60176/00

WyrokETPCz2006-05-30ECLI:CE:ECHR:2006:0530JUD006017600

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość postępowania o ustalenie ojcostwa, połączona z brakiem skutecznych środków zapobiegawczych i kompensacyjnych na poziomie krajowym, naruszyła prawo do rzetelnego procesu w rozsądnym terminie, prawo do poszanowania życia prywatnego i rodzinnego oraz prawo do skutecznego środka odwoławczego?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że postępowanie o ustalenie ojcostwa, trwające ponad osiem lat i dziewięć miesięcy, było nadmiernie długie, naruszając art. 6 ust. 1 Konwencji. Opóźnienia były w dużej mierze spowodowane zaniedbaniami władz sądowych, policji i instytucji medycznych, a także uchylaniem się domniemanego ojca od badań DNA, za co państwo ponosi odpowiedzialność. W odniesieniu do art. 8 Konwencji, Trybunał stwierdził, że państwo nie zapewniło sprawiedliwej równowagi między prawem dziecka do poznania swojej tożsamości a prawem domniemanego ojca do odmowy poddania się badaniom DNA, nie podejmując skutecznych środków w celu przyspieszenia postępowania lub wyciągnięcia wniosków z odmowy. Ponadto, Trybunał uznał, że w Turcji brakowało skutecznego środka odwoławczego, który pozwoliłby skarżącym na przyspieszenie postępowania lub uzyskanie odszkodowania za jego przewlekłość, co stanowiło naruszenie art. 13 Konwencji.
Stan faktyczny
Ebru Çolak złożyła w 1992 roku pozew o ustalenie ojcostwa dla swojego syna Tayfuna Engina Çolaka przeciwko znanemu piosenkarzowi Emrahowi İpekowi. Początkowe badania DNA wskazały na ojcostwo z 99,77% pewnością, a sąd pierwszej instancji orzekł ojcostwo. Decyzja ta została jednak uchylona przez Sąd Kasacyjny z powodu uchybień proceduralnych. W kolejnych latach domniemany ojciec wielokrotnie uchylał się od ponownych badań DNA, co prowadziło do znacznych opóźnień i interwencji sądu, w tym wydawania nakazów doprowadzenia. Ostatecznie, po ponad ośmiu latach, sąd krajowy ponownie orzekł ojcostwo Emraha İpeka, co zostało potwierdzone przez Sąd Kasacyjny. Sprawa była szeroko komentowana w mediach.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. Stwierdził, pięcioma głosami za, dwoma przeciw, naruszenie art. 8 Konwencji. Jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. Zasądził 12 000 euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 2 000 euro tytułem zwrotu kosztów i wydatków. Oddalił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

C O N S E I L D E   L ' E U R O P E   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   EBRU VE TAYFUN ENGĐN ÇOLAK- TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no: 60176/00)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Mayıs 2006   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   bazı düzeltmelere tabi olabilir.   _____________________________________________________________________________________________   © T.C. Dıꢀiꢀleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıꢀiꢀleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel   Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak   belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi   ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (60176/00) baꢀvuru no’lu davanın nedeni bu   ülke vatandaꢀları olan Ebru Çolak (anne) ve Tayfun Engin Çolak (çocuk) (baꢀvuranlar) 10   Temmuz 2000 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM), Avrupa Đnsan Hakları   Sözleꢀmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ oldukları baꢀvurudur.   Baꢀvuranlar, Đstanbul Barosu avukatlarından F. Bakirci Efe tarafından temsil   edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVA KOꢀULLARI   Baꢀvuranlar sırasıyla 1973 ve 1991 doğumlu olup Bursa’da ikamet etmektedirler.   Nisan 1992 tarihinde baꢀvuran Ebru Çolak, kendisi ve oğlu adına, ꢀarkıcı Emrah   Đpek hakkında Đstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’ne (Mahkeme) babalık davası açmıꢀtır.   Mahkeme’nin talebi üzerine Đstanbul Üniversitesi Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan   kan muayeneleri ve genetik testler sonucunda 24 Ekim 1994 tarihinde düzenlenen raporda,   Tayfun Engin Çolak’ın babasının %99,77 kesinlikle Emrah Đpek olduğu saptanmıꢀtır.   Aralık 1994 tarihinde tıbbi test sonuçları ve dosyada yer alan unsurların tümü ıꢀığı   altında Mahkeme, Emrah Đpek’in Tayfun Engin Çolak’ın babası olduğuna ve Tayfun Engin   Çolak’ın nüfus cüzdanındaki baba adı hanesine Emrah Đpek’in adının yazılmasını karar   vermiꢀtir.   Mayıs 1995 tarihinde Yargıtay bu kararı onamıꢀtır   Kararın düzeltilmesi talebiyle Yargıtay’a yapılan baꢀvuru üzerine 7 ꢁubat 1996   tarihinde Yargıtay, bilirkiꢀi raporunun Mahkeme tarafından belirlenen kurumca   hazırlanmadığı gerekçesiyle 19 Aralık 1994 tarihli kararı bozmuꢀ ve dava dosyasını tekrar   incelenmek üzere ilk derece mahkemesine göndermiꢀtir.   Mahkeme taraflara, 24 Temmuz 1996 tarihinde gerekli testlerin yapılması için Adli   Tıp Kurumu’na gitmeleri ve bilirkiꢀi raporu masraflarının davalı tarafından karꢀılanması   çağrısında bulunmuꢀtur.   Davalı tarafın masrafları karꢀılamadığının anlaꢀılması üzerine 28 Ekim 1996 tarihine   yeni bir randevu belirlenmiꢀ, fakat davalı belirtilen tarihte orada bulunmamıꢀtır.   ꢁubat 1997 tarihinde Mahkeme, tarafların duruꢀmaya gelmemeleri üzerine davanın   kayıtlardan düꢀürülmesine karar vermiꢀtir.   ꢁubat 1997 tarihinde baꢀvuranın talebi üzerine Mahkeme davanın tekrar ele   alınmasını uygun bulmuꢀtur.   Mahkeme 6 Ekim 1997 tarihinde tarafların testler için Adli Tıp Kurumu’na   gitmelerini istemiꢀ, Emrah Đpek’in belirtilen tarihte orada bulunamayacağı bildirmesi üzerine   baꢀka bir gün için randevu alınmıꢀ, fakat Emrah Đpek bu tarihte de hazır bulunmamıꢀtır.   Aralık 1997 tarihinde baꢀvuranın avukatının talebinin ardından Mahkeme, Emrah   Đpek hakkında, 21 Ocak 1998 tarihinde yapılacak olan testlere getirilmesi için ihzar   müzekkeresi çıkartmıꢀtır.   Belirtilen adreslerde bulunamayan Emrah Đpek 21 Ocak 1998 tarihinde de Adli Tıp   Kurumu’na gelmemiꢀtir.   Mahkeme Emrah Đpek hakkında bir kez daha ihzar müzekkeresi çıkartmıꢀ fakat ilgili   kiꢀi Mahkeme tarafından belirlenen 12 Mart 1998 tarihli randevuya da uymamıꢀtır.   Emrah Đpek’in bundan sonra belirlenen 15 Mayıs ve 30 Haziran tarihli randevulara da   gelmemesi üzerine baꢀvuran, ihzar müzekkeresini yerine getirmekle görevli polis memurları   hakkında görevi ihmalden dolayı ꢀikayetçi olmuꢀtur.   Kasım 1998 tarihinde Mahkeme, Emniyet Müdürlüğü’ne yaptığı taleplere cevap   alamadığından bu konu hakkında kendilerine bilgi sağlanmasını talep etmiꢀ, ayrıca ihzar   müzekkeresi yerine getirilmediği takdirde, görevli polis memurlarının görevi ihmal etmekten   sorumlu tutulabileceklerini bildirmiꢀtir. Mahkeme 12 Kasım 1998 günü için yeni bir randevu   ve duruꢀma tarihi belirlemiꢀtir. Baꢀvuranın avukatı Mahkeme’den, Emrah Đpek’in yapılan   hiçbir çağrıya uymadığını ve bulunamadığını belirterek, son çağrıya da uymaması halinde   gıyabında babalık kararı vermesini talep etmiꢀtir.   Kasım 1998 tarihinde Mahkeme, Emrah Đpek’in avukatının sunduğu belgelerden   ilgili kiꢀinin bir turne dolayısıyla yurt dıꢀında bulunduğunu öğrenmiꢀtir.   Aralık 1998 tarihinde Mahkeme, Cumhuriyet Savcılığı’na, ihzar müzekkeresini   yerine getirilmekle görevli polis memurları hakkında görevi kötüye kullandıkları gerekçesiyle   ꢀikayette bulunmuꢀtur. Mahkeme Emrah Đpek’e de, test yaptırmaktan kaçınmasının babalığı   kabul ettiği ꢀeklinde yorumlanacağını bildirmiꢀtir.   ꢁubat 1999 tarihinde yapılan duruꢀmada her iki taraf da hazır bulunmuꢀtur.   Mart 1999 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Baꢀsavcılığı, ihzar müzekkeresinin   yürütülmemesi ꢀikayeti hakkında takipsizlik kararı vermiꢀtir.   Nisan 1999 tarihinde Mahkeme, Adli Tıp Kurumu’ndan dosya geri gönderilene   kadar beklenmesine karar vermiꢀtir. 27 Ekim 1999 tarihine kadar dosyanın geri gelmemesi   üzerine Mahkeme bu konuyu araꢀtırma kararı almıꢀtır.   Kasım 1999 tarihinde Adli Tıp Kurumu gerekli testler için yeniden kan alınması   gerektiğini belirtince Mahkeme 17 Ocak 1999 tarihi için bir randevu daha belirlemiꢀtir.   Gerekli tüm tetkikler yapıldıktan sonra 28 ꢁubat 2000 tarihinde hazırlanan raporda,   Emrah Đpek’in %99.99 Tayfun Çolak’ın babası olduğu tespit edilmiꢀtir.   Mayıs 2000 tarihinde Mahkeme, Emrah Đpek’in Tayfun Çolak’ın babası olduğuna   hükmetmiꢀtir.   Ocak 2001 tarihinde Yargıtay ilk derece mahkemesi kararını onamıꢀ ve kararın   düzeltilmesi talebini reddetmiꢀtir.   Emrah Đpek’in tanınan biri olması dolayısıyla sözkonusu dava, tüm yargılama süreci   boyunca basında geniꢀ yer bulmuꢀtur.   HUKUK AÇISINDAN   I. AĐHS’NĐN 6 § 1. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 6§1 maddesine atıfta bulunarak, yargılama süresinin “makul   süre” ilkesine uymadığını iddia etmektedirler.   Hükümet, prosedürün uzamasının hukuki makamlara isnat edilemeyeceğini,   gecikmenin esas sebebinin tarafların ve diğer yetkililerin davranıꢀları olduğunu ileri   sürmektedir. Hükümete göre, ilk baꢀta baꢀvuranı duruꢀmada temsil edecek vasisinin atanması   için beklenmiꢀtir. Daha sonra ise baꢀvuranın annesinin ve de avukatının neden bildirmeden   duruꢀmalara katılmaması süreyi uzatmıꢀtır ve bu durum mahkemeyi davayı düꢀürmeye sevk   etmiꢀtir. Bunun dıꢀında baꢀvuranın annesi, bulunamayan bir tanığın dinlenmesi için ısrar   etmiꢀtir. Bununla birlikte Hükümet, baꢀvuranların Adli Tıp Kurumundaki 16 Mart 1994 tarihli   randevularına gitmediklerine dikkat çekmektedir. Aynı zamanda davalı tarafın birçok hukuki   baꢀvuru yolunu kullanması da prosedür süresini uzatmıꢀtır.   Hükümet sürenin ikinci kısmının kesinlikle uzun olduğunu kabul etmektedir. ama bu   durum esas olarak uzun yıllar test yaptırmaktan kaçınan davalı tarafa isnat edilebilir.   Hakimler Emrah Đpek’i reddinin sonuçları konusunda uyarmıꢀlardır ve onun duruꢀmalarda   hazır bulunması için ellerinden geleni yapmıꢀlardır. Bunun yanısıra, hakimler görevlerini   gerektiği gibi yapmayan polisler hakkında ꢀikayette bulunmuꢀlardır.   Ve yine Hükümet, prosedür süresinin biraz da tıp yetkililerinin davranıꢀlarına bağlı   olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, Adli Tıp Kurumunun kan testlerinin sonucunu   göndermek için bir yıldan fazla beklediğine ve üç sefer de tarafların hazır bulunmasını talep   ettiğine dikkat çekmektedir. Mahkeme prosedürü hızlandırmak için gerekli önlemleri almıꢀ ve   bu amaçla tıp otoritelerine emir vermiꢀtir.   Baꢀvuranlar bu argümanları reddetmektedir.   AĐHM, hesaplanacak sürenin 2 Nisan 1992 tarihinde Đstanbul Asliye Hukuk   Mahkemesinde babalık davasının açılmasıyla baꢀladığına ve 18 Ocak 2001 tarihli Yargıtay   kararıyla son bulduğuna hükmetmiꢀtir. Dolayısıyla süre beꢀ duruꢀma için sekiz yıl dokuz   aydan daha fazla sürmüꢀtür.   AĐHM, prosedürün makul süresinin davanın ꢀartlarına bağlı olduğunu belirtmiꢀ ve   içtihat kriterlerini özellikle davanın karmaꢀıklığını, baꢀvuranların ve yetkili makamların   davranıꢀlarını aynı zamanda ilgililerin uyuꢀmazlıktaki kozlarını (Bkz. Frydlender-Fransa   davası, 30979/96 no’lu dava, § 43) göz önünde bulundurmuꢀtur.   Kiꢀilerin durum ve kapasiteleriyle ilgili davalarda özel bir itina gerekmektedir (Bock-   Almanya davası, 29 Mart 1989 tarihli, A serisi 150 no’lu dava). AĐHM, baꢀvuranın davadaki   amacının Emrah Đpek’in kendisinin biyolojik babası olup olmadığının tespit edilmesi, böylece   soy belirsizliğinin ortadan kalkması olduğunu göz önünde bulundurmuꢀtur. AĐHM, AĐHS’nin   § 1 no’lu maddesi gereğince, baꢀvuranın ülkesindeki konuyla ilgili yetkililerinin prosedürün   çabuk ilerlemesini garanti etmek için özel bir itinayla hareket etmesi gerektiği görüꢀündedir   (Mikulic-Hırvatistan davası, 53176/99 no’lu dava, § 44).   AĐHM, davada kayda değer bir zorluk olmadığını belirtmektedir. Adli makamların   davranıꢀlarıyla ilgili olarak, AĐHM, dava ilk olarak Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açıldığı   zaman, mahkemenin davayı ele almak için iki yıl sekiz aydan daha fazla beklediğini tespit   etmiꢀtir. AĐHM, mahkemenin, hepsini aynı anda yapabilecekken birbirinin ardı sıra birçok   prosedür iꢀlemi yaptığını da tespit etmiꢀtir. Bununla birlikte, mahkeme ꢀahitlerin   dinlenmesine baꢀlamak için duruꢀmada baꢀvurana vasi tayin edilmesini beklemiꢀtir ve de tıbbi   muayene emrini, ancak 18 ꢁubat 1994 tarihinde, duruꢀmanın baꢀlamasından yaklaꢀık iki yıl   sonra, baꢀvuranların talebi üzerine vermiꢀtir. Yargıtay’ın davayla ilgili itirazı inceleme süresi   için ise eleꢀtirilecek bir unsur bulunmamaktadır.   Özellikle, prosedürün ikinci bölümü ivedilikle hareket etme zorunluluğuna cevap   vermemektedir. Adli Tıp Kurumu’ndaki ilk randevu tarihi 24 Temmuz 1996 olarak   belirlenmiꢀ olmasına rağmen davalı taraf ancak 11 ꢁubat 1999 tarihinde hazır bulunmuꢀtur.   Bu süre zarfında, Asliye Hukuk Mahkemesi, DNA testleri için on bir randevu ayarlamıꢀ ve   davalı bu randevuların hiçbirine gelmemiꢀtir. Hükümetin davalı tarafın buyruklara geç   uymasının prosedürün ilerlemesini engellediği yolundaki tezi ikna edici olmamıꢀtır. Bu   bağlamda, AĐHM, bireyin hak ve yükümlülükleriyle ilgili itirazını makul bir sürede kesin   karara bağlayabilmek için iç hukuk sistemlerinin düzenlemesinin Devletin sorumluluğunda   olduğunu hatırlatmaktadır (Comingersoll-Portekiz davası, 35382/97 no’lu dava. § 24).   Bununla birlikte, AĐHM, polisin, davalıya duruꢀmalara katılması için gerekli ꢀekilde   celp veya ihzar müzekkeresi gönderme ve gerekenleri yapma konusunda ihmali bulunduğunu,   bu durumun baꢀvuranları ve mahkemeyi sorumlu polis memurları hakkında ꢀikayetçi olmaya   sevk ettiğini belirtmektedir. Son olarak, raporunu düzenlemesi yaklaꢀık bir yıl süren ve bu   raporun düzenlenebilmesi için tarafların üç kez hazır bulunmasını talep eden Adli Tıp   Kurumunun ihmalinin olduğunun da altını çizmek gerekir. Devlet, sadece adli makamlardan   değil bütün hizmetlerden sorumlu olduğundan, bu ihmallerin adli makamlara doğrudan isnat   edilemez oluꢀu, Devletin sorumluluktan muaf tutulması için yeterli bir unsur   oluꢀturmamaktadır (Bkz. Moreira de Azevedo-Portekiz davası, 23 Ekim 1990 tarihli karar, A   serisi 189 no’lu, § 73).   Baꢀvuranların tutumları davanın uzamasının tek baꢀına sebep unsurunu   oluꢀturmamaktadır. Baꢀvuranların tanığının aylar boyunca bulunup dinlememesi bir veri olsa   da, mahkeme bu süre zarfında diğer dava iꢀlemlerini gerçekleꢀtirmiꢀ ve özellikle baꢀvuranlar   diğer tanıkların dinlenmesinin ardından bulunamayan tanığın dinlenilmesi taleplerinden   vazgeçmiꢀlerdir. Baꢀvuranların, 16 Mart 1994 tarihli randevuda hazır bulunmamaları ve bu   ꢀekilde mazeret belirtmeden hazır bulunmamaları nedeniyle davanın üç defa düꢀmesi, hemen   harekete geçerek soruꢀturmanın devamını talep etmeleri üzerine davanın en fazla birkaç ay   uzamasına sebep olmuꢀtur.   AĐHM, konuyla ilgili yerleꢀik içtihadı, davanın koꢀullarını ve özellikle de   baꢀvuranların amaçlarını göz önünde bulundurarak, uyuꢀmazlığın makul sürede   çözümlenmediğini ve çok uzun sürdüğüne hükmetmiꢀtir.   Sonuç itibarıyla, AĐHS’nin 6 § 1 no’lu maddesi ihlal edilmiꢀtir.   II. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuranlar, dava süresinin uzunluğunun özel ve aile hayatlarına saygı duyulması   ilkesinin ihlal edilmesine neden olduğunu iddia etmektedirler. Baꢀvuranlar, geçen bu süre   zarfında Emrah Đpek’in meꢀhur olması nedeniyle kendilerinin medyanın odağı haline   geldiklerini ve kendilerine nafaka bağlanmamıꢀ olmasının çocuğun daha iyi bir yaꢀam   standardından ve tahsil hayatından mahrum kalmasına sebep olduğunu iddia etmiꢀlerdir. Son   olarak, nesebi hakkındaki belirsizliğin çocuk üzerinde yarattığı psikolojik etkilerden ve   normal bir aile hayatı yaꢀamalarının imkansız olmasından ꢀikayet etmiꢀlerdir. Baꢀvuranlar, bu   doğrultuda AĐHS’nin 8. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.   A. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN UYGULANABĐLĐRLĐĞĐ   AĐHM, “özel hayat” kavramının tam olarak tanımı verilemeyecek geniꢀ bir kavram   olduğunun altını çizmektedir. Özel hayat, kiꢀinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü   kapsamaktadır (Bkz. X ve Y-Hollanda davası, 26 Mart 1985 tarihli karar, A serisi 91 no’lu,   syf.11 § 22). AĐHS’nin 8. maddesi bireyin, kiꢀilik ve kiꢀisel geliꢀim hakkını, hemcinsleriyle   ve dıꢀ dünyayla iliꢀkiler kurması ve geliꢀtirmesi hakkını güvence altına almaktadır. Bu   bağlamda, bireyin özel hayata saygı hakkından etkin ꢀekilde yararlanabilmesi için, zihin   sağlığının korunması vazgeçilmez bir önkoꢀuldur. Bireyin kiꢀisel varlığıyla ilgili gerekli bilgi   ve detayları öğrenmesi hayati önem taꢀımakta ve bireyin kiꢀisel geliꢀimine katkıda   bulunmaktadır. (§§ 54 ve 64’te adı geçen Mikulic). Doğum, özellikle de doğum sırasında   içinde bulunulan koꢀullar çocuğun özel hayatının bir parçasıdır (Bkz. Odièvre-Fransa davası,   42326/98 no’lu dava, § 29).   Bu olayda Mikulic davasına benzer ꢀekilde, baꢀvuran, soy bağının aslını hukuki yolları   izleyerek öğrenmeye çalıꢀan evlilik dıꢀı dünyaya gelmiꢀ bir çocuktur. Açılan babalık   davasının amacı, baꢀvuranın Emrah Đpek ile hukuki bağlarının belirlenmesidir. Dolayısıyla,   baꢀvuranın özel hayatıyla, soy bağının kurulması arasında doğrudan iliꢀki vardır.   AĐHM, evlilik dıꢀı dünyaya gelmiꢀ oğlunun baba olduğu varsayılan kiꢀiyle soy bağı   iliꢀkisinin belirlenmesinin, kuꢀkusuz, baꢀvuranın annesinin de kiꢀisel geliꢀimine katkıda   bulunduğu ve aynı ꢀekilde onun da özel hayatını ilgilendirdiği kanaatindedir.   Sonuç olarak, davaya konu olan olaylar AĐHS’nin 8. maddesinin uygulama alanı   kapsamındadır.   B. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN ĐNCELENMESĐ   Hükümet, basının davaya gösterdiği ilginin Emrah Đpek’in tanınmıꢀ bir kiꢀi   olmasından kaynaklandığını ve baꢀvuranların özel hayatlarına saygı gösterilmesine iliꢀkin   haklarının basın özgürlüğüyle uzlaꢀması gerektiğinin altını çizmektedir. Hükümete göre,   baꢀvuranlar isteyerek davayı medyatik hale getirmiꢀler ve hiçbir zaman davanın kapalı   oturumla yapılması için talepte bulunmamıꢀlardır.   Baꢀvuranlar, bu iddiaları reddetmektedirler.   AĐHM, AĐHS’nin 8.maddesinin asıl amacının bireyi kamu gücünün keyfi   müdahalelerine karꢀı uyarmak olsa da, maddenin, Devlete sadece bu uygulamalardan   kaçınmasını ꢀart koꢀmakla yetinmediğini, daha çok negatif özelliği olan bu yükümlülüğe,   özel hayatın etkin ꢀekilde korunmasının ayrılmaz bir parçası olan pozitif yükümlülüklerin de   eklenebileceğinin altını çizmektedir. Bu yükümlülükler, bireyler arasındaki iliꢀkilerin   düzenlenmesinde bile, özel hayata saygı gösterilmesi ilkesine yönelik önlemler alınmasını   içerebilir. (bkz. X ve Y- Hollanda davası, syf. 11, § 23 ve Botta-Đtalya davası, 24 ꢁubat 1998   tarihli karar, Kararların toplamı, 1998-I, syf.422, § 33).   AĐHS’nin 8. maddesi uyarınca, Devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki   sınır kesin bir ꢀekilde ayrılmamaktadır. Bununla birlikte, uygulanabilir prensipler birbirine   benzemektedir. Özellikle, her iki durumda da karꢀılıklı menfaatler arasında denge kurmaya   özen gösterilmelidir. Aynı ꢀekilde, her iki varsayımda da, Devletin bir ölçüde takdir yetkisini   kullanma hakkı vardır. (bkz. Mikulic, § 58, Odièvre, § 40)   Bu olayda, Emrah Đpek’in iddia edilen babalık bağını reddettiği göz önünde   bulundurulunca, ꢀahsın çocukla soy bağının tespit edilmesi amacıyla baꢀvuranlar için tek çare   sivil mahkemeler önünde dava açmaktır.   Đç Hukuk’a göre, taraflar, soy bağının tespit edilmesi için gerekli olan inceleme sağlık   açısından herhangi bir tehlike arz etmediğine göre, sözkonusu incelemenin yapılmasında   zorluk çıkarmamak durumundadırlar. Eğer taraflardan biri mahkemenin öngördüğü   incelemeye rıza göstermezse, sözkonusu test ve analizlerin yapılması için bireye uygulanacak   herhangi bir müeyyide bulunmamaktadır. Yine de, böyle bir durumda, hakim bu davranıꢀtan   bazı sonuçlar çıkarabilir ve söz konusu incelemenin sonuçları olmadan da karar verebilir.   AĐHM, 17 Mayıs 2000 tarihinde, davanın açılmasından yaklaꢀık sekiz yıl sonra,   mahkemenin Emrah Đpek’in babalığı konusunda ikinci defa karar verdiğinin altını   çizmektedir. Davanın ikinci bölümünde, Emrah Đpek DNA testlerinin yapılması için   öngörülen on bir randevuya da gelmemiꢀtir. Adli Tıp Kurumunun raporu ancak yaklaꢀık bir   yıl sonra ve tarafların üç kez hazır bulunmalarından sonra düzenlenebilmiꢀtir. DNA testlerinin   yapılması toplam olarak üç buçuk yıldan fazla zaman gerektirmiꢀtir.   AĐHM, baꢀvuran statüsündeki kiꢀilerin özellikle de çocuk statüsünde olan kiꢀinin   kimliğinin önemli bir parçası hakkındaki gerçeği öğrenebilmesi için vazgeçilmez olan   bilgilerin edinilmesinin hayati önem taꢀıdığı kanaatindedir. Hal böyleyken, üçüncü kiꢀileri   koruma gerekliliğinin onları herhangi bir tıbbi tahlil özellikle de DNA testi yaptırmaya   mecbur etme imkanını dıꢀlayacağını göz önünde bulundurmak gerekir.   Devletin takdir yetkisi göz önünde bulundurulunca, baba olduğu varsayılan kiꢀinin   DNA testlerini yaptırmak zorunda bırakacak müeyyideler öngörmeyen bir sistem, ilke olarak,   8. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerle uyumlu olarak değerlendirilebilir. Bunun için,   babalık DNA testleriyle tespit edilemiyorsa, soy bağını öğrenmeye çalıꢀan kiꢀinin menfaati   korunmalıdır. Nisbilik ilkesi, söz konusu sistemin, baba olduğu iddia edilen kiꢀinin itirazından   bazı sonuçlara varmasını ve babalık davasında ivedilikle karar vermesini ꢀart koꢀmaktadır.   (Bkz. mutadis mutandis, Mikulic, § 64). Halbuki bu olayda söz konusu durum   gerçekleꢀmemiꢀtir. Asliye Hukuk Mahkemesi, Emrah Đpek’i davayı engellemekten alıkoyacak   elveriꢀli idari önlemler alamamıꢀtır. Mahkeme, belirgin verilerin, özellikle de tanıkların ve   Emrah Đpek’in %99,77 oranında baba olduğunu tespit eden ilk muayene raporunun   değerlendirilmesi yoluyla takdir yetkisini kullanarak babalık sorununu çözmeyi   baꢀaramamıꢀtır.   Bundan dolayı, AĐHM, yargılama usulünün, bir an önce çocuğun soy bağı   konusundaki belirsizliği bertaraf etmek isteyen baꢀvuranların haklarıyla baba olduğu   varsayılan kiꢀinin DNA testi yaptırmama hakkı arasında adil bir denge sağlayamadığı   kanısındadır. AĐHM, söz konusu menfaatlerin orantılı ꢀekilde korunmadığı kanaatindedir.   Sonuç itibariyle, ülke mahkemelerinin babalık sorununu ivedilikle çözüme   ulaꢀtıramamıꢀ olmaları baꢀvuranları çocuğun kimliği hususunda uzun süren bir belirsizlik   içinde bırakmıꢀtır. Dolayısıyla, baꢀvuranların özel hayatlarına saygı duyulması ilkesi   uygulanmamıꢀtır.   Bu bağlamda, AĐHS’nin 8. maddesi ihlal edilmiꢀtir.   III. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuranlar, Türkiye’de davanın aꢀrı derecede uzun sürmesinden yakınmak için   baꢀvurulabilecek hiçbir hukuki yol olmadığından ꢀikayet etmektedirler. Baꢀvuranlar,   AĐHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.   Hükümet ise davanın süresine itiraz etmek için baꢀvuru yollarının olduğunu ileri   sürmektedir: ilk önce, konuyla ilgili soruꢀturma talebinde bulunabilecek olan Cumhuriyet   Savcılığı’na veya Adalet Bakanlığı’na hitaben yazılacak bir dilekçeyle mahkeme üyesine   karꢀı açılabilecek bir dava; daha sonra görevlerini yapmadaki ihmalleri yüzünden polis   memurları ve Adli Tıp Kurumu personeline karꢀı açılacak dava. Sonuç itibariyle, Hükümet,   baꢀvuranların kullanmadıkları hukuki yolların mevcut olduğunu ileri sürmektedir.   Baꢀvuranlar bu savları reddetmektedirler. Baꢀvuranlar, görevinin ihmal ettiğine dair   polis hakkındaki ꢀikayetlerinin sonuçsuz kaldığını ileri sürmekte ve bir kamu görevlisine   sorumluluk yüklemenin zorluğunun altını çizmektedirler.   AĐHM, 13. maddenin, bireyin, 6 § 1. maddede getirilen, davanın makul bir süre   içerisinde görülmesi zorunluluğuna uyulmaması gibi ꢀikayetlerini ulusal bir mahkeme önünde   dile getirebileceği etkin bir baꢀvuru yapma hakkını garanti altına aldığını hatırlatmaktadır   (Bkz. Kudla-Polonya davası, 30210/96 no’lu dava, § 156). 13. maddenin getirdiği   yükümlülük, baꢀvuranın AĐHS’ye dayalı olarak yapmıꢀ olduğu baꢀvurunun yapısına göre   değiꢀmektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin öngördüğü baꢀvuru hukukta olduğu kadar   pratikte de «etkili» olmalıdır. (Bkz. Đlhan-Türkiye davası, 22277/93 no’lu dava, § 97).   Bir baꢀvurunun 13. madde uyarınca etkin olması baꢀvuranın lehinde bir sonuç elde   edilmesine bağlı değildir. Aynı ꢀekilde, bu düzenlemenin sözünü ettiği merci hukuki bir   kurum olmak zorunda değildir, ama yetkileri ve temsil ettiği güvenceler kendisi aracılığıyla   yapılan baꢀvurunun etkinliğini değerlendirmek açısından hesaba katılmaktadır. Ayrıca, Đç   Hukuk tarafından bireylere sunulan bütün baꢀvuru yolları, hiçbiri tek baꢀına 13. maddenin   gereklerine tamamen cevap vermeseler de bu gereksinimleri tamamlayabilirler (Bkz. Silver ve   diğerleri-Đngiltere davası, 15 Kasım 1996 tarihli dava, 1996-V, syf. 1869-1870, § 145).   Bu bağlamda, AĐHM, Đç Hukukta ilgili kiꢀinin bir davanın süresinin uzunluğundan   ꢀikayet etmek için kullanabileceği baꢀvuru yollarının AĐHS’nin 13.maddesi uyarınca etkili   olduğuna hükmetmesi için sözkonusu baꢀvuru yollarının iddia edilen ihlalin ortaya çıkması   veya devam etmesini engellemesi veya gerçekleꢀmiꢀ tüm ihlaller için elveriꢀli bir düzeltme   yapması gerektiğini vurgulamaktadır. (bkz. Kudla, § 158). O halde, 13. madde konuyla ilgili   bir seçimlik ꢀart sunmaktadır: bir baꢀvuru yolu ya daha ziyade baꢀvurulan mercilerin   kararlarını ivedilikle açıklamasını sağlayarak ya da ilgili kiꢀiye, tespit edilen gecikmeler   (ibidem, § 159) için elveriꢀli bir tazmin imkanı sağladığı zaman etkin olarak nitelendirilebilir.   AĐHM’e göre, AĐHS’nin 13 ve 35 § 1. maddelerindeki (ibidem, § 152) ince benzerlikler göz   önüne alındığında, aynı durum bu ikinci maddede yer alan etkin baꢀvuru kavramı için de   kaçınılmaz olarak geçerlidir.   Olayda, Hükümet, baꢀvuranların davanın süresine itirazda bulunabilecekleri belirli bir   hukuki yolun varlığını ortaya koymamaktadır.   AĐHM, baꢀvuranların, Hükümet tarafından belirtilen hukuki yollar aracılığıyla   önleyici veya tazmin edici bir tatmin elde edemedikleri kanaatindedir. Bu yollar ilgililerin   kiꢀisel sorumluluğunu devreye sokmayı amaçlamaktadır ve sonuçta bazı disiplin cezaları   uygulanabilir fakat bu hukuki yollar daha hızlı bir ꢀekilde karar alınmasına veya baꢀvuranlara   uygun bir tazminatın sağlanmasını hedeflememektedir. Bu yolların davayı hızlandırdığı   varsayılsa bile, duruꢀmada bir tarafın davadaki diğer geciktirici kiꢀiler aleyhinde harekete   geçmesini salık vermek mantıksız bir davranıꢀ olarak kabul edilmektedir. Bu görev, davanın   hızla seyretmesinden sorumlu olan hakimin görevidir.   Bu durumda, AĐHM, olayda, baꢀvuranların davalarının, AĐHS’nin 6 § 1.maddesinde   belirtildiği ꢀekilde, makul bir süre zarfında çözüme ulaꢀtırılması haklarını kullanabilmelerine   olanak tanıyan bir baꢀvuru yolunun Đç Hukukta bulunmamasından dolayı AĐHS’nin   13.maddesinin ihlal edildiği kanaatindedir.   IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. TAZMĐNAT   Baꢀvuranlar, 50 000 Euro maddi 50 000 Euro da manevi tazminat talep etmektedirler.   Hükümet, bu miktarlara itiraz etmektedir.   AĐHM, tespit edilen ihlallerle uğrandığı öne sürülen maddi zarar arasında bir   nedensellik iliꢀkisi kurmadığından talebi reddetmiꢀtir. Buna karꢀılık, AĐHM, baꢀvuranların,   AĐHS’nin ihlal edildiğine dair yüzeysel bir saptamayla telafi edilemeyecek manevi bir zarara   uğratıldıklarını kabul etmektedir. AĐHM, hakkaniyetle karar vererek, baꢀvuranların ikisine   birlikte 12 000 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiğine hükmetmiꢀtir.   B. MASRAF VE HARCAMALAR   Baꢀvuranlar, Đç Hukuk mahkemelerinde harcadıkları masraf ve harcamalar için 20 000   Euro talep etmektedirler. Bunun dıꢀında, miktar belirtmeden, AĐHM’e baꢀvurmalarının yol   açtığı masraf ve harcamaların da tazminini talep etmektedirler. Baꢀvuranlar, bu taleplerini   ispat edecek belge sunmamaktadırlar.   Hükümet, bu iddiaları reddetmektedir.   AĐHM’nin yerleꢀik içtihadına göre, baꢀvuran, masraf ve harcamalarını ancak   sözkonusu masraf ve harcamaların talep edilen miktarının gerçekliği, gerekliliği ve makul bir   düzeyde olduğu belirlendiği takdirde tazmin edebilir. Olayda, AĐHM, elindeki verileri ve   yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, bütün masraflar için 2 000 Euro’luk bir   miktarı makul bulmuꢀtur ve baꢀvuranların ikisine birlikte bu miktarın ödenmesine   hükmetmiꢀtir.   C. GECĐKME FAĐZĐ   AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz   oranına üç puanlık bir artıꢀın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. AĐHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;   2. Đkiye karꢀı beꢀ oyla, AĐHS’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AĐHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   4. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay   içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere ve miktara yansıtılabilecek   her türlü vergiden muaf tutularak, Savunmacı Hükümet tarafından baꢀvurana manevi   tazminat için 12.000 Euro (on iki bin) ve masraf ve harcamalar için 2.000 Euro (iki   bin) ödenmesine;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;   5. Adil tazmine iliꢀkin diğer taleplerin reddedilmesine;   karar vermiꢀtir.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3   maddesine uygun olarak 30 Mayıs 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiꢀtir.     11

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło