58756/00

WyrokETPCz2007-05-03ECLI:CE:ECHR:2007:0503JUD005875600

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie aktorów za wystawienie sztuki teatralnej przez sąd, w którego składzie zasiadał sędzia wojskowy, naruszyło ich prawo do rzetelnego procesu sądowego oraz wolność wyrażania opinii?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obecność sędziego wojskowego w składzie Sądu Bezpieczeństwa Państwa, który skazał skarżących, naruszyła zasadę niezawisłości i bezstronności sądu, co stanowiło naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji, zgodnie z ugruntowanym orzecznictwem. W odniesieniu do wolności wyrażania opinii, Trybunał podkreślił, że sztuka teatralna jest formą ekspresji artystycznej chronioną przez art. 10. Stwierdził, że ingerencja w wolność wyrażania opinii, choć przewidziana prawem i mająca na celu ochronę porządku publicznego, nie była proporcjonalna do zamierzonego celu i nie była konieczna w społeczeństwie demokratycznym, biorąc pod uwagę ograniczony zasięg sztuki oraz rażącą surowość wymierzonej kary pozbawienia wolności.
Stan faktyczny
Skarżący, czterej tureccy aktorzy, wystawili w 1997 roku sztukę teatralną pt. „Bir Hak Düşmanı” (Wróg Praw), która była krytyczna wobec wojskowych zamachów stanu i przedstawiała muzułmanów dyskutujących o sposobach obrony przed zagrożeniem. Zostali aresztowani i oskarżeni o podżeganie do nienawiści i wrogości na podstawie art. 312 § 2 tureckiego kodeksu karnego. Sąd Bezpieczeństwa Państwa, w którego składzie zasiadał sędzia wojskowy, skazał ich na kary pozbawienia wolności, początkowo na 2 lata i 4 miesiące, a po dwukrotnym uchyleniu wyroku przez Sąd Kasacyjny, ostatecznie na 5 lat i 6 miesięcy, z czego odbyli ponad 2 lata.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie orzekł, że: 1. Skarga jest dopuszczalna. 2. Nastąpiło naruszenie art. 6 § 1 Konwencji. 3. Nie ma potrzeby badania pozostałych zarzutów dotyczących art. 6 Konwencji. 4. Nastąpiło naruszenie art. 10 Konwencji. 5. Państwo pozwane ma zapłacić każdemu ze skarżących 10 000 euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz łącznie 4 000 euro tytułem kosztów i wydatków. 6. Pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia zostały oddalone.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   KAR VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE   (Başvuru no. 58756/00)   KARAR   STRAZBURG   Mayıs 2007   Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2011. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi   uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Nazmi Kar, Zekeriya Özen, Fuat Başarılı ve Osman   Yavuz (“başvuranlar”) isimli dört Türk vatandaşı tarafından, 3 Nisan 2000 tarihinde Avrupa   İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurudan (no. 58756/00) kaynaklanmaktadır.   Başvuranlar, İzmir Barosu’na bağlı avukatlar Süleyman Çetintulum ve Mehmet Refik   Korkusuz tarafından temsil edilmiştir.   OLAYLAR   I. DAVA OLAYLARI   Başvuranlar sırasıyla 1972, 1969, 1969 ve 1968 doğumludurlar ve Türkiye’de   yaşamaktadırlar. 20 Mart 1997 ve 8 Nisan 1997 tarihleri arasında, “Bir Hak Düşmanı” isimli   oyunda oyuncu olarak yer almışlardır. Oyun, Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerinde sekiz defa   sahnelenmiştir.   Bazı gazeteler ve televizyonlar oyun hakkında haber yapmışlar ve başvuranların ihlal   ettiği farz edilen bazı Ceza Kanunu maddelerinden bu gazetelerin bazılarında söz edilmiştir.   Nisan 1997 tarihinde, günlük Hürriyet gazetesi, başvuranlar tarafından sahnelenen oyun   nedeniyle Refah Partisi ve Lideri Necmettin Erbakan’ı sert bir şekilde eleştiren bir komutana   atıfta bulunarak “Komutanı İsyan Ettiren Tiyatro” manşetini geçmiştir.   Nisan 1997 tarihinde, birinci, üçüncü ve dördüncü başvuranlar, İzmir Emniyet   Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polis memurlarınca yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.   İkinci başvuran ertesi gün yakalanmış ve tutuklanmıştır. Yakalanmalarının nedeni, Ankara   Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından oyunla ilgili olarak açılan cezai   soruşturmadır. Nezarette oldukları sürede başvuranların avukatlarıyla görüşmelerine izin   verilmemiştir.   Mayıs 1997 tarihinde, başvuranlar, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi hakiminin   huzuruna çıkmışlardır. Bu görüşmenin ayrıntılı kayıtlarına göre, başvuranlar, söz konusu   zamanda yürürlükte olan Ceza kanunu’nun 149 § 1. maddesine aykırı olarak “silahlı   kuvvetlere karşı halkı silahlı ayaklanmaya teşvik etmek” suçu ile suçlanmışlardır.   Başvuranların tamamı, oyunda ayaklanmaya teşvik olarak yorumlanabilecek bir şey   olmadığını belirtmişlerdir. Ancak, hakim, tutuklu yargılanmalarını emretmiştir.   Mayıs 1997 tarihinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   mahkemeye başvuranları ve başka otuz beş kişiyi yukarıda belirtilen suçla suçlayan bir   iddianame sunmuştur. Söz konusu otuz beş kişiden bir tanesi oyun yazarıdır. Diğer otuz dört   kişi oyunun muhtelif şehirlerde sahnelenmesinde yardımcı olarak görev almışlardır.   İddianameye göre, oyun, Müslümanlara karşı askeri darbe şeklinde bir saldırı tehlikesi   olduğu anlayışına dayalıdır. Oyunun bir bölümünde, bir grup Müslüman bir araya gelip bu   tehlikeden kaçınmanın olası yollarını tartışmaktadırlar. Bir kişi, askeri darbenin varlığına veya   olma tehlikesine bakmaksızın Müslümanların, caydırıcı amaçlı bir silahlı güç oluşturmaları   gerektiğini tavsiye etmektedir. Oyunun sonunda, bir askeri darbe gerçekleşmiş ve   Müslümanların lideri ölümle cezalandırılmıştır.   Cezai işlemler, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin (bundan sonra “ilk derece   mahkemesi” olarak anılacaktır) Birinci Dairesi’nde başlatılmıştır. Öte yandan, başvuranlar,   tutuklu yargılanmaktaydılar. İlk derece mahkemesinin heyetinde bulunan üç hakimden bir   tanesi askeri hakimdi. Başvuranlar, ilk derece mahkemesine sunulan savunma dilekçelerinde,   diğer şeylerin yanı sıra, oyunun “Zargonya” isminde hayal mahsulü bir ülkede geçtiğini ve   Türkiye ile bir alakası olmadığını; oyunda geçen diyalogların “sanatsal olaylar” olduğunu   belirtmiştir. Oyun bazı ifadeler ve görüşler içermiştir; ancak, bunları silahlı ayaklanmaya   teşvik olarak değerlendirmek mümkün değildir.   Cezai işlemler zarfında, Cumhuriyet Savcısı, ilk derece mahkemesinin, başvuranları,   iddianamede belirtilen suçtan değil; söz konusu zamanda yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun   § 2. maddesine aykırı olarak, “Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı   özelliklere sahip bir kesimi, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme”   suçundan mahkum etmesini talep etmiştir.   Eylül 1997 tarihinde, ilk derece mahkemesi, başvuranları Ceza Kanunu’nun 312 §   2. maddesi uyarınca olan suçtan suçlu bulmuş ve onları iki yıl dört ay hapis cezasına ve para   cezasına çarptırmıştır. Oyun yazarı üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştır1. Diğer 34 sanık   aklanmıştır.   Başvuranlar kararı temyiz etmiş ve suçta kasıt olmadığını; oyuncu olarak kendileri   tarafından ifade edilen sözlerin “sanatsal olaylar” olarak nitelenmesi gerektiğini iddia   etmişlerdir.   Cumhuriyet Savcısı da kararı temyiz etmiş ve başvuranların oyunu muhtelif yerlerde   sahnelediklerini ve bu nedenle her durum için ayrı olarak mahkum edilmeleri ve   cezalandırılmaları gerektiğini ileri sürmüştür.   Mart 1998 tarihinde, Yargıtay, başvuranlar ve oyun yazarı ile ilgili kararı bozmuş   ve diğer otuz dört sanığın aklanma kararını onamıştır. Yargıtay, Cumhuriyet Savcısı’nın   görüşleri ile doğrultulu olarak, başvuranların oyunu muhtelif yerlerde sahnelediklerini ve bu   nedenle her durum için ayrı olarak mahkum edilmeleri ve cezalandırılmaları gerektiği kararını   vermiştir.   Yargıtay’ın kararını müteakip, karar ilk derece mahkemesine geri gönderilmiş ve   başvuranlar hakkındaki cezai işlemler yeniden başlatılmıştır. Başvuranlar, ilk derece   mahkemesine sunulan görüşlerinde, sekiz yerde sahnelenen oyunun metninin aynı olduğunu   öne sürmüşlerdir. Dolayısıyla, bunların farklı suçlar olarak kabul edilemeyeceklerini   belirtmişlerdir.   Ağustos 1998 tarihinde, ilk derece mahkemesi, başvuranları, Ceza Kanunu’nun 312   § 2. maddesi uyarınca olan suçtan bir kez daha mahkum etmiş ve suçun işlendiği her sefer için   iki yıl, yani on altı yıl, hapis cezasına ve para cezasına çarptırmıştır. İlk derece mahkemesi,   Oyun yazarı da AİHM’ye başvuruda bulunmuş (Mehmet Vahi Yazar – Türkiye, no. 58709/00, 31 Ocak 2006)   ve bu başvuru mevcut başvuru ile birleştirilmiştir. Ancak, daha sonra, AİHM, AİHS’nin 37 § 1 (a) maddesine   uygun olarak kayıttan düşmesi kararını vermiştir.   cezayı belirlerken “oyunların sahnelendiği yer ve zamanı, başvuranların kimliklerini,   kişiliklerini ve sosyal statülerini” ağırlaştırıcı unsurlar olarak değerlendirmiştir.   Başvuranlar temyiz etmiş ve kendilerinin öğrenci ve meşhur olmayan genç amatör   oyuncular olduklarını belirtmişlerdir. Oyun, tiyatrolarda yaklaşık 150-200 kişilik bir seyirci   karşısında sahnelenmiştir. Oyunun farklı yerlerde sahnelenmesinin hem ağırlaştırıcı bir unsur   hem de ayrı bir suç olarak kabul edilmesi nedeniyle, başvuranlar çok sayıda ceza   çekmekteydiler. Başvuranlar, ayrıca, oyunu toplam sekiz kere sahnelemiş olmalarına rağmen,   üç yerde, oyunu bir günde iki kere sahnelediklerini belirtmişler ve bunun tek bir suç olarak   sayılması gerektiğini ileri sürmüşleridir.   Şubat 1999 tarihinde, Yargıtay, kararı bozmuş ve oyunun aynı gün içinde bir   seferden fazla sahnelenmesinin cezalandırma açısından tek bir suç olarak kabul edilmiş   olması gerektiği kararını vermiştir.   Mayıs 1999 tarihinde, ilk derece mahkemesi, başvuranları, yine, Ceza Kanunu’nun   § 2. maddesinde tanımlanan suçtan mahkum etmiş ve başvuranların her birini beş yıl altı   ay hapis cezasına ve 4.729.999 Lira (söz konusu zamanda yaklaşık 12 Amerikan Doları’na   karşılık gelmektedir) para cezasına çarptırmıştır. İlk derece mahkemesi, başvuranların   cezaevinde hali hazırda geçirmiş olduğu süreyi, yani ikinci başvurana ilişkin olarak iki yıl on   sekiz günü ve diğer başvuranlara ilişkin olarak iki yıl on dokuz günü göz önünde   bulundurarak serbest kalmalarını emretmiştir. Oyun yazarı, metni yazmaktan on bir yıl hapis   cezasına çarptırılmıştır.   İlk derece mahkemesinin kararında tekrar ortaya konan metin bölümleri arasında   aşağıdakiler yer almaktadır:   “- Allah kitap’ta başka nelerden bahsetmiştir? Silahlanıp Devlet’e karşı ayaklanmaktan   bahsetmiş midir?   - Eğer o Devlet, Allah’ın kurallarına göre yönetmiyor ve bunun yerine dilediği gibi   kanunlar kabul ediyorsa, bu kanunları itaat etmeye zorlamak için vatandaşları üzerinde   uyguluyorsa, itaat etmemeleri halinde silah kullanımına başvuruyorsa, o zaman evet, aynı   Devlet’in yaptığı gibi.”   İlk derece mahkemesine göre, oyun, Devlet’in silahlı güçlerine karşı halkın   silahlanması gereği yönünde Müslümanlara bir mesaj vermiştir. Bir askeri darbe ihtimalinden   bahsedilerek ordu ezici bir grup olarak gösterilmiştir. Silahlı Kuvvetler mensupları dinsiz   veya diğer dinlere bağlı insanlar olarak anılmışlardır. Dolayısıyla, oyunda, Silahlı Kuvvetlerin   bu mensuplarına karşı gerçek Müslümanların silahlanması gereği anlatılmıştır. İlk derece   mahkemesinin görüşüne göre, bu durum, Ceza Kanunu’nun 312 § 2. maddesi çerçevesinde,   sınıf, ırk ve din ayrımcılığına dayalı olarak nefret ve düşmanlığı teşvik niteliğindedir.   Başvuranlar tarafından yapılan temyiz başvurusu 11 Ekim 1999 tarihinde Yargıtay   tarafından reddedilmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, kendilerini yargılayan ve mahkum eden Ankara Devlet Güvenlik   Mahkemesi heyetinde askeri yargıç bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme   tarafından adil bir şekilde yargılanmadıkları konusunda şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca,   AİHS’nin 6 § 2. maddesi tarafından teminat altına alınan masumiyet karinesi haklarının, ihlal   ettikleri farz edilen Ceza Kanunu hükümlerine bazı gazetelerde yer verilmesi gibi medyanın   davranışları nedeniyle ihlal edildiği konusunda şikayetçi olmuşlardır. Son olarak, AİHS’nin 6   § 3 (c) maddesine atıfta bulunarak ulusal mevzuatın, polis nezaretinde geçirdikleri ilk dört   gün süresinde avukatlarıyla görüşmelerini engellediği hususunda şikayetçi olmuşlardır.   AİHS’nin 6. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:   1. Herkes, . . . cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan,   yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının. . . hakkaniyete uygun ve açık   olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.   2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.   3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:   c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından   yararlanmak…”   A. Kabuledilebilirlik   AİHM, bu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan yoksun   olmadığını belirtmiştir. Bu şikayetin ayrıca başka açılardan da kabuledilmez olmadığını   belirtmiştir. Hükümet, bu şikayetin kabuledilebilirliğine karşı bir itirazda bulunmamıştır.   Dolayısıyla, bu şikayetin kabuledilebilir olduğuna karar verilmelidir.   B. Esaslar   1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı   AİHM, bu davadaki konularla benzer konular ortaya koyan çok sayıda dava incelemiş   olduğunu ve AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (bkz, özellikle,   yukarıda anılan, Incal; bkz, aynı zamanda, Akgül – Türkiye, no. 65897/01, 16 Ocak 2007).   Söz konusu davada farklı sonuca varmak için bir gerekçe görmeyen AİHM, 13 Mayıs   tarihinde başvuranları mahkum eden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde   askeri yargıç bulunmaması gerekçesiyle AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar   vermiştir.   2. İşlemlerin hakkaniyete uygunluğu   Başvuranların bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde yargılanma   haklarının ihlal edildiği kararını göz önünde bulunduran AİHM, AİHS’nin 6. maddesi   uyarınca olan diğer şikayetleri incelemenin gerekli olmadığına karar vermiştir (bkz., diğer   kararların yanı sıra, yukarıda anılan, Incal).   II. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca olan mahkumiyetleri ve   cezalarının, AİHS’nin 10. maddesi tarafından garanti altına alınan ifade özgürlüğü haklarına   haksız müdahale oluşturduğunu iddia etmişlerdir. Söz konusu maddenin ilgili kısımları   şöyledir:   “1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile   kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak   ve vermek özgürlüğünü de içerir…   2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda,   zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, … kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin   önlenmesi, … için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara   bağlanabilir.”   A. Kabuledilebilirlik   Ahmet Sadık – Yunanistan davasına (15 Kasım 1996 tarihli karar) atıfta bulunan   Hükümet, başvuranların, AİHS’nin 10. maddesi uyarınca olan haklarına haksız müdahale   yapıldığına ilişkin iddialarını ulusal mahkemelerde yargılama sürecinde sunmayarak,   AİHS’nin 35 § 1. maddesinde belirtilen şarta aykırı olarak iç hukuk yollarını tüketmemiş   olduklarını belirtmiştir.   AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacının, Sözleşmeci Devletlere,   haklarında iddia edilen ihlalleri bu yöndeki iddialar AİHM’ye sunulmadan önce – genellikle   mahkemeler yoluyla – önleme veya düzeltme imkanı sağlamak olduğunu yinelemiştir. Ayrıca,   bu kuralın bir derece esneklik ile ve aşırı şekilcilik olmadan uygulanması gerektiğini   yinelemiştir. Daha sonra Strazburg’da sunulması amaçlanan şikayetlerin, en azından özü   açısından ve iç hukukta belirtilen resmi gereklilikler ve zaman sınırlarına uygun olarak, ulusal   makamlara sunulması yeterlidir (bkz., diğer şeylerin yanı sıra, Akdıvar ve Diğerleri – Türkiye,   Eylül 1996 tarihli karar).   AİHM, başvuranların, sadece, muhtelif yerlerde sahnelenen oyunda oyuncu olarak   verdikleri ifadelere dayanılarak yargılandıkları ve mahkum edildikleri hususunun taraflar   arasında ihtilaf halinde olmadığını gözlemlemiştir.   Başvuranlar, yargılama zarfında, oyuncu olarak kullandıkları sözlerin “sanatsal   olaylar” olarak kabul edilmesi gerektiğini ve bu sözlerin silahlı ayaklanmaya teşvik olarak   değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir.   Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, başvuranların AİHS’nin 10. maddesi   uyarınca olan şikayetlerinin, en azından özünde, bu şekilde yerel mahkemelere götürüldüğü   sonucuna varmıştır (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Fressoz ve Roire –   Fransa [BD], no. 29183/95). Dolayısıyla, Hükümet’in itirazını reddetmiştir.   AİHM, ayrıca, bu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan   yoksun olmadığına veya başka açılardan da kabuledilmez olmadığına karar vermiştir.   Dolayısıyla, kabuledilebilir bulunmalıdır.   B. Esaslar   AİHM, başvuranların Ceza Kanunu’nun 312 § 2. maddesi uyarınca olan   mahkumiyetlerinin ve onlara verilen cezaların, AİHS’nin 10. maddesi tarafından garanti altına   alınan ifade özgürlüğü haklarına müdahale oluşturduğunu değerlendirmiştir. Ayrıca,   müdahalenin kanun ile öngörüldüğünü – Ceza Kanunu’nun yukarıda belirtilen 312 § 2.   maddesi – ve AİHS’nin 10 § 2. maddesinde belirtildiği gibi kamu düzeninin sağlanması ve   suç işlenmesinin önlenmesi şeklinde meşru bir amaç izlediğini göz önünde tutmuştur. AİHM,   dolayısıyla, davaya ilişkin incelemesini, müdahalenin “demokratik toplumda zorunlu” olup   olmadığı hususu ile sınırlayacaktır.   Başvuranlar, oyunda, halkın hayali bir ülkede meydana gelmek üzere olan askeri   darbeye karşı koyması gereğini anlattıklarını iddia etmişlerdir. Oyunun, aynı zamanda, bu   karşı koyma için halk arasında görüş birliğinin olmamasını eleştirdiğini ileri sürmüşlerdir.   Askeri darbelerin toplumun bütününü etkileyen önemli olaylar olduklarını belirtmişlerdir.   Dolayısıyla, böylesi önemli bir olay hakkında görüş ifade etmek kamu tartışmasına katkı   olarak kabul edilmelidir. Bu bilgi etkileşimini cezalandırmak ifade özgürlüğünü kısıtlamaktır.   Tiyatroya gidenler bir oyunu görmek için bilet parası ödeyen insanlardır; bir tiyatro oyununun   sonunda nefret ve düşmanlığa sevk edilecekleri düşüncesi hakarete varır. Başvuranların   düşüncesine göre, Türkiye’de hakim olan resmi durumu iyi karşılayan insanların bu durumla   uyuşmayan insanlara göre düşüncelerini ifade etmek için daha çok özgürlüğü vardır.   Demokraside, tüm görüşler özgürce ifade edilmelidir.   Hükümet, başvuranların, dini inançlara dayalı ayrımcı ifadelerde bulunduklarını,   şiddeti teşvik ettiklerini ve Türk toplumunun farklı kesimleri arasında nefret ve düşmanlığı   kışkırttıklarını belirtmiştir. Ayrıca, Türk toplumunun bazı kesimleri, silahlı ayaklanma   yapmaya çağırılmıştır. Hükümet’in görüşüne göre, bu davada, müdahale demokratik   toplumda zorunluluk arz etmektedir ve cezalar izlenen meşru amaç ile orantılıdır.   AİHM, 10. maddeye ilişkin kararlarında ortaya konan temel ilkeleri yinelemiştir (bkz.,   özellikle, Müller ve Diğerleri – İsviçre, 24 Mayıs 1988 tarihli karar; Handyside – İngiltere, 7   Aralık 1976 tarihli karar; Başkaya ve Okçuoğlu –Türkiye, no. 23536/94 ve no. 24408/94;   Karataş – Türkiye [BD], no. 23168/94; yukarıda anılan Fressoz ve Roire [BD]). Bu davayı   söz konusu ilkeler ışığında inceleyecektir.   Söz konusu müdahalenin demokratik toplumda zorunluluk arz edip etmediğini   incelerken, AİHM, müdahalenin “izlenen meşru amaçlarla orantılı” olup olmadığına karar   verecektir.   Başvuranlar, bir tiyatro oyununda oyuncu olarak yer almış olmaktan yargılanmış ve   mahkum edilmişlerdir. Bu bağlamda, AİHM, 10. maddenin, halkın her türlü kültürel, siyasi ve   sosyal bilgi ve fikir alışverişinde yer alma imkanını tanıyan sanatsal ifade özgürlüğünü   kapsadığını gözlemlemiştir (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, yukarıda   anılan, Müller ve Diğerleri). Sanat eserleri yaratan, icra eden, dağıtan veya sergileyen kişiler   demokratik bir toplum için gerekli olan fikir ve düşünce alışverişine katkıda   bulunmaktadırlar. Bu nedenle, Devlet, bu kişilerin ifade özgürlüklerine gereksiz yere tecavüz   etmemelidir.   Başvuranlar tartışma konusu ifadeleri sadece sekiz kere sahnelenen bir tiyatro oyunu   aracılığıyla dile getirmişlerdir. AİHM, yürüteceği inceleme için oyunun sahip olabileceği   sınırlı muhtemel etkinin ilgili bir faktör olduğunu değerlendirmiştir (bkz., üzerinde gerekli   değişiklikler yapıldıktan sonra, yukarıda anılan Karataş – Türkiye [BD]).   Oyun sırasında ifade edilen bazı sözcüklerin Silahlı Kuvvetlerin bazı mensupları   tarafından saldırgan ifadeler olarak değerlendirilebilmiş olmasına ve ilk derece mahkemesi   tarafından nefret ve düşmanlığa teşvik oluşturduğuna karar verilmiş olmasına rağmen, 10.   maddenin anlamı dahilinde ifade özgürlüğünün sadece iyi olarak kabul edilen veya zararsız ya   da alakasız bulunan “bilgi” veya “fikirler” için geçerli değildir; aynı zamanda, Devlet’i veya   nüfusun herhangi bir sektörünü rencide eden, şaşırtan veya rahatsız eden “bilgi” veya   “fikirler” için de geçerli olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bunlar, “demokratik   toplum”un ayrılmaz parçası olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş fikirliliğinin gerekleridir   (bkz., yukarıda anılan, Handyside)   Verilen cezaların niteliği ve ağırlığı da müdahalenin orantılılığını değerlendirirken göz   önünde bulundurulması gereken faktörlerdir (bkz., diğer şeylerin yanı sıra, yukarıda anılan,   Başkaya ve Okçuoğlu). Bu amaçla, AİHM, başvuranların serbest bırakılmadan önce iki yıldan   fazlasını çektiği beş yıl altı ay hapis cezasının aşırı ağırlığından dolayı şaşkınlığa düşmüştür.   Yukarıda belirtilen değerlendirmeleri, bilhassa da cezaların ağırlığını göz önünde tutan   AİHM, başvuranların mahkumiyetinin ve onlara verilen cezaların izlenen amaçla oransız   olduğu ve dolayısıyla “demokratik toplumda zorunlu” olmadıkları sonucuna varmıştır. Bu   nedenle, dört başvuranın hepsiyle ilgili olarak AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:   “ Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Dört başvuranın her biri, cezaevinde geçirdikleri süre zarfındaki gelir kaybı karşılığı   7.722 Euro talep etmiştir. Bu miktar, Türkiye’deki aylık asgari maaşın (başvuranlara göre 286   Euro) cezaevinde geçirdikleri ay sayısıyla, yani 27 rakamıyla çarpılması ile hesaplanmıştır.   Türkiye’de oyuncuların asgari maaştan daha fazlasını kazandıklarını savunmanın haricinde   başvuranlar kazançlarını belgelemek için herhangi bir bilgi sunmamışlardır.   Başvuranların her biri, aynı zamanda, kendilerini cezaevinde ziyaret ettikleri zaman   aileleri tarafından yapılan masraf olarak gösterdikleri 4.320 Euro’yu talep etmiştir.   Son olarak, ihlal sonucu gördükleri ruhsal zarara karşı başvuranların her biri 50.000   Euro talep etmiştir.   Hükümet, başvuranlar tarafından talep edilen toplam maddi tazminat miktarının aşırı   olduğunu ve başvuranların maddi kayıplarına ilişkin delil sunmamaları nedeniyle asılsız   olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, AİHM’den, başvuranların maddi tazminat taleplerini   reddetmesini veya gerek olması halinde başvuranlara adil bir tazminat miktarı ödemesini talep   etmiştir.   Başvuranların manevi tazminat talepleri hususunda, Hükümet, başvuranlar tarafından   talep edilen miktarların aşırı ve dolayısıyla kabul edilemez olduğu kanısındadır. Hükümet,   AİHM’den, “davanın esaslarını doğrulamak için delillerin durumunun yeterli olmaması”   gerçeği karşısında bu talepleri reddetmesini talep etmiştir. Hükümet’e göre, başvuranların   iddia ettiği zararların tazmini için ihlal tespiti tek başına yeterlidir.   Hakkaniyet temelinde değerlendirme yaparak ve verilen cezaların ağırlığını göz   önünde bulundurarak, AİHM, tazminat taleplerine ilişkin olarak başvuranların her birine,   toplam 10.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.   AİHM, ayrıca, söz konusu davada olduğu gibi, bireyin, AİHS’nin bağımsızlık ve   tarafsızlık şartlarını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edildiği durumda,   istendiği takdirde, yeniden yargılamanın veya davanın yeniden açılmasının prensip itibariyle   ihlali telafi etmenin uygun bir yolunu temsil ettiğini değerlendirmektedir (bkz. Öcalan –   Türkiye [BD], no. 46221/99).   B. Mahkeme masrafları   Başvuranlar, yerel mahkemelerdeki avukat ücretlerine karşılık olarak 8.000 Euro talep   etmişlerdir. AİHM’de yapılan mahkeme masraflarına karşılık 12.000 Euro talep etmişlerdir.   Bu miktar aşağıda belirtilenlerden oluşmaktadır:   (a) avukatların birinci başvuran ile görüşmesine ilişkin olarak 4.500 Euro;   (b) avukatların ikinci başvuran ile görüşmesine ilişkin olarak 1.000 Euro;   (c) avukatların üçüncü başvuran ile görüşmesine ilişkin olarak 3.500 Euro;   (d) avukatların dördüncü başvuran ile görüşmesine ilişkin olarak 1.000 Euro ve   (e) başvuranların avukatlarının, başvuru formunu teslim etmek için AİHM’ye   ulaşımlarında ve birçok sefer AİHM ile bağlantı kurmakta yaptıkları masraflara   ilişkin olarak 2.000 Euro.   Hükümet, başvuranlar tarafından talep edilen miktarların aşırı olduğunu, döküm ve   gerekçe içermediğini ileri sürmüştür. İddia edilen harcamaları belgeleyecek makbuz veya   belge sunulmamıştır. Hükümet, AİHM’den, başvuranların taleplerini reddetmesini istemiştir.   Mevcut bilgilere dayanarak kendi değerlendirmesini yapan ve benzer davalardaki   tazminat kararlarını göz önünde bulunduran AİHM (bkz., özellikle, Mehdi Zana – Türkiye   (no. 2), no. 26982/95, 6 Nisan 2004 ve Alınak – Türkiye, no. 34520/97, 4 Mayıs 2006), tüm   başlıklar altındaki masrafları karşılaması üzerine başvuranlara ortaklaşa 4.000 Euro   ödenmesine karar vermiştir.   C. Gecikme faizi   AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun   olduğuna karar verir.   BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Başvuranları yargılayan ve mahkum eden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde   askeri yargıç bulunması nedeniyle AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 6. maddesi uyarınca olan diğer şikayetleri incelemenin gereksiz olduğuna;   4. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   5. a) Sorumlu Devlet’in, aşağıda belirtilen miktarları, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca   kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme günündeki kur üzerinden Yeni   Türk Lirası’na dönüştürerek ödemesine:   (i) tazminat taleplerine ilişkin olarak başvuranların her birine 10.000 Euro (on bin   Euro);   (ii) mahkeme masraflarına ilişkin olarak başvuranlara ortaklaşa 4.000 Euro (dört bin   Euro);   (iii) yukarıda belirtilen miktarlara tabi olabilecek her türlü vergi;   (b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için   yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan   fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   6. Başvuranların adil tazmin talebinin kalanının reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi   uyarınca 3 Mayıs 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. DOLLÉ   F. TULKENS   Zabıt Katibi   Başkan   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło