55983/00
WyrokETPCz2006-12-19ECLI:CE:ECHR:2006:1219JUD005598300
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy państwo tureckie naruszyło prawo do życia (art. 2 Konwencji) poprzez niezabezpieczenie życia Musa Antera i nieprzeprowadzenie skutecznego śledztwa w sprawie jego zabójstwa, a także czy naruszono prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że władze tureckie miały pozytywny obowiązek ochrony życia Musa Antera, który jako znany kurdyjski polityk i pisarz był narażony na realne i bezpośrednie zagrożenie ze strony grup kontrpartyzanckich działających za wiedzą lub zgodą państwa. Państwo nie podjęło rozsądnych środków, aby zapobiec jego śmierci. Ponadto, Trybunał stwierdził, że śledztwo w sprawie zabójstwa było nieskuteczne, ponieważ władze nie wykorzystały wszystkich dostępnych informacji, w tym raportu Susurluk i zeznań domniemanego informatora, które wskazywały na zaangażowanie państwowych lub powiązanych z państwem podmiotów. W konsekwencji, brak skutecznego śledztwa doprowadził również do naruszenia art. 13 Konwencji.Stan faktyczny
Musa Anter, znany kurdyjski polityk i pisarz, został zastrzelony 20 września 1992 roku w Diyarbakırze, gdzie został zaproszony na festiwal. Towarzyszący mu Orhan Miroğlu został ciężko ranny. Władze tureckie wszczęły śledztwo, zbierając dowody z miejsca zdarzenia, przeprowadzając sekcję zwłok i przesłuchując świadków. Pomimo tych działań, sprawcy nie zostali zidentyfikowani ani ukarani. Skarżący, dzieci Musa Antera, twierdzili, że ich ojciec padł ofiarą pozasądowej egzekucji i że państwo nie przeprowadziło skutecznego śledztwa, ignorując informacje z raportu Susurluk oraz książki zawierającej zeznania domniemanego informatora.Rozstrzygnięcie
1. Odrzucono wstępny zarzut Rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych.
2. Stwierdzono naruszenie art. 2 Konwencji z powodu niezabezpieczenia życia Musa Antera przez państwo pozwane.
3. Stwierdzono naruszenie art. 2 Konwencji z powodu nieprzeprowadzenia skutecznego śledztwa w sprawie śmierci Musa Antera przez władze państwa pozwanego.
4. Stwierdzono naruszenie art. 13 Konwencji.
5. Uznano, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skargi dotyczącej art. 14 Konwencji.
6. Zasądzono na rzecz skarżących wspólnie 25 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej oraz 3 500 EUR tytułem kosztów i wydatków.
7. Odrzucono pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
ANTER VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 55983/00)
KARAR
İşbu karar, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 81. maddesi uyarınca 2 Nisan 2009 tarihinde düzeltilmiştir.
STRAZBURG
19 Aralık 2006
Kararın Kesinleştiği Tarih:
23.05.2007
Anter ve diğerleri/Türkiye davasında,
Başkan
Sir Nicolas Bratza,
Hâkimler
J. Casadevall,
G. Bonello,
R. Türmen,
K. Traja,
L. Garlicki,
L. Mijović, ve Yazı İşleri Müdürü T.L. Early’nin katılımıyla toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Dördüncü Bölüm), 28 Kasım 2006 tarihinde kapalı oturumla gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, iki Türk vatandaşı Rahşan [1] Yorozlu ve Dicle Anter ile İsveç vatandaşı olan Anter Anter’in (“başvuranlar”) 22 Şubat 2000 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (no. 55983/00) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, İstanbul Barosuna bağlı Avukat S. Okçuoğlu tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) Mahkeme önünde temsil edilmesi için bir yetkili tayin etmemiştir.
3. Başvuranlar özellikle, babalarının hukuk dışı şekilde gerçekleştirilen bir infazın kurbanı olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda, Sözleşme’nin 2, 6, 13 ve 14. maddelerini ileri sürmektedirler.
4. Başvuru, Mahkeme’nin Dördüncü Bölümüne tahsis edilmiştir (İç Tüzüğün 52. maddesinin 1. fıkrası) Dördüncü Bölüm bünyesinde davayı incelemekle görevli Daire (Sözleşme’nin 27. maddesinin 1. fıkrası), İç Tüzüğün 26. maddesinin 1. fıkrasına uygun şekilde oluşturulmuştur.
5. Mahkeme, 1 Kasım 2004 tarihinde Bölümlerinin oluşumunu değiştirmiştir (İç Tüzüğün 25. maddesinin 1. fıkrası). Mevcut başvuru, bu değişiklik vesilesiyle oluşturulan Dördüncü Bölüme tahsis edilmiştir (İç Tüzüğün 52. maddesinin 1. fıkrası).
6. Mahkeme, 7 Aralık 2004 tarihinde başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
7. Hem başvuranlar hem de Hükümet davanın esası hakkında görüşlerini Mahkemeye bildirmiştir (İç Tüzüğün 59. maddesinin 1. fıkrası).
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
8. Başvuranlar, sırasıyla 1948, 1950 ve 1945 doğumlu olup, Vasteras (İsveç), Muğla (Türkiye) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde ikamet etmektedirler.
9. Başvuranların babası Musa Anter [2], 20 Eylül 1992 tarihinde, Diyarbakır’da belediye tarafından düzenlenen bir festivale davet edilmiş ve burada silahla vurularak öldürülmüştür. O sırada ilgilinin yanında olan bir yakını, Orhan Miroğlu ağır şekilde yaralanmıştır.
Olayla ilgili düzenlenen tutanakta, olay yerine gelen polis memurlarının Musa Anter’in cansız bedenini bulduğu belirtilmiştir. Ağır yaralı olan Orhan Miroğlu, saldırganı özetle tarif etmiş ve kimliğini bilmediğini beyan etmiştir. Olay yerinde yapılan araştırmalarda, on üç mermi kovanı bulunmuştur. Cesedin konumu ve yakın çevresi hakkında açıklamaları içeren bir kroki ivedilikle çizilmiş ve tutanağa eklenmiştir.
10. Aynı tarihte, müteveffanın bedeni üzerinde otopsi işlemi yapılmıştır. Otopsi işlemine ilişkin olarak düzenlenen tutanakta, cesedin kimlik teşhisini yapan Süphan Mete’nin beyanları yer almıştır. Bu kişi Musa Anter’in birkaç haftadır maruz kaldığı tehditlerden bahsetmiş ve üç hafta önce evine silahlı kişilerin geldiğini belirtmiştir.
Otopsi raporunda Musa Anter’in bedenine beş merminin isabet ettiği tespit edilmiştir. Bu mermilerden bir tanesi kısa mesafeden, ikincisi uzun mesafeden -yani kısa namlulu silahlar için 38 ila 42 santimetreden daha uzun bir mesafeden- ateşlenmiş, diğer üç mermi için atış mesafesi kesin olarak belirlenememiştir. Adli tabip, Musa Anter’in mermi ile yaralanma sebebiyle vefat ettiği sonucuna varmıştır.
11. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 21 Eylül 1992 tarihinde, konu yönünden (ratione materiae) görevsizlik kararı vererek, dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görevli Cumhuriyet savcısına (“Cumhuriyet savcısı”) sevk etmiştir.
12. Polis, 22 Eylül 1992 tarihinde, olay yerinde bulunanların ve Musa Anter’in kaldığı oteldeki personelin ifadelerini almıştır. Resepsiyonist, Dijvar isimli bir şahsın olayın olduğu akşam otele geldiğini ve Musa Anter ve Orhan Miroğlu ile birlikte otelden ayrıldığını belirtmiştir. İkinci bir çalışan da Dijvar’ın otele geldiğini teyit etmiştir. İlgililer, bu kişinin farklı bir aksanla Kürtçe konuştuğunu belirtmişlerdir.
13. Kriminal polis laboratuvarı tarafından 22 Eylül 1992 tarihinde düzenlenen raporda, olay yerinde aynı silahtan atılan on üç mermi kovanı bulunduğu belirtilmiştir.
14. Orhan Miroğlu’nun ifadesi, 23 Eylül 1992 tarihinde alınmış, ilgili olayın meydana geldiği gün saat 16.30’a doğru Musa Anter’in kaldığı otele gittiğini belirtmiştir. Orhan Miroğlu, bir arazi anlaşmazlığının çözülmesi amacıyla birileriyle buluşmak için orada beklediğini belirtmiştir. Bu kişilerden biri olan 25-30 yaşlarında bir adam, saat 19.30’a doğru otelin salonunda aralarına katılmıştır. Musa Anter, bu kişiyle birlikte üzerini değiştirmek için odasına çıkmıştır. Ardından üçü birlikte, bir taksi ile olay mahalline yakın bir yere gitmişlerdir. Musa Anter ve Orhan Miroğlu, bu kişinin 25-30 metre kadar arkasında yürürlerken, şahıs aniden dönerek ateş açmıştır.
15. Aynı tarihte polis, taksi şoförünün de ifadesini almıştır.
16. 23 Eylül 1992 tarihinde olayın faili olduğu iddia edilen kişinin robot resmi çizilmiş ve basına dağıtılmıştır.
17. Resepsiyon şefi, polise verdiği 25 Eylül 1992 tarihli ifadesinde, Dijvar’ın olaydan bir gün önce saat 23.45’e doğru otele geldiğini ve o sırada otelde bulunmayan Musa Anter ile görüşmek istediğini belirttiğini ve yarım saat sonra onu telefonla aradığını belirtmiştir. Resepsiyon şefi, Kürtçe konuşan Dijvar’ın aksanının farklı olduğunu vurgulamıştır.
18. Polis, Dijvar’ın aksanının delaletine dayanarak, 28 Eylül 1992 tarihinde, Iraklı mültecilerin fotoğraflarının gösterildiği bir kimlik teşhis işlemi düzenlemiştir. Tutanakta, tanıkların, katil zanlısı ile Türkiye’den ayrılmış mültecilerden biri arasında benzerlikler tespit ettiği belirtilmiştir.
19. Polis, bir polis memurunun katil zanlısı olarak gösterildiği iki haberin yayınlanmasının ardından, suçlanan polis memuru ve tanıklar arasında bir teşhis ve yüzleştirme işlemi gerçekleştirmiştir. 15 Kasım 1992 tarihli teşhis tutanağında, tanıklar, teşhis sırasında gösterilen polis memurunun olayın meydana geldiği gün gördükleri kişi olmadığını belirtmişlerdir.
20. Cumhuriyet savcısı, 30 Nisan 1993 tarihinde, Nusaybin Cumhuriyet Savcılığından, müteveffanın memleketinde bulunan taşınmazları kullanan kişilerin belirlenmesini ve bu kişilerin ifadelerinin alınmasını talep etmiştir. Cumhuriyet savcısı, basında çıkan bir habere göre, Musa Anter’in devrim vergisi ödemeyi reddederek İstanbul’a kaçtığı gerekçesiyle, taşınmazlarına örgüt tarafından el konulduğunu kaydetmiştir.
21. Akarsu jandarma görevlileri, 30 Ağustos ve 2 Eylül 1993 tarihlerinde, müteveffanın memleketinde bulunan evini işgal eden ve tarlalarını işleyen kişilerin ifadelerini almıştır.
22. Cumhuriyet savcısı, 15 Haziran 1995 tarihinde, Orhan Miroğlu’nun ifadesini almış, ilgili 21 Eylül 1992 tarihli ifadesini yinelemiştir.
23. Aynı tarihte ifadesi alınan Süphan Mete, Musa Anter’in devrim vergisi ödemeyi reddettiğini ve PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) tehditlerinin ardından memleketini terk etmek zorunda kaldığını belirtmiştir. Süphan Mete, Musa Anter’in yetkili makamlarla işbirliği yapmakla suçlandığını ve ölümle tehdit edildiğini belirtmiştir. Olaydan bir önceki gün, Dijvar isimli bir PKK üyesi Musa Anter’i telefonla aramış ve buluşmak istediğini söylemiştir. Olayın meydana geldiği gün bu kişi, ilgiliyi yeniden aramış ve onu otelden arabayla alacağını söylemiştir. Süphan Mete ayrıca, Musa Anter ve bir aile üyesi arasında husumet bulunduğundan bahsetmiştir.
24. Başvuran Dicle Anter, 17 Aralık 1998 ve 14 Ocak 2000 tarihlerinde, Cumhuriyet savcılığından soruşturmanın gidişatı ile ilgili bilgi istemiştir. Cumhuriyet savcılığı, soruşturmanın devam ettiği bilgisini vermiştir.
II. MAHKEME’YE SUNULAN BELGE
25. Başvuranlar, Başbakanın talebi üzerine Başbakanlık Koordinasyon Kurulu Başkan Yardımcısı ve Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından düzenlenen Susurluk [3] raporunun bir nüshasını Mahkemeye sunmuşlardır. Başbakan, 1998 yılının Ocak ayında raporun kendisine iletilmesinden sonra, bu belgeyi, on bir sayfası ve bazı ekleri hariç olmak üzere kamuya açık hale getirmiştir.
Bu belge -önsözüne göre- bir soruşturma raporu olmadığı gibi fezleke veya teftiş raporu da değildir. Bilgi vermek amacıyla hazırlanmış olup Türkiye’nin Güneydoğusunda meydana gelen ve muhtemelen siyasi şahsiyetler, Hükümet kurumları ve gizli klikler arasında üçlü bir yasa dışı çıkar ilişkisinin varlığını doğrulaması muhtemel bazı olayları ortaya koymakla sınırlıdır.
Raporda, cinayetler, tanınmış ya da Kürt yanlısı kişilere yönelik suikastlar ve hatta Devlete hizmet etmesi gereken bir grup itirafçının kasıtlı eylemleri gibi bir dizi olay incelenerek, söz konusu bölgede yürütülen terörle mücadele ve bundan kaynaklanan gizli ilişkiler arasında bir bağlantı bulunduğu sonucuna varılmaktadır. Raporda Ahmet Demir veya “Yeşil” olarak da adlandırılan, MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ile bağlantılı olduğu ve Güneydoğuda yasa dışı eylemlere katıldığı detaylı olarak anlatılan Mahmut Yıldırım isimli bir şahıstan bahsedilmektedir:
“ (...) Yeşil’in nasıl bir kişilik olduğu; etrafına topladığı itirafçılarla haraç, gasp, haneye tecavüz, ırza tecavüz, soygun, öldürme, işkence, adam kaçırma vb. gibi çeşitli olayların faili olduğu bilinirken, kamu otoritelerinin kendisiyle işbirliği yapmaya devam etmesini izah etmek güçleşmektedir.
MİT gibi saygın bir kuruluşun saygın olmayan kişileri de kullanmasını anlamak elbette mümkündür (...) MİT’in (...) Yeşil’i birkaç defa kullanması kabul edilebilir nitelikte bir uygulama olamaz. (...) Antalya’da Metin Güneş, Ankara’da Metin Atmaca ve aynı zamanda Ahmet Demir adıyla icrayı faaliyet eden Yeşil hem polisin hem MİT’in varlığını, faaliyetlerini bildiği bir kişidir. (...) Devlet sustuğu için de meydan çetelere terk edilmektedir. (...)
Jandarma Genel Komutanlığı reddetse de, JİTEM’in [4] varlığı unutulabilir bir gerçek değildir. (...) Korucular ve itirafçılar, PKK ile mücadelede ilk dönemde güvenlik kuvvetlerine büyük kolaylıklar sağlayarak etkili görev yapmışlardır. (...) Bu gruptan [JİTEM] iki kişi kamuoyunda olağanüstü tanınmıştır. Birisi, Binbaşı A. Cem Ersever, diğeri Mahmut Yıldırım -Yeşil-dir.
(...) M.G., (...) Diyarbakır Asayiş Şube Müdürlüğüne yaptığı itiraflarda, (...) Musa Anter’in ölümünün de Ahmet Demir tarafından planlandığını ve gerçekleştirildiğini beyan etmiştir.
(...) Devletin ilgili tüm kurumları bu iş ve eylemlerden haberdardır. (...) Söz konusu eylemlerde öldürülen şahıslar özellikle dikkate alındığında; OHAL bölgesinde öldürülen Kürtçü şahıslar ile diğerlerinin farkının ekonomik bakımdan arz ettikleri finansman gücü olduğu ortaya çıkmaktadır. (...) Nitekim Musa Anter’in öldürülmesinden -tüm olayları tasvip edenlerin dahi- pişman olduğu tespit edilmiştir. Musa Anter’in silahlı bir eylem içinde olmadığı, daha çok işin filozofisi ile meşgul olduğu, öldürülmesinin yarattığı etkinin, kendisinin gerçek etkisini geçtiği ve öldürülme kararının hatalı olduğu söylenmektedir. (Adı geçenler hakkında bilgi Ek: 9’da [5] yer almaktadır.) Öldürülen başka gazeteciler de vardır. ”
Rapor, özellikle güvenlik, polis ve istihbarat servislerinin çeşitli şubeleri arasındaki koordinasyon ve iletişimin geliştirilmesi, yasa dışı faaliyetlerde bulunan kolluk personelinin belirlenip görevden alınması, itirafçı kullanımının sınırlandırılması, korucu sayısının azaltılması, özel harekât bürosunun kapatılarak Güneydoğu bölgesi dışında polis teşkilatına dâhil edilmesi, çeşitli olaylara ilişkin soruşturmaların açılması, suç örgütlerinin ve uyuşturucu kaçakçılığının önlenmesine yönelik tedbirlerin alınması, ayrıca Susurluk olayına ilişkin meclis soruşturması sonuçlarının yetkili makamlara iletilmesi için gerekli prosedürlerin başlatılması gibi çok sayıda tavsiye ile sona ermektedir.
26. Başvuranlar, Timur Şahan ve Uğur Balık tarafından yazılan ve 2004 yılının Eylül ayında yayımlanan “İtirafçı - Bir Jitemci anlattı” adlı kitabın bir kopyasını Mahkemeye sunmuşlardır. Kitap JİTEM bünyesinde faaliyet gösterdiği iddia edilen bir itirafçı olan Abdulkadir Aygan’ın, yani Aziz Turan’ın anılarını içermektedir. Bu şahıs JİTEM’in örgütlenmesini ve işleyişini, Musa Anter cinayeti de dâhil olmak üzere işlediği iddia edilen cinayetleri anlatmaktadır. İtirafçı olduğu iddia edilen bu kişi, anılarında Musa Anter cinayetine katıldığını ileri sürmekte ve bu olayla ilgili isimleri vermektedir. İtirafçı olduğu iddia edilen bu kişi, Hamit adında bir kişinin, Musa Anter’i, kendisinin ve infazı gerçekleştirecek olan Hogir’in bulunduğu yere götürmek için taksiyle otelden almakla yükümlü olduğunu beyan etmektedir. Operasyondan sorumlu Mahmut Yıldırım (yukarıdaki 25. paragraf) ve başka bir kişi ilgililerin bulunduğu yerden uzak bir noktaya konuşlanmışlardı. Anlatıya göre Hamit yolda planı değiştirmek zorunda kaldı ve Musa Anter ve Orhan Miroğlu’nu planlanan yerden önce indirip infazı kendisi gerçekleştirdi. İtirafçı olduğu iddia edilen kişi ve Hogir operasyon sorumlusunun yanına gittiklerinde, Musa Anter cinayetini radyodan öğrenmişlerdi. Hamit’in bunlara daha sonra katıldığı ve Musa Anter’i infaz ettiğini söylediği ifade edilmektedir.
Kitap ekinde, hem Aziz Turan hem de Abdülkadir Aygan adına düzenlenmiş olduğu iddia edilen resmi belgelerin kopyaları yer almaktadır. Bu eklerden biri, 1993 yılının Mart ayında Jandarma Komutanlığı tarafından Abdulkadir Aygan adına düzenlenen bir ödeme makbuzudur. Bu belgeye göre, söz konusu şahıs JİTEM’de görevlendirilen “sivil bir memurdur”.
Başvuranlar, itirafçı olduğu iddia edilen kişinin iddiaları hakkında farklı gazetelerde yayımlanan birçok haberi de Mahkemeye ibraz etmişlerdir.
III. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
27. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan ilgili iç hukuk kuralları ve uygulaması, Mahmut Kaya/Türkiye (no. 22535/93, AİHM 2000‑III) ve Kılıç/Türkiye (no. 22492/93, AİHM 2000‑III) kararlarında açıklanmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMETİN İTİRAZI HAKKINDA
28. Mahkeme, 7 Aralık 2004 tarihinde verdiği kabul edilebilirlik hakkında kararında, ceza yolunun tüketilmediğine dair itirazın, başvuranlar tarafından Sözleşme’nin 2. maddesine ilişkin olarak ileri sürülen şikâyetin konularıyla oldukça bağlantılı konular içerdiğini tespit ettiğini ve bu şikâyetin esasla birleştirilmesi gerektiğine karar verdiğini hatırlatmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
29. Başvuranlar, babalarının yaşam hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmekte ve babalarının, Kürt yanlısı faaliyetleri ve ideolojisi sebebiyle hukuk dışı şekilde gerçekleştirilen bir infazın kurbanı olduğunu ileri sürmektedirler. Başvuranlara göre, babaları, Devletin terörle mücadele ile gerekçelendirilen diğer siyasi tercihlerinin kurbanlarından biridir. Başvuranlar bu bağlamda Sözleşme’nin 2 ve 14. maddelerini ileri sürmektedirler, bu maddeler aşağıdaki gibidir:
Madde 2:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonrasında meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması,
b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme,
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması. ”
Madde 14:
“ (...) Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır. ”
A. Tarafların İddiaları
1. Başvuranlar
30. Başvuranlar özellikle, babalarının hukuk dışı şekilde gerçekleştirilen bir infazın kurbanı olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar, iddialarına dayanak olarak, Susurluk raporunu ve Abdulkadir Aygan’ın anılarını içeren kitabı ileri sürmektedirler. Başvuranlar, söz konusu belgelerde yer alan iddialar karşısında yetkili makamların sessiz kalmasından yakınmakta ve yetkili makamların bu bağlamda herhangi bir soruşturma başlatmadığını belirtmektedirler.
2. Hükümet
31. Hükümet, başvuranların iddialarının, dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmekte ve dosyada Musa Anter cinayetinin, ne/hangi sebeple güvenlik güçlerine isnat edilebileceğini açıklayabilecek herhangi bir unsur bulunmadığını belirtmektedir. Hükümet, Susurluk raporunun hiçbir hukuki değere sahip olmadığını ve Türkiye’nin Güneydoğusundaki durumun değerlendirilmesi ve özellikle Musa Anter cinayetinde Devletin sorumluluğuna ilişkin sonuçlar çıkarılması için dikkate alınamayacağını vurgulamaktadır. Hükümete göre, Mahkeme, Musa Anter’in Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğü sonucuna varmak için bu türden bir raporu dayanak gösteremez. Hükümet, itirafçı olduğu iddia edilen kişinin anılarını içeren kitap için de aynı görüşü ileri sürmektedir.
32. Hükümet, Musa Anter’in korunması için tedbir alma pozitif yükümlülüğüyle ilgili olarak, Musa Anter’in festivale katılan diğer herhangi bir kişiden daha fazla risk altında olmadığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, Musa Anter’in otelde, kendisinin tehlikede olduğunu gösteren hiçbir davranışta bulunmadığını vurgulamaktadır. Yine yetkili makamlar, Musa Anter’in ölümle tehdit edildiğini bilmiyor veya bilemezlerdi. Diğer taraftan, başvuran polis koruması talep etmemiş veya kolluk kuvvetlerini hayatından endişe ettiği konusunda bilgilendirmemiştir.
33. Hükümet ayrıca, bu bölgede asayişin sağlanması amacıyla çok sayıda kolluk kuvveti bulunduğunu ve bu kolluk kuvvetlerinin, PKK ve diğer grupların şiddetli saldırılarına karşı koymak gibi zor bir görevleri bulunduğunu da belirtmektedir.
34. Hükümet, yaşam hakkının korunmasına yönelik hukuki bir çerçeve bulunduğunu eklemektedir. Yine, Türk Ceza Kanunu, cinayet bir suç saymakta olup kolluk kuvvetleri, bu suçun işlenmesini engellemek ve soruşturmakla yükümlüdürler. Mahkemeler, sorumluları yargılayarak ve cezalandırarak bu hükümleri uygularlar.
35. Hükümet, soruşturma ile ilgili olarak, yetkili makamların ivedilikle ve usulüne uygun bir şekilde soruşturmalarını yürüttüklerini ileri sürmektedir. Gerekli bütün tedbirler ivedilikle ve etkin şekilde alınmıştır: Cinayetin koşullarını aydınlatabilecek herkesin ifadeleri alınmış, tüm ipuçlarının üzerine gidilmiştir. Hükümet, failinin tespit edilememesinin, soruşturmanın etkinliğine halel getirmeyeceğini, zira soruşturmanın halen derdest olduğunu eklemektedir.
B. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Musa Anter Cinayeti Hakkında
36. Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin 1. fıkrasının, Devlete, yalnızca kasten ve yasaya aykırı şekilde ölüme sebebiyet verilmesini engelleme yükümlülüğü getirmekle kalmayıp, aynı zamanda kendi yargı yetkisi altında bulunan kişilerin yaşamını korumaya yönelik gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü de getirdiğini hatırlatmaktadır (bk. L.C.B./Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑III, s. 1403, § 36). Devletin bu bağlamdaki yükümlülüğü, kişiye karşı işlenen suçları caydırmak için somut bir ceza mevzuatı oluşturarak ve ihlalleri önlemek, cezalandırmak ve ihlallere karşı yaptırım uygulamak için tasarlanmış bir uygulama mekanizmasına dayanarak yaşam hakkını güvence altına alma birincil görevini içermektedir. Bu hüküm ayrıca, belirli koşullarda, Devletin, başkasının ceza gerektiren davranışları sebebiyle yaşamı tehdit edilen kişiyi korumak için önleyici pratik tedbirler alma pozitif yükümlülüğünü de kapsamaktadır (bk. Osman/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Derleme 1998‑VIII, s. 3159, § 115, yukarıda anılan Mahmut Kaya, § 85 ve yukarıda anılan Kılıç, § 62).
37. Pozitif yükümlülüğün kapsamının, polisin çağdaş toplumlarda işlevlerini yerine getirmesindeki zorluklar, insan davranışının öngörülemezliği ile öncelikler ve kaynaklar açısından yapılması gereken operasyonel seçimler göz önüne alınarak, yetkili makamlara dayanılmaz ve aşırı bir yük getirmeyecek şekilde yorumlanması gerekmektedir. Bu sebeple, Sözleşme bakımından, yaşama karşı olduğu iddia edilen her türlü tehdit, yetkili makamları, söz konusu tehdidin gerçekleşmesini engellemek için somut tedbirler almak zorunda bırakmaz. Pozitif bir yükümlülüğün bulunması için, yetkili makamların, herhangi bir bireyin yaşamının, üçüncü bir şahsın suç eylemleriyle gerçek ve acil bir şekilde tehdit edildiği anı bilip bilmediğinin veya bilmesi gerekip gerekmediğinin ve yetkileri çerçevesinde bu riski azaltacağı kuşkusuz önlemleri makul bir bakış açısıyla alıp almadıklarının tespit edilmesi gerekmektedir (bk. Keenan/Birleşik Krallık, no. 27229/95, §§ 89‑90, AİHM 2001‑III ve yukarıda anılan Osman, § 116).
38. Somut olayda başvuranların, Musa Anter’in Devlet görevlileri tarafından işlenen hukuk dışı bir infazın kurbanı olduğu iddiası, somut ve doğrulanabilir olay ve olgulara dayanmamaktadır. Herhangi bir görgü tanığı ifadesi veya başka kanıtlarla da kesin olarak desteklenmemektedir. Sonuç olarak, her türlü makul şüphenin ötesinde, bir Devlet memurunun veya Devlet makamları adına hareket eden bir kişinin, Musa Anter cinayetine karıştığı tespit edilmemiştir. Bununla birlikte, faillerin yetkililer tarafından bilindiği hususunda ciddi şekilde inandırıcı sebepler bulunmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, Susurluk raporunda, Musa Anter cinayetinin de yetkililerin bilgisi dâhilinde gerçekleştirilen yargısız infazlar arasında yer aldığını hatırlatmaktadır. Bu raporda verilen bilgilere göre, yetkili makamlar, Musa Anter gibi PKK sempatizanı olduğu iddia edilen kişilerin ortadan kaldırılması için işlenen cinayetlerden haberdardır. Bu rapor –Hükümetin işaret ettiği üzere- hukuki veya kanıtsal bir değere sahip olmamakla birlikte Başbakan’ın kendisine dayanarak uygun tedbirleri alacağı bilgilendirici bir vesikadır. Dolayısıyla önemli bir belgedir.
39. Mahkeme, Devlet görevlilerinin belirli bir cinayete dahli olduğunu tespit etmek için Susurluk raporuna dayanamaz. Bununla beraber, bu rapor, itirafçıların da dâhil olduğu kontrgerilla gruplarının, kolluk kuvvetlerinin rızası ve hatta yardımıyla, Devlet menfaatlerine karşı eylemde bulunduğu iddia edilen kişileri hedef aldığı şeklindeki o dönemde yaygın olan iddiaları destekleyici somut deliller sunmaktadır.
40. Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda yetkili makamların, Musa Anter’i, yaşamını tehdit eden bir tehlikeden korumaya dönük pozitif yükümlülüğü ifa edip etmedikleri hususunda karar vermelidir.
41. Hükümete göre, Musa Anter, olayın meydana geldiği tarihte Diyarbakır’da bulunan herhangi bir kişiden daha fazla tehlike altında değildir. Mahkeme, Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde meydana gelen şiddetli çatışmaların, trajik bir şekilde çok sayıda mağdur yarattığını tespit etmekte ve olayların meydana geldiği dönemde kontrgerillaların, PKK’yı desteklediğinden şüphelenilen kişileri hedef aldığına dair söylentilerin dolaştığını hatırlatmaktadır. Söz konusu tarihte, Musa Anter ve diğer gazeteciler gibi önde gelen Kürt şahsiyetlerin de kurban edildiği, çok sayıda “faili meçhul” cinayet işlendiğine hiç kimse itiraz etmemektedir (yukarıdaki 25. paragraf; ayrıca diğer kararlar arasında bk. Yaşa/Türkiye, 2 Eylül 1998, Derleme 1998‑VI, s. 2440, § 106 ve yukarıda anılan Mahmut Kaya, § 89). Mahkeme, uzun zamandır tutumu bilinen, Kürt yanlısı politikacı ve yazar olarak tanınan Musa Anter’in, özellikle yasa dışı saldırılara uğramaya daha açık olduğunahhlhl ikna olmuştur. Ayrıca koşullar bakımından, bu tehlike, gerçek ve yakın bir tehlike olarak değerlendirilebilirdi.
42. Yukarıda belirtilenler göz önüne alındığında, yetkili makamların, Devlet görevlilerinin bilgisi veya rızasıyla hareket eden kişi veya grupların faaliyetlerinden bu tehlikenin doğmasının muhtemel olduğunu bildikleri veya bilmeleri gerektiği savunulabilir. Susurluk raporunda, yetkililerin, şüpheli PKK sempatizanlarını ve özellikle Musa Anter’i ortadan kaldırmak için gerçekleştirilen cinayetlerden haberdar oldukları bilgisi Başbakanlığa bildirilmiştir. Üstelik 1993 yılında meclis araştırma komisyonu tarafından hazırlanan bir raporda, polisin ülkenin güneydoğusundaki birçok faili meçhul cinayete karışmış olabileceğine dair bilgiler yer almıştır (yukarıda anılan Mahmut Kaya, § 91).
43. Mahkeme, yetkili makamların Musa Anter için var olan tehlikenin somut hale dönüşmesini engellemek için kendilerinden beklenebilecek her türlü tedbiri alıp almadıklarını incelemiştir.
44. Hükümetin açıkladığı gibi, ülkenin Güneydoğusunda kolluk kuvvetlerinin sayısı, kamu düzeninin korunması amacıyla oldukça fazladır. Mahkeme ayrıca, kolluk kuvvetlerinin PKK ve diğer grupların yoğun silahlı saldırılarına karşı koymak gibi zor bir görevinin bulunduğunu kaydetmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, Hükümetin bir saldırıya karşı etkili koruma sağlamasının mümkün olmayacağına ikna olmamıştır. Yetkili makamlar, kontrolleri altındaki kolluk kuvvetlerinin ve onların yönlendirmesi veya bilgisi dâhilinde hareket ettiği iddia edilen grupların faaliyetleriyle ilgili olarak ellerinde bulunan çok çeşitli önleyici tedbirleri kullanabilirdi. Hükümet, kontrgerilla gruplarının mevcudiyeti ve Devlet görevlilerinin, bu süreç boyunca işlenen yasa dışı cinayetlere karışma derecesini araştırmak için uygun önleyici tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Susurluk raporundan önce atılmış adımlara ilişkin herhangi bir bilgi vermemiştir.
45. Mahkeme, somut olayın özel koşulları ve Musa Anter’in karakteri dikkate alındığında, yetkili makamların, Musa Anter’in hayatına yönelik kesin ve yakın bir tehlikenin gerçekleşmesini önlemek için makul olarak alabilecekleri tedbirleri almadığı sonucuna varmaktadır. Bu sebeple, Sözleşme’nin 2. maddesi bu açıdan ihlal edilmiştir.
b) Soruşturmanın Yetersiz Olduğu İddiası Hakkında
46. Mahkeme, 1. madde kapsamında devletlerin üzerine terettüp eden “Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, (...) Sözleşme’de (...) açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar.” şeklindeki genel görevle birlikte ele alarak Sözleşmenin 2. maddesi altındaki yaşamı koruma yükümlülüğünün kuvvet kullanımının bir kişinin ölümüyle sonuçlanması durumunda, etkin bir soruşturma yürütülmesini kapsadığını ve gerektirdiğini yinelemektedir (bk. McCann ve diğerleri, 27 Eylül 1995, A Serisi, no. 324, s. 49, § 161 ve Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998, Derleme 1998‑I, s. 329, § 105).
47. Somut olayda, olay meydana gelir gelmez soruşturma açılmıştır. Polis memurları, olay yerinde araştırmalar yaparak, on üç mermi kovanı bulmuş ve bu mermiler üzerinde balistik inceleme gerçekleştirilmiştir. Olay yeri krokisi çizilip olay raporuna eklenmiştir. Müteveffanın bedeni üzerinde otopsi işlemi yapılmıştır. Olay yerinde bulunan kişilerin, Musa Anter’in kaldığı oteldeki personelin ve taksi şoförünün ifadeleri alınmıştır. Olay yerinde yaralanan Orhan Miroğlu ve Musa Anter’in yakını olan Süphan Mete’nin de ifadeleri alınmıştır. Polis tarafından, olayın faili olduğu iddia edilen kişinin robot resmi çizilmiş ve basına dağıtılmıştır.
48. Polis, baş resepsiyon görevlisinin Dijvar’ın aksanı hakkındaki bilgisine dayanarak, fotoğraflı kimlik tespiti düzenlemiştir. Bir polis memurunun katil zanlısı olarak gösterildiği iki haberin yayınlanmasının ardından, suçlanan polis memuru ve tanıklar yüzleştirilmiştir. Son olarak, Cumhuriyet savcılığı, müteveffanın gayrimenkullerine PKK tarafından el konulduğuna dair bir haberin yayımlanmasının ardından müteveffanın malları üzerinde kontroller yapmıştır.
49. Bununla birlikte, Mahkeme, olayın ardından ortaya çıkan ve Musa Anter’in öldürülmesiyle doğrudan bağlantılı olan bazı bilgilerin yetkililer tarafından kullanılmış gibi durmadığını gözlemlemektedir. Susurluk raporunda, kontrgerilla grupların kurbanları arasında Musa Anter’in de ismi belirtilmiştir. Hâlbuki Hükümet, Susurluk raporunda yer alan bilgiler ışığında herhangi bir soruşturma işlemi başlatmamıştır. Mahkeme, Mahmut Kaya kararında (yukarıda anılan § 105), bir gazetede kontrgerillalar ve kolluk kuvvetlerinin bazı cinayetlere karıştığını bildiren röportajların yayınlanmasının ardından, Mahmut Yıldırım’ın (Ahmet Demir veya kod adıyla "Yeşil" olarak da bilinen kişinin) bulunması için talimat verildiğini tespit etmiştir. Bununla birlikte Mahkeme, kararında, polis tarafından düzenlenen raporların birbiriyle çeliştiğini tespit etmiştir: ilk raporda, ilgilinin belirtilen adreste artık yaşamadığı ancak ikinci raporda bu adresin var olmadığı belirtilmiştir. Mahkeme, bu hususların aydınlatılması için hiçbir girişimde bulunulmadığını kaydetmiştir.
50. Diğer taraftan, Hükümet, itirafçı olduğu iddia edilen bir kişinin anılarını içeren kitabın yayınlanmasından sonra yetkili makamların yürütmüş olabileceği herhangi bir soruşturma işlemiyle ilgili olarak hiçbir açıklama yapmamaktadır. Yetkililer bilgi kaynaklarını öğrenmek amacıyla bu kitabın yazarıyla hiç temasta bulunmamış gibi görünmektedirler. Şüphesiz bu kitapta yer alan bilgiler tamamen dayanaktan yoksun ve söylentiden ibaret olabilir. Bununla birlikte, bu kitapta anlatılanların Musa Anter’in ölümüyle doğrudan ilgisi bulunmaktadır. İtirafçı olduğu iddia edilen kişi, cinayetle ilgili detaylı açıklamalarda bulunmakta ve dahli olanların isimlerini vermektedir. Yetkili makamların bu bilgilerin doğruluğunu teyit etmek amacıyla adım atmış olması gerekirdi. Zira bu bilgiler, eğer doğruysa, Musa Anter cinayetinin koşullarını aydınlatmayı mümkün kılabilirdi.
51. Mahkeme, yukarıda belirtilen tespitler bakımından, ulusal makamların başvuranların yakınının ölümü hakkında yeterli ve etkin bir soruşturma yürütmediği sonucuna varmaktadır.
52. Mahkeme, başvuranların ceza yolunu tüketme yükümlülüğünü yerine getirdiği kanaatinde olup Hükümetin itirazını reddetmektedir.
53. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.
54. Mahkeme, Sözleşme’nin 14. maddesine ilişkin şikâyetin, 2. madde alanında incelenen aynı olaylara ilişkin olduğu ve bu şikâyetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 6, 13 VE 14. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
55. Başvuranlar, hukuk dışı bir infazın kurbanı olan babalarının, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmesi hakkından yoksun bırakıldığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, cinayetin sorumlularının bulunmasını sağlayabilecek etkin ve etkili bir soruşturmanın yürütülmediğinden yakınmaktadır. Başvuranlar ayrıca, şikâyetlerini sunabilecekleri etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığından şikâyetçidirler. Başvuranlar, Sözleşme’nin 13 ve 14. maddeleri ile birlikte Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 2. fıkralarının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
56. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 13. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Bu madde aşağıdaki gibidir:
“ (...) Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir. ”
57. Hükümet, başvuranların tasarrufunda kullanmadıkları etkin hukuk yolları bulunduğunu yinelemektedir.
58. Mahkeme, Sözleşme’nin 13. maddesinin, Sözleşme’nin hak ve özgürlüklerinin, Sözleşme’de güvence altına alındıkları şekliyle, iç hukukta ileri sürülebilmesini sağlayan bir hukuk yolunun varlığını güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Bu itibarla, her ne kadar Sözleşmeci Devletler bu madde kapsamındaki yükümlülüklere riayet etme şekliyle ilgili olarak, belirli bir takdir yetkisine sahiplerse de bu hüküm, yetkili organa Sözleşme bakımından “savunulabilir şikâyeti” dinleyip uygun çözümü sunma yetkisi veren bir iç hukuk yolunu şart koşmaktadır. Dolayısıyla, 13. maddeden kaynaklanan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın Sözleşme’ye dayandırdığı şikâyetin niteliğine göre farklılık göstermektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin öngördüğü başvuru yolu, özellikle bu yolun kullanımının, Davalı Devletin eylemleri sebebiyle veya makamları tarafından haksız şekilde engellenmemesi anlamında, hem hukuki açıdan hem uygulama açısından “etkin” olmalıdır (diğer kararlar arasında bk. İrfan Bilgin/Türkiye, no. 25659/94, § 156, AİHM 2001‑VIII).
59. Mahkeme, somut olayda sunulan delillere istinaden, başvuranların babasının Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğü veya Devlet görevlilerinin bu cinayete başka bir şekilde karıştığı hususlarının her türlü makul şüphenin ötesinde kanıtlanmadığı sonucuna varmıştır (yukarıdaki 38. paragraf). Bununla birlikte, bu koşul, 2. madde kapsamındaki şikâyeti, 13. maddenin amaçları bakımından “savunulabilir” niteliğinden mutlak suretle yoksun bırakmaz (bk. Boyle ve Rice/Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988, A Serisi no. 131, s. 23, § 52, yukarıda anılan Kaya, § 107 ve yukarıda anılan Yaşa, § 113). Hiç kimse, başvuranların babasının yasa dışı bir cinayete kurban gittiği hususuna itiraz etmemektedir. Bu sebeple, ilgililerin “savunulabilir bir şikâyet” ileri sürdükleri kanaatine varılabilir.
60. Dolayısıyla yetkili makamların, başvuranların babalarının öldürülme hadisesine yönelik etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Yukarıda açıklanan sebeplerle (yukarıdaki 49-51. paragraflar), Sözleşme’nin 13. maddesinin, Sözleşme’nin 2. maddesi ile öngörülen soruşturma yürütme yükümlülüğünün daha da ötesine geçen gereklilikler öngörmesi sebebiyle, Sözleşme’nin 13. maddesine uygun şekilde etkili bir ceza soruşturmasının yürütüldüğü kanaatine varılamaz (yukarıda anılan Kaya, § 107). Bu durum, başvuranları, babalarının ölümüne ilişkin etkin bir başvuru yolundan yoksun bırakmıştır.
61. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
62. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
63. Başvuranlar, maddi ve manevi tazminat talep etmekte ve bu miktarın belirlenmesini Mahkemenin takdirine bırakmaktadırlar. Başvuran Dicle Anter, babasının ölümünden önce tamamlayamadığı bir yazı dizisine başladığını ve bir gazetede editörlük yaptığını belirtmektedir.
64. Mahkeme, başvuranların maddi tazminat bağlamındaki taleplerinin hiçbir dayanağı bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, bu talebi haklı bulmamıştır.
Buna karşın, Mahkeme ilgililerin, sadece ihlal tespitleriyle telafi edilemeyecek bir manevi zarara maruz kaldıklarını kabul etmektedir. Mahkeme, bu bağlamda, hakkaniyete uygun olarak, başvuranlara müştereken 25.000 avro (EUR) ödenmesine hükmetmektedir.
B. Masraf ve Giderler
65. Başvuranlar, herhangi bir rakam belirtmeksizin Mahkeme önünde yaptıkları masrafların kendilerine geri ödenmesini talep etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda İstanbul Barosu’nun ücret tarifelerini içeren bir avukatlık sözleşmesi sunmaktadırlar. Başvuranlar ayrıca, tercüme hizmetleri için kesilmiş 100 YTL (yaklaşık olarak 55 avro) değerinde bir makbuz ibraz etmektedirler.
66. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında, doğruluğu kanıtlanan, mutlak suretle açıklanan ve makul miktarlarda olan masraf ve giderlerin başvuranlara geri ödenmesine hükmettiğini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk. Nikolova/Bulgaristan [BD], No. 31195/96, § 79, AİHM 1999-II).
67. Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve konu hakkındaki içtihatlarını göz önünde bulundurarak, bütün masraflar bağlamında, başvuranlara müştereken 3.500 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmektedir.
C. Gecikme faizi
68. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ceza yoluna ilişkin ilk itirazının reddedilmesine,
2. Davalı Devletin, Sözleşme’nin 2. maddesine aykırı olarak, Musa Anter’in yaşamını koruyamadığı,
3. Davalı Devletin yetkili makamlarının, Musa Anter’in ölümü hadisesine yönelik etkin bir soruşturma yürütmemiş olması nedeniyle, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine,
4. Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine,
5. Sözleşme’nin 14. maddesine ilişkin şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına,
6. a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara müştereken, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, manevi zarar için 25.000 EUR (yirmi beş bin avro) ve masraf ve giderler için 3.500 EUR (üç bin beş yüz avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
7. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddedilmesine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 19 Aralık 2006 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
T.L. Early Nicolas Bratza
Greffier Başkan
[1] Başvuran Rahşan Anter Yorozlu’nun kızlık soyadından “Anter’in” silinmesi nedeniyle 2 Nisan 2009 tarihinde düzeltilmiştir.
[2]. Kürt yanlısı siyasi bir figür olan Musa Anter, Halkın Emek Partisi’nin (“HEP”) kurucularından biridir, İstanbul Kürt Enstitüsü’nün müdürüdür ve diğer görevlerinin yanı sıra haftalık Yeni Ülke dergisinde ve Özgür Gündem gazetesinde yazarlık ve köşe yazarlığı yapmıştır.
[3] “Susurluk”, 1996 yılının Kasım ayında, bir milletvekilinin, İstanbul eski Emniyet Müdür Yardımcısının, Interpol tarafından aranan aşırı sağcı ve uyuşturucu kaçakçısı olan bir kişi ile birlikte bu kişinin bir arkadaşının bulundukları aracın kaza yaptığı yerdir; sırasıyla 2, 3 ve 4. kişiler bu kazada yaşamını yitirmiştir. Bu kişilerin bir arada bulunması, farklı düzeylerde çok sayıda adli soruşturma açılmasını ve meclis soruşturması açılmasını gerektirecek kadar kamuoyunu rahatsız etmiştir.
[4] Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı
[5] Bu ek belge eksiktir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 15.07.2026. · Źródło