57049/00

WyrokETPCz2007-02-15ECLI:CE:ECHR:2007:0215JUD005704900

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy użycie siły przez funkcjonariuszy policji, które doprowadziło do śmierci trzech osób, naruszyło prawo do życia (art. 2 Konwencji) w aspekcie materialnym? Czy krajowe śledztwo i postępowanie sądowe w sprawie tych śmierci były skuteczne i prowadzone w rozsądnym terminie, zgodnie z proceduralnymi wymogami art. 2 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że użycie śmiertelnej siły przez policję było uzasadnione w kontekście samoobrony i legalnego aresztowania, ponieważ funkcjonariusze działali w nagłej sytuacji, w odpowiedzi na ostrzał ze strony podejrzanych. Stwierdził, że siła nie przekroczyła "bezwzględnej konieczności" w rozumieniu art. 2 ust. 2 Konwencji. Jednakże, Trybunał orzekł naruszenie proceduralnego aspektu art. 2, wskazując na liczne i poważne uchybienia w krajowym śledztwie (np. brak zabezpieczenia dowodów, brak zdjęć miejsca zdarzenia, opóźniona wizja lokalna) oraz na nadmierną przewlekłość postępowania sądowego, która trwała prawie dziewięć lat. Te uchybienia uniemożliwiły skuteczne ustalenie odpowiedzialności za śmierć.
Stan faktyczny
28 września 1994 roku w kawiarni Arzum w Stambule, trzech cywilów – Fuat Erdoğan, Elmas Yalçın i Đsmet Erdoğan – zostało zabitych przez funkcjonariuszy policji z Wydziału Antyterrorystycznego. Policja twierdziła, że działała na podstawie anonimowego donosu o uzbrojonych osobach i że podejrzani otworzyli ogień, zmuszając funkcjonariuszy do samoobrony. Krajowe postępowanie karne przeciwko czterem policjantom trwało prawie dziewięć lat, zakończyło się uniewinnieniem w 2002 roku, potwierdzonym przez Sąd Kasacyjny w 2003 roku, na podstawie działania w samoobronie. Skarżący to bliscy zabitych, którzy zarzucali nieuzasadnione użycie siły i nieskuteczność śledztwa.
Rozstrzygnięcie
1. Jednogłośnie skreśla z listy spraw skargę w zakresie dotyczącym Ramazana Erdoğana i Raşidiye Erdoğan w związku ze śmiercią Fuata Erdoğana. 2. Jednogłośnie uznaje skargę Yüksela Erdoğana, Meliha Erdoğana, Sinana Erdoğana, Bahar Sağlam, Şinasi Yalçına, Hüsnü Yalçına i Ali Yalçına za dopuszczalną. 3. Stwierdza, stosunkiem głosów 6 do 1, że nie doszło do naruszenia art. 2 Konwencji w kontekście śmierci Đsmet Erdoğana i Elmas Yalçına. 4. Jednogłośnie stwierdza, że doszło do naruszenia art. 2 Konwencji w kontekście śledztw prowadzonych przez władze krajowe.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   A V R U P A   OF EUROPE   K O N SE Y Đ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ÜÇÜNCÜ DAĐRE   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ/TÜRKĐYE   (B a şvuru no. 57049/00)   KARAR   STRAZBURG   Şubat 2007   Bu karar AĐHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır.   Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   USUL   Davanın nedeni, dokuz Türk vatandaşı; Yüksel Erdoğan, Meliha Erdoğan, Sinan   Erdoğan, Bahar Sağlam, Şinasi Yalçın, Hüsnü Yalçın, Ali Yalçın, Ramazan Erdoğan ve   Raşidiye Erdoğan’ın (“başvuranlar”), 25 Şubat 2000 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel   Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, Türkiye   Cumhuriyeti aleyhine Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no.   57049/00).   OLAYLAR   I. DAVA OLAYLARI   Yüksel Erdoğan (1943) ve Meliha Erdoğan (1942), maktul Đsmet Erdoğan’ın   ebeveynleri, Sinan Erdoğan (1962) ve Bahar Sağlam (1970) ise kardeşleridir. Şinasi Yalçın   (1970), Hüsnü Yalçın (1952) ve Ali Yalçın (1954), Elmas Yalçın’ın erkek kardeşleridir.   Ramazan Erdoğan ve Raşidiye Erdoğan, maktul Fuat Erdoğan’ın ebeveynleridir.   A. Đsmet Erdoğan, Elmas Yalçın ve Fuat Erdoğan’ın öldürülmesi ve ölümlerine   ilişkin koşullara dair müteakip soruşturma   Eylül 1994 tarihinde Fuat Erdoğan, Elmas Yalçın ve Đsmet Erdoğan, Đstanbul’da   merkezi bir semt olan Beşiktaş’taki Arzum kafede Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle   Mücadele Şubesi polis memurlarınca öldürülmüştür. Aynı gün 15.45’te iki polis memuru   tarafından hazırlanan ihbar tutanağına göre Emniyet Müdürlüğü, Müdürlüğün dahili   numaralarından 139’dan kimliği belirsiz bir kişi tarafından aranmıştır. Arayan kişi polise,   Beşiktaş’ta iki adam ve bir kadın gördüğünü ve adamlardan birinin, kadına bir silah verdiğini   bildirmiştir. Ayrıca, bu üç kişinin Arzum kafede olduklarını da belirtmiştir.   Aynı gün Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nden sekiz polis   memuru tarafından bir olaylı yakalama ve zaptetme tutanağı hazırlanmıştır. Bu rapora göre,   telefon görüşmesini yaptıktan sonra polisler Arzum kafeye gitmişlerdir. Kafenin ikinci   katında bulunan şüphelilere polis memuru olduklarını söylemiş ve kimlik kartlarını   göstermelerini istemişlerdir. Şüpheliler bağırmaya başlamış ve ateş açmışlardır. Polisler,   şüphelilere teslim olmalarını söylemiş ve kendilerini korumak için karşı ateş açmışlardır.   Şüphelilerden karşılık gelmediğini fark ettiklerinde ateşi kesmişlerdir. Üç şüphelinin de   öldüğünü görmüş ve durumu, Cumhuriyet Savcısı’na haber vermişlerdir.   Aynı gün 20.10’da Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, bir rapor hazırlamıştır. Raporda Adli   Tıp Kurumu’ndan bir doktorun, cesetleri incelemek üzere çağırıldığı yazılıdır. Doktor,   19.10’da olay mahalline gelmiş ve Adli Tıp morguna gönderilen cesetleri incelemiştir.   Aynı gün iki polis memuru, Arzum kafeyi işleten N.A., C.A. ve S.A.’nın ifadelerini   almıştır. 29 Eylül 1994 tarihinde maktuller üzerinde otopsi yapılmış ve 20 Ekim 1994   tarihinde otopsi raporları hazırlanmıştır. Otopsi raporlarına göre maktullere açılan ateş uzak   mesafeden gerçekleşmiştir.   Ekim 1994 tarihinde Adli Tıp Kurumu’ndan üç bilirkişi maktullerin kıyafetlerini   incelemiş ve açılan ateşin yakın mesafeden gerçekleşmediği sonucuna varmıştır. Ayrıca   mesafeyi tam olarak belirlemenin mümkün olmadığı kanısına varmışlardır.   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   Kasım 1994 tarihinde Đstanbul Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesi müdürü,   olaya ilişkin olarak muhabirlerin Arzum kafenin sahibi N.A. ve kimliği belirlenemeyen görgü   tanıkları ile görüştüğü iki televizyon programının teyp kayıtlarını ve nüshalarını göndermiştir.   Kasım 1994 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Savcısı iki polis memuru R.A. ve H.K.’nın   ifadelerini almıştır. Polis memurları, şüphelilerin kendilerine ateş açtıklarını ve kendilerinin   şüphelileri durdurmak amacıyla ateşe karşılık verdiklerini ileri sürmüşlerdir.   B. Polis memurları hakkında başlatılan kovuşturma   Kasım 1994 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, Đstanbul Emniyet Müdürlüğü   Terörle Mücadele Şubesi’nden dört polis memuru Ş.K., M.K., R.A. ve H.K. aleyhinde   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir iddianame sunmuştur. Ölmüş olması nedeniyle diğer   bir polis memuru olan B.A.’ya ilişkin takipsizlik kararı çıkarmıştır. Suçlamalar, Türk Ceza   Kanunu’nun 450 § 5., 463., 281., 31., 33. ve 50. maddeleri uyarınca getirilmiştir. Sanıklar,   ölen şüpheliler ve güvenlik güçleri arasındaki silahlı çatışma sırasında - asıl suçlu tespit   edilmeksizin – adam öldürme ile suçlanmışlardır.   Kasım 1994 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi ilk duruşmayı   gerçekleştirmiştir.   1. 9 Şubat 1995 tarihli duruşma   Şubat 1995 tarihinde başvuranlardan biri olan Yüksel Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın   babası Mustafa Yalçın, polis memurları aleyhinde açılan cezai takibata dahil olmuştur. Aynı   gün birinci derece mahkemesi, boş kovanların incelenmesini istemiş ve sanıkların Terörü   Önleme Yasası’nın 15 § 1. maddesi bağlamında cezai takibat sırasında tutuklu olarak   yargılanmamasına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca A.B.’ye sağlanan silahların, Đstanbul   mahkemelerinin adliye emanet memurluğuna gönderilmesini öngörmüştür.   2. 5 Mayıs ve 6 Temmuz 1995 tarihli duruşmalar   Mayıs 1995 tarihinde suçlanan polis memurları, Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi   huzurunda ifade vermişlerdir. Tüm polis memurları, Arzum kafeye geldiklerinde kafeyi   işleten iki kişiyi dışarı çıkardıklarını iddia etmiştir. Daha sonra kafeye girmişler ve   şüphelilere polis memuru olduklarını söylemişlerdir. Ancak şüpheliler ateş açmıştır. Sanıklar   ayrıca şüphelilerin ateş açtıklarını ve onları durdurmak için ateşe karşılık verdiklerini   belirtmiştir. Sanıklardan biri olan Ş.K. ateş açmadığını ileri sürmüştür. Sanıkların tümü   kafeye girdiklerinde kurşungeçirmez yelek giymediklerini ileri sürmüştür. Aynı tarihte   Đstanbul Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesi polis memurları olan iki görgü tanığı   E.M. ve N.Ç. de mahkeme huzurunda ifade vermiştir. Kafenin dışında olduklarını ancak   çatışmaya şahit olmadıklarını, sadece polislerin şüphelilere teslim olma çağrısında   bulunduğunu duyduklarını belirtmişlerdir.   Aynı tarihte birinci derece mahkemesi, sanıkların silahlarının balistik inceleme için   teslim edilmesini öngörmüştür. Ayrıca hangi mermi ve kovanların sanıkların silahlarından   çıktığının belirlenmesi için olay mahallinde bulunan mermilerin incelenmesini istemiştir.   Temmuz 1995 tarihli duruşma sonunda birinci derece mahkemesi sanıkların   silahlarının balistik incelenme için bir kez daha gönderilmesi talimatını vermiştir.   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   3. 30 Ekim ve 13 Aralık 1995 tarihli duruşmalar ve müteakip gelişmeler   Ekim 1995 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, terörle mücadele şubesi polis   memuru A.B.’nin ve Arzum kafeyi işleten üç kişi olan N.A., C.A. ve S.A.’nın ifadelerini   dinlemiştir. A.B., kafenin iç kısmını görmediğini ve olaya tanık olmadığını ancak polis   memurlarının kafeye girdiğini duyduğunu ileri sürmüştür. Arzum kafenin sahibi N.A. olay   günü kafede olmadığını ve olayı kardeşi S.A.’nın kendisine bildirdiğini belirtmiştir. Daha   sonra ise mermilerin kafede bulunan pencerelere isabet etmediğini belirtmiştir. Birinci derece   mahkemesi iki ifade arasında farklılık bulunduğunu yinelediğinde, ifade vermeden önce   sakinleştirici aldığını ve ifadelerini, onları okumadan imzaladığını belirtmiştir. S.A. ve C.A.   kendilerine polisler tarafından dışarı çıkmalarının söylendiğini ve olaya tanık olmadıklarını   ileri sürmüştür. S.A. polis memurlarının şüphelilere teslim ol çağrısı yaptıklarına tanıklık   etmiştir. Ayrıca S.A. polis memurlarının konuşmalarını duyduktan 2-3 saniye sonra, 2-3   dakika süren silah patlamalarını duyduğunu belirtmiştir. Giriş katında bulunan bir dolabın   camının olay sırasında kırıldığını, duvardan sekmedikçe camın şüphelilerden gelen bir mermi   ile kırılmış olamayacağını belirtmiştir. Son olarak S.A. polis memurlarının yukarıya   çıkmasına izin vermemeleri nedeniyle, kafenin ikinci katındaki cesetlerin konumuna ilişkin   bilgisi bulunmadığını ifade etmiştir.   Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün sanıkların silahları olmadan güvende olamayacakları   nedeniyle bu silahları vermeyi reddeden yazısı üzerine, aynı tarihte birinci derece   mahkemesi, bir kez daha sanıkların tabancalarının balistik inceleme için teslim edilmesi   talimatını vermiştir.   Aynı duruşma sırasında müdahil taraflar sanıkların duruşmalara haklı bir gerekçe   göstermeksizin katılmamaları nedeniyle tutuklu yargılanmalarını mahkemeden talep etmiştir.   Cumhuriyet Savcısı sanıkların duruşmalara katılmama nedenlerini belirtmelerinin istenmesi   doğrultusunda görüş bildirmiştir. Sanıkların avukatı sanıkların duruşmalara katılmaktan muaf   tutulmalarını talep etmiştir. Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların talebini, sanıkların ve   şahitlerin dinlenmiş olduğu gerekçesiyle kabul etmiştir. Mahkeme ayrıca Adli Tıp   Kurumu’ndan balistik inceleme raporunun alınmasının ardından olay yeri incelemesi   yapılmasına karar vermiştir.   Belirtilmeyen bir tarihte Đstanbul Emniyet Müdürlüğü, Đstanbul Ağır Ceza   Mahkemesi’ne sanık polis memurları tarafından 28 Eylül 1994 tarihinde meydana gelen   olayda kullanılan altı tabanca göndermiştir.   Aralık 1995 tarihinde birinci derece mahkemesi sanıklara ait silahlar ile olay yerinde   bulunan mermi ve boş kovanlar ve Đsmet Erdoğan’ın vücudundan çıkarılan bir mermi   çekirdeğinin, bu mermi çekirdekleri ile kovanların hangilerinin sanıkların tabancalarından   çıktığının belirlenmesi amacıyla balistik inceleme için Adli Tıp Enstitüsü’ne gönderilmesine   karar vermiştir.   Adli Tıp Kurumu uzmanları 8 Ocak 1996 tarihinde sanıkların tabancalarını, olay   yerinde bulunmuş 9 mm çapında iki adet mermi çekirdeğini ve Đsmet Erdoğan’ın vücudundan   çıkarılan 9 mm çapında bir adet mermi çekirdeğini incelemişlerdir. Uzmanlar 9 mm   çapındaki mermi çekirdeklerinden hiçbirinin polis memurlarının tabancalarından çıkmadığı   sonucuna varmışlardır.   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   4. 22 Nisan 1996 tarihli duruşma ve müteakip gelişmeler   Balistik raporu 22 Nisan 1996 tarihinde mahkemede okunmuştur. Müdahil taraflar   tabancaların namluları ile ateşleme iğnelerinin değiştirilmiş olabileceğini belirtip, birinci   derece mahkemesinin böyle bir değişiklik olup olmadığına ilişkin bilgi istemesini talep   etmiştir. Müdahil taraflar ayrıca boş kovanların incelenmek üzere Adli Tıp kurumu’na da   gönderilip, 9 mm çapındaki üç adet mermi çekirdeğinin boş kovanlarla uyuşup   uyuşmadığının belirlenmesini talep etmiştir. Son olarak mahkemeden Arzum kafenin yakın   zamanda yenileneceği duyumu nedeniyle burada olay yeri incelemesi yapılmasını talep   etmişlerdir. Cumhuriyet Savcısı müdahil taraflarla mutabık olmuştur.   Aynı gün Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların tabancaları ile maktullerin yanında   bulunmuş tabanca, mermi ve kovanların ve cesetlerden birinin vücudundan çıkarılmış   merminin yeni bir inceleme için gönderilmesine karar vermiştir. Adli tıp uzmanlarından, 9   mm çapındaki mermi çekirdeklerinin boş kovanlarla uyuşup uyuşmadığı ve boş kovanların   polis memurları ya da maktullere ait silahlardan atılıp atılmadığıyla ilgili bilgi sunmaları   talep edilmiştir. Mahkeme ayrıca Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden, tabancaların namluları   ile ateşleme iğnelerinin 28 Eylül 1994 tarihinden sonra değiştirilip değiştirilmediği   konusunda bilgi vermesini talep etmeye karar vermiştir. Son olarak mahkeme 18 Haziran   tarihinde Arzum kafede olay yeri incelemesi yapılmasına karar vermiştir.   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne 31 Mayıs ve 20 Haziran 1996 tarihlerinde Đstanbul   Emniyet Müdürlüğü’nden iki yazı ulaşmıştır. 31 Mayıs 1996 tarihli yazı Emniyet   Müdürlüğü’nün tabancaların parçalarının değiştirilip değiştirilmediği konusunda hiçbir   bilgilerinin bulunmadığını ifade ederken, ikinci yazı tabancaların parçalarının   değiştirilmediğini belirtmiştir.   Haziran 1996 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri, bir uzman, sanık   dört polis memuru, bu polis memurlarının avukatları ve müdahil tarafların avukatları olay   yeri incelemesi için Arzum kafeye gitmişlerdir. Öte yandan, Arzum kafe geçen süre zarfında   yenilendiğinden ve dolayısıyla olayın meydana geldiği zaman kafeyi işleten şahitlerin orada   bulunmaması nedeniyle mahkeme olay yeri incelemesi gerçekleştirememiştir. Bu nedenle   birinci derece mahkemesi şahitlerin hazır bulunduğu bir olay yeri incelemesi yapılması kararı   almıştır.   5. 11 Temmuz 1996 tarihli duruşma ve müteakip gelişmeler   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 11 Temmuz 1996 tarihinde, 31 Mayıs ve 20 Haziran   tarihli yazıların birbirleriyle çelişir olması nedeniyle Emniyet Müdürlüğü’nden daha   fazla bilgi talep etmeye karar vermiştir. Ayrıca bir balistik inceleme yapılması talimatını da   vermiştir. Son olarak mahkeme tüm sanıkların, şahitlerin ve müdahil tarafların katılımıyla11   Ekim 1996 tarihinde bir olay yeri incelemesi yapılması kararı almıştır.   Temmuz 1996 tarihinde Đstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Đstanbul Ağır Ceza   Mahkemesi’ne bir yazı göndermiş, tabancalarda yapılan herhangi bir değişikliğin ancak bir   kriminal laboratuar incelemesiyle belirlenebileceğini ve böyle bir değişikliğin suç teşkil   ettiğini belirtmiştir.   Ağustos 1996 tarihinde Adli Tıp Enstitüsü uzmanları yeni bir balistik inceleme   gerçekleştirmiştir. Balistik rapor Đstanbul Bölge Kriminal Polis Laboratuarı’nın 5 Ekim 1994   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   tarihli raporundaki bulguları teyit etmiştir. Ayrıca incelemede uzmanlara sunulan 9 mm   çapındaki yirmi iki kovandan yirmisinin MP5-3793, T-1192 ve 245 PV 30170 seri numaralı   tabancalardan atıldığı tespit edilmiştir. Đlk tabanca H.K.’ye ait olup, ikinci tabanca B.A.’ya,   üçüncü tabanca ise Ş.K’ye aittir. Rapora göre 9 mm çapındaki dört adet mermi çekirdeği   B.A.’ya ait T-1192 seri numaralı tabancayla da uyuşmaktadır. Đsmet Erdoğan’ın vücudundan   çıkarılan 9 mm çapındaki mermi çekirdeği ile Fuat Erdoğan’ın cesedinin yakınında bulunan 9   mm çağındaki diğer iki mermi çekirdeğine ilişkin olarak, adli tıp uzmanları daha önceki   bulgulardan farklı bulgulara ulaşmışlardır. Đlk mermi çekirdeğinin T-1192 seri numaralı   tabancadan, diğer iki mermi çekirdeğinin ise T-1192 ve 245 PV 30170 seri numaralı   tabancalardan çıktığını belirtmişlerdir. Bu tabancalar sırasıyla B.A. ile Ş.K.’ye aittir.   Eylül 1996 tarihinde, sanık polis memurlarından üçü olan Ş.K., R.A. ve H.K.’den,   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin emriyle 11 Ekim 1996 tarihinde yapılacak olay yeri   incelemesine katılmaları istenmiştir. Dördünü sanık polis memuru M.K.’ye Erzurum’daki bir   karakola atanması nedeniyle tebliğde bulunulamamıştır.   Ekim 1996 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri, bir bilirkişi, müdahil   taraflardan biri, Ali Yalçın, Ali Yalçın’ın avukatı, N.A. ve S.A. ile tanık olarak dinlenen iki   polis memuru E.M. ve N.Ç. bir olay yeri incelemesi gerçekleştirmişlerdir. Đnceleme sırasında   N.A. ve S.A. kafenin ikinci katına çıkan merdivenin değiştirilmediğini belirtmişlerdir. Ayrıca   S.A. hakimlere olay günü ölen kişinin oturduğu masa ile ikinci kattaki duvarda oluşan mermi   çekirdeği izlerinin yerlerini göstermiştir. Polis memurları olay sırasında kafenin dışında   bulunduklarını ve ölen kişilerin ölümlerinin nasıl gerçekleştiğine dair bilgilerinin   bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. N.Ç. ayrıca ölen kişilerin megafonla uyarılmadığını ve   ikinci kattaki cesetlerin konumlarını hatırlamadığını ifade etmiştir.   Olay yeri incelemesinin ardından, inceleme sırasında hazır bulunan bilirkişi 22 Ekim   tarihinde bir rapor düzenlemiş, kafenin yerini, mermi çekirdeği izlerini ve olay   meydana geldiği sırada cesetlerin konumunu gösteren bir kroki çizmiştir.   6. 23 Ekim ve 23 Aralık 1996, 20 Şubat ve 5 Mayıs 1997 tarihli duruşmalar   Ekim 1996 tarihinde başvuranlardan Ali Yalçın ile Hüsnü Yalçın davaya dahil   olmuşlardır.   Aralık 1996 tarihinde müdahil taraflar krokinin hatalı olduğunu ve ölen kişilerin   vücudundaki mermi çekirdeklerinin yönüyle ilgili olarak teknik bir uzmanlığa ihtiyaç   duyulduğunu iddia ederek, birinci derece mahkemesinden soruşturmanın kapsamını   genişletmesini talep etmişlerdir.   Şubat 1997 tarihinde başvuranlardan Şinasi Yalçın davaya dahil olmuştur. Aynı gün   birinci derece mahkemesi krokinin düzeltilmesine gerek olmadığına karar verip, müdahil   tarafların bir sonraki duruşmada davanın esaslarına ilişkin görüşlerini sunmasını istemiştir.   Mayıs 1997 tarihinde müdahil taraflar birinci derece mahkemesinden bir kez daha   soruşturmanın kapsamını genişletmesini talep etmişlerdir. Özellikle 28 Eylül 1994 tarihli   polis telsizi konuşmalarının kopyasının çıkarılmasını ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden, 29   Eylül 1994 tarihinde gerçekleştirilen operasyonun, dönemin Đçişleri Bakanı olan Mehmet   Ağar tarafından gerçekleştirildiği söylenen “gizli” operasyonlardan biri olup olmadığıyla   ilgili bilgi istenmesini talep etmişlerdir. Ayrıca otopsi raporunu düzenleyen görevlilerin şahit   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   olarak dinlenmelerini ve Türk Telekom’dan 29 Eylül 1994 tarihinde saat 15.45’te düzenlenen   raporda belirtildiği gibi Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne telefon edilip edilmediği konusunda   bilgi vermesinin istenmesini talep etmişlerdir. Müdahil taraflar ayrıca birinci derece   mahkemesinden tam olarak ateş edilen mesafenin belirlenmesi için tanık olarak bir patologun   dinlenmesini ve ilgili makamlara cesetlerin yanında bulunduğu iddia edilen tabancaların özel   time ait tabancalar olup olmadıkları konusunda bilgi sunmaları talimatı vermesini talep   etmiştir. Birinci derece mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’ndan müdahil tarafların talepleri   üzerine görüşlerini sunmasını istemiş ve duruşmayı sonraki bir tarihe ertelemeye karar   vermiştir.   7. 10 Temmuz ve 20 Ekim 1997 tarihli duruşmalar   Temmuz 1997 tarihinde görülen duruşma sırasında Şinasi Yalçın soru sormak   istediği için sanık polis memurlarının duruşmalara getirilmelerini talep etmiştir. Ayrıca   ölenlerin vücutlarındaki mermi çekirdeklerinin yönü açıkça idam edildiklerini işaret ettiği   için polis memurlarının tutuklu yargılanmalarını talep etmiştir. Müdahil taraflardan diğeri   olan Yüksel Erdoğan, mermi çekirdeklerinin yönünün sanık polis memurlarının olaylarla   ilgili ifadeleriyle uyuşup uyuşmadığının belirlenmesi için mahkemeden yeni bir olay yeri   incelemesi yapılmasını talep etmiştir. Ş.K.’nin avukatı Ş.K.’nin ateş açmadığını iddia ederek,   yeni bir balistik inceleme yapılmasını talep etmiştir. Son olarak Đstanbul Cumhuriyet Savcısı   birinci derece mahkemesinden 29 Eylül 1994 tarihinde saat 15.45’te rapor düzenleyen polis   memurlarının şahit olarak dinlemesini talep etmiştir. Müdahil taraflardan birinin avukatı   sanık polis memurları aleyhindeki diğer cinayet davalarıyla ilgili belgeler ile sanık polis   memurlarıyla ilgili davaları içeren Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi kararlarını sunmuştur.   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi taraflarla Cumhuriyet Savcısı’nın taleplerini incelemek üzere   duruşmayı ertelemiştir.   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, dava dosyasındaki delillerin davanın olaylarını   ispatlamak için yeterli olduğu sonucuna vararak 20 Ekim 1997 tarihinde müdahil tarafların,   sanık polis memurlarının ve Cumhuriyet Savcısı’nın taleplerini reddetmiştir. Mahkeme   taraflarla Cumhuriyet Savcısı’nın davanın esaslarına ilişkin görüşlerini sunmalarını talep   etmiş, duruşmayı ertelemiştir.   8. 21 Aralık 1998 tarihli duruşma ve 15 Ocak 1999 tarihli Adli Tıp Kurumu raporu   Müdahil taraflar ile Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine, 21 Aralık 1998 tarihinde   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’ndan, önceki balistik raporları arasındaki   çelişkileri ortadan kaldırmak ve cesetlerdeki mermi çekirdeği girişlerinin aşağıdan ikinci kata   doğru ateş edilmesi sonucu oluşup oluşamayacağını, maktullerin sanıklar tarafından hedef   alınıp alınmadığını belirlemek amacıyla tüm tabancaların, mermi çekirdeklerinin ve   kovanların incelenmesini talep etme kararı almıştır.   Adli Tıp Kurumu uzmanları 15 Ocak 1999 tarihinde ölenlerle ilgili üç ayrı rapor   düzenlemiştir. Üç raporda da ortak bulunan ilgili paragraflar aşağıdaki gibidir:   “…Kişiler mobil olup her an yer ve pozisyon değiştirebileceklerinden ateşli silah giriş ve çıkış   deliklerini atışın yapıldığı yer ve seviyeyi tayine medar olamayacağı tıbben bilindiğine göre vücuda   isabet eden mermi çekirdeklerinin dosyada belirtilen yerlerden zemin kattan, asma kat merdiveninden   veya asma kattan atılmış olup olmadığı hakkında kesin kanaat beyan edilemeyeceği gibi atışların hedef   gözeterek yapılıp yapılmadığının da tıbben tayin edilemeyeceği…   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   …uzak atış mesafelerinden yapılmış oldukları, bu mesafe dışı hakiki atış mesafesinin tayin   edilemeyeceği oy birliği ile mütalaa olunur. ”   9. 24 Mart 1999 ve 5 Aralık 2001 tarihleri arasındaki duruşmalar ile 19 Eylül 2001   tarihli Adli Tıp Kurumu raporu   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Ocak ve 28 Ağustos 1996 tarihli raporlar arasındaki   çelişkileri ortadan kaldırmak üzere, Ş.K.’nin tabancasından ateş edilip edilmediğini   belirlemek için değişik tarihlerde Adli Tıp Enstitüsü’nden tüm tabancalar, mermi çekirdekleri   ve kovanlar üzerinde yeni bir balistik inceleme yapılmasını talep etmiştir. Öte yandan ölen   polis memuru B.A.’nın tabancası balistik inceleme için teslim edilmediğinden, birinci derece   mahkemesi 24 Mart 1999 ve 27 Mart 2001 tarihleri arasındaki duruşmaları ertelemek   zorunda kalmıştır.   Birinci derece mahkemesi 27 Mart 2001 tarihinde tabancalar, mermi çekirdekleri ve   kovanları Adli Tıp Kurumu’na göndermiştir.   Adli Tıp Kurumu uzmanları 19 Eylül 2001 tarihinde bir balistik rapor düzenlemişlerdir.   Uzmanların görüşleri aşağıdaki gibidir:   “28.08.1996 tarihli raporumuzda da belirtildiği üzere;   1- 7,65 mm çapında, beş (5) adet kovandan; üç (3) adedinin BROWNING marka 7,65 mm çapında   241716 seri numaralı tabancadan, iki (2) adedinin de UNIQUE marka, 7,65 mm çapında 855392 seri   numaralı tabancadan atılmış bulunduğu,   2- 20 adet 9 mm çapında boş kovandan:   a) (9) adedinin MP5-3793 seri numaralı, (8) sekiz adedinin Ceska marka T 1192 seri numaralı, üç (3)   adedinin de BROWNING marka, 9 mm çapında 245PY30170 seri numaralı tabancadan atılmış   bulunduğunu,   b) Ayrıca iki ayrı naylon poşet içinden çıkan iki (2) adet 9 mm çapında boş kovanın; birlikte gönderilen   silahlardan atılmadığını, 1-1 olmak üzere başka iki ayrı 9 mm çapında otomatik veya yarı otomatik   tabancadan atılmış bulunduğunu,   3- Üç (3) adet 9 mm çapında mermi çekirdeğinden:   a) Üzerinde “Đbrahim Korkmaz” yazılı zarftan çıkan 9 mm çapında bir adet mermi çekirdeğinin Ceska   marka; 9mm çapında, T 1192 seri numaralı tabancadan atılmış bulunduğunu,   b) Üzerinde … “Fuat Erdoğan” yazılı zarftan çıkan 2 adet mermi çekirdeğinden; bir (1) adedinin Ceska   marka, 9 mm çapında; T 1192 seri numaralı tabancadan, bir (1) adedinin de BROWNING marka,   245PV30170 seri numaralı tabancadan, bir (1) adedinin de BROWNING marka, 245PY30170 seri   numaralı tabancadan atılmış bulunduğunu,   4- 9 mm çapında üç adet mermi çekirdeğinin … 9 mm çapındaki boş kovanlara ait olabileceğini, ancak   bunlar üzerinde inceleme yapılarak mermi çekirdeklerinin hangi kovanlara ait olduğu tesbitinin   mümkün olmadığını,   …”   10. Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 7 Şubat 2002 tarihli kararı   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 7 Şubat 2002 tarihinde davaya ilişkin kararını vermiş,   sanık polis memurlarını kendilerine yöneltilen suçlardan beraat ettirmiştir. Birinci derece   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   mahkemesi maktul Đsmet Erdoğan, Fuat Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın yasadışı DHKP-C   örgütü üyesi olduklarını, olay günü sahte kimlik kartları kullandıklarını, bu kişilerle ilgili   arama ve tutuklama emirleri bulunduğunu kaydetmiştir. Ayrıca ölen kişilerle polis memurları   arasında silahlı çatışma çıktığını ve olay sonrası cesetlerin yanında bulunan (241716 ve   855392 seri numaralı) iki tabancadan beş mermi atıldığını kaydetmiştir. Ölen üç kişinin de   silahlı çatışma sırasında kullanılmış tabancaları bulunmaktaydı. Adli Tıp Enstitüsü’nün 19   Eylül 2001 tarihli raporundaki bulgular ışığında Ağır Ceza Mahkemesi, Ş.K. de dahil sanık   polis memurlarının çatışma sırasında tabancalarını kullandıklarının tespit edildiğini   gözlemlemiştir. Ağır ceza mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’nun 15 Ocak 1999 tarihli raporunu   göz önüne alarak, polis memurlarının uzak mesafeden ateş açtıklarına karar vermiştir.   Mahkeme, polis memurları ile ölen kişilerin durumunun saptanamadığına dair bilirkişilerin   varmış olduğu sonuca da değinmektedir. Mahkeme, polis memurlarının ikinci kata giden   merdivenlere yaklaşıp, ikinci kattaki maktullerden gelen ateşe karşılık onların da ateş   açtığının kabul edilebileceği görüşündedir. Mahkeme ayrıca, dava dosyasında, maktuller   direnmemesine rağmen polis memurlarının maktulleri öldürdüğüne veya silahlarının   parçalarının değiştirildiğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını belirtmektedir. Đstanbul Ağır   Ceza Mahkemesi, tanıkların vermiş olduğu ifadelerin ışığında, sanık polis memurlarının   gerekli uyarıları yaptıklarını ve kendilerine ateş açılması üzerine karşı ateş açtıklarını   saptamıştır. Mahkeme, polis memurlarının kendi hayatlarını korumak için görevleri   kapsamında hareket ettikleri sonucuna varmıştır. Mahkeme, sanıkların, 2559 sayılı polisin   vazife ve salahiyetiyle ilgili Kanun’un 16. Maddesi’ne uygun olarak, meşru müdafaa sınırları   içerisinde hareket ettiğini saptamıştır.   11. Yargıtay’ın 7 Temmuz 2003 tarihli kararı   Yargıtay, 7 Temmuz 2003 tarihinde, Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını   onamıştır. Yargıtay, sanık polis memurlarının, 2559 sayılı Kanun’un 16. Maddesi’nin (a) ve   (g) fıkralarına uygun olarak, meşru müdafaa sınırları içerisinde hareket ettiğini saptamıştır.   HUKUK   I. BAŞVURANLAR RAMAZAN DOĞAN VE RAŞĐDĐYE DOĞAN’A ĐLĐŞKĐN   AĐHM, başvuranların temsilcilerinin, 25 Şubat 2000 tarihinde başvuruyu sunarken,   Ramazan ve Raşidiye Erdoğan tarafından imzalanan bir vekaletname sunmadıklarını   belirtmektedir. 16 Mayıs ve 7 Haziran 2005 tarihlerinde, Mahkeme Sekretaryası,   başvuranların temsilcilerinden, bu iki başvuran tarafından yapılan başvurunun geçerliğini   onaylamak için gerekli olan salahiyeti sunmalarını talep etmiştir. 7 Haziran 2005 ve 29 Eylül   tarihlerinde, başvuranların temsilcileri, Ramazan ve Raşidiye Erdoğan’ın yapmış   olduğu başvurunun listeden çıkarılabileceği konusunda da uyarılmışlardır. 7 Haziran 2005 ve   Eylül 2006 tarihli mektuplara bir karşılık gelmemiştir (bkz. yukarıdaki 5,6 ve 7.   paragraflar).   Bu koşullarda, başvuranların temsilcilerinin gayretli bir çalışma göstermediğini ve   başvuranların kendilerinin başvuruyu sunmak veya izlemek istediklerine dair ciddi bir   gösterge bulunmadığını göz önünde bulunduran AĐHM, AĐHS’nin 37 § 1 (c) Maddesi   kapsamında, Ramazan Erdoğan ile Raşidiye Erdoğan adına yapılan başvurunun   incelenmesine devam edilmesi hususunda, artık haklı bir gerekçe bulunmadığı sonucuna   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   varmıştır. AĐHM, ayrıca, 37 § 1 Maddesi’ne göre, başvurunun bu kısmının incelenmesini   gerektirecek bir gerekçe görememektedir.   Bu nedenle, AĐHM, AĐHS’nin 37 § 1 (a) Maddesi uyarınca, Fuat Erdoğan’ın   öldürülmesiyle ilgili olarak Ramazan Erdoğan ile Raşidiye Erdoğan adına yapılan   başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir.   II. YÜKSEL ERDOĞAN, MELĐHA ERDOĞAN, SĐNAN ERDOĞAN, BAHAR SAĞLAM,   ŞĐNASĐ YALÇIN, HÜSNÜ YALÇIN VE ALĐ YALÇIN TARAFINDAN AĐHS’NĐN 2   VE 6. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Başvuranlar, AĐHS’nin 2. Maddesi uyarınca, güvenlik güçleri tarafından Đsmet Erdoğan   ile Elmas Yalçın’a karşı güç kullanımının uygunsuzluğundan ve yasadışı bir ölüme sebebiyet   vermesinden şikayetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, aynı başlık altında, polis memurları   aleyhinde yapılan soruşturmanın ve takip eden cezai takibatın hatalı ve sonuç olarak etkin   olmamasından, ve bunun AĐHS’nin 2. Maddesi’nde yer alan usul hukukunun zorunluluklarını   ihlal etmesinden şikayetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, AĐHS’nin 6. Maddesi uyarınca,   söz konusu adli kovuşturmanın makul bir süre içinde sonuçlanmamasından şikayetçi   olmuşlardır.   AĐHM, bu şikayetlerin, AĐHS’nin aşağıda verilen 2. Maddesi uyarınca incelenmesi   gerektiği görüşündedir:   “1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir   suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten   öldürülemez.   2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi   sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:   a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;   b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin   kaçmasını önlemek için;   c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”   A. Kabuledilebilirlik   1. Tarafların ifadeleri   Hükümet, Meliha Erdoğan, Sinan Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın sanık polis memurları   aleyhinde yapılan adli kovuşturmaya hukuki taraflar olarak katılmayarak, AĐHS’nin 35 § 1   Maddesi kapsamında kendilerine sağlanan iç hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürmüştür.   Hükümet, başvuranların yakınlarının 29 Eylül 1994’te öldürüldüğünü, ancak başvurunun 25   Şubat 2000 tarihinde, dolayısıyla gecikmiş bir tarihte yapıldığını iddia etmiştir. Hükümet,   eğer başvuranlar iç hukuk yollarının etkin olmadığını düşünmüş ise, başvurularını iddia   edilen ihlalin yapıldığı tarih olan 29 Eylül 1994’ten itibaren altı ay içerisinde AĐHM’ye   sunmuş olmaları gerektiğini ileri sürmüştür.   Başvuranlar, diğer başvuranların zaten Đsmet Erdoğan ile Elmas Yalçın’ın   öldürülmesiyle ilgili adli kovuşturmaya katılmış olmalarından dolayı, Meliha Erdoğan, Sinan   Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın cezai takibata katılmalarının gerekli olmadığını ileri   YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   sürmüşlerdir. Başvuranlar, ayrıca, polis memurları aleyhinde yapılan cezai kovuşturmanın   etkisiz olduğunu anladıklarında, başvuruyu AĐHM’ye sunduklarını, bu nedenle de altı ay   kuralına uyduklarını iddia etmişlerdir.   2. AĐHS’nin değerlendirmesi   Hükümet’in, Meliha Erdoğan, Sinan Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın iç hukuk yollarını   tüketmediğine ilişkin iddiasıyla ilgili olarak AĐHM, AĐHS’nin 35 § 1 Maddesi’nde değinilen   iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, başvuranları, öncelikle iddia edilen ihlallerin tazmin   edilebilmesi için ulusal hukuk sisteminin kendilerine sağladığı ve yeterli düzeydeki iç hukuk   yollarını kullanmaya zorladığını yinelemektedir (bkz. Hugh Jordan / Đngiltere (karar), no.   24746/94, 4 Nisan 2000).   Bununla beraber, iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin kuralın uygulanması,   Sözleşmeye taraf olan Devletlerin üzerinde anlaşmaya vardığı insan haklarının korunması   için gerekli olan mekanizma bağlamında uygulanması için gerekli izni sağlamalıdır. AĐHM,   § 1 Maddesi’nin uygulanmasının bir dereceye kadar esnek ve aşırı şekilcilikten uzak   olması gerektiğini kabul etmiştir. AĐHM, ayrıca, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının ne   mutlak ne de otomatik olarak uygulanabilir olduğu görüşündedir; bunun gözlemlenip   gözlemlenmediğini incelemek için, ele alınan davanın koşullarını göz önünde bulundurmak   gerekir. Bu, AĐHM’nin, yalnızca ilgili Sözleşmeye Taraf Devlet’in adli sisteminde yer alan   resmi hukuk yollarının varlığını değil, aynı zamanda bunların işlediği genel bağlamla birlikte   başvuranın kişisel şartlarını dikkate alması gerektiği anlamına gelmektedir. Bu nedenle,   AĐHM, dava koşullarının tamamında, başvuranın kendisinden beklendiği gibi iç hukuk   yollarını tüketmek için gerekli olan her şeyi yapıp yapmadığını incelemelidir (bkz. Đlhan /   Türkiye [GC], no. 22277/93, § 59, ECHR 2000-VII).   Ayrıca, Devlet’in genel olarak sorumluluğunun “kendi yetki alanı içinde bulunan   herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanımak”   olduğunu belirten AĐHS’nin 1. Maddesi ile birlikte yorumlanan, 2. Madde’de yer alan yaşam   hakkını koruma zorunluluğu, kişilerin güç kullanımı sonucu ölmesi durumunda, etkin bir   soruşturma yapılmasını öngörmektedir. Böyle bir soruşturmanın asıl amacı, yaşam hakkını   koruyan yerel kanunların etkin bir şekilde uygulanmasını ve Devlet makam veya organlarının   içinde olduğu durumlarda, sorumlulukları altında gerçekleşen ölümler konusunda hesap   verme sorumluluğunu temin etmektir. Bu amaçları ne tür bir soruşturmanın   gerçekleştirebileceği, farklı koşullara göre değişiklik gösterebilir. Bununla beraber, nasıl bir   tavır benimsenirse benimsensin, makamlar mesele kendilerine geldiğinde, kendi ellerindeki   dilekçeye göre hareket etmelidirler. Makamlar, bunu, resmi bir şikayette bulunacak ya da   herhangi bir soruşturma işleminin yürütülmesi sorumluluğunu üstüne alacak en yakın   akrabanın inisiyatifine bırakamaz (bkz. McKerr / Đngiltere, no. 28883/95, § 111, ECHR 2001-   III).   AĐHM, ayrıca, bu davadakine benzer dava olayları ile Hükümet’in iddialarını içeren   Erdoğan ve Diğerleri – Türkiye kararında, Komisyon’un, diğer başvuranlar takibatla   ilgilendiği ve yakınlarının öldürülmeleriyle ilgili bütün sorunları gündeme getirebilecekleri   için, başvuranların akrabalarını öldürmekten suçlanan polis memurları aleyhinde yapılan   cezai takibata müdahale etmeyen iki başvuranın bu işlemlere katılmalarına gerek olmadığına   karar verdiğini yinelemektedir.     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   AĐHM, bu davada, merhum Đsmet Erdoğan’ın ailesinden olan Meliha Erdoğan, Sinan   Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın sivil taraf olarak cezai takibata katılmadığını belirtmektedir. Bu   kişiler, soruşturmayı yapan makamlara suç duyurusunda da bulunmamıştır. Ancak, yukarıda   da bahsedildiği gibi, soruşturmayı yürüten makamların, bir kişinin güvenlik güçleri   tarafından güç kullanılarak öldürülmesi durumunda, en yakın akrabanın şikayette   bulunmasını beklemeden, elindeki dilekçeye göre hareket etmek zorunda olduğunu belirten   kural ışığında ve Đsmet Erdoğan’ın babası Yüksel Erdoğan’ın söz konusu takibata katılıp   oğlunun ölümüyle ilgili bütün sorunlardan bahsetmesini göz önünde bulundurarak, AĐHM,   Meliha Erdoğan, Sinan Erdoğan ve Bahar Sağlam’ın söz konusu cezai takibatta müdahil taraf   olmalarına gerek olmadığı görüşündedir.   Hükümet’in, başvuranların altı ay kuralına uymadıklarına dair diğer iddiasıyla ilgili   olarak, AĐHM, bir başvuranın mevcut hukuk yoluna güvenmesi ve hukuk yolunun etkisiz   olduğunu gösteren koşulları ancak daha sonradan fark etmesi durumunda, altı aylık dönemin   başvuranın bu koşulların farkına vardığı veya varması gerektiği ilk tarihten itibaren   başlatılmasının uygun olduğunu yinelemektedir (bkz. Acar ve Diğerleri ve Akay ve Diğerleri   – Türkiye no. 38417/97 ve 36088/97, 27 Kasım 2001; ve Paul ve Audrey Edwards – Đngiltere   no. 46477/99, 7 Haziran 2001).   AĐHM, bu davada, başvuranların yakınlarının öldürülmesine ilişkin cezai takibatın,   prensip itibariyle, başvuranların tüketmesi gerektiği bir hukuk yolu sağladığını belirtmektedir   (bkz. Acar ve Diğerleri ve Akay ve Diğerleri, yukarıda kaydedilen). AĐHM, bu bağlamda,   başvuranların yakınlarının öldürülmesiyle ilgili cezai takibatın olayın hemen ardından   başlatıldığını ve 22 Kasım 1994 tarihinde dört polis memuru aleyhinde cezai takibatın   açıldığını belirtmektedir. Ancak, bu takibatlar, 7 Temmuz 2003 tarihinde, başvuranların   yakınlarının öldürüldüğü tarihten yaklaşık sekiz yıl dokuz ay sonra, bütün davalıların   beraatıyla sonuçlanmıştır. AĐHM, suçlamaların ciddiyetini gözönünde bulundurarak, söz   konusu önemli gecikmelerin, hukuk yolunu etkin olmaktan yoksun bıraktığı kanısına   varmıştır. AĐHM, başvuranların AĐHM’ye şikayette bulunmadan önce, cezai takibattaki   gelişmeleri beklerken makul bir şekilde davrandıklarını ve başvurunun, başvuranların hukuk   yolunun etkin olmayacağının farkına vardığı veya varması gerektiği tarihten itibaren altı ay   içinde yapıldığını belirlemiştir (bkz. Acar ve Diğerleri ve Akay ve Diğerleri, yukarıda   kaydedilen).   Sonuç olarak, iç hukuk yollarının tüketilmemesi veya altı ay kuralına uyulmadığı   gerekçesiyle başvuru reddedilemez.   AĐHM, AĐHS’nin 35 § 3 Maddesi uyarınca, başvurunun asılsız olmadığını   belirtmektedir. AĐHM, ayrıca, başvurunun kabuledilmez olması için hiçbir gerekçe   bulunmadığı görüşündedir. Bu nedenle, başvurunun kabuledilebilir olarak ilan edilmesi   gerekir.   B. Esaslar   1. Tarafların ifadeleri   Başvuranlar, ilk olarak, yakınlarının canlı olarak yakalanması için gerçekten çaba   gösterilmediğini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, bu bağlamda, polis memurlarının kafeye   vardıklarında mağdurların kimliklerini zaten bildiklerini ve bunun kanuna uygun bir biçimde   tutuklamaktan çok, mağdurları öldürmek için önceden tasarlanmış bir plan olduğunu iddia     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   etmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, polis memurlarının kurşungeçirmez yelek giydiklerini ve   mermilerin mağdurların vücudunda aşağıya doğru bir yol izlediğini, bu olayların da belirtilen   amaca yönelik göstergeler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, ayrıca, güvenlik   güçlerinin silahlı bir çatışma olduğuna dair iddialarının, polis memurlarının hiçbirinin   yaralanmadığı gerekçesiyle asılsız olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar, yakınlarının   gerekli olmayan bir güç kullanımı sonucu öldürüldüğünü ileri sürmüşlerdir.   Bu davada yürütülen soruşturmayla ilgili olarak, başvuranlar, hem soruşturmanın ilk   kısmında, hem de polis memurları aleyhine başlatılan takibatta ciddi hatalar olduğunu ileri   sürmüşlerdir. Başvuranlar, bu bakımdan, olaydan sonra polis operasyonuna katılan polis   memurlarının kanıt topladığı sırada, Cumhuriyet Savcısı’nın orada olmadığını ve bu nedenle,   hiçbir bağımsız kanıt bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, olay yerinin ve binanın hiçbir   fotoğrafı çekilmemiştir. Başvuranlar, yakınlarının öldürülmesinden yirmi beş ay sonra olay   yerinde inceleme yapılmasından şikayetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, soruşturmanın   kapsamının genişletilmesine ve sanık polis memurlarına bazı soruların sorulmasına dair   taleplerinin, birinci derece mahkemesi tarafından reddedildiğini ileri sürmüşlerdir.   Başvuranlar, son olarak, polis memurları aleyhindeki takibatın çok uzun sürdüğünü ve   sanıkların   aleyhlerinde   cezai   takibat   başlatılmasına   rağmen   görevlerinden   uzaklaştırılmadıklarını ileri sürmüşlerdir.   Hükümet, cevaben, başvuranların yakınlarının zaruri bir güç kullanımı sonucu   öldüğünü iddia etmiştir. Hükümet, polis memurlarının ancak maktuller ateş açtıktan sonra,   kendilerini korumak amacıyla ateş etmeye başladıklarının yerel mahkemelerce tespit   edildiğini ileri sürmüştür. Hükümet, Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 7 Şubat 2002 tarihli   kararında belirtildiği gibi, ölümlerin meşru müdafaadan kaynaklandığını ve bunun 2559 sayılı   polisin vazife ve salahiyetiyle ilgili Kanun’un 16. Maddesi’ne uygun olduğunu ileri   sürmüştür.   Hükümet, ayrıca, başvuranların yakınlarının öldürülmesine ilişkin soruşturmanın ve   sonrasında polis memurları aleyhinde başlatılan cezai takibatın etkili olduğunu ileri   sürmüştür. Hükümet, bu konuda, makamların otopsi, balistik incelemeler ve yerinde inceleme   yaptığını ve birinci derece mahkemesinin karar vermeden önce bütün kanıtları, özellikle de   balistik raporları göz önünde bulundurduğunu ileri sürmüştür. Hükümet son olarak sanık   polis memurları hakkında yürütülen yargılamanın süresine ilişkin görüşlerini ifade etmiş ve   davanın karmaşık yapısı dikkate alındığında takibatın makul bir süre içerisinde tamamlanmış   olduğunu savunmuştur.   2. Mahkemenin değerlendirmesi   a. Đsmet Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın yaşam hakkının ihlali iddiasına ilişkin   i. Genel ilkeler   Yaşam hakkını güvence altına alan ve bu haktan yoksun bırakmanın meşru olabileceği   durumları belirten 2. madde AĐHS’nin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden   biridir (bkz. Velikova – Bulgaristan, no. 41488/98). Sözkonusu madde aynı zamanda 3.   madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden   birini güvence altına almaktadır. Bu nedenle yaşam hakkının kısıtlanması için oluşacak   şartlar titizlikle yorumlanmalıdır (bkz. Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93). Bireylerin   korunması için bir araç olarak AĐHS’nin amaç ve hedefi de 2. maddenin verdiği güvencelerin     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   pratik ve etkili olacak şekilde yorumlanıp uygulanmasını gerektirmektedir (bkz McCann vd –   Đngiltere, A Serisi no. 324).   § 1. maddenin ilk cümlesi Devletin sadece kasıtlı ve kanunsuz olarak can almadan   kaçınmasını değil, aynı zamanda yetkisi altındakilerin yaşamlarını korumak için iç hukuk   düzeninde uygun adımları atmasını emreder (bkz. Kılıç – Türkiye, no. 22492/93). Bu,   Devletin öncelikli olarak şahsa karşı suç işlenmesini önlemek amacıyla önleyici, bastırıcı ve   bu hükümlerin ihlalini cezalandıran icra mekanizması ile desteklenen uygun bir kanuni ve   idari çerçeve oluşturmayı görev edinmesini gerektirir.   2. madde metni, bir bütün olarak okunduğunda 2. paragrafın öncelikli olarak bir bireyin   kasten öldürülmesine izin verilen durumları tanımlamadığını, ancak istenmeyen bir sonuç   olan öldürmeyi ortaya çıkarabilecek, güç kullanmaya izin verilen durumları açıkladığını   gösterir. Ne var ki güç kullanma (a), (b) ve (c) fıkralarında belirtilen amaçlara ulaşmak için   “kesin zorunluluğu” aşmamalıdır. Bu bağlamda madde 2 § 2’de “kesin zorunluluk” ifadesinin   kullanımı AĐHS’nin 8-11. maddelerinin 2. paragrafında konulan, Devlet müdahalesinin   “demokratik bir toplumda zorunlu bir tedbir” olup olmadığını belirlerken normalden daha   titiz ve zorlayıcı bir zorunluluk testi uygulanması gerektiğini gösterir. Özellikle kullanılan   güç, maddenin alt paragraflarında belirtilen amaçlara ulaşmakla titizlikle orantılı olmalıdır   (bkz. McCann vd, yukarıda anılan).   Bu bağlamda Mahkeme, görevinin ikincil niteliklerine karşı duyarlıdır ve belli bir   davanın koşullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü   üstlenmede dikkatli olması gerektiğini yineler (bkz. örneğin McKerr – Đngiltere, 28883/95).   Ulusal yargılamanın yapılmış olduğu durumlarda Mahkemenin görevi kendisinin olaylar   hakkındaki değerlendirmesini ulusal mahkemelerinkinin yerine koymak değildir ve genel bir   kural olarak sunulan delilleri değerlendirmek o mahkemelerin görevidir. Mahkeme ulusal   mercilerin bulgularına tâbi olmamakla birlikte normal koşullarda bu mercilerin buldukları   gerçeklerden sapmak için ikna edici ögelere ihtiyaç duyar (bkz. üzerinde gerekli değişiklikler   yapıldıktan sonra, Klaas – Almanya, A Serisi no. 269).   Ancak 2. madde ile sağlanan güvencenin temel önemi Mahkemenin bu hükmün ihlal   edildiği iddialarını sadece gücü fiilen yöneten Devlet görevlilerinin eylemlerini değil, aynı   zamanda ulusal yargılama ve soruşturmalar yapılmış olsa bile tetkik kapsamındaki eylemlerin   planlaması ve kontrolü gibi çevreleyen hususları da dikkate alarak en dikkatli incelemeye tabi   tutmaya zorunlu olmasıdır (bkz. Erdoğan vd, yukarıda anılan).   ii. Olayların tespiti   Somut davada Mahkeme ilk olarak başvuranların yakınlarının güvenlik güçleri   tarafından vurularak öldürülmüş olduğuna dair taraflar arasında ihtilaf bulunmadığını   kaydeder. Ancak Mahkeme Đsmet Erdoğan ile Elmas Yalçın’ın nasıl öldürüldüklerine dair   tamamen farklı ifadelerle karşı karşıya kalmıştır. Başvuranlar, polis memurlarının, yakınlarını   öldürmek amacıyla kafeye geldiklerini ve kimlik kontrolünün bahane olduğunu iddia etmiştir.   Öte yandan Hükümet, başvuranların yakınlarının kimlik göstermeyi reddettikleri ve polise   ateş açtıklarını ileri sürmüştür. Sözkonusu kişilerin polisin görev ve yasal yetkilerini   düzenleyen 2559 no’lu Kanun kapsamında hareket eden polis memurları ile yaşanan silahlı   bir çatışma sırasında öldüklerini öne sürmüşlerdir.   Mahkeme, dört polis memuru hakkında Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde yürütülen   adli kovuşturmada olayların adli tespitinin yapılmış olduğunu gözlemler. Bazı noktaların     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   açıklığa kavuşturulmamış olmasına rağmen Mahkeme, kendisine sunulan tüm deliller   ışığında, ulusal mahkemenin bulguları bir başlangıç noktası kabul edilerek davanın üzerinde   değerlendirileceği yeterli somut ve kanıtsal temelin bulunduğu kanaatindedir (bkz.   Makaratzis – Yunanistan [BD], no. 50385/99 ve Perk vd – Türkiye, no. 50739/99).   iii. Genel ilkelerin somut dava koşullarında uygulanışı   Mahkeme, elindeki deliller temelinde Đsmet Erdoğan ile Elmas Yalçın’ın Đstanbul   Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesi polislerinin yaptığı bir operasyon sırasında   öldürüldüklerini gözlemler. Bu bağlamda Mahkeme başvuranların, yakınlarının öldürülmesi   için önceden bir plan yapıldığı iddiaları ile ilgili olarak, sunulan deliller ışığında böyle bir   plan bulunduğunu yeterli bir şekilde tespit edememektedir.   Kolluk kuvvetlerinin hangi koşullar altında güç ve ateşli silah kullanabileceklerini   tanımlayan yasal çerçeve ile ilgili olarak ise Mahkeme, olayın meydana geldiği tarihte   yürürlükte olan, 1934 yılında kabul edilmiş 2559 sayılı Kanunun günümüzde Avrupa’daki   demokratik toplumlarda zorunlu olan, yaşam hakkının “yasa ile” koruma düzeyini   sağlamakta yeterli olmadığına daha önce hükmetmiş olduğunu (Erdoğan vd, yukarıda anılan)   ancak ilgili ulusal standart ile AĐHS’nin 2 § 2. maddesi ile getirilen “kesin zorunluluk”   ifadesiyle sağlanan standardın farkının sadece bu gerekçeyle 2 § 1. maddenin ihlal edildiği   sonucuna varmaya yetecek kadar büyük olmadığını hatırlatır (bkz. Perk vd, yukarıda anılan).   Operasyonun planlama ve kontrol safhasını AĐHS’nin 2. maddesi noktasından hareketle   değerlendirirken Mahkeme, hem olayın meydana geldiği koşullar, hem de olayın gelişme   şekline özel dikkat göstermelidir (bkz. Andronicou ve Constantinou – Kıbrıs, Karar Raporları   1997-VI).   Mahkeme bu bağlamda polis memurlarının 29 Eylül 1994 günü emniyetten alınan ve   şüphelilerin Đstanbul’un merkezi bölgesindeki kamuya açık bir alanda en az bir ateşli silah   taşıdıklarını ihbar eden telefonu üzerine olay mahalline gelmiş olduklarını gözlemler. Bu   nedenle olay, güvenlik güçlerinin ivedilikle hareket etmesini gerektiren acil bir durumdu.   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi gibi Mahkeme de dava koşullarında güvenlik güçleri   tarafından güç kullanımın maktul şüphelilerden kaynaklanan kanunsuz saldırının direkt   sonucu olduğunu gözlemler. Bu bağlamda Mahkeme polis memurlarının kafeye girdiğini,   sivillere alanı terk etmelerini söylediğini ve maktullerin bulunduğu üst kata çıkmadan önce   gerekli uyarılarda bulunmuş olduklarını gözlemler. Dolayısıyla dava konusu operasyonun   AĐHS’nin 2 § 2. maddesi bağlamında “her insanın yasadışı şiddetten korunması” ve “yasal   bir tutuklama gerçekleştirmek amacıyla” yapıldığı şeklinde değerlendirilmesi gerekmektedir.   Bu nedenle Mahkeme somut olayda güç kullanımının “kesin zorunluluğu” aşıp   aşmadığını ve yukarıda belirtilen amaçlara ulaşmakla titizlikle orantılı olup olmadığını   belirlemelidir.   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin ulaştığı deliller temelinde ilk ateşin maktullerden   gelmiş olduğu tespiti Mahkeme gözünde öneme haizdir. Đstanbul Cumhuriyet Savcısı ve   Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi huzurundaki tanık ifadelerinin gösterdiği gibi kafeye giren   polis memurları maktullere teslim olmaları için çağrıda bulunmuş ve ancak kendilerine ateş   edildiğinde ateşe başlamışlardır.     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   Mahkeme, somut dava koşullarında, polis memurları kafeye girdiğinde ve şüpheliler   tarafından kendilerine ateş açıldığında şüpheliler ateşi kesene kadar ateş etmeye devam   etmenin zorunluluğuna inanmış olduklarını kabul eder (bkz Perk vd, yukarıda anılan). Bu   bağlamda Mahkeme, balistik inceleme raporlarına göre olay yerinde bulunan mermilerden   beşinin şüphelilerin yakınında bulunan silahlardan çıkmış olduğunu ve polis memurlarının   vuruşlarının tamamının uzak mesafeden gerçekleşmiş olduğunu kaydeder.   Mahkeme ayrıca maktullerin yakalanması amacıyla güvenlik güçleri tarafından   öldürücü olmayan yöntemlerin kullanılması imkânına ilişkin yorum yapılmasının gereksiz   olduğu kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranların yakınlarının güvenlik   güçlerinin güç kullanımı sonucu öldürüldüğü Andronicou ve Constantinou ve Perk vd.   davalarında, olay hakkındaki değerlendirmesini olayın sıcağıyla karşılık vermeye zorunlu   olan memurların yerine, olaydan kopuk bir bakış ile koyamadığına hükmettiğini anımsar.   Mahkeme ayrıca başka türlü bir hükme varmanın Devletler ve görevini ifa etmekte olan   kolluk kuvvetleri üzerinde gerçekçi olmayan bir yük getirmek, belki de kendilerinin ve   diğerlerinin hayatını tehlikeye atmak anlamına geleceğini değerlendirmiştir (bkz. Andronicou   ve Constantinou, yukarıda anılan; Perk vd, yukarıda anılan). Mahkeme, polis memurlarının   kamuya açık bir alanda silahlı şüphelilerle karşı karşıya kalıp hızlı hareket etmeleri gerektiği   somut davada farklı bir sonuca ulaşmak için sebep görmemektedir.   Bu nedenle Mahkeme bu koşullarda ölümcül güç kullanımının, her ne kadar üzücü olsa   da nefsi müdafaa ve yasal yakalama uygulaması açısından “kesin zorunluluğu” aşmadığı ve   AĐHS’nin 2 § 2. maddesinde belirtilen yükümlülükler bağlamında imzacı devletin ihlale   neden olmadığı görüşündedir.   Đsmet Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın ölümünde AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediği   değerlendirilmektedir.   b. Soruşturmanın yetersiz oluşu iddiasına ilişkin   i. Genel ilkeler   Mahkeme halihazırda AĐHS’nin 2. maddesinde belirtilen yaşam hakkını koruma   yükümlülüğünün devletin 1. maddedeki “kendi yetki alanları içinde bulunan herkese   Sözleşme’de tanımlanan hak ve özgürlükleri tanıması” genel görevi ile birlikte okunduğunda,   bireylerin güç kullanımı sonucu ölmeleri halinde, yaşam hakkını koruyan ulusal yasaların   etkili uygulanışını sağlamak amacıyla bir tür etkili resmi soruşturmanın yapılmasını ve bu   vakalarda devlet görevlileri ve kurumlarının, sorumlulukları altında vuku bulan ölümler   hakkında hesap vermelerinin sağlanmasını zımnen zorunlu kıldığı kanaatine varmıştır.   Devlet görevlileri tarafından yapılan ve kanunsuz olduğu iddia edilen öldürmeler   hakkında yapılan bir soruşturmanın etkili olabilmesi için genel olarak soruşturmadan sorumlu   olan ve soruşturmayı yürüten kişilerin olaylara karışanlardan bağımsız olmasının zorunlu   olduğu değerlendirilebilir (bkz Güleç – Türkiye, Raporlar 1998-IV ve Oğur – Türkiye [BD],   no. 21594/93). Bu, sadece hiyerarşiye dayalı veya kurumsal bir bağın bulunmaması değil,   pratikte bağımsızlığın gerektiği anlamına gelir (örneğin bkz. Ergi – Türkiye, Raporlar 1998-   IV).   Soruşturma aynı zamanda böyle durumlarda tatbik edilen gücün o şartlarda meşru olup   olmadığının tespitini (bkz. Kaya – Türkiye, Raporlar 1998-I) ve sorumluların belirlenip   cezalandırılmasını sağlamak anlamında etkili olmalıdır (Oğur, yukarıda anılan). Bu sonuca     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   değil, yönteme dair bir yükümlülüktür. Yetkililerin diğerleri yanında görgü tanığı ifadeleri,   adli tıp kanıtları, uygunsa yaralanmaların tam ve doğru tespitini veren bir otopsi ve ölüm   nedenini de içeren klinik bulguların objektif analizi de dahil olmak üzere olayla ilgili   delillerin korunması için mümkün olan mantıklı adımları atmaları gerekmekteydi (otopsilere   ilişkin olarak bkz. Salman, yukarıda anılan; tanıklara ilişkin bkz. Tanrıkulu – Türkiye [BD],   no. 23763/94; adli tıp delillerine ilişkin bkz. Gül – Türkiye, no. 22676/93). Soruşturmanın   ölüm nedenini veya sorumlu olan kişi ya da kişileri tespiti tehlikeye düşürecek herhangi bir   noksan bu standardın dışına düşme riskini doğuracaktır.   Đvedilik ve makul süre şartı da bu bağlamda ima edilmektedir (bkz. Yaşa – Türkiye,   Raporlar 1998-VI; Çakıcı – Türkiye [BD], no. 23657/94; Tanrıkulu, yukarıda anılan ve   Mahmut Kaya – Türkiye, no. 22535/93). Belli durumlarda soruşturmanın ilerlemesini önleyen   engeller ve güçlükler olabileceği kabul edilmelidir. Ancak ölümcül güç kullanımı olaylarını   soruştururken yetkililerin ivedilikle harekete geçmesi, hukukun üstünlüğünü korumalarında   ve kanunsuz fiillerde bir karartma veya müsamahayı önlemede halkın güveninin sağlanması   için genellikle zaruri olarak değerlendirilmektedir (bkz. Avşar – Türkiye, no. 25657/94).   ii. Genel ilkelerin somut dava koşullarında uygulanışı   Somut davada gerçekten de Đstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından olay hakkında bir   soruşturma yürütülmüş, ancak soruşturmanın yürütülmesinde önemli eksiklikler yaşanmıştır.   Bu eksiklikler arasında Mahkeme özellikle 29 Eylül 1994 tarihinde olay yeri incelemesi   yapan Cumhuriyet Savcısının olay yerinde bulunan silahların maktuller tarafından kullanılıp   kullanılmadığını tespit için büyük önem taşıyan delilleri koruyamaması karşısında şaşkınlığa   düşmüştür. Polis memurları maktullerin parmak izlerini onun nezaretinde almış, bu da   maktullerin ellerinin daha sonra adli tıp uzmanları tarafından incelenmesini engellemiştir.   Ayrıca maktuller tarafından kullanıldığı iddia edilen silahlar bunların maktullerin elinde   bulunup bulunmadığının tespiti için hiçbir zaman parmak izi analizine tabi tutulmamıştır.   Ek olarak soruşturmayı gerçekleştiren yetkililer olay yerinin fotoğraflarını çekmemiş,   binanın iç ve dışının krokisini çizmemiş veya ateş edildiği sırada kafede bulunan her bir   güvenlik güçleri mensubunun konumunu gösteren bir plan hazırlamamışlardır. Olay yerinin   krokisi ancak 22 Ekim 1996 tarihinde Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin kafede olay yeri   incelemesi yapmasından sonra bir uzman tarafından çizilmiş, ancak kafe dava konusu   olaydan sonra yenilenmiştir. Bununla birlikte operasyona katılan polis memurlarından biri   olan A.B., Savcı ile birlikte ilk olay yeri incelemesinde yer almış, maktulleri öldüren polis   memurları tarafından maktullerin yanında bulunan mermi, kovan ve iki silah kendisine   verilmiştir.   Mahkeme yukarıdaki hususların, soruşturmanın bu kısmının güvenilirlik ve etraflılığı   ile ilgili ciddi noksanlıklar oluşturduğu kanaatindedir. Bu nedenle Mahkeme bunun ağır ceza   mahkemesi tarafından takibat sırasında yapılan soruşturma ile telafi edilip edilmediğini   incelemiştir.   Mahkeme olayların normal akışında bağımsız ve tarafsız bir yargıç huzurunda iki taraflı   olarak gerçekleşen bir ceza davasının gerçeğin ortaya çıkarılması ve cezai sorumluluğun   isnadı için etkili bir usulün en güçlü güvencelerini sağladığı şeklinde değerlendirilmesi   gerektiğini anımsar (bkz. McKerr, yukarıda anılan). Ne var ki soruşturmadaki eksikliklerin   mahkemenin bir ölümle ilgili mesuliyeti belirleme olasılığını derinden zayıflatabileceği göz   ardı edilemez (yetersiz otopsi uygulamalarına ilişkin bkz. Salman, yukarıda anılan ve     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   şüphelinin ölümle ilgili bağlantısına ilişkin delillerin mahkemeye sunulmadığı Kılıç –   Türkiye, no. 22492/93).   Somut davada Mahkeme, yukarıda açıklanan eksikliklerin ciddi olduğunu değerlendirir;   yani bunlar Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin Đsmet Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın ölümüyle   ilgili sorumluları tespit imkânını azaltmıştır.   Bununla birlikte Mahkeme Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamada başka   eksiklikler de gözlemlemiştir. Đlk olarak bu mahkemedeki yargılama sırasında sadece altı   tanık ifade vermiştir. Bu altı kişiden üçü dava konusu polis operasyonuna katılan Terörle   Mücadele Şubesi polisleridir. Birisi de olay sırasında orada bulunmayan kafe sahibidir. Savcı   gibi mahkemenin de komşu dükkânların sahipleri gibi muhtemel tanıkları belirlemek adına   başka bir girişimde bulunmadığı dava dosyasından anlaşılmaktadır.   Đkinci olarak Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 11 Ekim 1996 tarihinden daha erken bir   olay yeri incelemesi gerçekleştirememiştir. Mahkemenin incelemeyi nihayet gerçekleştirdiği   bu tarihte suçlanan polis memurları incelemeye katılmamış, bu da ölümün meydana geldiği   sırada sadece bu polis memurları kafede bulunduğu için incelemeden doğacak sonuçların   güvenilirliğine şüphe düşürmüştür. Ayrıca ağır ceza mahkemesi operasyon sırasında ölümcül   olmayan yöntemlerin kullanılma imkânı gibi hayati bir hususu açıklığa kavuşturamamıştır.   Son olarak yargılamada önemli gecikmeler meydana gelmiştir. Đstanbul Ağır Ceza   Mahkemesi’nin sürekli talebine rağmen Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün suçlanan polis   memurlarının silahlarını mahkemeye göndermemesi nedeniyle duruşma neredeyse altı ay   boyunca ertelenmiştir. Yargılama ayrıca maktul polis memurunun silahının mahkemeye   teslim edilmemesi nedeniyle 24 Mart 1999 ile 27 Mart 2001 tarihleri arasında kesintiye   uğramıştır. Mahkeme, yetkililerin polis memurlarının silahlarını birinci derece mahkemesine   teslim etmeyişinin sorumlusunun başvuranlar olamayacağını dikkate alır. Mahkeme sekiz yıl   dokuz ay süren yargılamanın somut dava koşullarında, gereksiz ve orantısız güç kullanımını   soruşturan yetkililer açısından ivedi bir karşılık olarak tanımlanamayacağı kanaatindedir.   Bu nedenle davada cezai soruşturma ve takibatın süresi ve bunlardaki ciddi eksikleri   dikkate alarak Mahkeme, devletin AĐHS’nin 2. maddesinde yer alan usul yükümlülüğünün   ihlal edildiği sonucuna varır.   Bu bağlamda 2. madde ihlal edilmiştir.   III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   Başvuranlar Mahkeme Đç Tüzüğü’nün 60. maddesi ile ele alındığında AĐHS’nin 41.   maddesi bağlamında adil tazmin için talepte bulunmamıştır. Bu şartlar altında Mahkeme   AĐHS’nin 41. maddesi kapsamında tazminat sağlanması için sebep görmemektedir (bkz.   Ciucci – Đtalya, no. 68345/01).     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   YUKARIDAKĐ GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM,   1. Fuat Erdoğan’ın öldürülmesine ilişkin olarak Ramazan Erdoğan ve Raşidiye Erdoğan   adına yapılmış olduğu kadarıyla başvurunun kayıttan düşürülmesine oybirliğiyle;   2. Yüksel Erdoğan, Meliha Erdoğan, Sinan Erdoğan, Bahar Sağlam, Şinasi Yalçın, Hüsnü   Yalçın ve Ali Yalçın tarafından yapılmış olduğu kadarıyla başvurunun kabuledilebilir   olduğuna oybirliğiyle;   3. Đsmet Erdoğan ve Elmas Yalçın’ın ölümü bağlamında AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal   edilmediğine 6’ya karşı 1 oyla;   4. Ulusal yetkililer tarafından yürütülen soruşturmalar bağlamında AĐHS’nin 2. maddesinin   ihlal edildiğine oybirliğiyle;   KARAR VERMĐŞTĐR.   Đngilizce hazırlanmış, AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 15 Şubat   tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   Santiago QUESADA   Zabıt Kâtibi   Boštjan M. ZUPANČIČ   Başkan   AĐHS’nin 45 § 2. ve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 74 § 2. Maddeleri uyarınca Yargıç I. Berro-   Lefèvre’in muhalefet şerhi karara eklenmiştir.   B.M.Z.   S.Q.     YÜKSEL ERDOĞAN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI   YARGIÇ BERRO-LEFÈVRE’ĐN MUHALEFET ŞERHĐ   Yakalama operasyonunun denetim ve organizasyonunda gerekli özenin gösterilmediği   kanısında olduğum için AĐHS’nin 2. maddesinin müstakil olarak ihlal edilmemiş olduğuna   dair çoğunluğun fikrine katılmıyorum.   19

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło