53147/99

WyrokETPCz2005-02-03ECLI:CE:ECHR:2005:0203JUD005314799

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy użycie siły przez funkcjonariuszy żandarmerii wobec skarżących, skutkujące obrażeniami, stanowiło nieludzkie lub poniżające traktowanie w rozumieniu art. 3 Konwencji? Czy dochodzenie przeprowadzone przez władze krajowe w sprawie zarzucanego złego traktowania było skutecznym środkiem odwoławczym zgodnie z art. 13 Konwencji? Czy doszło do dyskryminacji w dochodzeniu w rozumieniu art. 14 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia odniesione przez skarżących (z wyjątkiem Sevgi Kaya) były wynikiem użycia siły przez funkcjonariuszy żandarmerii. Odrzucił argument rządu, że użycie siły było uzasadnione agresywnym zachowaniem skarżących, podkreślając, że skarżący byli skuci kajdankami i nieuzbrojeni, a użyta siła była nieproporcjonalna do jakiegokolwiek zagrożenia. W kwestii art. 13, Trybunał stwierdził, że dochodzenie było nieskuteczne, ponieważ prokurator uznał się za niewłaściwego, przekazując sprawę organom administracyjnym. Dochodzenie administracyjne było prowadzone przez oficera żandarmerii z tej samej jednostki co oskarżeni, a skarżącym odmówiono dostępu do akt i możliwości przedstawienia swoich argumentów, co podważyło niezależność i skuteczność postępowania.
Stan faktyczny
Skarżący, obywatele tureccy, zostali aresztowani w 1996 roku pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji. W lutym i marcu 1996 roku twierdzili, że byli źle traktowani w areszcie. 7 lipca 1997 roku, podczas transportu do sądu jako świadkowie w sprawie przeciwko policjantom o złe traktowanie, doszło do konfrontacji między nimi (skutymi kajdankami) a funkcjonariuszami żandarmerii, w wyniku której większość skarżących odniosła obrażenia. Złożyli skargi na żandarmerię, ale prokurator uznał się za niewłaściwego, a dochodzenie administracyjne prowadzone przez oficera żandarmerii nie doprowadziło do postawienia zarzutów. Równocześnie, przeciwko skarżącym wszczęto postępowanie karne za stawianie oporu funkcjonariuszom publicznym, które zostało zawieszone.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w odniesieniu do Zülcihan Şahin, Arzu Kemanoğlu, Devrim Öktem, Özgür Öktem, Sinan Kaya, İsmail Altun, Müştak Erhan İl, Okan Kablan i Bülent Gedik. 2. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji w odniesieniu do Zülcihan Şahin, Arzu Kemanoğlu, Devrim Öktem, Özgür Öktem, Sinan Kaya, İsmail Altun, Müştak Erhan İl, Okan Kablan i Bülent Gedik. 3. Stwierdza brak naruszenia art. 3 i 13 Konwencji w odniesieniu do Sevgi Kaya. 4. Stwierdza brak naruszenia art. 14 Konwencji w związku z art. 3 i 13. 5. Zasądza na rzecz Özgür Öktem, Müştak Erhan İl, Okan Kablan, Zülcihan Şahin i Devrim Öktem po 15 000 Euro, a na rzecz Bülent Gedik, Sinan Kaya, İsmail Altun i Arzu Kemanoğlu po 10 000 Euro tytułem szkody materialnej i niematerialnej. 6. Zasądza na rzecz skarżących (z wyjątkiem Sevgi Kaya) łącznie 10 000 Euro tytułem kosztów i wydatków. 7. Oddala pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   Zülcihan Şahin ve Diğerleri- TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:53147/99)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   ŞUBAT 2005   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve 53147/99 başvuru no’lu davanın nedeni Türk   vatandaşı Zülcihan Şahin, Sevgi Kaya, Arzu Kemanoğlu, Özgür Öktem, Devrim Öktem,   Sinan Kaya, İsmail Altun, Müştak Erhan İl, Okan Kablan ve Bülent Gedik’in (başvuranlar)   Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na 14 Ekim 1997 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel   Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatları G. Tuncer, I. Ergün, S. Akat, G. Alpul, S. Demir ve   O. Demir tarafından temsil edilmektedirler.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   OLAYLAR   DAVA KOŞULLARI   Başvuranlar İstanbul’da ikamet etmektedirler. Zülcihan Şahin 1977, Sevgi Kaya 1980, Arzu   Kemanoğlu 1972, Devrim Öktem 1975, Bülent Gedik 1974, Müştak Erhan İl 1971, Özgür   Öktem 1976, Sinan Kaya 1978, İsmail Altun 1974 ve Okan Kablan 1980 doğumludur.   A. 7 Temmuz 1997 tarihli Olay   İstanbul Polisi, 1996 yılı Şubat ve Mart aylarında, yasadışı örgüt TKEP/L’ye (Komünist İşçi   Partisi/Leninist) karşı operasyon düzenlemiş ve operasyon sonucunda başvuranlar, İstanbul   Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından yakalanarak gözaltına alınmıştır.   Başvuranlar, 5 Mart 1996 tarihinde, gözaltına alındıkları sırada kötü muameleye maruz   kaldıklarını savunarak, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na gözaltına alınmalarından sorumlu   polisler aleyhinde şikayette bulunmuşlardır.   Aynı zamanda 10 Nisan 1996 tarihinde, başvuranlar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı   kısmen veya tamamen değiştirme girişiminde bulunmakla suçlanmış ve İstanbul Devlet   Güvenlik Mahkemesi (DGM) önünde Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 146 ve 168§2 maddeleri   gereğince Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne darbe yapmak veya meclisin görevlerini yerine   getirmesini şiddet kullanarak engellemekten ve silahlı çete üyesi olmaktan haklarında   kovuşturma açılmıştır.   İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, 4 Mart 1997 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi   önünde, TCK’nın 243. maddesine (itiraf ettirmek için kötü muamelede bulunma) dayanarak   Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı beş polis aleyhinde ceza davası açmıştır.   Sevgi Kaya dışında diğer tutuklu bulunan başvuranlar, 7 Temmuz 1997 tarihinde, beş polis   aleyhinde açılan ceza davası çerçevesinde, şikayetçi olarak tanıklık yapmaları için duruşma   salonuna getirilmişlerdir. İstanbul Adliye Sarayı’na gelişlerinde elleri kelepçeli başvuranlar   ile gözetimlerinden sorumlu güvenlik görevlileri arasında çatışma meydana gelmiştir.   Aynı gün tutukluların gözetiminden sorumlu jandarmalar tutanak tutmuşlardır.   Aynı gün tutukluların aileleri de tutanak düzenlemişlerdir.   Yine o gün Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan duruşmada, duruşma tutanağı düzenlemiştir.   Bu duruşmanın sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi olay tutanağını Cumhuriyet Başsavcısı’na   iletmiş ve başvuranların tıbbi muayenelerinin yapılmasına yönelik talebi hakkında karara   varmaya davet etmiştir.   Yine aynı gün, Sevgi Kaya dışındaki diğer başvuranlar, Bayrampaşa Cezaevi tabibi tarafından   muayene edilmişlerdir.   Tıbbi muayenenin ardından saat 16:45’de, cezaevi tabibi O. Kablan’ın, hastanenin acil   servisine kaldırılması yönünde talimat vermiştir. Tabip ayrıca, nihai adli tıp raporunun   düzenlenmesinin uygun olacağına kanaat getirmiştir.   Cumhuriyet Başsavcısı, 8 Temmuz 1997 tarihinde, İstanbul Cezaevi Müdürü’nden, nihai   sağlık raporunun düzenlenmesi amacıyla başvuranların adli tıp servisine getirilmesini   istemiştir.   Eyüp Adli Tıp Kurumu tabibi, 11 Temmuz 1997 tarihinde, B. Gedik’in sağlık durumu   hakkında sağlık raporu düzenlemiş ve yaralarını gözönünde bulundurarak bir gün iş   göremeyeceği sonucuna varmıştır. Adli tabip, Z. Şahin ve D. Öktem’i de muayene etmiş ve   yaralarını gözönünde bulundurarak, her birinin beş gün iş göremeyeceği sonucuna varmıştır.   Adli tabip, 14 Temmuz 1997 tarihinde, Ö. Öktem, M. Erhan İl, O. Kablan ve Sinan Kaya’nın   sağlık durumlarıyla ilgili dört sağlık raporu düzenlemiştir. Adli tabip, sağlık raporlarının her   birinde, jandarmalar yanlarında bulunduğu sürece muayene edilmeyi reddetmelerinden dolayı   ilgili kişileri dinleyemediğinin altını çizmiştir. Tabip, Bayrampaşa Cezaevi tabibinin, 7   Temmuz 1997 tarihinde yaptığı tıbbi saptamaları gözönünde bulundurarak bir sonuca   vardığını belirtmiştir. Bu raporların sonucunda, Ö. Öktem ve M. Erhan İl hakkında her biri   için yedi gün ve O. Kablan’a on gün iş göremezlik belgesi verilmiştir. Sinan Kaya’nın sağlık   durumu iş göremezlik belgesi almasını gerektirmemekteydi.   İstanbul Cezaevi Müdürü, 28 Ağustos 1997 tarihinde, bu şekilde düzenlenen adli tıp uzmanı   raporlarını Cumhuriyet Başsavcısı’na iletmiştir. Başvuran Kemanoğlu, benzeri bir muayeneyi   istememiştir. Son olarak İstanbul Cezaevi Müdürü, Sevgi Kaya’nın adının cezaevi   kayıtlarında geçmediğini belirtmiştir.   B. Kötü Muamele Şikayeti   Başvuranlar, 21 Ağustos 1997 tarihinde, ihtilaf konusu olaylara iştirak eden jandarmalar   aleyhinde şikayetçi olmuşlardır.   İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, suçun, görevlerini ifa eden güvenlik güçleri tarafından   işlenmesinden dolayı şikayeti esastan incelemek için yetkisiz olduğunu bildirmiş ve devlet   memurları hakkında kovuşturma yapılmasına ilişkin kanun gereğince, soruşturma dosyasını   İstanbul İl İdare Komitesi’ne göndermiştir. Bu karar başvuranlara tebliğ edilmemiştir.   İstanbul Bölge Vali Yardımcısı, 18 Eylül 1997 tarihinde, İstanbul Jandarması’na,   başvuranların şikayetini soruşturacak bir müfettişin atanmasını istediğini belirten bir yazı   göndermiştir.   Ekim 1997 tarihinde, Albay A. Işıltan müfettiş tayin edilmiştir.   Müfettiş olarak tayin edilmeden önce A. Işıltan, 14 Eylül 1997 tarihinde, dava konusu   olaylara iştirak eden beş jandarmanın ifadelerini almıştır.   Yine aynı gün, müfettiş Işıltan, raporunu sunmuş ve kanunun öngördüğü sınırlar çerçevesinde   görevlerini yerine getirmiş olan jandarmalar hakkında kovuşturma başlatmaya gerek olmadığı   sonucuna varmıştır.   İdari soruşturma sırasında, tanıkları sorgulama veya olaylar hakkındaki kendi yorumlarını   sunma fırsatı bulamayan başvuranlar, dosyaya ulaşamamıştır.   Hükümet, bu idari soruşturmanın akıbeti hakkında hiçbir bilgi vermemiştir.   C. Güvenlik güçlerine karşı koydukları gerekçesiyle başvuranlar aleyhine başlatılan   cezai muhakeme usulü   Cumhuriyet Başsavcısı, 12 Kasım 1997 tarihinde, başvuranlar Şahin, Kablan, Erhan İl, Sinan   Kaya, Altun ve Ö.Öktem’in ifadelerini almıştır. Başvuranlar, slogan attıklarını kabul etmemiş   ancak, ailelerine el salladıkları sırada dövüldüklerini belirtmişlerdir.   Cumhuriyet Başsavcısı dava konusu sürtüşmelere karışan üç jandarmayı da dinlemiştir.   Jandarmalar, duruşma salonuna götürülürken zafer işareti yapan ve bulundukları yöne doğru   hakaret dolu sloganlar atan başvuranlar aleyhinde şikayetçi olduklarını belirtmişlerdir.   Jandarmalar arasında bulunan Naif Baz, askerlere, kaçmalarını önlemek amacıyla,   başvuranları kollarından tutmalarını emrettiğini, bunun da başvuranların vücudunda   morarmalara neden olabileceğini belirtmiştir.   Cumhuriyet Başsavcısı, 13 Kasım 1997 tarihinde, dava konusu olaylara karışan iki   jandarmayı da dinlemiştir. Jandarmalar, başvuranlara vurmadıklarını belirterek, başvuranlar   aleyhinde şikayetçi olacaklarını bildirmişlerdir. Jandarmalar sadece, duruşma salonuna   götürülen başvuranların zafer işareti yapmalarını engellemek istediklerini, bunun üzerine,   başvuranların, bulundukları yöne doğru hakaret dolu sloganlar attıklarını savunmuşlardır.   Cumhuriyet Başsavcısı, 12 Aralık 1997 tarihinde, B. Gedik ve D. Öktem’in ifadelerini   almıştır. Sözkonusu kişiler, slogan atmadıklarını veya jandarmalar aleyhine hakarette   bulunmadıklarını ve geçerli bir neden olmaksızın dövüldüklerini belirtmişlerdir.   Cumhuriyet Başsavcısı, 16 Şubat 1999 tarihinde, aralarında başvuranların da bulunduğu on üç   kişiyi suçlamış ve İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava konusu olaylar nedeniyle kamu   görevlisine hakaret etmek ve karşı koymaktan cezaya çarptırılmalarını istemiştir.   Asliye Ceza Mahkemesi, 30 Haziran 1999 tarihinde, sanıkların savunmalarını dinlemiştir.   Sanıklar itham edildikleri olaylara itiraz etmiş ve dava koşullarında, mağdur olarak   değerlendirilmeleri gerektiğini savunmuşlardır. Asliye Ceza Mahkemesi, 7 Temmuz 1997   tarihinde, olaylar hakkında tutanak tutmuş olan başvuranların yakınlarını da dinlemiştir.   Başvuranların yakınları, bu tutanakta yer aldığı şekliyle olayları onaylamışlardır.   Bu vesileyle dinlenilen başvuran Sevgi Kaya, dava konusu olayların geçtiği gün tutuklu   olmadığını ve sözkonusu atışmalar sırasında olay yerinde bulunmadığını belirtmiştir.   Asliye Ceza Mahkemesi, 2 Şubat 2000 tarihinde, başvuran Altun’un savunmasını dinlemiştir.   Başvuran Altun, itham edildiği olayları reddetmiş ve mevcut jandarma sayısı gözönünde   bulundurulduğunda ve ellerinin kelepçeli olmasından dolayı hiçbir şekilde jandarmalara karşı   koyamayacaklarının altını çizmiştir.   Asliye Ceza Mahkemesi, 26 Mart 2001 tarihinde, 4616 sayılı Kanun uygulanarak davanın beş   yıl ertelenmesine karar vermiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, şikayetçi olarak ifade vermek amacıyla duruşma salonuna götürülürken,   güvenlik güçleri tarafından bilinçli olarak ve hiçbir yasal gerekçe olmadan Adliye Sarayı   salonunda dövüldüklerini iddia etmişlerdir. Başvuranlar, AİHS’nin 3. maddesini ileri   sürmüşlerdir.   Hükümet, başvuranların iddialarına itiraz etmiş ve güvenlik güçlerinin, tutukluların   sataşmalarının ardından kaçmalarını önlemek amacıyla güç kullandıklarını savunmuştur.   Güvenlik güçlerinin güce başvurması yasal olup, kanuna uygun ve ayaklanmayı önleme   amaçlı olduğu sürece kesinlikle gereklidir. Ayrıca, bu müdahale, deneyimli görevliler   tarafından yapılmış ve hiçbir şekilde başvuranların haklarını çiğnememiştir.   AİHM, özellikle Hükümet’in adli ve idari soruşturma hakkında sunduğu belgeler ile tarafların   sunduğu görüşler gibi dava dosyasına konulan belgeler ışığında ortaya çıkan soruları   inceleyecektir.   Bu bağlamda AİHM, öncelikle 3. madde alanına girmesi için kötü muamelelerin asgari bir   ciddiyet seviyesine ulaşması gerektiğini hatırlatmıştır. Asgari seviye hakkında yapılacak   değerlendirilme özü bakımından görecelidir; bu değerlendirme davaya özgü koşulların   tümüne bağlıdır. Bir kimse özgürlüğünden yoksun bırakıldığında veya genel olarak güvenlik   güçlerine bağlı görevlilerle karşı karşıya kaldığında, davranışları fiziksel güce başvurmayı   gerektirmese bile kendisine karşı fiziksel güç kullanılması, insan onuruna zarar vermekte ve   prensip olarak 3. maddenin güvence altına aldığı hakkın ihlalini oluşturmaktadır (Özellikle 9   Haziran 1998 tarihli Tekin-Türkiye kararı, 1998-IV, §§ 52 ve 53 ve Labita İtalya, no:   26772/95, § 120, 2000-IV).   1. Sevgi Kaya hakkında   AİHM, 7 Temmuz 1997 tarihinde, İstanbul Adliye Sarayı’nda meydana gelen ve tutuklularla   güvenlik güçlerini karşı karşıya getiren sürtüşmelerin gerçekliğine kimse itiraz etmese de,   dosyadan, Kaya’nın bu kişilerin tarafını tuttuğu ve de bu olay sırasında adliye sarayının   salonunda bulunduğu ortaya çıkmamaktadır. Ayrıca Kaya, mağduru olduğu kötü muamele   hakkında hiçbir açıklama yapmamakta ve daha fazla da desteklemek için delil başlangıcını   sunmamaktadır. Buradan yola çıkarak AİHM, ilgilinin iddia edilen kötü muameleye maruz   kaldığına dair makul şüpheye neden olabilecek hiçbir unsura sahip değildir.   Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, Sevgi Kaya konusunda, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal   edilmediği sonucuna varmıştır.   2. Diğer başvuranlar hakkında   AİHM, dava konusu olayların geçtiği gün düzenlenen sağlık raporlarının, başvuranların   vücutlarının değişik bölgelerinde bir çok yara izi ve morluk tespit edildiğini doğrular nitelikte   olduğunu belirtmektedir.   Birkaç gün sonra, A. Kemanoğlu ve İ. Altun dışındaki diğer başvuranlara ilişkin adli tıp   uzman raporlarında, yaralarının ciddiyeti ve sağlık durumları gözönünde bulundurulduğunda,   B. Gedik için bir gün, Z. Şahin ve D. Öktem için beş gün, Ö. Öktem ve M. Erhan İl için yedi   gün ve O. Kablan için on gün iş göremeyecekleri sonucuna varılmaktadır.   AİHM, Hükümet’in, başvuranların gözetiminden sorumlu güvenlik görevlilerinin bu yaralara   neden olduğuna, itiraz etmediğini belirtmektedir. Ancak Hükümet’e göre, bu durumda,   kaçmaya teşebbüs eden ilgili kişilerin agresif tutumları ve mevcut kalabalığı adliye sarayının   salonunda tutma gerekliliği güce başvurulmasını haklı kılmaktadır.   Dolayısıyla, bu durumda kullanılan gücün orantılı olup olmadığını araştırmak, AİHM’nin   üzerine düşen bir görevdir. Bu bağlamda, AİHM, yol açılan yaralara ve hangi şartlarda   meydana geldiklerine özel bir önem vermektedir (R.L. ve M.-J.D.-Fransa, no: 44568/98, § 68,   Mayıs 2004).   AİHM, güvenlik güçlerinin, başlangıçta başvuranların olay yerinde bulunan aile fertlerine ve   basın mensuplarına zafer işareti yapmalarını ve slogan atmalarını engellemek için müdahalede   bulunduklarını belirtmektedir.   Oysa o dönemde, başvuranlar tutuklu olmakla beraber işkence ve kötü muamele gerekçesiyle   polis memurları aleyhinde, kendileri tarafından açılan davaya şikayetçi olarak katılacaklardı.   Öneminden dolayı bu dava, basını harekete geçirmiştir. Hükümet’in de vurguladığı gibi, olay   yeri ile başvuranların gözetimi ve güvenliği, deneyimli görevlilere teslim edilmiştir. Ayrıca,   başvuranların elleri kelepçeli olup silahtan yoksundu, dolayısıyla güvenliklerinden sorumlu   görevliler için tehdit oluşturmamaktaydı.   Ayrıca AİHM, başvuranların, kendi güvenliklerinden sorumlu güvenlik görevlilerine karşı   agresif tutum sergilediklerine yönelik Hükümet’in iddiasının, sadece sözkonusu güvenlik   güçlerinin verdikleri ifadelere dayandığını not etmektedir. Oysa AİHM, mağdurların   ailelerinin, ulusal mercilerin idari soruşturma sırasında kendilerini dinlemedikleri yönünde,   karşıt yönde yaptıkları tanıklığı görmezlikten gelemez.   Bu bağlamda, başvuranların tutumları güce başvurmayı haklı gösterse bile, AİHM, dava   koşullarını gözönünde bulundurarak kullanılan gücün orantılı olmadığına ikna olmuştur.   AİHM, özellikle başvuranların vücutlarında saptanan yaraların sayısının ve ciddiyetinin,   başvuranların tutumunun gerekli kıldığı güç kullanımına tekabül edemeyeceğini   belirtmektedir (Selmouni-Fransa, no: 25803/94, § 99, 1999-V, Rehbock-Slovenya, no:   29462/95, § 76-77, 2000-XII ve sözüedilen R.L. ve M.J.D., § 72-73).   Bundan dolayı AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, ulusal mahkemeler önünde mevcut başvurudan faydalanamadıklarını iddia   etmektedirler. Başvuranlar, adli organların, hukukçulardan oluşmayan, yürütme gücüne bağlı   ve dolayısıyla AİHS’nin 13. maddesinin gerekliliklerini yerine getiremeyecek bir idari organ   lehinde yetkisiz olmasını şikayet etmektedirler.   Hükümet, başvuranların iddialarını reddederek Jandarma Komutanlığı’nın etkililik kriterini   yerine getiren bir soruşturma yaptığını savunmuştur.   AİHM, 3. madde hakkında Sevgi Kaya’yla ilgili vardığı sonuç gözönünde   bulundurulduğunda, şikayetinin “savunulabilir” olarak değerlendirilemeyeceğini   saptamaktadır. Dolayısıyla, bu başvuran konusunda, 13. maddesinin ihlalinin bulunmadığı   sonucuna varmaktadır.   Diğer başvuranlarla ilgili olarak AİHM, Savunmacı Devlet’in, 3. madde bağlamında sorumlu   olduğuna hükmetmiştir. Sözkonusu başvuranların ifade ettiği şikayet, 13. madde gereğince   “savunulabilir”dir. Böylelikle, mercilerin, bu hükmün getirdiği gerekliliklere cevap veren,   etkili soruşturma açma ve yürütme zorunluluğu bulunmaktaydı (Bkz. özellikle Batı ve   diğerleri-Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00, §§ 133-137, 3 Haziran 2004).   Bu durumda AİHM, Cumhuriyet Başsavcısı’nın ihtilaf konusu olayları –bu olaylar, devlet   görevlilerinin görevlerini yerine getirmesi sonucunda meydana gelmiştir- görmek için yetkisiz   olduğuna kanaat getirdiğini ve dosyayı valiliğe bağlı yetkili mercilere ilettiğini belirtmektedir.   Daha sonra AİHM, başvurulan idari mercilerin soruşturma yürütmüş olduğunu ortaya   koymaktadır. Ancak, geriye, soruşturmanın nasıl bir özenle yürütüldüğünü, yani “etkililik”   niteliğini değerlendirmek kalmaktadır.   Bu bağlamda AİHM, AİHS’nin 3 ve 13. maddelerinin gerektirdiği gibi, ilgili idari organların   bağımsız bir soruşturma yürütme kapasitesi konusunda ciddi şüphelerinin olduğunu dile   getirdiğini hatırlatmaktadır (Bkz. özellikle, Oğur-Türkiye, no: 21594/93, § 91, 1999-III ve   Mehmet Emin Yüksel-Türkiye, no: 40154/98, § 40, 20 Temmuz 2004). Sonuç itibariyle AİHM,   valiliğin soruşturmayı yürütmekle görevlendirdiği müfettiş A. Işilta’nın, Jandarma Albay’ı   olduğunu, böylece haklarında soruşturma yürüttüğü görevlilerle aynı birliğe mensup olduğunu   ve bu nedenle onlarla aynı hiyerarşik düzene bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.   İlgili güvenlik güçleri hakkında, kovuşturmanın yürütülüp yürütülemeyeceğine dair karar   verme görevi bulunan idari komite ise, kaymakamlığın yüksek mevkideki memurlarından   oluşmaktaydı ve idari olarak yerel polisten sorumlu kaymakam, bu komiteye başkanlık   etmekteydi.   Ayrıca başvuranlar, Cumhuriyet Başsavcısı’nın aldığı yetkisizlik kararının kendilerine tebliğ   edilmediğini, bunun da kendilerini itiraz etme olanağından yoksun bıraktığını   vurgulamışlardır. Sonuç itibariyle, idari soruşturma sırasında şikayetçilerin dosyaya   ulaşamadığını, tanıkları sorgulamak veya olaylara ilişkin kendi yorumlarını sunmak için   hiçbir olanaklarının bulunmadığını not etmek gerekir.   Sonuç olarak, bu konuda yürütülen soruşturmanın, etkili ve dava konusu olayların   sorumlularının tespit edilmesine ve cezalandırılmasına sevk edecek nitelikte olduğu   söylenemez. Dolayısıyla AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   III. 3 VE 13. MADDELERİ İLE BERABER 14. MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ   İDDİASI   Başvuranlar, siyasi görüşlerinden dolayı şikayetlerinin derinlemesine incelenmediğini ileri   sürmüşlerdir. Başvuranlar, bu durumda, AİHS’nin 3 ve 13. maddeleriyle beraber 14.   maddesinin ihlal edildiğini düşünmektedirler.   AİHM, başvuranların şikayetlerine dayanak olarak sundukları unsurların, şikayetlerine ilişkin   yapılan soruşturmanın siyasi görüşleri nedeniyle rafa kaldırıldığına dair iddialarını   desteklemediğini belirtmektedir.   Bu bağlamda AİHS’nin ihlali bulunmamaktadır.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   AİHS’nin 41. maddesi gereğince,   A. Tazminat   Başvuranlar, her birinin, 100.000 Euro tutarında manevi ve 50.000 Euro maddi zarara   uğradığını iddia etmişlerdir.   Hükümet, AİHM’yi bu talepleri reddetmeye davet eder, zira sözkonusu talepler dayanaktan   yoksun ve de aşırıdır.   Başvuranların yaralarının ciddiyeti ve özellikle doktorların verdiği işgöremezlik raporları   gözönünde bulundurulduğunda, AİHM, cismani ve manevi tazminat adı altında aşağıdaki   miktarların başvuranlara verilmesi kararı almıştır: Özgür Öktem, Müştak Erhan İl, Okan   Kablan, Zülcihan Şahin ve Devrim Öktem adlı başvuranların her birine 15.000 Euro ve Bülent   Gedik, Sinan Kaya, İsmail Altun ve Arzu Kemanoğlu adlı başvuranların her birine 10.000   Euro.   B. Masraf ve Harcamalar   Ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapılan masraf ve harcamalar için başvuranların her biri   mahkeme masrafı adı altında 5.000 Euro ve avukat ücreti olarak 10.000 Euro istemişlerdir.   Hükümet istenilen miktarların aşırı olduğu kanaatindedir.   AİHM’nin süregelen içtihadına göre, 41. madde bağlamında yapılan masraf ve harcamaların   karşılanması, bu masrafların gerçekliğinin, gerekliliğinin ve ayrıca oranlarının makul   niteliğinin ortaya konulduğunun önceden varsayılmasına dayanır. Ayrıca yapılan adli   masraflar, sadece saptanmış olan ihlalle ilgili olduğu sürece karşılanmaktadır (Beyeler-İtalya   (dostane çözüm), no: 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).   AİHM, başvuranların, taleplerine dayanak olarak hiçbir delil sunmadıklarını ortaya   koymaktadır. AİHM, hakkaniyete uygun olarak, bu bağlamda Sevgi Kaya dışındaki   başvuranlara, ortaklaşa toplam 10.000 Euro verilmesine karar vermiştir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı basit   faize dayalı olarak %3 'lük bir faiz oranı uygulanacağına hükmetmektedir.   BU GEREKÇELERDEN ÖTÜRÜ MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE   1. Zülcihan Şahin, Arzu Kemanoğlu, Devrim Öktem, Özgür Öktem, Sinan Kaya, İsmail   Altun, Müştak Erhan İl, Okan Kablan ve Bülent Gedik’in maruz kaldığı muameleler hakkında   AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   2. Zülcihan Şahin, Arzu Kemanoğlu, Devrim Öktem, Özgür Öktem, Sinan Kaya, İsmail   Altun, Müştak Erhan İl, Okan Kablan ve Bülent Gedik hakkında AİHS’nin 13. maddesinin   ihlal edildiğine;   3. Sevgi Kaya hakkında, AİHS’nin 3 ve 13. maddelerinin ihlal edilmediğine;   4. AİHS’nin 3 ve 13. maddeleriyle beraber 14. maddenin ihlal edilmediğine;   5. a) AİHS’nin 44§2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere Savunmacı Devlet’in   başvuranlara aşağıdaki miktarları ödemesi gerektiğine;   i. Özgür Öktem, Müştak Erhan İl, Okan Kablan, Zülcihan Şahin ve Devrim Öktem   adlı başvuranların her birine cismani ve manevi tazminat için 15.000 Euro (on beş bin euro);   ii. Bülent Gedik, Sinan Kaya, İsmail Altun, Arzu Kemanoğlu adlı başvuranların her   birine cismani ve manevi tazminat için 10.000 Euro (on bin euro);   iii. Sevgi Kaya dışındaki başvuranlara masraf ve harcamalar için ortaklaşa 10.000   Euro (on bin euro);   iv. sözkonusu miktarlara yansıtılabilecek KDV ve pul, harç ve masraflar;   (b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;   6. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak verilmiş ve 3 Şubat 2005 tarihinde, İçtüzüğün 77. maddesinin 2 ve   3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło