56363/00

WyrokETPCz2005-02-03ECLI:CE:ECHR:2005:0203JUD005636300

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy skarżący był poddany nieludzkiemu lub poniżającemu traktowaniu w areszcie, naruszającemu art. 3 Konwencji? 2. Czy Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM), w którego skład wchodził sędzia wojskowy, był niezawisłym i bezstronnym sądem w rozumieniu art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia odniesione przez skarżącego w areszcie, w sytuacji gdy znajdował się on pod wyłączną kontrolą policji, rodzą silne domniemanie faktyczne odpowiedzialności państwa. Rząd nie przedstawił wiarygodnego i satysfakcjonującego wyjaśnienia tych obrażeń, a twierdzenie o samookaleczeniu, poparte oświadczeniem podpisanym w areszcie bez dostępu do adwokata i później odwołanym, nie było wystarczające. W konsekwencji, Trybunał stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji. Co do art. 6 ust. 1, Trybunał, odwołując się do swojego ugruntowanego orzecznictwa, potwierdził, że obecność sędziego wojskowego w składzie Sądu Bezpieczeństwa Państwa (DGM) narusza zasadę niezawisłości i bezstronności sądu, budząc uzasadnione obawy co do jego obiektywności w oczach oskarżonego.
Stan faktyczny
Skarżący, Lazgin Biyan, urodzony w 1970 roku, został aresztowany 12 marca 1997 roku przez policję w Söke i przewieziony do Komendy Policji w Aydın, gdzie był przetrzymywany. Oskarżono go o zbieranie pieniędzy na rzecz PKK i pomoc tej organizacji. Skarżący twierdził, że w areszcie był poddawany elektrowstrząsom, bity pałkami i wężami, grożono mu śmiercią, a także zmuszono go do podpisania zeznań bez ich przeczytania. Początkowe badania lekarskie (12 i 14 marca 1997) nie wykazały obrażeń, jednak późniejsze badania (17 marca 1997) ujawniły liczne obrażenia na ciele. Skarżący nie miał dostępu do adwokata w areszcie. Został skazany przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM), w którego skład wchodził sędzia wojskowy, na karę 12 lat i 6 miesięcy pozbawienia wolności za członkostwo w organizacji terrorystycznej. Wyrok został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji. 3. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku niezależności i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa. 4. Uznał, że nie ma potrzeby rozpatrywania pozostałych zarzutów na podstawie art. 6 Konwencji. 5. Stwierdził, że samo stwierdzenie naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji stanowi wystarczające słuszne zadośćuczynienie za krzywdę niemajątkową związaną z wyrokiem skazującym. 6. Orzekł, że Rząd pozwany ma zapłacić skarżącemu, w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku: a) 9 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za krzywdę niemajątkową. b) 3 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, pomniejszone o 685 EUR otrzymanej pomocy prawnej od Rady Europy. c) Odsetki za zwłokę w wysokości równej krańcowej stopie kredytowej Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe. 7. Oddalił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   BİYAN - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:56363/00)   NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRASBOURG   Şubat 2005   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (56363/00) başvuru no’lu davanın nedeni Lazgin   Biyan’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 25 Haziran 1999   tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu   başvurudur.   Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İzmir Barosu avukatlarından T.   Aslan tarafından temsil edilmektedir.   Başvuran, gözaltında kötü muamelelere maruz kaldığından yakınarak, kendisini yargılayıp   mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olması   nedeniyle ve ceza yargılama usulünün hakkaniyetten uzak olmasından ötürü AİHS’nin 6§§1   ve 3 c) ve d) maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   AİHM 18 Kasım 2002 tarihinde başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.   AİHM İç Tüzüğü’nün 59 § 1 maddesi uyarınca gerek başvuran gerekse Hükümet esas   hakkında görüş bildirmişlerdir.   OLAYLAR   doğumlu başvuran halen Aydın Cezaevi’nde tutulu bulunmaktadır.   Mart 1997 tarihinde başvuran, Söke Emniyet Müdürlüğü polisleri tarafından yakalanmış,   ardından Aydın Emniyet Müdürlüğü’ne götürülerek burada gözaltına alınmıştır. Başvuran   hakkında, yasadışı yollarla para toplayıp PKK’ya yardım ve yataklık etmek suçlaması   yapılmıştır.   Başvuran gözaltındayken giysilerinin çıkartıldığını, kendisine elektroşok uygulandığını, cop   ve hortumla dövüldüğünü ve ifade vermesi için ölümle tehdit edildiğini dile getirmiştir.   Sonuçta başvuran tüm belgeleri okumadan imzalamıştır.   Başvuran gözaltındayken birçok kez doktor tarafından muayene edilmiş, 12 Mart 1997 ve 14   Mart 1997 tarihlerinde düzenlenen sağlık raporlarına göre başvuranın bedeninde herhangi bir   şiddet izi tespit edilememiştir.   Mart 1997 tarihinde başvuran PKK faaliyetlerini desteklemekle sorumlu bir komitenin   üyesi olduğunu itiraf etmiştir.   Mart 1997 tarihinde saat 8:45’te Aydın Emniyet Müdürlüğü’nde düzenlenen ve başvuranın   imzasını taşıyan tutanakta, başvuranın vücudunda görülebilir şiddet izlerine rastlandığı   belirtilerek bunun, sözkonusu kişinin endişe altındayken giysilerinin düğme ve fermuarını   kullanarak kendisi tarafından kasti olarak gerçekleştirildiği ifade edilmiştir.   Aynı gün saat 9:25’te başvuran adli tıp doktoru tarafından muayene edilmiş ve düzenlenen   raporda ilgili kişinin vücudunun çeşitli bölgelerinde farklı büyüklük ve renklerde birçok   lezyon tespit edildiği belirtilmiştir. Adli tabip sözkonusu lezyonların başvuranın hayatını   tehlikeye atacak boyutta olmadığını, buna iki günlük rapor verilebileceğini ve yaraların beş   gün içinde iyileşebileceği sonucuna varmıştır.   Yine 17 Mart 1997 tarihinde saat 16’da başvuran bir kez daha doktor kontrolünden geçmiş ve   sözkonusu kişinin karın ve göğüs bölgesinde farklı büyüklüklerde birçok lezyon ile başında   ve alnında sıyrıklar tespit edilmiştir.   Aynı gün polis memurları tarafından, vücudundaki şiddet izlerinin nedeni hakkında   başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran ifadesinde bu izlerin, hücresinde kendine zarar   vermek için pantolon düğmelerini ve fermuarını kullanarak uyguladığı şiddetten   kaynaklandığını beyan etmiştir. Diğer yandan başvuran askerliğini yaparken de kendisini   kasten yaraladığı için psikolojik tedavi gördüğünü eklemiştir.   Başvuran gözaltında avukat yardımından yararlanamamıştır.   Mart 1997 tarihinde Söke Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen başvuran Emniyet   Müdürlüğü’ndeki ifadesini bazı bölümlerini geri alarak, gizli veya PKK’ya ait bir komiteye   üye olduğunu ve herhangi bir illegal faaliyete karıştığını reddetmiştir. Başvuran,   gözaltındayken duyduğu endişeden dolayı kendi kendini yaraladığını da eklemiştir.   Aynı gün Söke Sorgu Hakimliği’ne çıkarılan başvuran hakkında tutuklu yargılama kararı   verilmiştir. Başvuran Cumhuriyet Savcısı önünde verdiği ifadeyi burada yinelemiştir.   Başvuran, Cumhuriyet Savcısı ve Sorgu Hakimi tarafından ifadesi düzenlenirken şube   komiseri ve üç polis memurunun yanında olduğunu ileri sürmektedir.   İzmir DGM Cumhuriyet Başsavcısı 3 Nisan 1997 tarihli iddianamesiyle başvuran hakkında   yasadışı örgüte üye olmak suçundan Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 2 maddesi ve 3713 sayılı   Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca ceza davası açmıştır.   Haziran 1997 ve 5 Mayıs 1998 tarihlerindeki Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki   duruşmalarda başvuran masum olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran gözaltında kötü   muamelelere maruz kaldığını ve Emniyet Müdürlüğü’nde hazırlanan ifadeyi imzalamak   zorunda bırakıldığını iddia ederek şiddet izlerine kendisinin neden olduğunu tespit eden 17   Mart 1997 tarihli ifade tutanağına itiraz etmiştir.   Mayıs 1998 tarihinde, aralarında askeri bir hakimin de bulunduğu Devlet Güvenlik   Mahkemesi Heyeti başvuranı, Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 2 ve 3713 sayılı Kanunun 5.   maddesi uyarınca oniki yıl altı ay hapis cezasına mahkum etmiştir. DGM kararını   desteklemek için özellikle M.T. adlı tanığın istinabe makamı tarafından alınan ifadesini   gözönünde bulundurmuştur. Diğer yandan başvuranın ispatla yükümlüğü olduğu diğer   kanıtlar gözönünde bulundurulduğunda, DGM, sanığın savunma araçlarının reddedilmesinin   uygun olacağına kanaat getirmiştir. Ayrıca DGM kararında, sağlık raporları ile 17 Mart 1997   tarihli ifade tutanağına yer vermiştir.   Başvuran Yargıtay’a vermiş olduğu tarihi belirtilmeyen savunma dilekçesinde, kendisini   gözaltında tutan polis memurlarının zorla ifade almak için kötü muamelede bulunduklarını   ileri sürmüştür.   Şubat 1999 tarihinde Yargıtay 21 Mayıs 1998 tarihli kararı onamıştır.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 3. MADDESİ’NİN İHLALİ HAKKINDA   Başvuran gözaltında kötü muamelelere maruz kaldığını iddia ederek AİHS’nin 3. maddesine   gönderme yapmaktadır.   A. Kabuledilebilirlik Hakkında   Hükümet altı ay kuralına uyulmadığı itirazını dile getirmektedir. Başvuran, gözaltında kötü   muameleye maruz kaldığını DGM önünde ilk kez iddia ettiği 26 Haziran 1997 tarihinden   itibaren altı ay içinde AİHM’ye gitmiş olmalıydı. DGM’nin kötü muamele iddialarını dikkate   almadığı bu tarihte başvuranın bu hukuki yolun etkisiz olduğunun farkına varmış olması   gerekirdi.   Başvuran Hükümet’in bu savına itiraz ederek aleyhinde başlatılan cezai usul işlemleri   süresince iddialarını birçok kez dile getirdiğini ileri sürmektedir.   AİHM, AİHS’nin 35. maddesinde öngörülen altı ay kuralının bir adli güvenlik unsuru   olduğunu hatırlatır. Bu kural aynı zamanda ilgili kişiye, AİHM’ye başvuru yapma olanağı   üzerine düşünmesini ve yapacağı başvurunun içeriğini belirlemesini sağlayacak bir süre   tanıma ihtiyacına verilmiş bir cevaptır. O halde sözkonusu kural, AİHM tarafından uygulanan   denetim açısından bir zaman sınırını ifade etmekte ve hem bireylere hem de Devlet   makamlarına, aşıldığı takdirde sözkonusu denetimin artık mümkün olmadığı süreyi işaret   etmektedir (Hulki Güneş-Türkiye (karar), no:28490/95, 9 Ekim 2001).   AİHM diğer yandan, iç hukuk yollarının veya nihai kararın bulunmaması durumunda, altı   aylık süreyi, başvuruda suç sayılan fiilin işlenmesinden itibaren başlayacak şekilde   değerlendirmektedir. Bu ilke, başvuranın bir iç hukuk yolunu kullanıp ancak daha sonrasında   bu hukuk yolunu etkisiz kılan koşulları fark ettiğinde ya da fark etmiş olması gerektiğinde   istisnai olarak yeniden değerlendirilebilir. Böylesi bir durumda altı aylık süre, başvuranın bu   koşulların farkına vardığı veya farkına varmış olması gerektiği tarihten itibaren hesaplanabilir   (Bayram ve Yıldırım-Türkiye (karar), no: 38587/97, 29 Ocak 2002, et Ö.Ö. ve S.M.-Türkiye   (karar), no: 31865/96, 28 Mayıs 2002).   AİHM 26 Haziran 1997 tarihinde, başvuranın DGM önüne çıktığı ilk fakat davanın   incelendiği ikinci duruşmada, gözaltında kötü muamelelere maruz kaldığını ve vücudundaki   şiddet izlerine kendisinin neden olduğunu belirten 17 Mart 1997 tarihli ifade tutanağının   kendisine zorla imzalatıldığını iddia ettiğini gözlemlemektedir. Başvuran bu iddiasını 5 Mayıs   tarihindeki duruşmada yinelemiştir. DGM 21 Mayıs 1998 tarihli kararında, sağlık   raporları ile 17 Mart 1997 tarihli ifade tutanaklarına değinmiş ve başvuranın beyanlarını resmi   şikayet olarak değerlendirmemiştir. Başvuran son olarak iddialarını Yargıtay’a verdiği   dilekçede de dile getirmiş fakat bu da boşa çıkmış ve Yargıtay 21 Mayıs 1998 tarihli kararı   onayarak ilgili kişinin iddialarına cevap vermemiştir.   Dosyadaki tüm unsurlar dikkate alındığında AİHM, kendisine başvuru yapmadan önce iç   makamlar nezdinde yinelediği başvurularının sonucunu bekleyen başvuranın, tıbbi delillerle   desteklenen iddiaları hakkında yürütülen ceza usul işlemleri süresince sürekli resmi   soruşturma açılmasını sağlamaya çalıştığından dolayı kusurlu bulunamayacağı kanaatindedir.   Bundan yola çıkarak AİHM, mevcut davaya ait özel koşulları içinde, altı aylık sürenin   başvuranın iç hukuk yollarının işlevsiz kaldığını anladığı 23 Şubat 1999 tarihli Yargıtay   kararından itibaren işlemeye başladığı sonucuna varmıştır. Başvuru 25 Haziran 1999 tarihinde,   yani bu kararı takiben altı aylık bir süre içinde yapılmıştır. Dolayısıyla AİHM Hükümet’in   itirazını reddetmiştir.   AİHM, tarafların ileri sürdüğü argümanların tümü ışığı altında, sözkonusu şikayetin olaylar ve   hukuk açısından, başvuru incelemesinin şu anki aşamasında çözüme kavuşturulamayan fakat   esastan incelemeyi zorunlu kılan ciddi problemler ortaya çıkardığı kanaatindedir. Sonuç   olarak, başvurunun bu kısmı, AİHS’nin 35 § 3 maddesindeki anlamıyla açıkça dayanaktan   yoksun olarak ilan edilemez. Başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmamaktadır.   B. Esas Hakkında   Başvuran kendisini gözaltında tutan polis memurları tarafından kötü muameleye maruz   bırakılarak, giysilerinin çıkartıldığını, kendisine elektroşok uygulandığını, cop ve hortumla   dövüldüğünü ve ölümle tehdit edildiğini iddia etmektedir. Başvuran iddialarını, gözaltında   bulunduğu sırada düzenlenen sağlık raporlarını göstererek desteklemektedir.   Hükümet kötü muamele iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmekte ve   başvuranın vücudundaki gözle görülebilir izlerin, kendine zarar vermek için hücresinde   pantolon düğmelerini ve fermuarını kullanarak uyguladığı şiddetten kaynaklandığını beyan   etmiş olduğu 17 Mart 1997 tarihli ifade tutanağına işaret etmektedir.   Başvuran bu sava karşı çıkmakta 17 Mart 1997 tarihli ifade tutanağını, kendisini gözaltında   tutan polis memurlarının zorlaması altında imzaladığını ileri sürmektedir.   AİHM, bir kimsenin gözaltındayken, tamamen polis memurlarının denetimi altında olduğu   halde yaralanması durumunda, bu süre içinde meydana gelen her türlü yaralanmanın güçlü   maddi karinelere yol açtığını hatırlatır (Salman-Türkiye [GC], no: 21986/93, § 100, CEDH   2000-VII). Dolayısıyla Hükümet sözkonusu yaralanmaların nedeni hakkında makul bir   açıklama sağlamalı ve başvuranın iddiaları, özellikle de sağlık raporları hakkında şüphe   uyandıracak olayları tespit eden kanıtlar üretmelidir (Bkz., diğerleri arasında, Tekin-Türkiye, 9   Haziran 1998, Derleme Hükümler ve Kararlar 1998-IV, ss. 1517-1518, §§ 52-53, Labita-   İtalya [GC], no 26772/95, § 120, CEDH 2000-IV, Selmouni- Fransa [GC], no 25803/94, § 87,   CEDH 1999-V, Berktay -Türkiye, no 22493/93, § 167, 1 Mart 2001, Altay -Türkiye, no   22279/93, § 50, 22 Mayıs 2001, et Esen -Türkiye, no 29484/95, § 25, 22 Temmuz 2003).   AİHM başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının hemen başlangıcında önce 12 Mart   tarihinde saat 14:00 ve 23:45’te olmak üzere iki kez, ardından 14 Mart 1997 tarihinde   saat 15:10’da sağlık kontrolünden geçtiğini ve bu tarihte düzenlenen sağlık raporlarının, ilgili   kişinin vücudunda herhangi bir şiddet izine rastlanmadığını kaydettiğini hatırlatır. Buna   karşılık 17 Mart 1997 tarihinde önce saat 9:25’te ardından saat 16:00’da yapılan muayeneler   sonucunda düzenlenen raporlara göre başvuranın karın, sırt ve göğüs bölgesinde farklı   büyüklük ve renkte birçok ekimotik lezyon ile başında ve alnında sıyrıklar tespit edilmiştir.   AİHM, sağlık raporları arasındaki uyuşmazlığa Hükümet tarafından getirilen tek açıklamanın,   başvuranın yaralanmalara kendisinin neden olduğunu beyan ettiği 17 Mart 1997 tarihli ve   kendi imzasını taşıyan ifade tutanağı olduğunu not eder. Öte yandan AİHM, bu ifade   tutanağının gözaltı süresinde düzenlendiğini ve özellikle gözaltından sorumlu polis memurları   tarafından imzalandığını gözlemlemektedir. Avukat yardımından yararlanamadan polis   memurlarının elinde tutulu bulunan başvuranın içinde bulunduğu hassas durum gözönüne   alındığında ve ilgili kişinin Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne ilk çıkışında, sözkonusu ifade   tutanağını baskı altında imzalamış olduğunu beyan ettiği dikkate alındığında, Hükümet   tarafından ileri sürülen ifade tutanağı tek başına makul ve tatmin edici bir açıklama olarak   kabul edilemez.   Ayrıca AİHM, başvuranın ceketinin düğmelerini ve pantolonunun fermuarını kullanarak,   vücudunun çeşitli bölgelerinde, özellikle de sırtında 2 cm eninde ve 10-15 cm boyunda   lezyonlara nasıl sebebiyet verdiği sorusunu merak etmektedir. AİHM’ye göre böylesine ciddi   boyuttaki yaralanmalara Hükümet kendisinden beklenen açıklamaları getirememiştir.   AİHM, takdirine sunulan unsurların tümünü ve Hükümet tarafından makul bir açıklama   getirilemeyişini dikkate alarak, mevcut davada, sağlık raporlarında saptanan izlerin,   başvurana gözaltındayken uygulanan insanlık dışı, aşağılayıcı ve sorumluluğu Devlet’e ait   olan muameleden kaynaklandığını tespit etmiştir.   Dolayısıyla AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.   II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLALİ HAKKINDA   Başvuran kendisini yargılayan ve mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesinde   bir askeri hakim bulunmasından dolayı “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” tarafından adilce   yargılanmadığı iddiasında bulunmaktadır. Başvuran aynı zamanda, gözaltında avukat   yardımından yararlanmadığı, aleyhindeki tanıkları sorgulayamadığı ve lehte tanıkların Devlet   Güvenlik Mahkemesi tarafından dinlenmediği gerekçesiyle, DGM önündeki ceza yargılama   usul işlemlerinin hakkaniyete uygun olmadığından yakınmaktadır. Bu itibarla başvuran   AİHS’nin 6 § 1 ve 3 c) ve d) maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.   A. Kabuledilebilirlik Hakkında   AİHM, içtihatlarından doğan kriterler ışığında (Bkz., Çıraklar-Türkiye, 28 Ekim 1998,   Derleme Hükümler ve Kararlar 1998-VII) ve elindeki mevcut unsurların tümü gözönüne   alındığında, AİHS’nin 6. maddesine dayanan şikayetlerin esastan incelenmesi gerektiği   kanaatine varmıştır. AİHM sözkonusu şikayetlerde hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi ile   karşılaşılmadığını tespit etmiştir.   B. Esas Hakkında   1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Hakkında   AİHM daha önce buna benzer şikayetlerin dile getirildiği birçok dava incelediğini ve bunların   AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlali yönünde sonuçlandığını ortaya koymaktadır (Bkz. adıgeçen   Özel, § § 33-34, ve adıgeçen Özdemir §§ 35-36).   AİHM mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in davayı farklı şekilde sonuçlandıracak hiçbir   tespit ve delil sunmadığı kanaatine varmıştır. AİHM, “ulusal güvenliğe” ilişkin suçlardan   ötürü DGM’de yargılanan başvuranın, aralarında asker kökenli bir hakimin yer aldığı   mahkeme önüne çıkma konusunda endişe duymasının anlaşılabilir olduğu kanısındadır.   Dolayısıyla başvuran, DGM’nin davanın gerekçesine yabancı mülahazalar ışığında sebepsiz   bir yargı kararı almasından haklı olarak kaygı duymaktadır. Bu nedenle başvuranın, bu yargı   merciinin tarafsız ve bağımsız olmadığı yönündeki şüphelerinin dikkate alınması   gerekmektedir (Incal –Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Derleme 1998-IV, s. 1573, § 72).   AİHM, başvuranları yargılayıp mahkum eden İzmir DGM’nin AİHS’nin 6 § 1 maddesinde   yer alan bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğini taşımadığı sonucuna varmıştır.   2. Cezai Yargılama Usullerinin Adilliği Hakkında   AİHM, daha önceki benzer davalarda da dile getirildiği üzere, tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan   yoksun bir mahkemenin, hiçbir surette, yargı yetkisi altındaki kişilere adil bir yargılama   süreci temin edebileceğinin varsayılamayacağını hatırlatır.   Başvuranın, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde görülmesi hakkının ihlal   edildiği tespiti ışığında, AİHM, diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığı kanaatine   varmıştır (Bkz. diğerleri arasında adıgeçen Çıraklar kararı, §§ 44-45).   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.   A. Maddi ve Manevi Tazminat   Başvuran hapsedilmesinden kaynaklanan mesleki gelir kaybına tekabül eden 20.000 (yirmi   bin) Euro değerinde bir maddi zarara uğradığını iddia etmektedir.   Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.   İddia edilen maddi tazminata ilişkin olarak AİHM, şayet AİHS ihlal edilmemiş olsaydı DGM   önündeki cezai yargılama sürecinin sonucunun ne olacağına dair spekülasyon   yapılamayacağını belirterek, başvurana bu yönde bir tazminat ödenmesine gerek olmadığına   karar vermiştir (Bkz, Findlay-Birleşik Krallık kararı, 25 Şubat 1997, Derleme 1997-I, s.284,   § 85).   Manevi tazminat hususunda ise AİHM, başvuran hakkında DGM tarafından verilen   mahkumiyet kararına ilişkin olarak bir ihlalin varlığının saptanmasının, iddia edilen manevi   zarar için başlı başına adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir (Bkz., adıgeçen Çıraklar, s. 3074,   § 49). Diğer yandan AİHM, başvuranın gözaltında maruz kaldığı kötü muameleler nedeniyle   manevi zarara uğradığını hatırlatarak, AİHS’nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun   olarak başvurana 9.000 (dokuzbin) Euro manevi tazminat verilmesinin uygun olduğuna   kanaat getirmiştir.   AİHM bir başvuran hakkında verilen mahkumiyet kararının, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine   göre tarafsız ve bağımsız olmayan bir mahkeme tarafından verildiği sonucuna vardığında,   prensip olarak en uygun tazminin, başvuranın gecikmeksizin tarafsız ve bağımsız bir   mahkeme tarafından yeniden yargılanması olacağı kanaatine varmıştır (Gençel-Türkiye, no:   53431/99, § 27, 23 Ekim 2003).   B. Masraf ve harcamalar   Başvuran, AİHM ve yerel mahkemeler nezdinde yaptığı masraf ve harcamalar için 5.000   (beşbin) Euro tazminat talebinde bulunmaktadır.   Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.   AİHM, mevcut unsurları ve bu konudaki içtihadı dikkate alarak, tüm masraflar için başvurana   3.000 (üçbin) Euro ödenmesinin makul olacağına ve ödeme yapılırken bu meblağdan Avrupa   Konseyi tarafından sağlanan 685 (altıyüzotuz) Euro tutarındaki adli yardımın düşürülmesine   karar vermiştir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük bir faiz   oranının uygulanacağını belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1.   2.   3.   Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğinden   yoksun olması nedeniyle AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;   4.   5.   6.   AİHS’nin 6. maddesine dayanan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek   görülmediğine;   AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiği tespitinin iddia edilen manevi zarar için başlı   başına yeterli bir adil tazmin sağladığına;   a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   Savunmacı Hükümet’in başvurana ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL.’ye   çevrilmek üzere,   i. manevi tazminat için 9.000 (dokuzbin) Euro ödemesine,   ii. Avrupa Konseyi tarafından verilen 685 (altıyüzseksenbeş) Euro tutarındaki adli   yardım düşüldükten sonra masraf ve harcamalar için 3,000 (üçbin) Euro   ödemesine;   iii. KDV, pul, harç ve masrafların yukarıdaki miktarlara yansıtılabilmesine;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,   Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan   fazlasına eşit oranda basit faizi uygulamasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3 maddesine   uygun olarak 3 Şubat 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło