60132/00
WyrokETPCz2006-12-05ECLI:CE:ECHR:2006:1205JUD006013200
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skład sądu bezpieczeństwa państwa, w którym zasiadał sędzia wojskowy, naruszył prawo skarżącego do niezawisłego i bezstronnego sądu zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał, odwołując się do swojego ugruntowanego orzecznictwa w podobnych sprawach dotyczących tureckich sądów bezpieczeństwa państwa, stwierdził, że obecność sędziego wojskowego w składzie orzekającym Sądu Bezpieczeństwa Państwa w Izmirze naruszyła zasadę niezawisłości i bezstronności sądu. W konsekwencji, skarżący nie miał zapewnionego prawa do rzetelnego procesu zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji. Trybunał uznał, że to naruszenie było wystarczające, aby nie badać innych zarzutów dotyczących rzetelności postępowania, a samo stwierdzenie naruszenia stanowiło wystarczające zadośćuczynienie za szkody niemajątkowe.Stan faktyczny
Skarżący, İdris Borak, został aresztowany w 1997 roku pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji DHP. Podczas przeszukania jego domu znaleziono zaszyfrowane notatki, których pochodzenie skarżący kwestionował, twierdząc, że zostały mu podłożone przez policję. Został skazany przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Izmirze na 12 lat i 6 miesięcy więzienia, a wyrok ten został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny. Skarżący zarzucał, że jego proces był niesprawiedliwy, a sąd nie był niezawisły i bezstronny ze względu na obecność sędziego wojskowego.Rozstrzygnięcie
Skarga dotycząca prawa do niezawisłego i bezstronnego sądu (Art. 6 ust. 1) uznana za dopuszczalną. Pozostała część skargi uznana za niedopuszczalną. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w związku z niezawisłością i bezstronnością Sądu Bezpieczeństwa Państwa w Izmirze. Uznaje za niepotrzebne badanie pozostałych skarg skarżącego na podstawie art. 6 Konwencji. Stwierdza, że samo stwierdzenie naruszenia stanowi wystarczające zadośćuczynienie za wszelkie szkody niemajątkowe. Zasądza od państwa pozwanego kwotę 1 000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków. Oddala pozostałą część roszczenia skarżącego o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
DÖRDÜNCÜ DAİRE
BORAK - TÜRKİYE
(Başvuru no. 60132/00)
KARAR
STRAZBURG Aralık 2006
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak,
üzerinde şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Dava, İdris Borak (“başvuran”) isimli Türk vatandaşının, 5 Nisan 1999 tarihinde,
İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerin Korunması Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine
dayanarak Türkiye Cumhuriyeti aleyhine AİHM’ye yaptığı başvurudan (no. 60132/00)
kaynaklanmaktadır.
OLAYLAR
I.DAVA OLAYLARI
Başvuran 1978 doğumludur. AİHM’ye başvurduğu tarihte Sakarya Cezaevi’nde
tutuklu idi. 17 Temmuz 1997 tarihinde, DHP (Devrimci Halk Partisi) isimli yasadışı örgütle
bağlantısı olduğu şüphesiyle İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından
yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Polisler tarafından hazırlanan ve başvuranın babası
tarafından imzalanan 18 Temmuz 1997 tarihli arama tutanağında, polis, başvuranın rızasını
alarak başvuranın ebeveynlerine ait evinde arama yapmış ve herhangi bir suç bulgusuna
rastlamamıştır. Aynı gün polisler tarafından hazırlanan ve başvuran tarafından imzalanan
arama ve el koyma tutanağına göre, polis başvuranın evinde arama yapmış ve bir kitap içinde
üzerinde şifreler ve sayılar bulunan bir kağıt bulmuştur. Aramanın ardından, başvuran
karakola getirilmiştir. Ancak, üç polis memuru, yasadışı örgütün diğer üyelerinin gelme
olasılığı sebebiyle saat 18:30’a kadar başvuranın evinde kalmıştır. 18 Temmuz 1997 tarihinde,
başvuranın temsilcisi, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’ndan gözaltında
bulunan başvuranı görmek için izin istemiştir. Aynı tarihte, Cumhuriyet Savcısı talebi
reddetmiştir. Yine aynı gün, başvuran, İzmir Adli Tıp Kurumu doktoru tarafından muayene
edilmiştir. Başvuran, dövüldüğünü ileri sürerek şikâyetçi olmuştur. Ancak, doktor, kötü
muamele izine rastlamamıştır. 21 Temmuz 1997 tarihinde, başvuran İzmir Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmıştır. Başvuran, çeşitli kişilerle olan ilişkisi
hakkında bilgi vermiş ancak yasadışı bir örgütle bağlantısı olduğunu ve Yunanistan’da askeri
eğitim aldığını inkâr etmiştir. Arama esnasında bulunan şifre hakkında hiçbir bilgisi
olmadığını iddia etmiştir. Kendisini karakolda tespit eden A.T. ve U.M.’yi tanıdığını kabul
etmiştir. Ayrıca, kız kardeşiyle aynı cezaevinde olduklarından A.E.K., M.K. ve G.C.’yi
tanıdığına da ifade etmiştir. A.T. ve U.M.’nin kendisini Kemal Borak olarak tanıdığını ancak
bu ismin bir kod adı olmadığını da belirtmiştir. Başvuran, diğer iki şüpheliyle birlikte aynı
gün, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne getirilmişlerdir. Polise verdiği ifadeleri reddetmiş
ve Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadeleri yinelemiştir. Diğer şüpheliler, başvuranı “Kemal”
olarak tanıdıklarını iddia etmişler ve polise ve Cumhuriyet Savcısı’na verdikleri ifadeleri
doğrulamışlardır. Mahkeme, başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. 25 Temmuz tarihinde, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, mahkemeye,
başvuranı DHP isimli yasadışı örgüte mensup olmakla suçlayan bir iddianame sunmuştur.
Cumhuriyet Savcısı, başvuranın 168 § 2. madde ile ve 3713 sayılı Kanun’un 5. maddesi
uyarınca yargılanarak mahkum edilmesini talep etmiştir. Belirli olmayan bir tarihte, İzmir
Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuran ve diğer iki sanığa yönelik yargılamaya başlamıştır. 7
Ekim 1997 tarihinde yapılan bir duruşmada, başvuran DHP üyesi olmadığını ve baskı ve zorla
alındıklarından, polise verdiği ifadelerin içeriğini kabul etmediğini belirtmiştir. Cumhuriyet
Savcısı’na verdiği ifadeler, başvurana okunmuştur. Bazı ayrıntıları düzeltmiştir. Ayrıca, erkek
kardeşinden para istediğini, ancak kimlik belgesi ve banka hesabı olmadığından, erkek
kardeşinin parayı R.A.’nın banka hesabına yatırdığını ifade etmiştir. Parayı R.A.’ya gönderen
S.D. hakkında kendisine soru sorulmuştur. Başvuran, S.D.’yi bizzat tanımadığını, ancak erkek
kardeşinin bir arkadaşı olduğunu belirtmiştir. Kod adı bulunmadığını; insanların, göbek adı
olduğundan kendisini “Kemal” olarak tanıdığını öne sürmüştür. Şifreli yazılarla ilgili olarak,
polisin bunları kendisine karakolda yazdırdığını iddia etmiştir. Arama ve el koyma tutanağı
kendisine okunmuştur. Şifreli yazıların evinde bulunduğunu inkâr etmiştir. 6 Kasım 1997
tarihinde, başvuran, kendi adına tanıkların dinlenmesini talep etmiştir. Dava dosyasındaki
kanıtları ve S.D.’nin Almanya’da ikamet ettiği gerçeğini göz önüne alarak, mahkeme, bu
tanığı dinlememeye karar vermiştir. 27 Kasım 1997 tarihinde, mahkeme, başvuranın
tanıklarını dinlemiştir. 23 Aralık 1997 tarihinde, başvuran, mahkemeye nihai yazılı
savunmasını sunmuştur. Polis gözaltında verdiği ifadelerden başka, dava dosyasında,
kendisine yönelik suçlamaları destekleyecek hiçbir kanıt olmadığını iddia etmiştir. Özellikle
gözaltı esnasında, polislerin kendisine şifreli yazıları yazdırdığını öne sürmüştür. 23 Aralık tarihinde, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı suçlandığı üzere yargılamış ve
on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, diğerleri meyanında, başvuranın
gözaltındaki ifadeleri I.A., R.K., A.T. ve U.M.’nin ifadeleri ile tutarlı olduğundan, başvuranın
yargılama sırasındaki ifadelerini ikna edici bulmamıştır. Savunma tanıklarının ifadeleriyle
ilgili olarak, mahkeme, tanıklar başvuranın akrabaları olduklarından, bunların görüşlerinin
güvenilir olarak görülemeyeceğine hükmetmiştir. 23 Eylül 1998 tarihinde, başvuran, İzmir
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını temyize götürmüştür. Başvuran temyiz
dilekçesinde, önceki görüşlerini yinelemiştir. Ayrıca, mahkemenin kanuni olmayan yollarla
elde edilmiş kanıtlara dayandığını ve kendisinin yasadışı bir örgüte üye olduğu iddiasını
destekleyecek hiçbir kanıt bulunmadığını ileri sürmüştür. Ayrıca, dilekçesine S.D.’nin yazılı
tanık ifadesini de eklemiştir. S.D.’nin yazılı tanık ifadesine göre, başvuranın erkek kardeşinin
bir arkadaşıdır ve kendisi meşgul olduğundan, S.D.’nin bütün işlemleri yapmış ve kendisine
verilen banka hesabına parayı yatırmıştır. 28 Eylül 1998 tarihinde, Yargıtay, İzmir Devlet
Güvenlik Mahkemesi’nin kararını onamıştır. Mahkeme, 30 Eylül 1998 tarihinde, başvuranın
ve temsilcisinin gıyabında kararını ilan etmiştir. Başvuranın temsilcisi, Yargıtay’ın kararını 12
Ekim 1998 tarihinde, başka bir iş vesilesiyle Yargıtay’a gittiğinde öğrendiğini iddia
etmektedir. 26 Ekim 1998 tarihinde, Yargıtay kararı, birinci derece mahkemesi kalemine tevdi
edilmiştir. Başvuranın temsilcisi, AİHM’ye, başvuranın cezasını çektikten sonra serbest
bırakıldığını bildirmiştir.
HUKUK
I.AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, kendisini yargılayıp mahkum eden İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi
heyetinde askeri hakim bulunmasından dolayı bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından
adil yargılanmadığını ileri sürerek şikayetçi olmuştur. Polis gözaltında işkenceyle verdiği
ifadelerin kanıt kabul edildiğini ve yargılamanın ilk safhalarından avukat yardımından yoksun
bırakıldığını ifade etmiştir. Mahkemenin, kendisinin, belgenin kabul edilebilirliğine ve kanuni
olmayan aramaya ilişkin itirazlarını dikkate almadığını ileri sürmüştür. Polis ve iddia makamı
tarafından kanuni olmayan yollarla elde edilen kanıtlar ve diğer belgelerin, kendisinin
savunma haklarına halel getireceğini iddia etmiştir. Mahkemenin S.D.’nin tanıklığını
almadığını ve S.D.’nin ifadesinin temyiz safhasında dava dosyasında yer almasına rağmen,
Yargıtay’ın bunu dikkate almadığını iddia etmiştir. Başvuran, mahkemenin, başvuranın
tanıklarının ifadesini dikkate almamasına ilişkin hiçbir gerekçe göstermediğini belirtmiştir. İki
mahkum edilmiş kişinin ifadesinin dava dosyasına alındığını ileri sürmüştür. Son olarak,
İzmir dışından bir cezaevinde tutuklu bulundurulduğundan ve bu da temsilcisini
görememesine sebep olduğundan dolayı savunma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Başvuran, AİHS’nin 6 §§ 1., 2. ve 3. maddelerine atıfta bulunmuştur. Sözkonusu maddelere
göre:
“1. Herkes, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla
kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının …, hakkaniyete uygun ve açık olarak
görülmesini istemek hakkına sahiptir.
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.
3.
Her
sanık
en
azından
aşağıdaki
haklara
sahiptir:
…
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer
savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa,
mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek.”
A.Kabuledilebilirlik
Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesi kapsamında, başvuranın altı ay kuralına
uymadığını belirtmiştir. Bu bağlamda, başvuranın başvurusunu AİHM’ye, Yargıtay kararının
açıklanmasından sonraki altı ay içinde yapmış olması gerektiğini ifade etmiştir.
Başvuran, Hükümet’in argümanlarına itiraz etmiştir.
AİHM, bir başvuranın, kendisine resen nihai iç hukuk kararının yazılı bir kopyasının
tebliğ edilmesi hakkının bulunduğu hallerde, AİHS’nin 35 § 1. maddesinin amacının, altı
ayın, yazılı kararın gönderildiği tarihten itibaren işletilmesi suretiyle, en iyi şekilde yerine
getirildiğini tekrarlar. Bu davada olduğu gibi, iç hukukun, tebliğ sağlamadığı hallerde,
başvuranın nihai kararın içeriğini kesin olarak öğrenebileceği son tarih olan, nihai iç hukuk
kararının birinci derece mahkemesine tevdi edildiği tarihin, başlangıç tarihi olarak alınmasının
uygun olacağı kanısındadır (bkz. diğerlerinin yanı sıra Esmer – Türkiye, no. 57888/00, 30
Haziran 2005). Her ne kadar başvuran kararı ancak daha sonra öğrenebilmiş olsa da, AİHM;
ayrıca, altı aylık sürenin, başvuranın temsilcisinin iç hukuk yollarını tamamlayan karardan
haberdar olduğu tarihten itibaren işlediğini tekrarlar (bkz. özellikle, Bölükbaş ve Diğerleri –
Türkiye, no. 37793/97, 12 Ekim 1999).
AİHM, başvuranın temsilcisinin, Yargıtay kararının bir kopyasını 12 Ekim 1998
tarihinde temin ettiğini gözlemler. Ayrıca, Yargıtay kararının Yargıtay Sekreteryasına 26
Ekim 1998 tarihinde tevdi edildiğini not eder. Başvuru, 5 Nisan 1999 ‘da, yani altı ay içinde
yapılmıştır. Dolayısıyla, Hükümet’in bu başlık altındaki itirazını reddeder.
Yerleşik içtihadı ışığında (bkz. diğerlerinin yanı sıra Çıraklar – Türkiye, 28 Ekim
1998) ve kendisine sunulmuş olan belgeler temelinde, AİHM, başvuranın şikâyetlerinin,
belirlenmesi, esasların incelenmesine dayalı olan, karmaşık hukuki ve olgusal konular ortaya
koyduğu kanısındadır. Dolayısıyla, AİHM, başvurunun, AİHS’nin 35 § 3. maddesi
bağlamında temelden yoksun olmadığı sonucuna varmıştır. Kabuledilmez olduğunun ilanı
için başka hiçbir gerekçe tespit edilmemiştir.
B.Esaslar
1.Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı
AİHM, bu davadakine benzer konular ortaya koyan pek çok dava incelemiş ve
AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (bkz yukarıda anılan Özel, ve
Özdemir – Türkiye, no. 59659/00, 6 Şubat 2003).
AİHM, bu davada farklı bir sonuca varmak için hiçbir neden görmemektedir. Buna
göre, AİHM, 6 § 1. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır
2.Yargılamanın adilliği
Başvuranın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil olarak yargılanma
hakkının ihlal edildiğine ilişkin ihlalini dikkate alarak, AİHM, AİHS’nin 6. maddesi
kapsamında yerel mahkemelerdeki yargılamanın adilliğine ilişkin şikâyetleri incelemenin
gerekli olmadığı kanısına varmıştır (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Incal – Türkiye, 9 Haziran
1998).
II.AİHS’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, evinde yapılan aramanın kanuni olmadığını ve AİHS’nin 8. maddesini ihlal
ettiğini ileri sürerek şikâyetçi olmuştur. Sözkonusu maddeye göre:
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti,
ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya
ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan
ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”
Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesi kapsamında, başvurunun bu kısmının, iç hukuk
yolları tüketilmediğinden reddedilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Başvuranın ne yargılama
sırasında bir şikayet bulunduğunu ne de Cumhuriyet Savcısı’na resmi bir şikayet dilekçesi
sunduğunu belirtmiştir.
Başvuran, cezai yargılama sırasında, evinde yapılan aramadan şikâyetçi olduğunu
ifade etmiştir. Ayrıca, olaylar sırasında hiçbir etkili iç hukuk yolu bulunmadığını belirtmiştir.
AİHM, AİHS’nin 35 § 1. maddesi çerçevesinde, genel uluslararası hukuk kuralları
uyarınca, bir konuyla ancak tüm iç hukuk yolları tüketilmiş ise ilgilenebileceğini tekrarlar. Bu
şart, başvuranın davasını çeşitli yetkili mahkemelere sunmuş olması gerçeği ile karşılanmış
olmaz. Ayrıca AİHM’ye getirilmiş şikâyetin, en azından konusu itibarıyla sözkonusu
yargılama sırasında ortaya konulmuş olması gereklidir (bkz. diğerlerinin yanı sıra Çakar –
Türkiye, no. 42741, 23 Ekim 2003).
Bu davada, AİHM, başvuranın hiçbir safhada, evinin kanunsuz olarak arandığına ve
bunun kendisinin aile ve özel hayatına saygı gösterilmesi hakkını ihlal ettiğine ilişkin hiçbir
iddiada bulunmamış, bu tür bir argümana dayanmamış veya bu tür bir argüman ortaya
koymamıştır. AİHM, başvuranın, yerel mahkemelerde, hiçbir yasadışı örgüte üye olmadığına
dair genel argümanını desteklemek amacıyla, iddiaya göre arama sırasında bulunan kağıdın
kanıt olarak kabul edilmesine itirazda bulunduğunu not eder. Buna göre, AİHM, başvuranın,
bu başlık altında, şikâyetlerinin konusunu yerel mahkemelerde ortaya koyamadığı kanısına
varmıştır (bkz. özellikle Rüzgar – Türkiye, no. 59246/00, 9 Kasım 2004).
Bu koşullarda, AİHM, Hükümet’in, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğine
ilişkin itirazını kabul eder. Buna göre, başvurunun bu kısmının AİHS’nin 35 § 1. ve 4.
maddeleri kapsamında reddedilmesi gereklidir.
III.AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği
takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A.Tazminat
Başvuran, maddi ve manevi tazminat için toplam 36.000 Euro talep etmiştir.
Hükümet, bu meblağa itiraz etmiştir.
Maddi tazminatla ilgili olarak, AİHM, öncelikle, 6 § 1. madde ile uyumlu
yargılamanın sonuçlarının ne olabileceğine ilişkin spekülasyon yapamayacağı kanısındadır.
Dolayısıyla, maddi tazminat bağlamında hiçbir ödeme yapılmamasına karar vermiştir.
AİHM ayrıca, bir 6. madde ihlalinin, başvuran tarafından maruz kalınan zarar için
başlı başına yeterli tazmin teşkil ettiği kanısındadır (bkzç yukarıda anılan Incal).
B.Mahkeme masrafları
Başvuran ayrıca AİHM’deki masraflar için 4.000 Euro talep etmiştir.
Hükümet, bu meblağa itiraz etmiştir.
AİHM içtihadına göre, bir başvuran, ancak gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve
miktar açısından makul olduğu ortaya konulur ise masrafların geri ödenmesine hak
kazanabilir. Bu davada, elinde bilgi ve yukarıdaki ölçütleri dikkate alarak, AİHM, 1.000 Euro
ödenmesinin uygun olacağına hükmetmiştir.
C.Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar
vermiştir.
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1.Başvuranın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmasına ilişkin şikâyetini
kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının kabuledilmez olduğuna;
2.İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin olarak
AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3.Başvuranın AİHS’nin 6. maddesi kapsamındaki diğer şikâyetlerinin incelenmesinin gerekli
olmadığına;
4.Bir ihlal tespitinin, başvuranın maruz kaldığı her türlü manevi tazminat için başlı başına
yeterli tazmin teşkil ettiğine;
5.(a) Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten
itibaren üç ay içinde, başvurana, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden yeni Türk
Lirası’na çevrilmek ve uygulanabilecek her türlü vergi ve harç hariç olmak üzere 1.000 Euro
(bin Euro) ödemesine;
(b) yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa
Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle
elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
6. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İngilizce hazırlanmış, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 5
Aralık 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
T.L. EARLY
Nicolas BRATZA
Yazı İşleri Müdürü
Başkan
7
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło