57778/00

WyrokETPCz2006-02-21ECLI:CE:ECHR:2006:0221JUD005777800

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy państwo pozwane naruszyło prawo do życia (art. 2 Konwencji) poprzez brak ochrony życia zaginionych oraz brak skutecznego śledztwa w sprawie ich zaginięcia, a także czy naruszono prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13) i zakaz nieludzkiego traktowania (art. 3)?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził, że brak jest dowodów "ponad wszelką wątpliwość" na bezpośrednie zaangażowanie państwa w zaginięcie Orhana i Zozan Eren ani na to, że państwo wiedziało o realnym i bezpośrednim zagrożeniu dla ich życia, co uzasadniałoby naruszenie materialnego aspektu art. 2 Konwencji. Jednakże, Trybunał uznał, że śledztwo prowadzone przez władze krajowe było nieskuteczne i przewlekłe (trwało ponad 8 lat bez wyjaśnienia okoliczności), co stanowi naruszenie proceduralnego aspektu art. 2. W konsekwencji, brak skutecznego śledztwa uniemożliwił skarżącym skorzystanie ze skutecznego środka odwoławczego, co naruszyło art. 13 Konwencji. Trybunał nie dopatrzył się naruszenia art. 3, uznając, że cierpienie skarżących, choć głębokie, nie osiągnęło progu wymaganego dla naruszenia tego artykułu w kontekście braku dowodów na zaangażowanie państwa.
Stan faktyczny
Skarżący, Aydın Eren, Sülyan Eren i Ece Eren, są bliskimi krewnymi Orhana i Zozan Eren, którzy zaginęli 26 września 1997 roku w Turcji. Orhan był strażnikiem więziennym, a Zozan pielęgniarką. Ich samochód znaleziono porzucony na drodze między Lice a Diyarbakır. Władze krajowe wszczęły śledztwo w sprawie zaginięcia, które trwało ponad osiem lat, ale nie przyniosło wyjaśnienia okoliczności zdarzenia ani nie zidentyfikowało sprawców. Skarżący zarzucali władzom brak ochrony życia ich bliskich oraz nieskuteczność prowadzonego śledztwa.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: oddalił zarzut rządu; stwierdził brak naruszenia materialnego aspektu art. 2 Konwencji; stwierdził naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 Konwencji; stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji; stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji; zasądził skarżącym wspólnie 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 3 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, wraz z odsetkami za zwłokę; oddalił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   AYDIN EREN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:57778/00)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   ŞUBAT 2006   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 57778/00 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk   vatandaşı Aydın Eren, Sülyan Eren ve Ece Eren’in (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne (AİHM) 27 Nisan 2000 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel   Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatlarından N. Eren ve S. Tanrıkulu tarafından temsil   edilmektedirler.   OLAYLAR   Sırasıyla 1945, 1990 ve 1992 doğumlu başvuranlar, Diyarbakır’da ikamet   etmektedirler. Başvuranlar, 26 Eylül 1997 tarihinden beri kayıp olan Orhan ve Zozan Eren’in   çocukları ve babası/kayınpederidir. Olayların meydana geldiği dönemde, Orhan Eren, Lice   Hapishanesi’nde gardiyan, eşi Zozan ise Diyarbakır Hastanesi Kadın Doğum Servisi’nde   hemşireydi.   Eren’lerin arabası, 26 Eylül 1997 tarihinde, Lice’yi Diyarbakır’a bağlayan yol   üzerinde terkedilmiş bir halde bulunmuştur. Tutanakta hiçbir iz ya da hasarın bulunmadığına   yer verilmiştir. Tutanağa ek olarak olay yeri krokisi çizilmiştir.   Halis Toprak, 27 Eylül 1997 tarihinde jandarmalara, sözkonusu karı kocanın, 25   Eylül’ü 26 Eylül’e bağlayan geceyi Diyarbakır’daki evinde geçirdiklerini ve Kulp’a gitmek   üzere sabah saat 8’de yola çıktıklarını bildirmiştir.   Aracın aileye iade edildiği sırada düzenlenen tutanakta aracın kapılarının kilitli   olduğuna ve el freninin de çekili olduğuna yer verilmiştir.   Birinci başvuran, 29 Eylül 1997 tarihinde, yakınlarının akıbeti hakkında bilgi almak   için Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurmuştur.   Lice Cumhuriyet Başsavcısı, 30 Eylül 1997 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet   Savcılığı’ndan, Mermer Jandarma Kontrol Merkezi’ndeki kayıplar hakkında tutulan kayıtların   kopyasını istemiştir.   Lice Cumhuriyet Başsavcısı 1 Ekim 1997 tarihinde, başvuranı ve kayıpların yakını   olan Cengiz Eren’i dinlemiştir.   Başvuran, yakınlarının Mermer Jandarma Kontrol Noktasından saat 9:45 sularında   geçtiklerini ve araçlarının bu noktaya daha uzak bir mesafede terkedilmiş olarak bulunduğunu   belirtmiştir. Başvuran, yakınlarının kaybolması konusunda Bozkurt ailesini suçlamış ve iki   aile arasındaki düşmanlığa neden olan koşulları anlatmıştır. Bozkurt ailesine mensup birçok   kişi köy korucusu, bir kişi çavuş ve bir diğeri ise polistir. Polis memuru olan Nizamettin   Bozkurt olay günü Kulp’ta idi. Son olarak başvuran, yakınlarının teröristler tarafından da   kaçırılmış olabileceğini belirtmiştir.   Cengiz Eren, olay günü Diyarbakır’a gittiğini ve Kulp’a döndüğü sırada yakınlarının   kaybolduğu haberini aldığını belirtmiştir. Diyarbakır’a giderken bindiği otobüsün şoförü   Müserdin Turan, olay yerine çok yakın bir mesafede beyaz renkli iki araba gördüğünü   belirtmiştir. Cengiz Eren, kayıp olayından sorumlu olan kişileri bilmediğini ancak Eren ve   Bozkurt aileleri arasındaki düşmanlığın bulunduğunu ileri sürmüştür. Olay günü Nizamettin   Bozkurt’u, Kulp’ta gördüğünü eklemiştir.   Lice Cumhuriyet Başsavcısı, 1 Ekim 1997 tarihinde Kulp Savcılığı’ndan Müserdin   Turan’ın ifadesini almalarını istemiştir.   Başvuran, 2 ve 5 Ekim 1997 tarihlerinde, yakınlarının akıbetinden ve Diyarbakır   Savcılığı ve Lice Jandarma Komutanlığı’nın yürüttüğü soruşturmanın sonucu hakkında bilgi   almıştır.   Lice Jandarma Komutanı, 6 Ekim 1997 tarihinde, teröristlerin 25 Ocak 1994 tarihinde,   aralarında iki gün sonra serbest bırakılan Orhan Eren’in de bulunduğu bir grup devlet   memurunu kaçırdıklarına dair Lice Cumhuriyet Başsavcılığı’na bilgi vermiştir. Teröristler 13   Ocak 1996 tarihinde o sırada balık tutan Orhan Eren’i yaklaşık bir saat boyunca ellerinde   tutmuşlardır. Jandarma Komutanı, Orhan Eren’e ait olay sonrası alınan ifadeleri göndermiştir.   Jandarma Komutanı, Eren çiftinin teröristler tarafından kaçırılıp öldürülmüş olabileceklerini   bildirmiştir.   Diyarbakır Jandarma Komutanlığı, 22 Ekim 1997 tarihinde, Mermer Jandarma   Kontrol Merkezi’nde tutulan kayıtların kopyasını Diyarbakır Savcılığı’na iletmiştir. Çiftin bu   noktadan saat 9.55’te geçtiği kayıtlarda yer almaktadır.   Kasım 1997 tarihinde Kulp Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenen Müserdin   Turan, olay günü Orhan Eren’in aracını ya da yol kenarında herhangi bir başka araç   görmediğini belirtmiştir.   Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, 29 Ekim 1999 tarihinde, kaybolan kişilerin PKK’ya   katıldıklarını ortaya koyacak hiçbir bilgilerinin bulunmadığına dair Diyarbakır Savcılığı’na   bilgi vermiştir.   Cengiz Eren, 16 Kasım 1999 tarihinde yeniden Lice Cumhuriyet Başsavcısı’na ifade   vermiştir. Cengiz Eren olay günü saat 9:15’te Nizamettin Bozkurt’un beyaz bir arabaya   bindiğini gördüğünü yinelemiştir. Otobüs şoförü Müserdin Turan yetkili makamlar önünde   ifade vermekten korktuğunu söylediğini belirtmiştir. Kaybolduğu sırada Orhan’ın üzerinde,   ticari bir girişim için Salih Sarı’ya verilmek üzere yüklü miktarda para bulunduğunu   eklemiştir. Son olarak Eren ve Bozkurt aileleri arasında meydana gelmiş olan olayları öne   sürerek, Zozan’ın, çalıştığı Kulp Sağlık Merkezi’ne Bozkurt ailesinden birinin kabul edildiği   sırada tehdit edildiğini açıklamıştır. Olayın ardından Zozan kocasına takip edildiğini   söylemiştir. Cengiz Eren, Zozan’ın meslektaşı Mükrime İnce ve arkadaşı astsubay Kamil   Gündüz’ün bu konuda ifadelerinin alınabileceğini belirtmiştir. Cengiz Eren’e göre   yakınlarının kaçırılması olayı, Halis Toprak’ın yardımıyla Bozkurt ailesinden Nizamettin ve   Fedri tarafından planlanmıştır.   Lice Cumhuriyet Başsavcısı, 18 Kasım 1999 tarihinde, Salih Sarı ve Mükrime İnce’yi   ifade vermek üzere savcılığa davet etmiş ve Lice Jandarma Komutanlığı’ndan Kamil   Gündüz’ün görev yeri hakkında bilgi vermesini istemiştir. Lice Cumhuriyet Başsavcısı, 23   Kasım 1999 tarihinde Müserdin Turan’ın ifadesini almıştır. Müserdin Turan, Cengiz Eren’in   ifadesine itiraz ederek, Bozkurt aile üyelerini tanımadığını belirtmiştir.   Kulp Emniyet Müdürlüğü, 26 Kasım 1999 tarihinde Kulp Savcılığı’na Mükrime   İnce’nin Diyarbakır’a tayin edildiğini bildirmiştir. Kulp Emniyet Müdürlüğü 27 Aralık 1999   tarihinde Salih Sarı’nın Diyarbakır’da oturduğunu ve telefon numarasını bildirmiştir.   Lice Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturma boyunca dönem dönem soruşturmanın   gidişatı hakkında Diyarbakır Savcılığı’na ve Diyarbakır İnsan Hakları Danışma Merkezi’ne   bilgi vermiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. HÜKÜMET’İN İTİRAZI HAKKINDA   Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet,   başvuranların yakınlarının kaybolması hakkında Lice Cumhuriyet Başsavcısı önündeki cezai   soruşturmanın hala devam ettiğini ileri sürmektedir.   Başvuranlar, bu argümana itiraz etmişlerdir.   AİHM, 31 Mart 2005 tarihli kabul edilebilirlik kararında, bu itirazın, başvuranların   AİHS’nin 2. maddesine göre yaptıkları şikayetin neden olduğu sorunlarla yakından bağlı   olduğunun ortaya konulduğunu hatırlatmaktadır. AİHM, sonuç olarak bu itirazı esasla   birleştirmeye karar vermiştir.   II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar, yakınlarının yargısız infaz kurbanı olduklarını savunmaktadırlar. Ayrıca   başvuranlar, Devlet’in yakınlarının yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine   getirmediğinden şikayetçi olmakta ve etkili soruşturma yapılmadığını ileri sürmektedirler.   Başvuranlar AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini öne sürmektedirler.   Hükümet, başvuranların iddialarının dayanaksız olduğunu savunmaktadır. Hükümet’e   göre, Eren çiftinin kaybolmasından makamların sorumlu tutulması için dosyada hiçbir unsur   bulunmamaktadır. Ayrıca, kaybolma olayına ilişkin koşullar konusunda ivedi ve etkili bir   soruşturma yapılmış ve hatta bu soruşturma hala devam etmektedir. Hükümet başvuranların   yakınlarının PKK tarafından kaçırılmış olabileceğini eklemektedir.   Başvuranlar, iddialarını yinelemekte ve yakınlarının, makamların kabul etmediği bir   tutukluluğun sonrasında kaybolduklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, makamların   eşgüdümüyle kurulan bir suç örgütünün bulunduğunu ve Türkiye’nin Güneydoğusunda   meydana gelen kaybolma olaylarının önemli sayıda olması gözönüne alındığında, yargısız   infaz ve kaybolmaların idari yollardan uygulandığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar   Hükümet’in yakınlarının PKK tarafından kaçırılmış olabileceğine dair iddialarına itiraz   etmektedirler. Bu bağlamda başvuranlar, Eren çiftinin Mermer Jandarma Kontrol   Merkezi’nden geçtikten çok az bir zaman sonra kaybolduğuna dikkati çekmektedirler.   Başvuranlara göre, teröristlerin güvenlik güçleri tarafından denetlenen bu bölgede herhangi   bir operasyon gerçekleştirmeleri mümkün olamaz. Başvuranlar soruşturmanın ise, kaybolma   olayından beri hiçbir belirgin bir aşama kaydetmediğinden dolayı etkililikten yoksun   olduğunu savunmaktadırlar. Başvuranlar soruşturmayı yürüten makamların, Bozkurt ailesinin   yakınlarının kaybolması olayına karışmış olabileceğine dair iddiaları dikkate almadıklarını   eklemektedirler.   A. Orhan ve Zozan Eren’in Kaybolma Olayı   AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin AİHS’nin ana maddeleri arasında yer aldığını ve 3.   madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden   birini ortaya koyduğunu yinelemektedir (Bkz. Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94, § 86, AİHM   1999-IV). Buna ek olarak 2. maddenin tanıdığı korumanın önemini kabul eden AİHM, yaşam   hakkına ilişkin şikayetleri büyük bir dikkatle inceleyerek görüşünü oluşturmalıdır (Bkz.   Ekinci-Türkiye, no: 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000).   Kaybolma olayına ilişkin koşullar ve AİHS’nin 2. maddesi bakımından çıkarılması   gereken sonuçlar hakkındaki iki farklı yorumla karşı karşıya olan AİHM, ortaya çıkan soruları   dava dosyasına konulan yazılı belgeler ve tarafların sunduğu görüşler ışığında inceleyecektir.   Bu amaçla AİHM, “her türlü makul şüphenin ötesinde” delil kriterinden faydalanmaktadır.   AİHM, bu tür bir delilin ancak, bir dizi emare ya da çürütülemez yeterince ciddi, kesin ve   birbiriyle bağdaşan karinelerin bir araya gelmesi sonucunda oluşabileceğini belirtmektedir   (Bkz. mutatis mutandis İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, A serisi no: 25, s. 64-65, §   160-161).   AİHM, yakınlarının Devlet görevlileri tarafından işlenen yargısız infazın kurbanı   olduklarına dair başvuranların iddialarının, somut ve doğrulanabilir olaylara dayanmadıklarını   not etmektedir. İddialar, hiçbir görgü tanığı ifadesiyle ya da başka bir delil unsuruyla   inandırıcı bir şekilde desteklenmemektedir.   Bu koşullarda, Orhan ve Zozan Eren’in, makamlarca kabul edilmemiş olan bir   tutukluluk sonucunda kayboldukları ya da makamlar tarafından ya da yardımlarıyla   düzenlenen bir kaçırılma olayı mağduru olduklarına dair bir sonuç, güvenilir emareden çok   hipotez ve kurgudan ibaret olacaktır.   AİHM, AİHS’nin 2. maddesinden doğan yükümlülük konusunda, sözkonusu   maddenin birinci cümlesinin Devlet’in kasten ve kanun dışı adam öldürülmesinin   engellenmesinin yanısıra, yargısına tabi kişilerin yaşamının korunması için gerekli tedbirleri   almaya zorladığını hatırlatmaktadır (L.C.B.-Birleşik Krallık,, 9 Haziran 1998 tarihli karar,   1998-III, s. 1403, § 36). Bu bağlamda Devlet’in yükümlülüğü, kişiye karşı ihlallerin   yapılmasını engelleyici somut ceza yasalarını çıkararak ve ihlallerin öngörülmesi, önlenmesi   ve cezalandırılması için oluşturulan uygulama mekanizmasına dayanarak yaşam hakkının   korunması temel görevini yerine getirmeyi gerektirmektedir. Bu hüküm ayrıca, belirli bazı   koşullarda Devletlerin, başkasının suç unsuru teşkil eden tutumları nedeniyle yaşamı tehdit   altında olan kişinin korunması için önceden uygulama tedbirlerini alma pozitif   yükümlülüğünü kapsamaktadır ( Osman-Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998 tarihli karar, 1998-   VIII, s. 3159, § 115).   Günümüz toplumlarında polisin görevlerini yerine getirme zorlukları ve ayrıca   insanoğlunun öngörülemeyen tutumları, önceliklerine ve elindeki kaynaklara göre yapacakları   eylem tercihlerini gözönüne alarak, sözkonusu yükümlülüğü, makamlara altından   kalkılamayacak ya da aşırı bir yük getirmeyecek şekilde yorumlamak gerekir. Bu nedenle,   iddia edilen yaşamla ilgili her türlü tehdit, AİHS bakımından makamlara, tehdidin   gerçekleşmesini önlemek amacıyla somut tedbirler almayı zorunlu kılmamaktadır. AİHS   bakımından pozitif yükümlülüğün bulunması için, makamların bir kimsenin yaşamı   konusunda gerçekten ve doğrudan tehdit edildiğini bildikleri ya da o an öğrendiklerinin ve   makamların yetkileri çerçevesinde makul açıdan hiç kuşkusuz bu riski ortadan kaldıracak   tedbirleri almadıklarının ortaya konulması gerekir (Osman, s. 3159-3160, § 116 ve Kılıç-   Türkiye, no: 22492/93, AİHM 2000-III).   Bu durumda, bir devlet görevlisinin ya da devlet makamları adına çalışan bir kimsenin   dava konusu kaybolma olayına karıştığı, her türlü makul şüphenin ötesinde ortaya   konulmamıştır. Geriye makamların, yaşamlarında bulunan riske karşı başvuranların   yakınlarını koruma pozitif yükümlülüğünü yerine getirip getirmediklerini araştırmak   kalmaktadır.   AİHM, Eren çiftinin yasadışı bir saldırının mağduru olduklarına ve başka bir kimsenin   fiillerinden dolayı yaşamlarında gerçekten ve doğrudan bir tehditle karşı karşıya olduklarına   ikna olmamıştır. Bu noktada, Orhan’ın 1994 yılında teröristler tarafından kaçırıldığı, 1996   yılında bir saat boyunca isteği dışında tutulduğu ve makamların bu olaylardan haberdar   edildikleri doğrudur. Ancak, burada sözkonusu olan birbirinden ayrı olaylardır. İlkinde Orhan   Eren bir grup devlet memuruyla birlikte kaçırılmıştı. Teröristlerle olan ikinci karşılaşması bir   rastlantıydı. Hiçbir şey Orhan’ın, kişisel olarak terör örgütü tarafından hedef alındığını   düşündürmemektedir. Zozan’ın Bozkurt ailesi ile olan tartışmasının gerçek olup olmadığı   ortaya konulmamıştır. Bu bağlamda, Cengiz Eren tarafından dile getirilen kişilerin   dinlenmemiş olması üzücüdür. Hal böyleyken, tartışmanın yaşandığının ortaya konulduğu ve   Zozan’a karşı tehditlerin bulunduğu varsayılsa bile, AİHM buradan ilgilinin yaşamı   konusunda gerçekten ve doğrudan tehdit edildiği sonucuna varamaz.   Aynı şekilde dosyadaki hiçbir unsur, Eren çiftinin içinde bulunduğu durumun özel bir   korumayı gerektirdiği sonucunun çıkarılmasını sağlamamaktadır. AİHM, özellikle Eren   çiftinin hiçbir zaman yaşamlarının tehdit edildiğini ve koruma istediklerini makamlara   bildirmediğini not etmektedir. Ayrıca başvuranlar, hiçbir zaman ulusal makamlar önünde,   yakınlarının kaybolmasını engellemek için tedbir alınması pozitif yükümlülüğünün yerine   getirilmediğini ileri sürmemişlerdir.   Ayrıca Eren çiftinin her ikisinin de devlet memuru olduklarını ve Devlet aleyhine   hareket ettiklerini düşündürecek hiçbir unsurun bulunmadığını not etmek gerekir.   Bu koşullarda AİHM, makamların, başvuranların yakınlarını koruma pozitif   yükümlülüğünü yerine getirmedikleri gerekçesiyle AİHS’nin 2. maddesini ihlal ettikleri   sonucuna varamaz.   Dolayısıyla AİHM, bu açıdan AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna   varmaktadır.   B. Yürütülen Soruşturmaların Niteliği Hakkında   AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin şart koştuğu yaşam hakkının korunması   yükümlülüğünün, 1. madde gereğince Devlet’in üzerine düşen “kendi yetki alanları içinde   bulunan herkese, bu Sözleşmede (...) açıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar” genel   yükümlülüğü ile birlikte zora başvurmanın bir kimsenin ölümüne neden olduğu durumda   etkili bir soruşturma yürütmeyi gerektirmekte ve şart koştuğunu hatırlatmaktadır (Bkz.   McCann ve diğerleri-Birleşik Krallıklar, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no 324, s. 49, §   161-163, Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, 1998-I, s. 329, § 105 ve Çakıcı, § 86).   AİHM, asgari etkililik kriterine cevap verecek soruşturmanın niteliği ve derecesinin   dava koşullarına bağlı olduğuna kanidir. Dava koşulları, mevcut olayların tümüne dayanılarak   ve soruşturma işleminin uygulanabilirliğine ilişkin gerçekler gözönüne alınarak   değerlendirilmektedir. Meydana gelebilecek durumları soruşturmada yerine getirilen işlerin   faaliyet listesine ya da basitleştirilmiş kriterlere indirgemek mümkün değildir (Bkz. mutatis   mutandis Velikova-Bulgaristan, no 41488/98, § 80, AİHM 2000-VI).   Yürütülen soruşturma, sorumluların tespit edilmesi ve dolayısıyla cezalandırılmasını   sağlaması yönünden etkili de olmak zorundadır (Bkz. Oğur- Turkiye, no 21594/93, § 88,   AİHM 1999-III). Burada sonuç değil araç zorunluluğu sözkonusudur. Makamlar, olayla ilgili   kanıtların toplanabilmesi için makul olarak ulaşabildikleri tedbirleri almalıdırlar (Tanrıkulu-   Türkiye, no: 23763/94, § 109, AİHM 1999-IV ve Salman- Türkiye, no 21986/93, § 106, AİHM   2000-VII). Sorumlu kişi ya da kişilerin bulunmasına yönelik kapasitesine zarar verici   soruşturmaya ilişkin her türlü eksiklik, bu soruşturmanın etkisiz kalmasına neden olacaktır   (Aktaş-Türkiye, no: 24351/94, § 300, AİHM 2003-V ve yakın zamanda çıkan Tanış ve   diğerleri-Türkiye, no: 65899/01, § 203, 2 Ağustos 2005). Makul ivedilik ve özen gerekliliği   bu bağlamda açıkça ortadadır (Özgen ve Altındağ-Türkiye, no: 38607/97, § 44, 20 Eylül   2005).   Bu durumda, Eren çiftinin kaybolmasının ardından soruşturmayı yürüten makamların   attığı adımlar bu yöndedir. Gerçekten de soruşturma, olay meydana gelir gelmez re’sen   başlatılmıştır. Soruşturma, kaybolma olayına ilişkin gerçek koşulların ortaya çıkarılmasını   amaçlayan birçok faaliyetten oluşmaktadır. Bu konuda soruşturmayı yürüten makamların   hiçbir faaliyette bulunmadıkları ileri sürülemese de, AİHM, aşağıdaki nedenlerden dolayı,   soruşturmanın yürütülme şeklinin tam ve yeterli olduğunun söylenemeyeceğine kanaat   getirmektedir.   İlk önce, Lice Cumhuriyet Başsavcısı’nın yürüttüğü soruşturma şimdiye kadar sekiz   yıldan fazla sürmüş ve hala kaybolma olayına ilişkin gerçek koşullar aydınlatılmamıştır.   Daha sonra, dosyadan ne kontrol noktasında görevli bulunan jandarmaların ne de Eren   çiftinden sonra barajı geçen araç sahiplerinin ifadelerinin alındığına dair bir bilgi   çıkmamaktadır. Cumhuriyet Başsavcısı’nın Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden haklarında   bilgi istediği üç araç, kaybolanların arkasından geçen altıncı, yedinci ve sekizinci araçlardır.   Oysa daha önce geçen beş araç hakkında hiçbir bilgi istenmemiştir.   Son olarak, Müserdin Turan dışında başvuranların dile getirdiği kişiler ve Cengiz   Eren’in ifadeleri alınamamıştır. Bu konuda AİHM, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet   Başsavcılığı’nın bu kişilerin dinlenmesi için girişimde bulunduğunu ancak bu girişimlerin   sonuca varmadığını not etmektedir.   Yukarıda varılan sonuçları gözönüne alarak, AİHM, ulusal makamların başvuranların   yakınlarının ölümü hakkında yeterli ve etkili soruşturma yürütmedikleri sonucuna   varmaktadır. AİHM, başvuranların cezai hukuk başvuru yolunu tüketme zorunluluğunu yerine   getirdiğine kanaat getirmekte ve Hükümet’in itirazını reddetmektedir.   Dolayısıyla bu bakımdan AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar, yakınlarının ölümünden dolayı yaşadıkları üzüntülerden şikayetçi   olmaktadırlar. Başvuranlar AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.   Öğrenilmesi gereken önemli nokta, mağdur olan bir akrabanın, başvuranın üzüntüsüne   insan haklarının ciddi ihlallerinden mağdur olan bir kişinin yakın akrabaları için kaçınılmaz   olarak değerlendirilebilecek duygusal çöküşten farklı bir boyut ve nitelik veren özel   faktörlerin bulunmasına bağlı olup olmadığıdır. Sözkonusu faktörler arasında, yakınlık   derecesi –bu bağlamda anne, baba-çocuk ilişkisi öncelikli olacaktır-, bağın özel koşulları,   yakının sözkonusu olaylara hangi koşulda tanıklık ettiği, yakının kaybolan kişi hakkında bilgi   toplama girişimlerine katılımı ve makamların bu taleplere nasıl tepki verdikleri yer   almaktadır. Böyle bir ihlalin önemi, makamların kendilerine bildirilen duruma karşı verdikleri   tepki ve tutumlarında yatmaktadır. Özellikle bu son unsur bakımından bir akraba, makamların   tutumundan dolayı doğrudan mağdur olduğunu ileri sürebilir. (sözüedilen Çakıcı, § 98).   AİHM, yakınlarının ölümünden dolayı sözkonusu kişilerin duydukları derin üzüntüden   hiçbir şekilde şüphe etmemektedir. Ancak AİHM, yakınlarının Devlet görevlileri tarafından   yargısız infaz edilmeleri hususundaki iddialarının ortaya konulmadığını hatırlatmaktadır.   Ayrıca, dosya unsurlarının incelenmesi, bu türden özel durumlarda 3. maddenin gerektirdiği   önem seviyesinin, sözkonusu durumda ulaşıldığı sonucuna varılmasını sağlamamaktadır.   Dolayısıyla 3. madde ihlal edilmemiştir.   IV. AİHS’NİN 6 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar, yakınlarının kaybolması hakkında etkili soruşturma olmayışının,   kendilerini, etkili başvuru yoluna sahip olma hakkından mahrum bıraktığını savunmaktadırlar.   Başvuranlar, AİHS’nin 6 ve 13. maddelerini ileri sürmektedirler.   AİHM, şikayetleri AİHS’nin 13. maddesi açısından incelemektedir.   AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin yer verildiği şekliyle, iç hukukta AİHS’deki hak ve   özgürlükleri ileri sürmeyi sağlayan başvuru yolunun bulunmasını güvence altına aldığını   hatırlatmaktadır. Dolayısıyla Sözleşmeli Devletler sözkonusu hükmün getirdiği   yükümlülüklere uyma şekli konusunda bir takım takdir marjından faydalansalar da, bu hüküm   AİHS’ye dayanan “savunulabilir şikayet”’in içeriğinin incelenmesini ve uygun telafiyi   sunmayı sağlayan iç başvuru yolunun bulunmasını gerektirmektedir. 13. maddeden doğan   yükümlülüğün kapsamı, başvuranın AİHS’ye dayandırdığı şikayetin niteliğine göre   değişmektedir. Ancak 13. maddenin gerektirdiği başvuru, Savunmacı Devlet yetkililerinin   fiilleri ve ihmallerinden dolayı uygulanmasının haksız yere engellenmemesi için, hukukta   olduğu kadar uygulamada da “etkin” olmalıdır (Aksoy - Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar,   AİHM 1996-VI, s. 2286, § 95, Aydin- Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, 1997-VI, s. 1895-   1896, § 103 ve Kaya, s. 329-330, § 106).   Davada sunulan delilleri gözönüne alarak AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde,   başvuranların yakınlarının Devlet’in sorumlu tutulabileceği koşullarda öldüğünün   kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır. Ancak sözkonusu koşul, 2. maddeye göre yapılan   şikayeti, 13. madde bakımından “savunulabilir” niteliğinden yoksun bırakmamaktadır (Bkz.   Boyle ve Rice – Birleşik Krallıklar, 27 Nisan 1988 tarihli karar, A serisi, no 131, s. 23, § 52,   sözüedilen Kaya, s. 330-331, § 107 ve sözüedilen Yaşa, s. 2442, § 113). Dolayısıyla   yetkililerin başvuranların yakınlarının kaybolması koşulları hakkında etkili soruşturma   yürütme zorunluluğu bulunmaktaydı.   AİHM, yukarıda tespit ettiği gibi, hukuki soruşturma, başvuranların yakınlarının   öldüğü koşulların ortaya konulması için uygun bir görünüm arz etmemiştir.   Bu koşullarda, etkili cezai soruşturmanın, 2. maddenin gerektirdiği soruşturma yapma   yükümlülüğünden daha fazla zorunluluk arz eden 13. maddeye uygun olarak yürütüldüğü   düşünülemez.   Dolaysısıyla AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuranlar, Sülyan Eren ve Ece Eren, 203.287 Euro tutarında gelir kaybına   uğradıklarını ileri sürmektedirler. Anne babalarının kendi geçimlerini sağladıklarını ileri   sürerek ve o dönemde Türkiye’deki ortalama yaşam süresi gözönüne alındığında, mali   çizelgelere göre yapılan hesaplama sonucunda yukarıdaki rakama ulaşılmıştır. Ayrıca   başvuranların her biri manevi tazminat olarak 30.000 Euro istemektedirler. Başvuran Aydın   Eren ise manevi tazminat olarak 20.000 Euro istemektedir.   Hükümet, istenilen rakamların aşırı olduğunu savunmakta ve başvuranlar Sülyan ve   Ece Eren’in iç hukukta para yardımı yapılması için dava açmadıklarına dikkati çekmektedir.   AİHM, AİHS ihlalini oluşturan olaylarla –etkili soruşturmanın olmaması-   başvuranların iddia ettikleri maddi tazminat arasında nedensellik bağının bulunmadığını   gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHM, bu bakımdan başvuranların taleplerini reddetmektedir   (Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95, § 260, AİHM 2004-... ve H.Y. ve Hü.Y.-Türkiye, no:   40262/98, § 152, 6 Ekim 2005).   AİHM, makamların, AİHS’nin 2 ve 13. maddelerinin getirdiği usul yükümlülüğüne   rağmen, Eren çiftinin kaybolmasına ilişkin koşullar hakkında etkili soruşturma   yürütmediklerini hatırlatmaktadır. AİHM, hakkaniyete uygun olarak, başvuranlara ortaklaşa   10.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuranlar, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yaptıkları masraf ve harcamalar   için 5.612 Euro istemektedirler. Başvuranlar ücret makbuzu ve Baronun ücret tarifesini   sunmaktadırlar.   Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.   AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul bir tutarda   olan harcamaların karşılanmasına karar verdiğini hatırlatır (Bkz., diğerleri arasında, Nikolova-   Bulgaristan [GC], no: 31195/96, § 79, AİHM 1999-II). AİHM, bu konudaki içtihadı ve elinde   bulunan unsurları gözönüne alarak, tüm masraflarla birlikte başvuranlara ortaklaşa 3.000 (üç   bin) Euro ödenmesinin makul olduğuna kanaat getirmektedir.   C. Gecikme Faizi   Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına   uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. Hükümet’in itirazının reddine;   2. AİHS’nin 2. maddesinin maddi ihlalinin bulunmadığına;   3. AİHS’nin 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine;   4. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;   5. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   6. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in   başvuranlara ortaklaşa:   i. manevi tazminat için 10.000 (on bin) Euro;   ii. masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin ) Euro;   iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;   b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda   belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankası’nın kredi faiz oranına üç puan eklemek suretiyle   gecikme faizi uygulanmasına;   7. Hakkaniyete uygun tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 21 Şubat 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.   maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   10

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło