57963/00

WyrokETPCz2007-03-27ECLI:CE:ECHR:2007:0327JUD005796300

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy nadmierna długość tymczasowego aresztowania i przewlekłość postępowania karnego naruszyły prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego oraz prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie, zgodnie z art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że uzasadnienia sądów krajowych dla utrzymywania tymczasowego aresztowania przez ponad cztery lata, opierające się na ogólnych sformułowaniach takich jak „zawartość akt sprawy”, były niewystarczające i nie uwzględniały alternatywnych środków zapobiegawczych. W odniesieniu do długości postępowania karnego, Trybunał stwierdził, że mimo braku szczególnej złożoności sprawy i braku przyczynienia się skarżącego do opóźnień, sądy krajowe wykazały się brakiem należytej staranności, odrzucając początkowo wnioski dowodowe, a następnie je uwzględniając, co niepotrzebnie przedłużyło proces. Dodatkowo, fakt, że skarżący przebywał w areszcie tymczasowym przez cały czas trwania postępowania, wymagał od sądów szczególnej staranności w jego prowadzeniu.
Stan faktyczny
Skarżący, Ahmet Duyum, został aresztowany 22 maja 1996 roku jako podejrzany o morderstwo i przebywał w areszcie tymczasowym przez ponad cztery lata. W lipcu 2000 roku został uniewinniony z powodu braku dowodów. Następnie złożył wniosek o odszkodowanie za niesłuszne aresztowanie na podstawie prawa krajowego, otrzymując pewną kwotę, którą uznał za niewystarczającą. Skarga do ETPCz dotyczyła nadmiernej długości aresztu tymczasowego i przewlekłości całego postępowania karnego.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje skargi dotyczące długości aresztu tymczasowego i postępowania karnego za dopuszczalne, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. 2. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. 3. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. 4. Zasądza, aby państwo pozwane zapłaciło skarżącemu, w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku: a) 1000 EUR (tysiąc euro) tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. b) 1000 EUR (tysiąc euro) tytułem zwrotu kosztów i wydatków. c) wszelkie podatki, które mogą być należne od tych kwot. 5. Odrzuca pozostałą część roszczeń skarżącego o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   OF EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   DÖRDÜNCÜ DAİRE   DUYUM – TÜRKİYE   (Başvuru no. 57963/00)   KARAR   STRAZBURG   Mart 2007   Bu karar AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır.   Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   DUYUM – TÜRKİYE KARARI   USUL   Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi   uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Ahmet Duyum (“başvuran”) adlı Türk vatandaşı   tarafından, 16 Mayıs 2000 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurudan   (no. 57963/00) kaynaklanmaktadır.   OLAYLAR   DAVA OLAYLARI   Başvuran 1956 doğumludur ve İstanbul’da yaşamaktadır.   Mayıs 1996 tarihinde başvuran, maktulun eşiyle birlikte cinayet zanlısı olarak   gözaltına alınmıştır. 27 Mayıs 1996 tarihinde Küçükçekmece Sulh Ceza Mahkemesi   tutuklama kararı vermiştir.   Temmuz 1996 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, Bakırköy Ağır Ceza   Mahkemesi’ne başvuran ve maktulün eşini TCK’nın 450 § 4, 40 ve 64. maddeleri uyarınca   cinayetle suçlayan bir iddianame sunmuştur.   Temmuz 1996 tarihinde Bakırköy ACM. Üçüncü Dairesi’nin gerçekleştirdiği   duruşmada başvuran suçlamaları reddetmiştir. 18 Eylül 1996 tarihinde mahkeme K.Y.’nin   oğlu M.Y.’yi dinlemiş ve maktulün otopsi raporunu incelemiştir. Aynı tarihte başvuran, olay   yerindeki kan izlerinin inceletilmesini ve tutuksuz yargılanmasını mahkemeden talep etmiştir.   Başvuranın talepleri mahkeme tarafından reddedilmiştir.   Kasım 1996 tarihinde mahkeme M.Y.’nin ve başvuranın eşi olan M.D.’nin ifadelerini   almıştır. Maktulün kardeşi İ.Y. davaya dahil olmuştur.   Aralık 1996 – 16 Mayıs 1997 tarihleri arasında yapılan dört duruşmada Ağır Ceza   Mahkemesi H.D. adlı bir tanığı, İ.Y.’nin kardeşleri S.Y., Ü.Y. ve H.Y.’yi ve başvuranın   tanıkları F.Ç. ve Y.Ç.’yi dinlemiştir. Olay yerinin keşfi talepleri reddedilmiştir. Mahkeme   dava dosyasını esas hakkındaki görüşünü almak üzere Savcı’ya göndermiştir.   Temmuz 1997 tarihli duruşmada ifade veren K.Y. maktulün boşanmak için   mahkemeye başvuru yapmış olduğunu ifade etmiştir. Mahkeme, ilgili mahkemeden bilgi   talebinde bulunmuştur.   Temmuz 1997 tarihli duruşmada başvuran, soruşturma kapsamının genişletilmesini   mahkemeden talep etmiştir. Özellikle iki tanığın ifadesine daha başvurulması ve K.Y., maktul   ve maktulün kardeşi İ.Y. arasındaki mali bağların araştırılmasını talep etmiştir. Mahkeme,   başvuranın talebi hakkındaki görüşlerini Savcı’dan talep etmiş ve sonraki duruşmalarda bu   talebi reddetmiştir.   Nisan 1998 tarihli duruşmada mahkeme K.Y., İ.Y. ve maktulün bir bankadan   ortaklaşa kasa kiralayıp kiralamadıklarının araştırılmasına karar vermiştir. K.Y.’nin ifadesi   üzerine ise T.Ç. isimli şahsın K.Y. ile mali bağlantılarının incelenmesine karar verilmiş, ancak   DUYUM – TÜRKİYE KARARI   daha sonra karar iptal edilmiştir. Ayrıca K.Y.’ye ait hesap bilgileri ilgili bankadan talep   edilmiştir.   Kasım 1998 tarihinde mahkeme, görüşlerini almak üzere dava dosyasını tekrar   Savcı’ya göndermiş, görüş 16 Aralık 1998 tarihinde okunmuş ve başvuranın savunması talep   edilmiştir.   Mart 1999 tarihinde mahkeme, cinayetle ilgili program yapan iki televizyon   kanalından programların görüntü ve metinleri talep etmiş, kanallar görüntülerin imha edildiği   bilgisini vermiştir.   Temmuz 1999 tarihinde mahkeme, başvuran, K.Y., İ.Y., T.Ç. ve başka bir şahıstan   alınacak kan örneklerinin olay yerinde bulunan kan izleriyle karşılaştırılması için kan testi   yapılması talimatını vermiş, incelemeyi yapan Adli Tıp Kurumu uzmanları olay yerinde   bulunan kanın başvurana ait olmadığını, T.Ç.’ye ait olabileceğini, ancak bunun belirlenmesi   için DNA testi yapılmasının gerekli olduğunu bildirmiştir. Mahkeme, T.Ç.’ye DNA testi   yapılmasına karar vermiş ancak daha sonra bu kararından vazgeçmiştir.   Temmuz 2000 tarihli duruşmada Bakırköy ACM başvuran ve K.Y.’nin savunmalarını   dinlemiş ve başvuranı delil yetersizliğinden serbest bırakmıştır.   Bakırköy ACM Üçüncü Dairesi otuz duruşma gerçekleştirmiş, başvuran duruşmalar   süresince tutuksuz yargılanma talebinde bulunmuştur. Aynı zamanda birkaç dilekçe ile   kefaletle tahliyesini talep etmiş, daimi ikametgâhı olduğunu ve kaçmayacağını beyan etmiştir.   İlerleyen dönemlerde başvuran, tüm delillerin elde edildiğini ve bunların tahrif   edilemeyeceğini ifade etmiştir. Mahkeme, dava dosyası içeriğine atıfta bulunarak başvuranın   taleplerini her defasında reddetmiştir.   Başvuran, 9 Ekim 2001 tarihinde Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’nde Hazine aleyhine   açtığı davada haksız olarak tutuklu yargılanması nedeniyle 466 sayılı Kanun uyarınca   tazminat talep etmiştir.   Nisan 2003 tarihinde Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi başvurana 3,372,421,663 Türk   Lirası1 (TL) maddi, 10,000,000,0002 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.   Başvuran tazminat miktarının yetersiz olması gerekçesiyle temyize gitmiş, ancak Yargıtay 2   Haziran 2004 tarihinde 18 Nisan 2003 tarihli kararı onamıştır.   HUKUK   I. AİHS’NİN 3, 5 § 1, 6 §§ 1 VE 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Ocak 2006 tarihli ifadesinde başvuran, AİHS’nin 3 ve 5 § 1. maddelerine atıfla   yakalanması için makul şüphe bulunmamasından ve polis nezaretinde kötü muamele   görmekten şikâyetçi olmuştur. Ayrıca AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3. maddelerinin ihlal edildiğini   iddia etmiştir.   Yaklaşık 1,950 Euro   Yaklaşık 5,780 Euro   DUYUM – TÜRKİYE KARARI   Mahkeme, ancak ulusal mahkemenin nihai kararından altı ay geçmesine kadar getirilen   meseleleri ele alacağını hatırlatır. Yetkililerin fiilleri etkili bir yolla itiraza imkân tanımıyorsa   altı aylık süre ihtilaf konusu fiilin meydana geldiği tarihte başlar.   Mahkeme başvuranın polis nezaretinde geçirdiği sürenin 27 Mayıs 1996, hakkındaki   takibatın ise 7 Haziran 2000 tarihinde sona erdiğini, ancak sözkonusu şikâyetlerin   mahkemeye 5 Ocak 2006 tarihinde; yani altı aylık süreden sonra iletilmiş olduğunu   gözlemler.   Şikâyetlerin süre bitiminden sonra yapıldığını ve AİHS’nin 35 §§ 1 ve 4. maddeleri   uyarınca reddedilmesi gerektiğini belirtir.   II. AİHS’NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, tutuklu bulunduğu sürenin, ilgili kısmı aşağıda verilen AİHS’nin 5 § 3.   maddesinde belirtilen “makul süre” şartını aşmasından şikâyetçi olmuştur:   “Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan   herkes[in] … makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya   hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.”   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet 466 sayılı Kanun uyarınca kendisine tazminat tahsis eden Eyüp Ağır Ceza   Mahkemesi kararıyla birlikte başvuranın “mağdur statüsü”nü kaybettiğini savunmuştur.   Mahkeme ulusal yetkililerin Sözleşmenin ihlalini açıkça veya esas olarak tanıdığı ve bu   nedenle tazminat sağladığı durumlarda başvuranın mağdur statüsünü kaybettiğini hatırlatır   (bkz. Dalban – Romanya [BD], no. 28114/95).   Somut davada başvuran AİHS’nin 5 § 3. maddesine atıfla tutuklu bulunduğu sürenin   haddinden fazla olmasından şikâyetçi olmuştur.   Mahkeme, daha önce bir şahsın tutuklanıp sonradan serbest bırakılmasıyla ilgili olarak   uğranan zararlar için dava açılabilmesini sağlayan 466 sayılı Kanun’un sadece 5 § 5   maddesini ilgilendirdiğine hükmetmiştir (bkz. diğer birçokları yanında Yağcı ve Sargın –   Türkiye, A Serisi no. 319-A). Bu nedenle başvurana sağlanan tazminatın tutukluluk süresinin   fazla oluşu olan ihlalin tanınması veya bunun tazmin edilmesini sağladığı söylenemez.   Buna göre Mahkeme Hükümetin itirazını reddeder.   Mahkeme, sözkonusu şikâyetin AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça   dayanaktan yoksun olmadığını belirtir. Şikâyet, başka gerekçelerle de kabuledilmez değildir;   bu yüzden kabuledilebilir olarak ilan edilmelidir.   B. Esaslar   Hükümet, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranın tutukluluk süresini haksız   yere uzatmadığını ifade etmiştir. Başvuranın itham edildiği suç, ciddi niteliktedir. Aynı   DUYUM – TÜRKİYE KARARI   zamanda diğer sanık ve onun oğlunun ifadeleri dikkate alındığında tutukluluk halinin devamı   zorunlu olmaktadır.   Başvuran, uzun süre devam eden tutukluluk haline ilişkin olarak Bakırköy ACM   tarafından sunulan gerekçelerin yetersiz olduğunu ifade etmiştir.   Mahkeme belli bir davada şüphelinin yargılama süresince tutukluluk halinin makul bir   süreyi aşmamasını sağlamanın ulusal yargının görevi olduğunu hatırlatır. Bu amaçla   masumiyet karinesi ilkesine bağlı kalarak, kişisel özgürlüğe saygı kuralına uymamayı haklı   çıkaran gerçek bir kamu yararı gereğinin mevcudiyetini destekleyen veya çürüten delilleri   incelemeli ve bunları, serbest bırakılma başvurularına ilişkin kararlarında ortaya   koymalıdırlar. Sözkonusu kararlarda belirtilen nedenler ve itirazlarında başvuranlar tarafından   ortaya konan saptanmış gerçekler temel alındığında AİHM, AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal   edilip edilmemiş olduğu hususunda bir karara varmalıdır (bkz. Assenov vd – Bulgaristan,   Karar Raporları 1998-VIII ve daha güncel, McKay – İngiltere [BD], no. 543/03).   Yakalanan kişinin bir suç işlemiş olduğuna ilişkin makul şüphenin bulunması, sürekli   gözaltında tutma işleminin geçerliliği için ilk koşuldur ancak, belirli bir süre sonra yeterli   olmamaktadır; AİHM bu durumda adli makamlarca öne sürülen diğer gerekçelerin, kişinin   özgürlüğünden mahrum bırakılmasını haklı çıkarmaya devam edip etmediğini tespit etmelidir   (bkz., diğer içtihatlar arasında Ilijkov – Bulgaristan, no. 33977/96 ve Labita – İtalya [BD],   no. 26772/95).   Sözkonusu davada, AİHM göz önünde bulundurulması gereken sürenin, başvuranın   polis tarafından gözaltına alındığı 22 Mayıs 1996 tarihinde başlayıp birinci derece mahkemesi   tarafından beraat kararını takiben salıverildiği 7 Haziran 2000 tarihinde sona erdiğini belirtir.   Buna göre tutukluluk hali dört yıldan fazla sürmüştür.   Bu süre zarfında Bakırköy ACM her duruşma sonunda kendi gerek görmesi veya   başvuranın talebi üzerine başvuranın devam etmekte olan tutukluluk durumunu   değerlendirmiştir. Ancak mahkeme, tüm duruşmalarda “dava dosyası içeriği göz önünde   bulundurularak” gibi değişmeyen bir ifade kullanarak başvuranın tutukluluk halinin devamına   hükmetmiştir.   AİHM, başvurana isnat edilen suçun ciddiyeti ve suçlu bulunması halinde verilecek   cezanın ağırlığını dikkate alır. Ancak suçlamaların ağırlığının tek başına uzun süre tutuklu   yargılamayı haklı çıkaramadığını hatırlatır (bkz. diğerleri yanında Vayiç – Türkiye, no.   18078/02 ve Ječius – Litvanya, no. 34578/97).   Bu bağlamda Mahkeme birinci derece mahkemesinin davanın ilgili olaylarına   yönelmemiş olduğunu gözlemler. Özellikle de, başvuranın daimi bir ikametgâhı olduğu; bu   nedenle adaletten kaçamayacağı ve deliller toplandığı için bunların zaman geçtikçe yok   edilme tehlikesinin bulunmadığı yönündeki ifadelerini dikkate almamıştır. Ayrıca birinci   derece mahkemesi, başvuranın devam eden tutukluluk halinden başka, yurtdışına çıkış yasağı   veya gerektiğinde polis gözetimine de tabi tutulabilecek kefaletle tahliye gibi bir önleyici   tedbirin uygulanmasını düşünmemiştir. Bu bağlamda Mahkeme, ulusal mahkemenin   başvuranın tutuklu yargılanmasına devam kararlarında yeterli muhakeme yapılmadığını   gözlemler.   DUYUM – TÜRKİYE KARARI   Ayrıca, genel olarak “delillerin durumu” ve “dava dosyası içeriği” ifadeleri   yargılamanın başında ciddi suç belirtilerinin varlığı ve devam etmesi için uygun faktörler   olmakla birlikte bunlar başvuranın şikâyetçi olduğu tutukluluk süresini tek başına haklı   çıkaramamaktadır (bkz. Gökçe ve Demirel – Türkiye, no. 51839/99; Demirel – Türkiye, no.   39324/98 ve Karagöz – Türkiye, no. 5701/02).   Yukarıdaki değerlendirmeler Mahkemenin başvuranın dört yıldan fazla süren tutukluluk   halinin ilgili ve yeterli gerekçelerle haklı çıkarılmadığı sonucuna varması için yeterlidir.   Bu nedenle AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, yargılama süresinin AİHS’nin ilgili kısmı aşağıda verilen 6 § 1. maddesine   uygun olmamasından şikâyetçi olmuştur:   “Herkes … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan … bir mahkeme   tarafından davasının makul bir süre içinde … görülmesini istemek hakkına sahiptir”   Dikkate alınması gereken süre, başvuranın tutuklanıp gözaltına alındığı 22 Mayıs 1996   tarihinde başlayıp Yargıtay’ın Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranla ilgili kararını   onadığı 3 Mayıs 2001 tarihinde sona ermiştir. Bu nedenle sözkonusu süre iki aşamada   yaklaşık beş yıl sürmüştür.   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet, başvuranın 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat almış olması nedeniyle   AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlali nedeniyle mağdur olarak değerlendirilemeyeceğini   savunmuştur.   Şikayetin AİHS’nin 5 § 3. maddesi bağlamında kabuledilebilirliği hakkındaki   değerlendirmeleri ışığında Mahkeme, Hükümet’in itirazını reddeder.   Mahkeme, sözkonusu şikâyetin AİHS’nin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça   dayanaktan yoksun olmadığını belirtir. Şikâyet, başka gerekçelerle de kabuledilmez değildir;   bu yüzden kabuledilebilir olarak ilan edilmelidir.   B. Esaslar   Hükümet, somut dava koşullarında yargılama süresinin gerekmediği kadar uzun olarak   değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Bu bağlamda delil toplamakla geçirilen zamana atıfta   bulunmuşlardır. Hükümet, birinci derece mahkemesinin çeşitli tanıkları dinlediği, maktul,   maktulün kardeşi ve diğer zanlının arasındaki mali bağlantıları araştırdığı ve kan örneklerinin   adli tıpta incelenmesi talimatı verdiğini belirtmiştir.   Başvuran Hükümetin görüşlerine itiraz etmiştir. Olay yerinde bulunan kan izlerinin   incelenmesi, başka tanıkların dinlenmesi ve maktul, maktulün kardeşi ve diğer zanlı   arasındaki mali bağlantıların araştırılması için 1996 ve 1997 yıllarında yaptığı taleplerin   mahkemece reddedildiğini ifade etmiştir. Ancak mahkeme bu hususları 1998 ve 1999   yıllarında soruşturmaya karar vermiş ve bu nedenle yargılamayı gereksiz yere uzatmıştır.   DUYUM – TÜRKİYE KARARI   Mahkeme yargılama süresinin uygunluğunun davanın şartları ışığında ve davanın   karmaşıklığı, başvuran ve ilgili mercilerin tutumu ve ihtilafta yer alan başvuran için neyin   tehlikede olduğu gibi, içtihadında yerleşmiş kriterlere bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini   hatırlatır (bkz. Kiper – Türkiye, no. 44785/98).   Hükümet karmaşıklığın belirtisi olarak tanık sayısı ve suçlamanın ciddiliğini belirtmiş   olmasına rağmen, Mahkeme davanın özel bir güçlüğe haiz görünmediği kanaatindedir. Bu   nedenle davanın karmaşıklığının başlı başına yargılama süresinin tamamını haklı çıkardığı   söylenemez.   Başvuranın tutumuna ilişkin olarak ise Mahkeme, takibatın uzamasına neden olmadığını   gözlemlemektedir. Hükümet görüşe itiraz etmemiştir.   Yerel mercilerin tutumuna ilişkin olarak ise Mahkeme, yetkililere yüklenebilecek   önemli gecikmeler yaşandığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, 18 Eylül 1996 -   Mayıs 1997 tarihleri ve 27 Haziran - 5 Aralık 1997 tarihleri arasındaki dönemlerde birinci   derece mahkemesinin temelde K.Y.’nin iki çocuğunun katılmaması nedeniyle duruşmaları   ertelemiş olduğunu gözlemlemektedir. Halbuki bu tanıklardan biri olan M.Y. mahkeme   tarafından iki defa dinlenmişti. Mahkeme ayrıca ağır ceza mahkemesinin müdahil taraf ve   testi istenen bir tanığın kan örneği vermemesi üzerine kan testi sonuçlarını beklemek amacıyla   duruşmaları 21 Haziran 1999 – 22 Mart 2000 tarihleri arasında beş defa ertelemiş olduğunu   gözlemlemektedir.   Bunlarla birlikte, başvuranca iddia edildiği üzere birinci derece mahkemesi,   yargılamanın başında, 1996 ve 1997 yıllarında başvuranın bu yöndeki taleplerini   reddetmesine rağmen, 1998 ve 1999 yıllarında olay yerinde bulunan kan lekelerinin analizi ve   maktul ve onunla birlikte suçlanan diğer şahsın arasındaki mali bağ ile ilgili deliller gibi belli   delillerin toplanması talimatını vermiştir.   Mahkeme, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin İmzacı Devletlere adli sistemlerini,   mahkemelerinin davaları makul bir süre içinde sonuçlandırma zorunluluğu da dahil olmak   üzere sözkonusu hükmün tüm gerekliliklerini yerine getirecek şekilde yapılandırma   yükümlülüğünü getirmiş olduğunu anımsayarak (bkz. Arvelakis – Yunanistan, no. 41354/98)   ağır ceza mahkemesinin yargılamayı hızlandırmak için daha katı tedbirler uygulayabileceğini   değerlendirmektedir. Özellikle yargılamanın başında muhtemel tanıklar ve ilgili delilleri   belirlemek adına daha büyük bir titizlik gösterebilirdi.   Mahkeme ayrıca yargılama boyunca başvuranın tutuklu bulundurulduğunu kaydeder ki   bu, davayı yürüten mahkemeler tarafında adaleti ivedilikle sağlamak açısından özel titizlik   gerektiren bir durumdur (bkz. Kiper, yukarıda anılan ve Kalashnikov – Rusya, no. 47095/99).   Mahkeme, somut dava koşullarında ulusal mahkemenin başvuran hakkındaki   kovuşturmayı yürütürken gerekli titizlikle hareket etmemesi nedeniyle yargılamanın gereksiz   yere uzatıldığını tespit etmiştir. Bu nedenle yargılama süresinin AİHS’nin 6 § 1. maddesinde   öngörülen makul süre şartını yerine getirdiği söylenemez.   Buna göre AİHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.   DUYUM – TÜRKİYE KARARI   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran 280,000 Euro manevi tazminat talep etmiştir. Maddi tazminata ilişkin olarak   sayılı Kanun uyarınca 100,000,000,000 TL talep ettiğini, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesinin   3,372,421,663 TL tazminata hükmettiğini belirtmiştir. Yukarıda geçen tazminatla ilgili   şikâyeti nedeniyle Mahkeme’ye 25048/05 no’lu başka bir başvuru yapmış olduğunu ifade   etmiştir.   Buna cevaben Hükümet manevi tazminat için talep edilen miktarın aşırı olduğunu   belirtmiştir. Başvuranın manevi tazminata ilişkin beyanına ilişkin olarak Hükümet, herhangi   bir talepte bulunulmadığını savunmuştur.   Maddi tazminat talebine ilişkin olarak Mahkeme, başvuranın talebini destekler herhangi   bir belge sunmamış olduğunu gözlemler. Buna göre talebi reddeder.   İddia edilen manevi zarara ilişkin olarak ise mahkeme başvuranın sadece ihlalin   tespitiyle tam olarak tazmin edilemeyecek manevi zarara uğramış olduğunu kabul eder.   Mahkeme, benzer davalarda uyguladığı tazminat ve tutuklu kaldığı süre için Eyüp Ağır Ceza   Mahkemesinin başvurana yaklaşık 5,780 Euro manevi tazminat kararı vermiş olmasını   dikkate alarak başvurana bu başlık altında 1,000 Euro ödenmesine karar verir.   B. Mahkeme masrafları   Başvuran ayrıca ulusal mahkemeler nezdinde yaptığı masraf ve giderler için 17,000   Euro, AİHM’de yaptığı harcamalar için ise 10,575 Euro talep etmiştir.   Hükümet taleplere itiraz etmiştir.   AİHM’nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için   yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır.   Sözkonusu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulundurarak AİHM,   ulusal mahkemelerdeki harcamalar için yapılan talebi reddetmekte ve AİHM önündeki   harcamalar için 1,000 Euro ödenmesini uygun bulmaktadır.   C. Gecikme faizi   AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar   vermiştir.   DUYUM – TÜRKİYE KARARI   YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvuranın tutukluluk süresi ve hakkındaki cezai kovuşturmaya ilişkin şikayetlerinin   kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının kabuledilmez olduğuna;   2. AİHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;   4. (a) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği   tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk   Lirası’na çevrilerek:   (i) 1,000 Euro (bin Euro) manevi tazminat,   (ii) mahkeme masrafları için 1,000 Euro (bin Euro);   (iii) bu miktarlar üzerine uygulanabilecek her tür vergiyi ödemesine;   (b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için   Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek   suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   5. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 27 Mart   tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   Fatoş ARACI   Nicolas BRATZA   Zabıt Kâtibi   Başkan   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło