57258/00

WyrokETPCz2006-12-19ECLI:CE:ECHR:2006:1219JUD005725800

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie za podżeganie do nienawiści, oparte na doniesieniach prasowych, naruszyło prawo do rzetelnego procesu (art. 6 ust. 1) oraz wolność wyrażania opinii (art. 10) w związku z brakiem niezawisłości sądu i nieproporcjonalnością ingerencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa, który skazał skarżącego, narusza zasadę niezawisłości i bezstronności sądu, co stanowi naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. W odniesieniu do art. 10, Trybunał stwierdził, że choć niektóre fragmenty przemówienia, czytane w izolacji, mogłyby być interpretowane jako nawoływanie do nienawiści, sąd krajowy nie ocenił ich w kontekście całego przemówienia. Ponadto, Trybunał podkreślił, że nie można obarczać skarżącego pełną odpowiedzialnością za treść artykułu prasowego, zwłaszcza gdy zaprzeczał on wypowiedzeniu niektórych słów. Skazanie, nawet z zawieszeniem kary, było nieproporcjonalne do celu i nie było "konieczne w demokratycznym społeczeństwie".
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Erol Yarar, prezes stowarzyszenia MÜSİAD, wygłosił przemówienie na spotkaniu w 1997 roku. Gazeta "Hürriyet" opublikowała artykuł na jego temat, zawierający cytaty, które skarżący później kwestionował. W wyniku donosu, prokuratura wszczęła postępowanie, a sąd bezpieczeństwa państwa w Ankarze skazał skarżącego na rok więzienia i grzywnę za podżeganie do nienawiści na tle klasowym i religijnym, z zawieszeniem wykonania kary. Sąd krajowy oparł się głównie na zeznaniach dziennikarza i uznał, że skarżący podzielił społeczeństwo na wierzących i niewierzących.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza, jednogłośnie, dopuszczalność skargi. Stwierdza, jednogłośnie, naruszenie art. 6 Konwencji w zakresie niezawisłości i bezstronności Ankara State Security Court. Stwierdza, jednogłośnie, że nie ma potrzeby rozpatrywania pozostałych zarzutów na podstawie art. 6 Konwencji. Stwierdza, jednogłośnie, naruszenie art. 10 Konwencji. Zasądza od Turcji na rzecz skarżącego 2 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 3 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, powiększone o odsetki. Oddala pozostałą część żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL OF   EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   DÖRDÜNCÜ DAİRE   YARAR - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 57258/00)   KARAR   STRAZBURG   Aralık 2006   Bu karar, AİHS’nin 44 § 2 Maddesi’nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULİ İŞLEMLER   Davanın nedeni, bir Türk vatandaşı olan Mehmet Erol Yarar’ın (“başvuran”), İnsan   Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. Maddesi   uyarınca, 20 Mart 2000 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no: 57258/00).   OLAYLAR   DAVA OLAYLARI   Başvuran, 1960 yılında doğmuş olup İstanbul’da ikamet etmektedir. Olayların olduğu   sırada, başvuran MÜSİAD’ın1 başkanı konumundadır.   Başvuran, 4 Ekim 1997 tarihinde, MÜSİAD üyeleriyle yapılan bir istişare   toplantısında, bir açılış konuşması yapmıştır. Başvuran, bunun gizli bir oturum olduğunu ve   gazetecilerin kabul edilmeyeceğini belirtmiştir. Öğle yemeği sırasında, T.Y. adında bir   gazeteci başvurana yaklaşmış ve birkaç soru sormuştur. Başvuran bazı kısa cevaplar vermiştir.   Ekim 1997 tarihinde, Hürriyet Gazetesi, konuyla ilgili olarak “Tuhaf eleştiriler”   başlıklı bir makale yayımlamıştır.   Bu arada, günlük gazetelerden diğer ikisi, konuyla ilgili olarak benzer makaleler   yayımlamıştır. Başvuran, bu gazetelerin hikayeyi Hürriyet’ten aldıklarını iddia etmektedir.   Ekim 1997 tarihinde, Genel Kurmay İkinci Başkanı Sn. Ç.B., başvuranı İstanbul   Cumhuriyet Savcılığı’na ihbar etmiştir. Ç.B., başvuran aleyhinde suçluluk isnadında   bulunulmasını talep etmiştir.   Ekim 1997 tarihinde, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, İstanbul   Cumhuriyet Savcılığı’ndan başvuran aleyhinde yasal işlem başlatılmasını talep etmiştir.   Ekim 1997 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, ratione materiae (konu   bakımından) yetkisi olmadığına karar vermiş ve dava dosyasını İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’na göndermiştir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi   Cumhuriyet Savcısı, ratione loci (yer bakımından) yetkisi olmadığına karar vermiş ve dava   dosyasını Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’na göndermiştir.   Aralık 1997 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   makalenin yazarı T.Y. ile Hürriyet Gazetesi genel yayın yönetmeni aleyhinde cezai   kovuşturma başlatmamaya karar vermiştir; çünkü, makalenin haber değeri olan bir olayla   ilgili bilgi vermek amacıyla, herhangi bir yorum bulunmadan yayımlandığını düşünmüştür.   Nisan 1998 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   başvuranı dinlemiştir. Başvuran, Hürriyet’te yayımlanan sözleri söyleyip söylemediğini   hatırlamadığını, çünkü toplantıda hazırlıksız konuştuğunu ve konuşmasının Türkiye’nin genel   ekonomik durumunun bir eleştirisi olduğunu ifade etmiştir. Başvuran, insanları nefrete ve   düşmanlığa teşvik ettiği iddiasını reddetmiş ve kendisine okunan ifadelerin böyle   yorumlanamayacağını belirtmiştir.   Mayıs 1998 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   başvuran aleyhinde, başvuranı sınıf ve din ayrımcılığına dayanarak insanları nefrete ve   düşmanlığa teşvik etmekle suçlayan bir dava açmıştır. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi   Cumhuriyet Savcısı, Ceza Kanunu’nun 312 § 2 Maddesi uyarınca başvuranın suçlu   bulunmasını ve hüküm giymesini talep etmiştir.   Belirsiz bir tarihte, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde, başvuran   aleyhinde cezai takibat başlatılmıştır.   Müstakil Sanayiciler ve İşadamları Derneği     Mahkeme, çeşitli makamlardan başvuranın konuşmasının kaydedilip kaydedilmediğini   araştırmasını istemiştir. Ankara Emniyet Müdürlüğü, yaptıkları araştırmaya göre, konuşmanın   hiç kimse tarafından kaydedilmediğini mahkemeye bildirmiştir.   Çeşitli tarihlerde, mahkeme, tanıkların ifadesini dinlemiştir. A.F., başvuranın   kovuşturma tarafından altı çizilen cümleleri sarf ettiğini duymadığını ifade etmiştir. R.A. ve   M.A.H., başvuranın konuşmasının içeriğini hatırlamadıklarını belirtmiştir. Y.R.S., başvuranın   mevcut ekonomik sorunlardan bahsettiğini ifade etmiştir. N.B., başvuranın yalnızca “it ürür,   kervan yürür” cümlesini kullandığını hatırladığını belirtmiştir.   Mayıs 1998 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, T.Y.’yi   dinlemiştir. T.Y., başvuranın konuşmasını kaydettiğini, ancak hiç itiraz talebi olmadığı için   kaydı sildiğini ifade etmiştir. T.Y., on iki yıllık gazeteci olduğunu, yazıya hiçbir yorum   eklemediğini ve başvuranın hala yazının tekzibini istemediğini belirtmiştir.   Takibat sırasında, başvuran aleyhinde yapılan suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, 20   Temmuz 1998 tarihli yazılı ifadesinde, kafa koparmakla ilgili hiçbir şey söylemediğini ve   gazetecinin ya söylemediği bazı noktaları eklediğini ya da görüşmeleri sırasında kendisine   söylediği sözleri değiştirip konuşmasının bir parçasıymış gibi görünmesini sağladığını ifade   etmiştir. Başvuran ayrıca, konuşmasının Hükümet’in ekonomik, siyasi ve sosyal politikalarını   eleştirdiğini belirtmiştir.   Şubat 1999 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, Milli Gazete’de çalışan   bir gazeteci olan Ö.T.’nin tanık olarak ifadesini dinlemiştir. Ö.T., olayların gerçekleşmesinin   üzerinden bir yıldan fazla süre geçtiği için, başvuranın konuşmasının içeriğini   hatırlayamadığını ifade etmiştir. Ö.T., yazı Milli Gazete’de yayımlandığı zaman, MÜSİAD’ın   basın irtibat memurunun kendisini çağırıp memnuniyetsizliğini ve başvuranın böyle bir   konuşma yapmadığını söylediğini iddia etmiştir. Ö.T., basın irtibat memuruna tekzip   göndermesini söylediğini belirtmiştir. Ö.T., hikayeyi öğle yemeğinde başvuranla konuştuğunu   söyleyen T.Y.’den aldığını iddia etmiştir.   Mart 1999 tarihinde, T.Y., Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda vermiş   olduğu ifadeleri yinelemiştir. T.Y. ayrıca, başvuranla görüşme yapmadığını iddia etmiştir.   Polisin kendisine kaseti sorduğunda, silinmiş olduğu için kasetin olmadığını söylediğini ifade   etmiştir. Başvuran, gazetecinin ifadelerini kabul etmediğini belirtmiştir.   Nisan 1999 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı sınıf ve din   ayrımına dayanarak insanları nefret ve düşmanlığa teşvik etmekten dolayı suçlu bulmuş ve bir   yıl hapis ve 3,000 Türk Lirası (TRL) para cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, başvuranın   cezasının uygulanmasını, 647 sayılı Kanun uyarınca ertelemeye karar vermiştir.   Mahkeme, vermiş olduğu kararda, gazetecinin başvuranı suçlamak için hiçbir sebebi   olmamasından ve başvuranın yazının tekzibini istememiş olmasından dolayı, gazetecinin   vermiş olduğu ifadenin samimi olduğu kanaatine varmıştır. Mahkeme, gazetelerde benzer   yazıların yayımlandığını belirtmiştir. Mahkeme, konuşmanın tamamını göz önünde   bulundurarak, başvuranın toplumu inananlar ve inanmayanlar olmak üzere iki gruba ayırmış   olduğuna karar vermiştir. Mahkeme, başvuranın sekiz yıllık zorunlu eğitimden ve Ceza   Kanunu’nun 163. Maddesi’nin yeniden dahil edilmesinden yana olanları inanmayanlar ve   bunlara karşı olanları inananlar olarak düşündüğünü saptamıştır. Mahkeme, başvuranın bu iki   grubu karşı karşıya getirdiği ve gerçek Müslüman toplulukların dini inançlarını kışkırttığı   kanaatine varmıştır. Mahkeme, başvuranın toplumu inançlarına göre iki düşman gruba   ayırmaya çalıştığı sonucuna varmıştır.   Ancak, mahkeme, yalanlanan konuşma kısıtlı sayıda kişiye, özel önemi olmayan bir   günde yapıldığı için, konuşmanın halkın güvenliğini tehlikeye sokmadığını belirtmiştir.   Ekim 1999 tarihinde, Yargıtay, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını   onaylamıştır.   Hükümet, AİHM’ye başvuranın sabıka kaydının silindiğini bildirmiştir.   HUKUK   I. KABULEDİLEBİLİRLİK   AİHM, başvurunun AİHS uyarınca, belirlenmesi esasların incelenmesini gerektiren   olaylardan ve hukuktan kaynaklanan ciddi meseleleri ortaya çıkardığı kanısındadır. AİHM bu   nedenle, AİHS’nin 35 § 3 Maddesi uyarınca başvurunun asılsız olmadığı sonucuna varmıştır.   Başvurunun kabuledilemez olması için başka hiçbir gerekçe gösterilmemiştir.   II. AİHS’NİN 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran ilk olarak, kendisini yargılayan ve mahkum eden Ankara Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nin yargıçlar kurulunda bir askeri hakimin bulunması nedeniyle, bağımsız ve   tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde yargılanmamaktan şikayetçi olmuştur. İkinci   olarak, başvuran, aleyhindeki cezai takibatın Genel Kurmay İkinci Başkanı’nın talebi üzerine   başlatıldığı için, mahkemenin Ordudan etkilendiğini iddia etmiştir. Başvuran son olarak,   yalnızca kendisini suçlamada kişisel çıkarı bulunan gazetecinin ifadelerine dayanarak suçlu   bulunduğunu iddia etmiştir. Başvuran, dayanak olarak AİHS’nin 6. Maddesi’ni göstermiştir:   “Herkes, … kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız   ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının … hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek   hakkına sahiptir.”   A. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı   AİHM, bu davadakine benzer sorunlar içeren çok sayıda davayı incelemiş ve   AİHS’nin 6 § 1 Maddesi’nin ihlal edildiği kanısına varmıştır (bkz. Özel, yukarıda belirtilen,   §§ 33-34; ve Özdemir / Türkiye, no. 59659/00, §§ 35-36, 6 Şubat 2003).   AİHM, bu davada farklı bir sonuca varmak için hiçbir gerekçe görmemektedir. Buna   göre, AİHM, 6 § 1 Maddesi’nin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.   B. Cezai takibatın adil olması   AİHM, başvuranın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde   yargılanma hakkının ihlal edildiğinin saptanmasını göz önünde bulundurarak, yerel   mahkemeler huzurundaki cezai takibatın adil olup olmamasıyla ilgili diğer şikayetleri,   AİHS’nin 6. Maddesi uyarınca incelemeye gerek olmadığı kanısına varmıştır (bkz. diğer   makamlar arasında, Incal / Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları   1998-IV, s. 1568, § 74).   III. AİHS’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, hüküm giymesinin ve cezasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğinden   şikayetçi olmuş ve AİHS’nin 10. Maddesi’ni ileri sürmüştür.   Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahalenin 10. Madde’nin ikinci   fıkrası uyarınca haklı çıkarıldığını belirtmiştir. Hükümet, başvuranın cezası ertelendiği için,   müdahalenin nisbi olduğunu ifade etmiştir. Hükümet son olarak, AİHM’nin hukuk sistemi   ışığında, Ceza Kanunu’nun 312. Maddesi’nin, 19 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4744   sayılı Kanun ile değiştirildiğini belirtmiştir.   Başvuran, iddialarını sürdürmüştür. Başvuran özellikle, söylemediği sözler yüzünden   mahkum edildiğini ifade etmiştir. Başvuran, böyle bir konuşma yapmış olsa bile, bu   konuşmanın sınıf ve din ayrımına dayanan nefret ve düşmanlığa teşvik oluşturmadığını iddia   etmiştir.   AİHM, 10 § 1. Madde tarafından korunan, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına   yapılan müdahaleden şikayetçi olunan mahkumiyetin taraflar arasında tartışma konusu   olmadığını belirtmektedir. Müdahalenin kanun tarafından öngörülmüş olduğuna ve 10 § 2.   Madde’ye uygun olarak, meşru amaç veya amaçlar güdülerek karmaşanın, suçun önlenmesi   veya başkalarının haklarının korunmasına da itiraz edilmemiştir. AİHM mutabık kalmıştır. Bu   davadaki mesele, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığıdır”.   AİHM, 10. Madde’ye ilişkin kararlarında belirlenen temel ilkeleri yinelemektedir   (bkz. özellikle, Karkın, yukarıda anılan, §§ 27-30; ve Gündüz / Türkiye, no. 35071/97, § 37-   41, ECHR 2003-XI). AİHM, söz konusu davayı, bu ilkeler ışığında inceleyecektir.   AİHM, konuşmanın içeriğini ve hangi bağlamda yapıldığını bir bütün olarak göz   önünde bulundurarak, itiraz edilen müdahaleyi inceleyecektir. AİHM’nin, söz konusu   müdahalenin “güdülen meşru amaçlarla orantılı” olup olmadığını ve bunu haklı çıkarmak için   ulusal makamlar tarafından ileri sürülen gerekçelerin “konuyla ilgili ve yeterli” olup   olmadığını saptaması gerekmektedir (bkz., diğer makamlar arasında, Fressoz ve Roire /   Fransa [GC], no. 29183/95, ECHR 1999-I). Ayrıca, verilen cezaların niteliği ve şiddeti,   müdahalenin ölçüsünü değerlendirirken göz önünde tutulması gereken faktörlerdir (bkz.   Skalka / Polonya, no. 43425/98, § 42, 27 Mayıs 2003).   AİHM, –olayların olduğu sırada MÜSİAD başkanı olması nedeniyle halkın tanıdığı   bir kişi olan – başvuranın, MÜSİAD toplantısında yapmış olduğu ve Devlet Güvenlik   Mahkemesi tarafından sınıf ve din ayrımına dayanarak nefret ve teşvik oluşturduğu düşünülen   bir konuşma nedeniyle hüküm giydiğini belirtmektedir. Yerel mahkeme bu sonuca varırken,   özellikle takibat tarafından altı çizilen bölümleri ileri sürmüştür (bkz. 16. paragraf).   AİHM, söz konusu konuşmayı Hürriyet’te yer aldığı şekliyle incelemiştir.   Kovuşturma tarafından altı çizilen aşağıdaki cümleleri dikkate almıştır: “Bu, milletçe   değiştirmeye çalışmanız gereken bir kafadır. Bütün bu gayretleri sarf ettikten sonra adam   olmazsa koparılması gereken bir kafadır”, “Bu konuyu Türkiye'nin gündemine getirenler   mümin olamaz” ve ‘‘Sünnet düğününü bile dini bir faaliyet diye cezalandırmak bir   sünnetsizin işi olsa gerek”. Konuşmadan alınan bu bölümlerin tek başlarına okunduğunda,   dinsel hoşgörüsüzlüğe dayanan şiddete çağrı veya nefrete teşvik olarak yorumlanabileceği   doğrudur. Ancak, AİHM’ye göre, yerel mahkemeler, herhangi bir okumada nefret veya   şiddete teşvik olarak algılanamayabilecek olan bu sözleri, bir bütün olarak konuşma bağlamı   içinde değerlendirmemiştir (tezat olarak bkz., Sürek / Türkiye (no. 1) [GC], no. 26682/95, §   62, ECHR 1999-IV; ve Gerger / Türkiye [GC], no. 24919/94, § 50, 8 Temmuz 1999).   Ayrıca, söz konusu davada, başvuranın sonradan söylemediğini iddia ettiği yukarıdaki   sözleri de içine alan başvuranın konuşmasını aktaran birimin basın olması nedeniyle, AİHM,   yayımlanan yazıda yer alan her şeyden başvuranı sorumlu tutmanın mümkün olmadığı   kanaatine varmıştır (bkz. Amihalachioaie / Moldova, no. 60115/00, § 37, ECHR 2004-III; ve   Erbakan / Türkiye, no. 59405/00, § 67, 6 Temmuz 2006).   AİHM son olarak, başvurana verilen cezanın uygulanmasının ertelenmiş olmasına   rağmen, başvuranın ağır bir ceza ile karşı karşıya kaldığını belirtmektedir (bkz., diğer   makamlar arasında, Halis / Türkiye, no. 30007/96, § 37, 11 Ocak 2005).   AİHM, buna karşı olarak, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin başvuranı suçlu   bulmak ve cezalandırmak için gösterdiği gerekçelerin, ilintili olmasına rağmen, başvuranın   ifade özgürlüğü hakkına müdahaleyi haklı çıkarmak için yeterli görülemeyeceği kanısındadır.   AİHM, yukarıdaki düşünceleri göz önünde bulundurarak, başvuranın hüküm   giymesinin güdülen amaçlarla orantısız olduğu ve bu nedenle “demokratik bir toplumda   gerekli” olmadığı sonucuna varmıştır. Buna göre, AİHS’nin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. Maddesi şöyledir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran, manevi tazminat olarak, 100,000 ABD Doları (USD), (yaklaşık 83,104   Euro (EUR)) talep etmiştir.   Hükümet, bu talebi reddetmiştir.   AİHM, dava koşulları nedeniyle başvuranın sıkıntı altında bulunmuş olabileceğini   düşünmektedir. AİHM, AİHS’nin 41. Maddesi’ne uygun olarak, adil bir değerlendirme   yapmış ve başvurana manevi tazminat olarak 2,000 Euro ödenmesini uygun görmüştür.   B. Masraf ve Giderler   Başvuran ayrıca, AİHM ve yerel mahkemeler için yapmış olduğu masraf ve giderler   için toplam 90,257 USD (yaklaşık 75,007 EUR) talep etmiştir. Başvuran, bu talebi   destekleyici harç hesabı ve makbuz gibi belgeleri sunmuştur.   Hükümet, bu talebi reddetmiştir.   AİHM, yalnızca saptanan ihlal veya ihlallerle ilgili olarak gerçekten ve gerektiği   şekilde yapılan ve miktar olarak makul olan masraf ve giderlerin, 41. Madde uyarınca telafi   edilebileceğini yinelemektedir (bkz., örn., Şahin / Almanya [GC], no. 30943/96, § 105, ECHR   2003). AİHM ayrıca, AİHS’nin ihlal edildiğini saptadığı durumlarda, AİHM’nin başvuranın   ihlalin önlenmesi veya düzeltilmesi için ulusal mahkemeler huzurunda yapmış olduğu masraf   ve harcamaları telafi edebileceğini yinelemektedir (bkz., diğer makamlar arasında,   Zimmermann ve Steiner / İsviçre, 13 Temmuz 1983 tarihli karar, A Serisi no. 66, s. 14, § 36;   ve Hertel / İsviçre, 25 Ağustos 1998 tarihli karar, Raporlar, 1998-VI, s. 2334, § 63). AİHM   bu bağlamda, başvuranın taleplerini abartılı bulmuştur. Elde bulunan bilgilere ve yukarıdaki   kriterlere dayanarak karar veren AİHM, başvurana masraf ve giderler için 3,000 Euro   ödenmesini uygun görmektedir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan   eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin   şikayetle ilgili olarak, AİHS’nin 6. Maddesi’nin ihlal edildiğine;   3. Başvuranın diğer şikayetlerinin AİHS’nin 6. Maddesi uyarınca dikkate alınmasına   gerek olmadığına;   4. AİHS’nin 10. Maddesi’nin ihlal edildiğine;   5. (a) davalı Devlet’in, başvurana, AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca bu kararın kesinlik   kazandığı tarihten itibaren üç ay içinde, aşağıdaki miktarları ödemesine (bu miktar,   ödeme tarihinde uygulanan kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilecek);   i. Manevi tazminat olarak 2,000 Euro (iki bin Euro);   ii. Masraf ve giderler için 3,000 Euro (üç bin Euro);   iii. Bu miktarlara konulabilecek bütün vergiler;   (b) ödeme tarihine kadar yukarıda bahsedilen üç ayın dolması halinde, yukarıdaki   miktarların üzerine, Avrupa Merkez Bankası’nın gecikme döneminde uyguladığı faiz oranına   üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına eşit miktarda basit faizin ödenmesine karar   vermiştir.   6. Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddine karar vermiştir.   İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış olup 19 Aralık 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.   Maddesi’nin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   T. L. EARLY   Nicolas BRATZA   Bölüm Sekreteri   Başkan   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło