şikayette bulunmuş,   şikâyet dilekçesinde gördüğü kötü muameleyi anlatmış, sorumluların tespit edilip   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   yargılanmasını talep etmiştir. Aynı zamanda ayrıntılı bir muayene için Adli Tıp Kurumu’na   sevkini talep etmiştir.   Birinci başvuran 9 Ekim 2001 tarihinde tahliye edilmiştir.   Nisan 2002 tarihinde Kandıra savcısı başvuran ve diğer 42 tutuklunun ortaya attığı   kötü muamele iddiaları ile ilgili takipsizlik kararı vermiştir. Savcı, kararında benzer   şikâyetlerin incelenip mesnetsiz bulunduğu 16 Temmuz 2001 tarihli bir takipsizlik kararına   atıfta bulunmuştur.   Başvuran karara itiraz etmiş, takipsizlik kararının verildiği 16 Temmuz 2001 tarihinde   henüz Kandıra Cezaevi’ne nakledilmemiş olduğunu belirtmiştir. AİHS’nin 3. maddesine   dayanarak dilekçesinde savcının kötü muamele iddiaları hakkında etkili bir soruşturma   yürütmediğini ifade etmiştir.   Başvuranın takipsizlik kararına itirazı 11 Haziran 2002 tarihinde Sakarya Ağır Ceza   Mahkemesi’nde reddedilmiş, savcının kararının “yürürlükteki mevzuata uygun” olduğu   belirtilmiştir.   B. İkinci başvuran Nuri Akalın’ın aktardığı şekliyle olaylar   İkinci başvuran Ümraniye Cezaevi’nden Kandıra F-tipi Cezaevi’ne 22 Aralık 2000   tarihinde nakledilmiş, nakil sırasında araç içinde dövülmüş, konduğu tek kişilik hücrede   soyulmuş, yumruklanmış, tekmelenmiş, falakaya yatırılmış ve copla tecavüz edilmiştir. Bir   doktor tarafından yüzeysel bir muayene yapılmıştır.   Aynı gün hazırlanan doktor raporunda gövdenin sol kısmında ödemli ekimoz ve sırtında   kesikler bulunduğu tespit edilmiştir. Ayrıca ayaklarda kesik ve sıyrıklar bulunduğu   belirtilmiştir.   Kandıra Cezaevi’ne getirilmesinden birkaç gün sonra başvuran savcıya yazılı şikâyette   bulunmuş ve iddialarını dile getirmiştir. Avukatı cezaevi savcısına ikinci bir şikâyette   bulunmuş, müvekkilinin Adli Tıp Kurumu’nda muayene edilmesini talep etmiş, savcı naklin   normal bir şekilde yapıldığını belirtmiştir.   Başvuran copla tecavüz olayı nedeniyle sağlık sorunları yaşamış, bir defasında Kocaeli   Devlet Hastanesi’ne kaldırılmıştır. 25 ve 28 Aralık 2000 tarihlerinde başvuran ve avukatı   tecavüzden mütevellit yaraların bir doktor raporu ile tespit edilmesi amacıyla başvuranın Adli   Tıp Kurumu’na muayeneye götürülmesini talep etmiş, talepler cezaevi savcısı tarafından   reddedilmiştir. Ancak başvuran nihayet 9 Ocak 2001 tarihinde cezaevi revirinde bir adli tabip   tarafından muayene edilmiş, hazırlanan raporda anüste yırtık ve penetrasyon olmadığı,   dokunun zarar görmemiş olduğu belirtilmiştir.   Savcılar başvuranın iddiaları hakkında yargılama yapılmamasına dair üç karar vermiştir.   Kararlarda başvuranın iddialarını destekleyen delil bulunmadığı belirtilmiştir. İkinci başvuran   sözkonusu takipsizlik kararlarına itiraz etmiş, itirazı 27 Şubat 2002 ve 11 Haziran 2002   tarihlerinde, kararların yürürlükteki mevzuata uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   C. Üçüncü başvuran Ömer Berber’in aktardığı şekliyle olaylar   Üçüncü başvuran 22 Aralık 2000 tarihinde Ümraniye Cezaevi’nden Kandıra Cezaevi’ne   nakledilmiş, nakil sırasında cezaevi aracında dövülmüş, soyulmuş, yumruklanmış, hücresine   konulduktan sonra bile saatlerce kötü muamele yapılmıştır. Vücudunun çeşitli yerleri ve   başındaki yaralar 23 Aralık 2000 tarihli doktor raporunda belirtilmiştir.   Üçüncü başvuran 28 Haziran 2001 tarihinde tahliye edilmiş, başvuran tarafından yapılan   şikâyetler 16 Temmuz ve 20 Kasım 2001 tarihlerinde savcı tarafından reddedilmiş, sözkonusu   kararlara yapılan itirazlar da 27 Şubat 2002 tarihinde reddedilmiştir.   D. Dördüncü başvuran İdris Yiğit’in aktardığı şekliyle olaylar   Dördüncü başvuran 22 Aralık 2000 tarihinde Ümraniye Cezaevi’nden Kandıra   Cezaevi’ne nakledilmiş, nakil sırasında cezaevi aracında dövülmüş, cezaevinde soyulmuş ve   dövülmüştür. Hücresine konulduktan sonra bile saatlerce kötü muamele yapılmıştır.   Vücudunun çeşitli yerleri ve başındaki yaralar 23 Aralık 2000 tarihli doktor raporunda   belirtilmiştir.   Başvuran tarafından yapılan şikâyetler 27 Temmuz ve 20 Kasım 2001 tarihlerinde   reddedilmiş, sözkonusu kararlara yapılan itirazlar da 27 Şubat 2002 tarihinde reddedilmiştir.   Başvuran 24 Ocak 2002 tarihinde tahliye edilmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, uğradıkları kötü muamelenin AİHS’nin 3. maddesi bağlamında işkenceye   tekabül ettiğini savunmuşlar, Hükümet iddiayı reddetmiştir.   A. Kabuledilebilirlik   1. İç hukuk yollarının tüketilmesi   Hükümet, başvuranların AİHS’nin 35/1 maddesine aykırı olarak iç hukuk yollarının   tüketilmesi kuralına uymadıklarını savunmuştur. Bu bağlamda 29 Mart 2004 tarihinde   Üsküdar savcısı tarafından başlatılan cezai takibatın halen devam ettiğini ancak başvuranların   AİHM’ye sözkonusu takibatın bitmesini beklemeden başvuru yaptıklarını ifade etmişlerdir.   Hükümet ayrıca başvuranların İçişleri Bakanlığı aleyhine bir dava açmadıklarını   savunmuştur.   Başvuranlar, savcılara resmi şikâyette bulunarak ve sözkonusu savcıların takipsizlik   kararlarına itirazda bulunarak iç hukuk yollarını tükettiklerini öne sürmüşlerdir.   Üsküdar savcısının başlattığı kovuşturmaya ilişkin olarak başvuranlar kovuşturmanın   cezaevlerinden nakledilirken ve nakilden sonra uğradıkları kötü muameleye değil sadece daha   önce bulundukları cezaevlerinde yürütülen operasyonlar sırasında meydana gelen olaylara   ilişkin olduğuna işaret etmişlerdir.   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   İçişleri Bakanlığı aleyhine dava açmamalarına ilişkin olarak başvuranlar iç hukuk   yollarının tüketilmesi yükümlülüklerinin sadece kötü muamelenin sorumlularının belirlenip   cezalandırılmasını mümkün kılacak ivedi ve etkili bir soruşturma sağlayan iç hukuk yollarını   kapsadığını savunmuşlardır. Savcıların, kötü muamele iddialarını soruşturmamalarından   kaynaklanan bir cezai soruşturmanın bulunmayışı nedeniyle idari ya da adli bir mahkemeden   iddialarını soruşturmasını ve sorumluların belirlenmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır.   AİHM Hükümetin belirttiği, 267 güvenlik gücü mensubu aleyhine açılan kovuşturmanın   başvuranların 22 Aralık 2000 ve 27 Temmuz 2001 tarihlerine kadar yattıkları cezaevlerinin de   içinde bulunduğu bazı cezaevlerinde meydana gelen olaylara ilişkin olduğunu gözlemler.   Sözkonusu kovuşturmayı başlatan iddianamede başvuranların kötü muamele iddiaları yer   almamaktadır. Bu şartlar altında AİHM başvuranların, tamamen farklı olaylarla ilgili olan   sözkonusu kovuşturmanın sonucunu beklemelerinin gerekmediği görüşündedir.   Hükümetin başvuranların İçişleri Bakanlığı aleyhine bir dava açmadıkları savına ilişkin   olarak ise AİHM, benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını inceleyip reddetmiş olduğunu   hatırlatır (bkz. özellikle Nevruz Koç – Türkiye, no. 18207/03 ve orada bahsi geçen dava).   AİHM, Hükümetin belirttiği hukuk yolunun sorumluların belirlenip cezalandırılmasından   ziyade tazminat ödenmesini amaçlamış olması nedeniyle bir Sorumlu Devlet’in AİHS’nin 3.   maddesi bağlamındaki yükümlülükleri açısından yeterli sayılamayacağını hatırlatır. AİHM   somut davada yukarıda anılan davadaki tespitlerinden ayrılmasını gerektiren özel bir koşul   görmemektedir.   Somut dava koşullarında AİHM, başvuranların tüketmesi gereken hukuk yolunun, cezai   soruşturma başlatma yetkisi bulunan ulusal mercilere; yani savcılara başvurmak olduğu   kanaatindedir. Başvuranların iddialarını yetkili savcıların dikkatine sunmuş ve sonrasında   sözkonusu savcıların olumsuz kararlarına itiraz etmiş olmaları dikkate alındığında AİHM,   başvuranların iç hukuk yollarının tüketilmesi yükümlülüğüne uyduklarını değerlendirir.   Bu nedenle AİHM, Hükümetin bu konudaki itirazlarını reddeder.   2. Altı ay kuralına uygunluk   Hükümet ayrıca, başvuranların iç hukuk yollarının yetersiz olduğunu savunmuş olmaları   nedeniyle AİHM’ye yapılan başvurunun şikâyet konusu olayların meydana geldiği tarihlerden   itibaren altı ay içinde yapılmış olması gerektiğini savunmuştur. Hükümete göre başvuranlar   altı ay kuralına uymamışlardır çünkü, 22 Aralık 2000 ve 27 Temmuz 2001 tarihlerinde   Kandıra Cezaevi’ne nakledilmişler, ancak başvurularını 28 Ağustos 2002 tarihinde, altı aylık   sürenin geçmesinden sonra yapmışlardır.   AİHM, yukarıda belirtildiği gibi başvuranların savcılara yaptığı şikâyetler ve savcıların   olumsuz kararlarına karşı yaptıkları itirazların AİHS’nin 35/1 maddesi bağlamında tüketilmesi   zorunlu iç hukuk yolları olduğu düşüncesindedir (bkz. mutatis mutandis, Epözdemir –   Türkiye, no. 57039/00). Birinci ve ikinci başvuranlar tarafından yapılan itirazlar 11 Haziran   2002, üçüncü ve dördüncü başvuranlar tarafından yapılanlar ise 27 Şubat 2002 tarihinde   reddedilmiştir. AİHM’ye başvuru, 28 Ağustos 2002 tarihinde, yani altı aylık süre içerisinde   yapılmıştır.   Bu nedenle Hükümetin bu bağlamdaki itirazı da reddedilmelidir.   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik   unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   1. Birinci başvuran Süleyman Gülbahar tarafından yapılan şikâyetler   Hükümet, birinci başvuranın tıbbi muayenesiyle ilgili olarak hazırlanan rapora göre   vücudunda yaralanma bulunmadığını savunmuştur.   Başvuran iddialarında ısrarcı olmuş ve cezaevi doktorunun kendisini muayene etmeyi   reddettiğini ifade etmiştir. Ayrıca Adli Tıp Kurumu’nda muayene edilmesi için elinden gelen   her şeyi yapmış ancak tüm talepleri geri çevrilmiştir.   AİHM, birinci başvuranın kötü muamele iddialarını sadece yetkili mercilere şikâyetinde   değil, aynı zamanda AİHM’ye verdiği ifadesinde de kararlılıkla sürdürdüğünü kaydeder. Ne   var ki Hükümetin de belirttiği gibi 27 Temmuz 2001 tarihinde hazırlanan doktor raporu,   iddialarını desteklememektedir.   Ancak, AİHM 27 Temmuz 2001 tarihli raporun ayrıntıdan yoksun olduğu ve ne   AİHM’nin kötü muameleye ilişkin davaları incelerken düzenli olarak dikkate aldığı, Avrupa   İşkence, İnsanlık Dışı ve Aşağılayıcı Muamele veya Cezanın Önlenmesi Komitesi (AİÖK)   tarafından tavsiye edilen standartları (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Akkoç – Türkiye, no.   22947/93 ve 22948/93) ne İstanbul Protokolünde ortaya konulan ilkeleri (bkz. Batı vd., no.   33097/96 ve 57834/00) yerine getirdiği gerçeğini göz ardı edemez. Bu nedenle AİHM,   sözkonusu doktor raporunun başvuranın kötü muameleye uğradığı iddiasını kanıtlayan ya da   çürüten bir kanıt olarak alınamayacağı kanaatindedir.   Ne var ki birinci başvuranın iddialarını destekleyen başka kanıt bulunmaması nedeniyle   AİHM, iddia edilen kötü muamele bağlamında AİHS’nin 3. maddesinin esas olarak ihlal   edilmediğine karar vermiştir.   2. Diğer üç başvuran tarafından yapılan şikâyetler   Hükümete göre sözkonusu üç başvuranın tıbbi raporlarda belirtilen yaraları AİHS’nin 3.   maddesi bağlamında kötü muamele olarak nitelendirilebilecek kadar ciddi değildir. Hükümet,   görüşlerine destek olarak “en alt düzeydeki şiddet” kavramının açıklandığı AİHM kararlarının   bir bölümüne atıfta bulunmuştur.   İkinci başvuran Nuri Akalın’ın ortaya attığı copla tecavüz iddialarına ilişkin olarak   Hükümet, rektal muayenenin herhangi bir yaralanmayı ortaya çıkarmadığını belirten 9 Ocak   tarihli doktor raporuna dayanmıştır.   Her üç başvuran da kötü muamele iddialarında ısrarcı olmuştur. İkinci başvuran Nuri   Akalın kendisine bir copla tecavüz edildiğini ve yetkililerin, doktora götürülmesini   geciktirmesi nedeniyle tecavüzle oluşan yaraların iyileşip kaybolduğunu savunmuştur.   AİHM, ikinci başvuranın copla tecavüz neticesinde hastalandığı ve Kocaeli Devlet   Hastanesi’ne kaldırılması gerektiği iddiasını dikkate alır. Başvurunun sorumlu Hükümete   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   bildirildiği 14 Kasım 2007 tarihinde taraflar ikinci başvuranın hastanedeki tedavisine ilişkin   belgeleri mahkemeye iletmeleri talep edilmiş ancak ne Hükümet ne başvuran sözkonusu   talebe uymuş ya da belge gönderilmemesinin nedenini açıklamıştır.   Bu eksiklik ışığında ve iddialarını destekleyen kanıtların bulunmayışı karşısında AİHM   ikinci başvuranın copla tecavüz iddiasının yeterince kanıtlanmadığını tespit etmiştir.   Sözkonusu üç başvuranın doktor raporlarında belirtilen yaralanmalarına ilişkin olarak   AİHM, bu yaralanmaların niteliğinin AİHS’nin 3. maddesi bağlamındaki bir kötü muamele   nedeniyle oluştuğunun değerlendirilemeyeceği konusunda Hükümetle aynı görüşte değildir.   Hükümetin de belirttiği üzere AİHM’nin içtihadına göre kötü muamelenin AİHS’nin 3.   maddesi kapsamına girmesi için en alt düzeyde şiddete ulaşması gerekmektedir. Bu en alt   düzeyin tespiti görecelidir: muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı durumlarda,   mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi dava koşullarının tamamına bağlıdır (bkz. en   yakın tarihli, N. – İngiltere [BD], no. 26565/05).   Somut davada sözkonusu üç başvuran yatmakta oldukları cezaevinde geniş çaplı bir   güvenlik operasyonundan kurtulmalarından sadece üç gün sonra Kandıra Cezaevi’ne   nakledilmişlerdir. Operasyon sırasında mahkûm arkadaşlarından bazıları ölmüş veya   yaralanmıştır. Bu nedenle AİHM başvuranların nakil döneminde zaten savunmasız bir   durumda olduğunu ve o sırada maruz kaldıkları kötü muamelenin fiziksel ve ruhsal sağlık   durumlarını kötüleştirdiği kanaatindedir. Nitekim yaralanmaların boyutu tek başına AİHS’nin   3. maddesi kapsamına girecek kadar ciddi bir kötü muameleye maruz kaldıklarını   göstermektedir.   Hükümet, üç başvuranın doktor raporlarında belirtilen yaralanmalarının şahısların devlet   görevlilerinin kontrolünde olduğu sırada oluştuğunu reddetmemiştir. Bu yaralanmalara ilişkin   inandırıcı bir açıklama getirme yükümlülüğü bulunan Hükümetin herhangi bir açıklama   yapmamış olması karşısında (bu bağlamda bkz. Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93)   AİHM, sözkonusu üç başvuran açısından AİHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal edildiğine   hükmeder.   II. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar yetkililerin, kötü muamele iddialarını soruşturmamış ve sorumluları   cezalandırmamış olması nedeniyle AİHS’nin 6. ve 13. maddelerinin ihlal edilmesinden   şikâyetçi olmuşlar, Hükümet iddiayı reddetmiştir.   A. Kabuledilebilirlik   AİHM bu şikâyetlerin sadece AİHS’nin 3. maddesinin usule ilişkin kısmından hareketle   ele alınması gerektiğini ve bu nedenle bunların yukarıda incelenen şikâyetle bağlantılı olması   dolayısıyla kabuledilebilir olarak ilan edilmesi gerektiği kanaatindedir.   B. Esas   Hükümet, savcılar tarafından verilen takipsizlik kararlarına atıfta bulunmuş ve   yetkililerin başvuranların şikâyetlerini alır almaz soruşturma başlattıklarını savunmuştur.   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   Hükümete göre ulusal yetkililerin nihayetinde polis memurlarını yargılamama kararı alması   soruşturmaları etkisiz bir hale getirmemiştir. Soruşturma yapılması sonuca değil, yönteme   dayalı bir yükümlülüktür.   Başvuranlar iddiaları hakkında anlamlı bir soruşturma yürütülmediğini ve yetkililerin   kötü muameleden sorumlu olanların eylemlerini kapatmaya çalıştıklarını savunmuştur.   AİHM, bir bireyin AİHS’nin 3. maddesine aykırı olarak polis ya da devletin diğer   görevlileri tarafından kötü muameleye uğradığına dair savunulabilir bir iddia ortaya attığında   sözkonusu madde hükmünün AİHS’nin 1. maddesinde yer alan, devletin “… kendi yetki alanı   içinde bulunan herkese AİHS’de tanımı yapılan hak ve özgürlükleri tanıması” genel   yükümlülüğü ile birlikte değerlendirildiğinde etkili bir resmi soruşturmanın yapılmasını   zımnen gerektirdiğini hatırlatır.   Etkili bir soruşturmanın yöntemi dava koşullarına göre değişiklik gösterebilir ancak her   durumda soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte   olmalıdır (bkz. diğer kararlar yanında Assenov vd. – Bulgaristan, Raporlar 1998-VIII).   Somut davada AİHM ikinci, üçüncü ve dördüncü başvuranın AİHS’nin 3. maddesine   aykırı olarak kötü muameleye tâbi tutulduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla bu başvuranların   sözkonusu madde hükümlerine göre savunulabilir iddiaları vardır.   Ancak delil bulunmayışı nedeniyle AİHM birinci başvuranın kötü muameleye   uğradığını tespit etmemiştir. Ne var ki bu durum, daha önceki davalarda da hükmedildiği gibi   sözkonusu başvuranın şikâyetini soruşturma pozitif yükümlülüğü kapsamında 3. madde ile   ilgili “savunulabilir” bir iddia olmaktan çıkarmaz (bkz. Yaşa – Türkiye, Raporlar 1998-VI).   AİHM bu sonuca varırken başvuranın hem ulusal yetkililere başvurduğunda hem AİHM’ye   verdiği ifadesinde birinci başvuranın iddialarının tutarlılığını özellikle dikkate almıştır.   Başvurunun duyurulduğu tarihte, başvuranların kötü muamele şikâyetlerine ilişkin etkili   bir resmi soruşturma yapılıp yapılmadığına açıklık getirmesi sorumlu Hükümetten talep   edilmiştir. Sözkonusu soruya verecekleri cevabı destekleyecek belgeye dayalı delilleri ibraz   etmeleri de Hükümetten istenmiştir. Ancak Hükümetin AİHM’ye sunduğu belgeler yukarıda   bahsedilen doktor raporları ve savcıların verdiği takipsizlik kararlarından ibarettir.   Sözkonusu kararlara göre savcılar, iddiaların asılsız ve delillerle desteklenmemiş olduğu   kanaatine vardıkları için kötü muamele iddialarını soruşturmamaya ve hiçbir güvenlik gücü   mensubu hakkında işlem yapmamaya karar vermişlerdir. AİHM, kararların verildiği tarihte üç   başvuranın yaralarını belirten doktor raporlarının savcıların elinde olduğunu gözlemler. Bu   duruma rağmen kararlarda yaralanmalara değinilmemiş ve yaraların nasıl oluştuğu   soruşturulmamıştır.   Ayrıca sözkonusu kararlarda herhangi bir güvenlik gücü mensubunun başvuranların   iddiaları bağlamında yetkililer tarafından sorgulanıp sorgulanmadığı bilgisi bulunmamaktadır.   Birinci başvuranın tıbbi delillerle desteklenmeyen, ancak yine de savunulabilir kötü   muamele iddialarına ilişkin olarak AİHM soruşturma yapan mercilerin şahsın iddialarının   doğru olup olmadığını tespit etmek amacıyla kendisini sorgulamayı düşünmemiş olduklarını   gözlemler.   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   Bu nedenle yukarıda belirtilenler ışığında başvuranların iddiaları hakkında ulusal   düzeyde bir soruşturma yapılmadığı görülmektedir. Dolayısıyla dört başvuran açısından   AİHS’nin 3. maddesi usulen ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 6/2 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar AİHS’nin 6/2 maddesine dayanarak masumiyet karinesine aykırı şekilde   terörist gibi muamele görmelerinden ve siyasi görüşleri nedeniyle yukarıda açıklanan kötü   muamelelere tâbi tutulmalarından şikâyetçi olmuşlardır.   AİHM, kendisine sunulan delillerin incelemesinden sözkonusu hükme dair herhangi bir   ihlal tespit etmemiştir. Başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve AİHS’nin 35.   maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca kabuledilemez olarak ilan edilmelidir.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesine göre:   “AİHM işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   İkinci başvuran Nuri Akalın 40,000 Euro, kalan üç başvuranın her biri 25,000 Euro   manevi tazminat talep etmiştir.   Hükümet, talep edilen miktarların aşırı olduğunu savunmuştur.   Yukarıda tespit edilen ihlaller ışığında AİHM birinci başvuran Süleyman Gülbahar’a   4,000, diğer üç başvuranın her birine ise 10,000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun   bulmaktadır.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar, kendilerini ulusal mahkemeler ve AİHM önünde temsil eden avukatların   ücretlerine karşılık olarak 9,870 Euro talep etmişlerdir. Ayrıca posta, kırtasiye ve tercüme   giderleri için 165 Euro talep etmişlerdir. Başvuranlar, taleplerini desteklemek üzere yasal   temsilcilerinin çalışma programlarını ibraz etmişlerdir. Buna göre avukatlar, başvuranlarla   cezaevinde yapılan görüşmeler, AİHM içtihadının araştırılması, başvuru formları ve   görüşlerin hazırlanması ve AİHM ile yapılan yazışmalarda toplam 98 saat çalışmışlardır.   Hükümet, talep edilen miktarların aşırı olduğu ve delillerle desteklenmediği görüşünü   savunmuştur.   AİHM’nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için   yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır.   Sözkonusu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulundurarak AİHM,   GÜLBAHAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE KARARI   tüm masraf ve harcamalar için dört başvurana ortaklaşa, iki başvuranın Avrupa Konseyi’nden   aldıkları 850 Euro’luk adli yardım düşülmek üzere, 4,000 Euro ödenmesini uygun   bulmaktadır.   C. Gecikme faizi   AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine   uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar   vermiştir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. AİHS’nin 3. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının   ise kabuledilemez olduğuna;   2. Başvuran Süleyman Gülbahar açısından AİHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal   edilmediğine;   3. Başvuranlar Nuri Akalın, Ömer Berber ve İdris Yiğit bakımından AİHS’nin 3. maddesinin   esastan ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 3. maddesinin tüm başvuranlar açısından usulen ihlal edildiğine;   5. (a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği   tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk   Lirası’na çevrilerek, miktarlara uygulanabilecek her tür vergi dahil olmak üzere:   (i) birinci başvuran Süleyman Gülbahar’a 4,000 Euro (dört bin Euro) manevi tazminat;   (ii) diğer üç başvuranın her birine 10,000 Euro (on bin Euro) manevi tazminat;   (iii) adli yardım olarak ödenen 850 Euro (sekiz yüz elli Euro) düşülmek üzere   başvuranların tamamına ortaklaşa 4,000 Euro (dört bin Euro) yargılama masraf ve   giderleri ödemesine;   (b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa   Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle   elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragrafları uyarınca 21 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło