60574/00

WyrokETPCz2006-07-06ECLI:CE:ECHR:2006:0706JUD006057400

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa (DGM) narusza prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu z art. 6 ust. 1 Konwencji? Czy zarzuty tortur podczas zatrzymania były wystarczająco udowodnione, aby uzasadnić naruszenie art. 3 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa (DGM) w sprawie karnej przeciwko cywilowi, oskarżonemu o przestępstwa związane z bezpieczeństwem państwa, budziła uzasadnione wątpliwości co do niezawisłości i bezstronności sądu. Podkreślono, że skarżący mógł mieć uzasadnione obawy, iż sąd ten opierał swoje decyzje na pozaprawnych przesłankach, co doprowadziło do stwierdzenia naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji. W odniesieniu do zarzutów tortur, Trybunał uznał skargę za niedopuszczalną, ponieważ skarżący nie przedstawił żadnych dowodów na poparcie swoich twierdzeń, a raporty medyczne z okresu zatrzymania nie wykazały żadnych obrażeń. Ponadto, skarżący nie zgłosił zarzutów tortur niezwłocznie po zatrzymaniu, co osłabiło wiarygodność jego późniejszych twierdzeń.
Stan faktyczny
Skarżący, Dilaver Keklik, został aresztowany w 1993 roku w związku ze śledztwem dotyczącym PKK i oskarżony o zabójstwa oraz działania przeciwko integralności państwa. Został skazany na dożywocie przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM) w Izmirze, w którego składzie zasiadał sędzia wojskowy. Skarżący twierdził, że był torturowany podczas zatrzymania i że jego proces przed DGM był niesprawiedliwy z powodu braku niezawisłości i bezstronności sądu.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę dotyczącą niezawisłości i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa w Izmirze za dopuszczalną, a pozostałe skargi za niedopuszczalne. 2. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. 3. Zasądził na rzecz skarżącego 1000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków, wraz z odsetkami. 4. Oddalił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   KEKLİK - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 60574/00)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Temmuz 2006   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek   olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (60574/00) başvuru no’lu davanın nedeni bu ülke   vatandaşı Dilaver Keklik’in (başvuran) 6 Ocak 2000 tarihinde Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış   olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İzmir   Barosu avukatlarından T. Aslan tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   Başvuran 1959 doğumlu olup, başvurunun yapıldığı esnada Aydın Cezaevinde tutuklu   bulunmaktaydı.   B.Ç. ve S.A.’nın öldürülmesinden sorumlu tutulan başvuran 17 Kasım 1993 tarihinde PKK’ya   yönelik sürdürülen soruşturma kapsamında diğer otuz üç kişi ile birlikte yakalanarak gözaltına   alınmıştır. Polis değişik yerlerde birçok silah ve mühimmat ele geçirmiştir.   Başvuran aynı gün İzmir Adli Tıp Kurumu’nda sağlık taramasından geçmiş, yapılan muayene   sonucu başvuranda hiçbir darp izine rastlanılmamıştır.   Kasım 1993 tarihinde alınan ifadesinde başvuran PKK militanları B.Ç. ve S.A. ile   bağlantısı olduğunu itiraf etmiştir.   Kasım 1993 tarihinde avukatı ile görüşen başvuran sağlık durumunun iyi olduğunu   belirtmiştir.   Kasım 1993’te İzmir Adli Tıp Kurumu servislerinde yeniden muayene edilen başvuranda   herhangi bir lezyon bulunmadığı rapor edilmiştir.   Aynı gün İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) yetkili hakimi karşısına çıkarılan   başvuran B.Ça.’yı tanıdığını fakat PKK militanı olmadığını, polise 20 Kasım 1993 tarihinde   vermiş olduğu ifadenin «baskı altında» alındığını ileri sürmüştür.   DGM Cumhuriyet Savcısı, 30 Aralık 1993 tarihinde aralarında başvuranın ve B.Ça’nın da yer   aldığı otuz kişiyi Devletin bölünmez bütünlüğüne karşı eylemler düzenlemek ve B.Ç.’nin ve   S.A.’nın öldürülmesi olayına karışmakla itham etmiş ve TCK’nın 125. maddesinde yer alan   suçlar kapsamında cezalandırılmalarını istemiştir.   DGM 18 Aralık 1995 tarihli bir kararla, aleyhinde yapılan ithamlardan başvuranı suçlu   bulmuş ve TCK’nın 125. maddesinin uygulanmasına istinaden adı geçeni müebbet hapis   cezasına çarptırmış, ayrıca başvuranın ehliyetinin süresiz geri alınmasını kararlaştırmıştır.   Başvuran 15 Nisan 1996’da temyiz başvurusunda bulunmuştur.   Yargıtay 19 Ocak 1998 tarihinde, ehliyetin geri alınması haricinde, temyizine gidilen kararı   onamış, gerekçede yasanın böylesi bir yaptırımın nihai surette uygulanmasını öngörmediğini   belirtmiştir.   Başvuran 4 Eylül 1998 tarihinde yeniden temyize gitmiştir.   Yargıtay 7 Haziran 1999 tarihinde sözü edilen kararı onamıştır.   Türk Hukuk sisteminde Yargıtay kararları ilgililere tebliğ edilmediğinden, başvuran bu   karardan 18 Ağustos 1999 tarihli müddetname ile haberdar olmuştur.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 3. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran gözaltında bulunduğu sırada işkenceye maruz kaldığından şikayetçi olmakta ve   AİHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.   Hükümet başvurunun geç yapıldığı ön itirazında bulunmaktadır. Başvuranın ceza başvuru   yolunun kötü muamele şikayeti için etkisiz olduğunu varsaydığında, gözaltı süresi takip eden   altı ay içinde veya ilk kez işkence gördüğünü öne sürdüğü 1995 tarihli dilekçesini müteakip,   AİHM’ye başvurması gerekirdi.   Hükümet, gözaltı süresinin başından sonuna kadar hiçbir lezyon emaresinin bulunmadığını   ortaya koyan sağlık raporları ışığında bu şikayetin reddedilmesi talebinde bulunmaktadır.   AİHM’nin bu yöndeki konumunu yinelemek önemlidir: gözaltında maruz kalınan   muameleden şikayetçi olmak için, ceza yolu uygun bir başvuruyu oluşturur ve AİHS’nin 35 §   1. maddesi uyarınca yeterlidir (Bkz. örneğin, Erdoğan-Türkiye kararı, no: 28492/95, 21 Eylül   1999, Gelgeç ve Özdemir-Türkiye kararı, no: 27700/95, 27 Nisan 2000, Kaplan-Türkiye   kararı, no: 24932/94, 19 Eylül 2000).   AİHM, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği veya AİHS’nin 35 § 1. madde gereğince   altı ay kuralına riayet edilip edilmediği sorusu öncesinde şikayeti incelemeye almak   durumunda olmadığını vurgulamakta, izleyen gerekçeleri müteakip her halükarda şikayetin bu   kısmının kabul edilemez olduğuna itibar etmektedir.   Başvuran bu noktada özellikle dayağa, elektrik şokuna maruz kaldığından şikayetçi   olmaktadır.   AİHM, başvuranın iddialarını teyit edecek hiçbir kanıt unsurunu ve/veya delil başlangıcını   sunmadığını hatırlatmaktadır. Gözaltı sırasında kötü muameleye uğrayan bir kimsenin kanıt   elde etmesinin güç olabileceği, ayrıca ilgili dönemde dile getirilen şikayetler karşısında   yetkililerin etkili bir tutum sergilemedikleri takdirde, başvuran taraf için delillerin   sunulmasının zorluğu kabul edilmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Caloc-Fransa kararı,   no:33951/96, 20 Temmuz 2000, İlhan-Türkiye kararı, no: 22277/93).   Dava dosyasından, gözaltı sonunda başvuranın Adli tıp doktoru tarafından muayene edildiği,   bunun sonucunda hiçbir lezyon izine rastlanılmadığı, başvuranın mağduru olduğu izlerin–   bunun altını çizmek gerekir– ciddi olduğu ve bunların silinebilmesi için olayların üzerinden   uzun bir zaman geçmesinin gerektiği anlaşılmaktadır.   Ayrıca, başvuran 23 Kasım 1993 tarihinde avukatı ile görüşmüş, kendisinde aykırı hiçbir   durum tespit edilmiş gibi görünmemiştir.   AİHM, gözaltı süresi boyunca başvuranın «hiçlik, güçsüzlük ve Devletin yetkilileri karşısında   kaygı» gibi hisler duyacağı bir konumda olabileceğini dikkate almakta (Bkz. İlhan kararı ve   Aksoy-Türkiye kararı, 18 Aralık 1996) fakat a priori hepsinden evvel bu durumun gözaltı   sonrasında da, yani 29 Kasım 1993 tarihinden itibaren, halen sürdüğüne makul açıklamalar   getirilmemesini kabullenememektedir.   Zira AİHM, Cumhuriyet Savcısı ve yetkili hakim karşısında dinlenen başvuranın kötü   muamele şikayetinde bulunmaksızın ve iki yıl gecikmeli olarak Devlet Güvenlik Mahkemesi   önünde ve daha sonra AİHM karşısında atıfta bulunduğu kötü muamele izlerine değinmeden   polise verdiği ifadeyi baskı altında imzaladığını belirterek bu beyanları inkar etmekle   yetindiği saptamasında bulunmaktadır.   Bu koşullar çerçevesinde, başvuran derinlemesine yürütülen soruşturmaların kendisi veya   yasal temsilcisi tarafından dile getirilen şikayetler konusunda sağlam bir dayanak olmaksızın   sürdürüldüğünü varsayamaz (Bkz. örneğin, Ş.T.-Türkiye kararı, no: 28310/95, 9 Kasım 1999).   Sonuç olarak, adli makamlar, başvuranın iddiaları «savunulabilir» olduğu ölçüde bu   zorunluluğu yerine getirirler. Mevcut durumda gözaltından sonraki koşullar ve gözaltı   süresinin sonunda düzenlenen sağlık raporu dikkate alındığında böyle bir durum sözkonusu   değildir. Adli makamların bu hususta etkili bir soruşturma yapmadıkları düşünülemez (Bkz.   diğerleri arasında, Salman-Fransa kararı, no: 21986, sözü edilen İlhan kararı ve Çakıcı-   Türkiye kararı no: 23657/94, ve Aksoy kararı).   AİHM, güvenlik güçlerinin başvurana uyguladığı muameleden adı geçenin şikayetçi olduğu   ve ulusal hukuk mercilerinin bu yönde hareket etmesi gerektiği yönünde hiçbir unsurun yer   almadığına itibar etmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Yılmaz-Türkiye kararı, no: 50743/99,   Mayıs 2000, Fidan-Türkiye kararı, no: 24209/94, 29 Şubat 2000, Uykur-Türkiye kararı,   no: 24599/95, 9 Kasım 1999, ve sözü edilen Ş.T. kararı, mutatis mutandis, Klas-Almanya   kararı, 22 Eylül 1993).   AİHM sonuç olarak, başvuranın Türk hukukunda kendisine açık bulunan ceza başvuru yolunu   tükettiği ve altı ay kuralına riayet ettiği farz edilse bile, başvurunun bu kısmının AİHS’nin 35   § 3. maddesi uyarınca dayanaktan yoksun olduğu görüşündedir.   II. AİHS’NİN 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesinde askeri bir hakimin yer alması   nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmaması, suçluluğunun ispat edilmesi için   itirafa zorlanması ve bu yolla delillerin elde edilmesi gibi nedenlerle AİHS’nin 6 § 1.   maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.   A. Kabuledilebilirlik hakkında   Hükümet, Yargıtay’ın mahkumiyet kararını 7 Haziran 1999 tarihinde onaması ışığında bu   şikayetin geç yapıldığını savunmaktadır.   Başvuran bu kararın kendisine tebliğ edilmediğini ileri sürmektedir.   Yargıtay kararının ilgiliye tebliğ edildiğini kanıtlayan belgenin yokluğunda AİHM, yetkili   savcının imzasıyla müddetnemenin adı geçene tebliğ edildiği 18 Ağustos 1999 tarihinin   hareket noktası olarak alınması gerektiğini belirtmektedir. Netice itibariyle, 6 Ocak 2000   tarihinde yapılan başvuru altı ay kuralına uygundur. AİHM bu durumda Hükümetin itirazını   reddetmektedir.   Hal böyle iken, 3. maddeye ilişkin yapılan tespit ışığında AİHM, suçluluğun ispatı   yöntemlerine dair sürecin adilliği hakkında yapılan şikayetin dayanaktan yoksun olarak   reddedilmesi gerektiği, zira böylesi bir sorunun -ifadenin yanı sıra- kanıt yoluyla itiraz ile 3.   maddenin ihlalinin oluştuğu hallerde meydana geldiğini ifade etmektedir (Bkz. Ahmet Koç-   Türkiye kararı, no: 32580/96, 23 Eylül 2003, ve İçöz-Türkiye kararı, no: 54919/00, 9 Ocak   2003).   Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmadığı şikayeti ile ilgili AİHM, bu   şikayetin AİHS’nin 35 § 3. maddesi gereğince dayanaktan yoksun olmadığı tespitini   yapmaktadır. Başvurunun kabuledilemezliği hakkında hiçbir gerekçe yer almamaktadır. O   halde kabuledilmelidir.   B. Esas hakkında   Hükümet, 22 Haziran 1999 tarihli Kanun ile askeri hakimlerin Devlet Güvenlik Mahkemesi   bünyesindeki görevlerinin sona erdirildiğini dile getirmektedir.   AİHM, buna daha önce de benzer sorunların dile getirildiğini ve AİHS’nin 6 § 1. maddesinin   ihlali ile sonuçlandığını hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında, Özel-Türkiye kararı, no:   42739/98, §§ 33-34, 7 Kasım 2002).   AİHM, mahkemeye sunulan delillerin incelenmesinden mevcut davada Hükümetin davanın   seyrini farklı şekilde sonuçlandıracak hiçbir tespiti ve delili sunmadığını kaydetmekte, bunun   yanı sıra başvuranın aralarında askeri bir hakimin de yer aldığı Devlet Güvenlik Mahkemesi   önünde TCK’ya dayalı olarak yargılanma konusunda endişe duymasının anlaşılabilir olduğu   tespitinde bulunmaktadır. Başvuran, hakkında açılan davada bu iki yargı makamının kararını   yabancı gerekçelere dayandırdığı yönünde bir şüphe duyabilir. Bu nedenle başvuranın bu   yargı makamının tarafsız ve bağımsız olmadığı yönündeki şüphelerinin dikkate alınması   gerekmektedir. (sözü edilen Incal kararı s. 1573, § 72 in fine ).   AİHM, başvuranı yargılayıp mahkum eden İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin 6 § 1.   maddesi uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varmıştır.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran 40.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir. Maddi zarar olarak hiçbir rakam   telaffuz etmemiştir.   Hükümet AİHM’den bu talebi reddetmesini istemiştir   Bu ifade 28 Eylül 2006 tarihinde değiştirilmiştir.   Mevcut durumda olduğu gibi, Sözleşme tarafından öngörülen bağımsızlık ve tarafsızlık   koşullarını yerine getirmeyen bir mahkeme tarafından mahkumiyet kararı alındığında,   ilgilinin talebi doğrultusunda yeni bir sürecin ya da yargılamanın başlatılması ilke olarak   tespit edilen ihlalin giderilmesi bakımından uygun bir yöntemi oluşturur (Bkz. Öcalan-   Türkiye Büyük Daire kararı, no: 46221/99, AİHM 2005-...).   B. Masraf ve harcamalar   Başvuran AİHM nezdinde yapmış olduğu harcamalar için 3.000 Euro talep etmiş, kanıtlayıcı   belge sunmamıştır.   AİHM, sunulan deliller ve mahkemenin yerleşik içtihatlarından doğan kıstaslar doğrultusunda   başvurana hakkaniyete uygun olarak 1.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3   puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkında yapılan   şikayetin kabuledilebilir, bunun dışında kalan şikayetlerin kabuledilemez olduğuna;   2. AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. a) AİHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf   tutulmak üzere, Savunmacı Hükümetin başvurana yargı giderleri için 1.000 (bin) Euro   ödemesine;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez   Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin   uygulanmasına;   4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3.   maddelerine uygun olarak 6 Temmuz 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.   6

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło