60999/00
WyrokETPCz2008-07-08ECLI:CE:ECHR:2008:0708JUD006099900
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie cywila przez sąd wojskowy złożony wyłącznie z oficerów wojskowych narusza prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu z art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że jurysdykcja sądów wojskowych nad cywilami jest zgodna z art. 6 ust. 1 Konwencji jedynie w bardzo wyjątkowych okolicznościach, wymagających przekonujących powodów udowodnionych w każdej konkretnej sprawie. W niniejszej sprawie, skarżący, będący cywilem oskarżonym o przestępstwo związane z ujawnieniem informacji szkodliwych dla wojska, był sądzony przez sąd wojskowy złożony wyłącznie z oficerów wojskowych. Trybunał stwierdził, że w takich okolicznościach skarżący mógł zasadnie obawiać się stronniczości sądu, co naruszyło jego prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu.Stan faktyczny
Skarżący, Kadir Satık, cywil, został zatrzymany w lutym 1998 r. pod zarzutem szpiegostwa na rzecz Grecji po tym, jak tureckie służby wywiadowcze (MİT) nagrały jego rozmowy telefoniczne z greckim attaché. Podczas zatrzymania skarżący twierdził, że był źle traktowany, co potwierdził raport medyczny z więzienia, wskazujący na siniaki na jego ramionach. Został oskarżony o zdradę obrony narodowej i skazany przez Wojskowy Sąd Sztabu Generalnego na 12 lat i 6 miesięcy więzienia. Skarżący odwołał się, twierdząc, że jego proces był niesprawiedliwy, a dowody (nagrania telefoniczne) zostały uzyskane nielegalnie.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził, że skargi dotyczące złego traktowania w areszcie i skazania przez sąd niebędący niezawisłym i bezstronnym są dopuszczalne, a pozostała część skargi jest niedopuszczalna. Trybunał jednogłośnie stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji. Trybunał większością 6 głosów do 1 stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w wyniku osądzenia i skazania skarżącego przez Wojskowy Sąd Sztabu Generalnego. Trybunał większością 6 głosów do 1 zasądził na rzecz skarżącego 1000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 3000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, powiększone o odsetki. Trybunał jednogłośnie oddalił pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ESKİ ÜÇÜNCÜ DAİRE
SATIK – TÜRKİYE DAVASI (no. 2)
(Başvuru no: 60999/00)
KARAR
STRAZBURG Temmuz 2008
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 60999/00 no’lu davanın nedeni, T.C.
vatandaşı Kadir Satık’ın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, 14 Temmuz 2000
tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde, İstanbul Barosu
avukatlarından A. Topuz tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1966 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir.
Belirsiz bir tarihte, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Yunanistan İzmir Konsolosluğunda
çalışan ve Yunanistan İstihbarat Teşkilatı’nın (EIP) üyesi olduğu düşünülen S.K. adlı bir
Yunan ataşenin telefon görüşmelerini kaydetmeye başlamıştır. Makamlar, başvuran ile S.K.
arasında şüpheli telefon görüşmeleri yapıldığını fark etmiş ve başvuranla ilgili soruşturma
başlatmıştır. Şubat 1998’de, bir askeri savcı ile MİT görevlileri başvuranın İstanbul’daki dükkanını
aramıştır. Hazırlık soruşturması raporuna göre, işyerinde birçok askeri üs fotoğrafı, iki harita
(birisi “çok gizli” olarak işaretlenmiş) ile telefon ve kredi kartları bulunmuştur. MİT
görevlileri, başvuranın işyerinde arama yaparken V.A.Ö. de orada bulunmaktadır. V.A.Ö.,
MİT görevlilerine askeri üs fotoğraflarının kendisine değil başvurana ait olduğunu
söylemiştir. Başvuran, Yunanistan İstihbarat Teşkilatı üyelerine resmi ve gizli bilgi verdiği
şüphesiyle gözaltına alınmıştır. Başvuran, N.A. adlı doktor tarafından muayene edilmiş ve
sağlığının iyi olduğu belirtilmiştir. Bu gözaltı sürecinde, başvuranın MİT görevlileri
tarafından kötü muameleye tabi tutulduğu iddia edilmiştir. Şubat 1998’de, başvuran, 3. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi önüne
çıkartılmıştır. Başvuran, mahkemede, Yunanistan İstanbul Konsolosluğu’nda çalışan bir
kişiyle tanıştığını ve bu kişiye kitap ve gümüş aksesuarlar sattığını ifade etmiştir. Sattığı
eşyalar için bu kişiden para almıştır. Başvuran, ayrıca, bu kişinin kendisinden Türkiye’yle
ilgili askeri bilgi vermesini istediğini ileri sürmüştür. Başvuran, bu kişiye gizli bilgi verdiği
iddiasını reddetmiş ve işyerinde bulunan harita ve fotoğrafların kendisine ait olmadığını ileri
sürmüştür.
Aynı gün, mahkeme başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuran, N.A.
tarafından tekrar muayene edilmiş ve N.A. başvuranın vücudunda kötü muameleye dair
herhangi bir iz olmadığını yinelemiştir. Başvuran, Davutpaşa Askeri Cezaevi’ne
gönderilmiştir. Başvuran, tutuklama kararını temyiz etmiştir.
Başvuran, önceki tıbbi raporlara yaptığı itirazın ardından 23 Şubat 1998’de, cezaevinde
üçüncü kez muayene olmuştur. Cezaevi doktorunun raporuna göre, başvuranın kollarında
muhtemelen üç ya da dört günlük ekimozlar tespit edilmiştir.
Başvuran, 5 Mart 1998’de, tutuklama kararına karşı yeniden itirazda bulunmuştur. Aynı
gün, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi bu temyizi reddetmiştir. Mart 1998’de, Genel Kurmay Askeri Savcısı, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi’ne,
Askeri Ceza Kanunu’nun 56. maddesinin 1(D) paragrafı ile Ceza Kanunu’nun 133/1, 31, 33
ve 36. maddeleri uyarınca, casusluk yaparak milli müdafaaya hıyanet suçundan başvuran
aleyhinde bir ithamname vermiştir.
Başvuran, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi önünde, gözaltındayken MİT görevlileri
tarafından bir ifade yazısı imzalamaya zorlandığını ileri sürmüştür. Başvuran, işyerini
V.A.Ö.’ye sattığını, fotoğraflarla haritaların kendisine ait olmadığını iddia etmiştir. Başvuran,
V.A.Ö.’nün mahkeme tarafından dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, dükkanında
yapılan aramanın kanuna aykırı olduğunu ve aramayı yapan görevlilerin aleyhindeki
suçlamalarla ilgili olarak kendisine bilgi vermediğini ifade etmiştir. Başvuran, L.K. adında bir
Yunan memura kitap ve gümüş aksesuarlar sattığını ve bu kişinin kendisinden gizli bilgiler
vermesini talep ettiğini yinelemiştir. Başvuran, ayrıca, bu işi gerçekleştirmek için L.K. ve
“Yorgo” olarak bildiği S.K. adında bir başka Yunan memurla iletişim kurduğunu, ancak
verdiği bilginin doğru olmadığını belirtmiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın ifadelerinin
MİT görevlileri tarafından işkence yapılarak alındığını vurgulamıştır. Başvuranın avukatı, bu
bağlamda, Davutpaşa askeri cezaevi doktoru tarafından 23 Şubat 1998 tarihinde hazırlanan
tıbbi rapora göndermede bulunmuştur. Raporda, başvuranın kollarında üç dört günlük
ekimozlar bulunduğu belirtilmiştir. Avukat, ayrıca, başvuranın umumi telefondan yaptığı
görüşmelerin dinlenmesine yönelik herhangi bir karar bulunmaması nedeniyle, başvuran
aleyhindeki tek kanıt olan telefon görüşmelerinin MİT görevlileri tarafından kanunsuz bir
şekilde ele geçirildiğini iddia etmiştir. Başvuranın avukatına göre, yeterli delil olmaması
nedeniyle başvuran masumdur.
Genel Kurmay Askeri Mahkemesi, yargılama sırasında V.A.Ö.’nün ifade vermesi için
celp çıkarmıştır. Ancak, sözkonusu şahıs bulunamamıştır.
Belirsiz bir tarihte, bir parmak izi uzmanı, başvuranın dükkanındaki bazı fotoğraf ve
haritalar üzerinde inceleme yapmış ve bulunan parmak izlerinden hiçbirinin başvurana ait
olmadığını belirtmiştir. Haziran 1999’da, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi başvuranın suçlu olduğuna karar
vermiştir. Mahkeme, başvuranın verdiği bilginin gizli olarak algılanamayacağı sonucuna
varmıştır. Ancak, başvuran Yunan memurlarla iş ilişkilerini sürdürebilmek için gizli olmayan
veya hayal ürünü bilgi vermiş olsa da, bilgi verme teklifini kabul ederek milli müdafaaya
hıyanet suçunu işlemiştir. Mahkeme, başvuranı Askeri Ceza Kanunu’nun 56. maddesinin 1(D)
paragrafı ile Ceza Kanunu’nun 133/1, 31, 33 ve 36. maddelerince öngörülen asgari ceza
miktarı olan on iki yıl altı aylık hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, başvuranın
savunmasını reddederken, başvuranın ifadesinin MİT görevlilerinin işkencesi altında alındığı
ve telefon görüşmelerinin MİT görevlileri tarafından yasaya aykırı bir şekilde dinlendiği
iddialarına doğrudan yer vermemiştir. Ağustos 1999’da, başvuran temyize gitmiştir. Başvuran, Yunanistan İstihbarat
Teşkilatı’na yanlış bilgi verdiği ve hiçbir zaman ülkesine ihanet etme niyetinde olmadığı için
masum olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, AİHS’nin 6. maddesini öne sürerek, ilk
derece mahkemesinin kanundışı yollardan elde edilen kanıtlara dayanarak kendisini mahkum
ettiğini iddia etmiştir. Başvuran, mahkemenin V.A.Ö.’yü tanık olarak dinlemediğini ileri
sürmüştür. Başvuran, 23 Şubat 1998 tarihli kollarında ekimozlar bulunduğunu belirten tıbbi
rapora gönderme yaparak, güvenlik güçlerinin başvuranın mahkum edilmesini sağlamak için
alışılmış yöntemlere başvurduklarını kaydetmiştir. Kasım 1999’da, Askeri Yargıtay, 15 Haziran 1999 tarihli kararı onamıştır. Askeri
Yargıtay, ilk derece mahkemesinin muhakemesini uygun bulmuş ve fotoğraflarla haritaların
başvurana ait olmadığını ilk derece mahkemesinin zaten kabul ettiğini ve V.A.Ö. duruşmaya
katılmadığı için hazırlık soruşturması sırasında bu kişinin ifadelerini dikkate almadığını
kaydetmiştir. Buna göre, başvuranın mahkumiyetiyle sonuçlanan soruşturmada herhangi bir
eksiklik veya kanunsuzluk bulunmamaktadır. Bu nedenle, mahkeme, başvuranın temyizini
reddetmiştir. Ocak 2000’de, Askeri Yargıtay’ın kararı başvurana tebliğ edilmiştir.
HUKUK
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, gözaltındayken kötü muameleye maruz bırakıldığı konusunda şikayetçi olmuş
ve bu şikayetini AİHS’nin 3. maddesine dayandırmıştır.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, Ahmet Sadık / Yunanistan (15 Kasım 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar
Raporları 1996-V) ile Cardot / Fransa (19 Mart 1991 tarihli karar, A Serisi no. 200)
davalarında AİHM’nin vermiş olduğu kararlara dayanarak, başvuranın kötü muameleye
ilişkin şikayetlerini ulusal makamlar önünde dile getirmediğini, bu nedenle de iç hukuk
yollarından yararlanmadığını iddia etmiştir.
Başvuran, kötü muameleye ilişkin şikayetini aleyhinde yürütülen cezai kovuşturma
sırasında yerel makamlar önünde dile getirdiğini, ancak iddialarını soruşturmak için harekete
geçilmediğini ileri sürmüştür.
AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının,
iddia edilen ihlallerin düzeltilmesi için başvuranları öncelikle iç hukuk sisteminde mevcut ve
yeterli olan hukuk yollarını kullanmaya zorladığını hatırlatmaktadır. Hukuk yollarının varlığı
teoride olduğu kadar pratikte de mutlak olmalıdır; olmadığı takdirde gerekli erişilebilirlik ve
etkinlikten yoksun olurlar. Ancak, AİHS’nin 35/1 maddesi yetersiz ve etkisiz hukuk yollarına
başvurmayı gerekli kılmamaktadır (bkz, Aksoy / Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Hüküm
ve Karar Raporları 1996-VI).
AİHM, Hükümet’in iddiasının aksine, MİT görevlileri tarafından kanıt olarak alınan
ifadelerinin kabuledilebilirliğine itiraz ederken, başvuranın şikayetinin esasını yerel makamlar
önünde dile getirdiğinin düşünülebileceğini kaydetmektedir. Başvuranın avukatı ayrıca
başvuranın ifadesinin işkence altında alındığını iddia etmiş, Genelkurmay Askeri
Mahkemesi’nin dikkatini cezaevi doktorunun hazırladığı ve başvuranın kolunda bere
gözlemlendiğini kaydeden tıbbi rapora çekmiştir (ibid.). Öte yandan, mahkemenin başvuranın
şikayetlerini kayda almasına karşın, yetkili makamlar başvuranın gözaltında işkenceye
uğradığı iddiasını araştırmak için hiçbir şey yapmamışlardır.
AİHM’ye göre, özellikle dava dosyasında başvuranın kollarında bereler olduğuna işaret
eden tıbbi kanıt bulunduğundan, bu iddialar yetkili makamları harekete geçmeleri için
uyarmakta yeterli olmalıydı. Koşullar göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, başvuranın,
iddiasının araştırılması amacıyla yetkili makamların dikkatini şikayetine çekebilmek için
kendisinden beklenebilecek her şeyi yaptığı biçiminde değerlendirilebileceği kanısındadır.
Yukarıdaki gerekçeler ışığında, AİHM, Hükümet’in, şikayetin 3. madde çerçevesinde
kabuledilebilirliğine ilişkin itirazını reddeder. AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası
çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir
gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.
B. Esas
Hükümet, başvuranın vücudunda gözlemlenen berelerin, cezaevi doktorunun berelerin üç-
dört gün önce meydana gelmiş olabileceğini ifade etmesi nedeniyle, gözaltında tutulduğu
sırada meydana geldiğinin yeterli bir kesinlikle tespit edilemediğini iddia etmiştir. Bu nedenle
başvuranın gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye uğradığını kabul etmemiştir.
AİHM, bir kimsenin sağlıklı olarak gözaltına alınıp serbest bırakıldığında yaralı olduğu
durumlarda, bu yaraların oluşmasına ilişkin makul bir açıklama ve mağdurun iddialarına,
özellikle de bu iddialar tıbbi raporlarla desteklenmişse, gölge düşürecek kanıt sağlamanın
Devlet’e düşmekte olduğunu, Devlet’in bu yükümlülüğü yerine getirmemesinin AİHS’nin 3.
maddesi çerçevesinde açıkça sorun doğuracağını yineler (bkz. Selmouni – Fransa [BD],
25803/94; Aksoy – Türkiye; Tomasi – Fransa ve Ribitsch - Avusturya).
Kanıt değerlendirmede, AİHM, normalde “şüpheye yer bırakmayacak” kanıt ilkesini
uygular (bkz. Avşar – Türkiye, 25657/94). Öte yandan, böyle bir kanıt, yeterince sağlam, açık
ve tutarlı müdahalelerin ya da benzer biçimde aksi ispat edilemez maddi ipuçlarının bir arada
var olmasının sonucu olabilir (bkz. İrlanda - İngiltere). İhtilaf konusu olayların bütün olarak,
ya da kısmen, yetkili makamların münhasır bilgisi dahilinde olduğu durumlarda, gözaltında
denetimlerinde bulunan kimselerle ilgili davalarda olduğu üzere, tutulu bulundurma sırasında
oluşmuş yaralanmalarla ilgili ciddi maddi ipuçları baş gösterecektir. Esasında, ispat külfeti,
tatmin edici ve ikna edici açıklama sağlanması için yetkili makamlara istinat etmektedir (bkz.
Salman – Türkiye [BD], 21986/93).
Mevcut davada, AİHM, başvuranın, gözaltından tutulmadan önce ve gözaltında
tutulmasını takiben üç tıbbi muayeneden geçtiğini gözlemler. İlk iki tıbbi muayeneyi
gerçekleştiren Dr. N.A. raporlarında, başvuranın sağlıklı olduğunu ve vücudunda kötü
muamele emaresi bulunmadığını kaydetmiştir. Ancak, başvuranın doktorun tespitlerine olan
itirazının ardından cezaevi doktoru tarafından üçüncü bir muayene gerçekleştirilmiş, doktor,
başvuranın kolunda üç-dört günlük olması muhtemel yaralar tespit etmiştir. Başvurana göre,
üçüncü tıbbi rapor, gözaltında tutulurken işkence gördüğü iddiasını doğrulamıştır. Öte yandan
Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nde görülen davada, başvuranın,
polis memurlarına verdiği ifadenin kabul edilebilirliği konusunda itiraz etmekle yetindiğini
gözlemler. İfadesinin işkence altında alındığı iddiası bir yana, hiçbir aşamada, maruz kaldığını
iddia ettiği kötü muamele biçimine işaret etmemiştir. Ayrıca, başvuran AİHM’ye verdiği
başvuru formunda, gözaltında tutulduğu sırada kendisine kötü muamele uygulandığı
iddiasının ayrıntılarını belirli bir biçimde anlatmamıştır. Özellikle, kolundaki berelere neden
olan kötü muamele biçimini açıklamamıştır. Durum böyle iken, AİHM, başvuranın iddia
edildiği gibi kötü muameleye uğradığı biçiminde savunulabilir bir iddianın temelini
sunmadığı görüşündedir.
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği anlaşılmıştır.
II. AİHS’NİN 6/1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran askeri mahkeme tarafından yargılandığından, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme
tarafından adil biçimde yargılanmadığından şikayet etmiştir. Kanuna aykırı olarak elde edilen
telefon görüşmelerinin kayıtlarına dayanarak mahkum edildiğini ileri sürmüştür. Ayrıca
mahkemenin açık duruşma görmediğini ve savunması için önem taşıyan bir tanığın
duruşmaya katılmasını güvence altına almadığını iddia etmiştir. Bu bağlamda, AİHS’nin 6/1
maddesine dayanmıştır.
A. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmadığı
iddiası
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvuranın, şikayetini yerel makamlara sunmadığı için iç hukuk yollarını
tüketmediğini iddia etmiştir.
Başvuran, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin bağımsızlığına ilişkin
şikayetini yerel makamlara götürmüş olsa bile, sonuca ulaşma olasılığı bulunmayacağını ileri
sürmüştür.
AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemelerinin kurulma ve yapısının yasada
açıkça tanımlandığını gözlemler. Başvuran bu yasanın kendi davasında yanlış uygulandığını
hiç savunmamıştır. Buna göre, başvuranın, heyetteki hakimlerin ordu mensubu oldukları
gerekçesiyle mahkemenin yapısına edeceği her türlü itiraz reddedilmeye mahkum olacaktır.
Dolayısıyla, ulusal makamlara yapılan böylesi bir talep şikayet konusu durumu çözüme
ulaştırmayacaktır. Bu nedenle bu itirazın reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. AİHM ayrıca
bu şikayetin AİHS’nin 35/3 maddesi çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığı kanısına
varmıştır. Başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmamaktadır.
2. Esas
Başvuran, kendisini yargılayan Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi’nin, kendilerini
atayan Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı’nın emir ve talimatlarına bağlı iki
askeri hakim ve bir muvazzaf subaydan oluşan bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak
addedilemeyeceğini iddia etmiştir. Bu bağlamda, sivil olarak askeri bir mahkemede
yargılanmaması gerektiğini belirtmiştir.
Hükümet, sivillerin yalnız istisnai durumlarda askeri mahkemelerde yargılandıklarını
belirtmiştir. Bu noktada, başvuranın ulusal güvenliği ilgilendiren bir suçla suçlandığından
askeri mahkeme tarafından yargılandığını ortaya koymuştur. Hükümet ayrıca iç hukukun
askeri mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığını güvence altına alan gerekli teminatları
sağladığını öne sürmüştür. Son olarak, 4963 Sayılı Kanun’un kabul edilmesiyle, Türk
yasalarının AİHS’yle uyumlu hale gelmesi için değiştiğine işaret etmiştir.
AİHM, benzer bir mağduriyeti incelediğini, Ergin – Türkiye (no. 6) kararında (no.
47533/99) AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini kaydetmiştir. Bu kararda, AİHM, yalnız
askeri memurlardan oluşan bir mahkemede, askerlik görevi aleyhinde propaganda yapmakla
ilgili bir suçtan yargılanan bir sivil olan başvuranın, yargılamada taraflardan biriyle bağlantısı
olduğu biçiminde düşünülebilecek ordu mensubu hakimlerin huzuruna çıkmaktan endişe
etmesinin anlaşılabilir olduğu kararına varmıştır. Bu nedenle, başvuran, haklı olarak,
Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi’nin yanlı olabileceğinden ileri gelen kaygılarla
gereğinden fazla etkilenebileceğinden endişe edebilir. Sonuç olarak, başvuranın mahkemenin
bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin şüphelerinin haklı olduğu söylenebilir (ibid).
AİHM, AİHS’nin, askeri mahkemelerin sivillerin karıştığı davalarda yargılama yetkisini
tamamen dışlamamış olduğunu kabul etmesine karşın, yalnız çok istisnai durumlarda böyle
mahkemelerde sivillere karşı iddianame belirlenmesinin 6. maddeyle uyumlu olarak
değerlendirilebileceğini belirtir. Bu bağlamda, askeri cezai yargılama yetkisi, böyle bir
durumu haklı çıkaran zorlayıcı nedenler olmadığı sürece sivilleri kapsamamalıdır. Böyle
nedenlerin varlığı, her bir ayrı davada kanıtlanmalıdır. Ulusal yasalar için belirli sınıftaki
suçları askeri mahkemelere in abstracto tahsis etmek yeterli değildir (bkz. Ergin (no. 6)).
Ayrıca AİHM uluslararası yargı organlarının son yıllardaki karar ve uygulamalarını
incelemiş, askeri mahkemelerin siviller üzerindeki yetkisiyle ilgili uluslararası bir görüş
birliği meydana geldiğini görmüştür (bkz. Ergin (no. 6)).
Avrupa’daki duruma ilişkin olarak, sivillerin barış zamanı askeri mahkemelerde
yargılanmaması gerektiği konusunda Avrupa Konseyi’ne üye devletler arasında baskın bir
görüş olduğu anlaşılmıştır. Askeri mahkemelerin sivilleri yargılama yetkisini düzenleyen
yasada bazı farklılıklar olmasına karşın, hukuk sistemlerinin büyük çoğunluğunda, bu yargı
yetkisi ya yoktur ya da Türk Ceza Kanunu veya Askeri Ceza Kanunu kapsamında suç
işlendiği hallerde bir ordu mensubu ve sivil arasında suç ortaklığı gibi çok özel belirli
durumlarla sınırlıdır (bkz. Ergin (no. 6)).
Öte yandan mevcut davada Anayasa’nın 145. maddesi açıkça askeri mahkemelerin barış
zamanında sivilleri yargılayabileceğini belirtir. Ayrıca, Askeri Mahkemeler Kanunu’nun eski
11. maddesi başvuranın suçlanıp mahkum edildiği 56. madde kapsamındaki suçun askeri
mahkemelerin yetkisine girdiğini ifade eder.
Yukarıda belirtilenler ve özellikle de uluslararası ve yerel düzeyde hakim olan görüş
ışığında, AİHM, orduya zarar verecek bilgiyi sözde ifşa etme anlaşmasıyla ilgili suç işlemekle
suçlanan ve yalnız askeri subaylardan oluşan bir mahkemede yargılanan bir sivil olan
başvuranın, yargılamada taraf olarak değerlendirilebilecek ordu mensubu hakimler karşısına
çıkma konusunda endişeli olmasının anlaşılabilir olduğu kanısına varır.
Buna göre, başvuran, Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi’nin yanlı olabileceğinden ileri
gelen kaygılardan aşırı derecede etkilenebileceğinden endişe edebilir. Bu nedenle başvuranın
mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili endişelerinin haklı olduğu söylenebilir (bkz.
mutatis mutandis, Incal).
Bu nedenle AİHM’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
B. Yasadışı yollarla elde edilmiş kanıt kullanıldığı iddiası
Başvuran ayrıca AİHS’nin 6/1 maddesi kapsamında, yerel mahkemelerin kendisini, MİT
görevlilerinin yasadışı yollarla elde ettiği telefon konuşması kayıtlarına dayanarak mahkum
ettiği konusunda şikayetçi olmuştur.
Başvuran, MİT’in iç hukuka uymayarak konuşmalarını dinlediğini ve telefon
görüşmelerinin dinlenmesine izin veren bir yargı kararı bulunmadığını iddia etmiştir.
Hükümet, MİT’in başvuranın telefon görüşmelerini karşı istihbarat eylemleri
çerçevesinde, 2937 Sayılı Kanun’un 4. maddesinin izniyle dinlediğini iddia etmiştir.
Sözkonusu yasanın 6. maddesi, MİT mensuplarına, karşı istihbarat eylemleri
gerçekleştirmeleri izni vermiş, polislerin yararlandığı hak ve yetkileri tanımıştır. MİT
görevlileri, başvuranın görüşmelerini, ulusal güvenliği korumak amacıyla, dinlemeye ve
kaydetmeye karar vermiştir. Sözkonusu tedbir orantılılık koşuluyla uyumludur. Ayrıca
kaydedilen telefon görüşmeleri, başvurana karşı kullanılan tek kanıt değildi. Başvuranın
üzerinde bulunan askeri üslerin fotoğrafları, içlerinden biri “çok gizli” olarak belirtilmiş iki
harita, telefon ve kredi kartları, mahkumiyetine dayanak oluşturmuştur. Başvuranın AİHS’nin
6. maddesi tarafından güvence altına alınmış savunma hakkının korunduğu göz önünde
bulundurulduğunda, bu başlık altındaki şikayetleri kabuledilemez olarak beyan edilmelidir.
AİHM, AİHS’nin 19. maddesine göre görevinin, Yüksek Sözleşmeci Taraflarca kabul
edilen yükümlülüklere uyulmasını sağlamak olduğunu yineler. Özellikle, AİHS’nin güvence
altına aldığı hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, ulusal bir mahkemenin yaptığı iddia
edilen maddi veya hukuki hataları ele almak AİHM’nin görevi değildir. 6. madde adil
yargılanma hakkını güvence altına alırken, aslında ulusal yasalar çerçevesindeki bir
düzenleme meselesi olan bu şekildeki bir kanıtın kabuledilebilirliğine ilişkin kural
koymamaktadır (bkz. Schenk – İsviçre; Teixeira de Castro - Portekiz).
Bu nedenle, ilke olarak, belirli kanıt tiplerinin - örneğin, iç hukuk çerçevesinde yasalara
aykırı olarak elde edilen kanıt - kabuledilebilir olup olmadığını ya da başvuranın suçlu olup
olmadığını belirlemek AİHM’nin görevi değildir. Yanıtlanması gereken soru, yargılamanın
bütün olarak, kanıtın elde edilme biçimini de kapsayarak, adil olup olmadığıdır. Bu,
sözkonusu “yasadışılığın” ve başka bir AİHS hakkının ihlali sözkonusu olduğunda, tespit
edilen ihlalin niteliğinin incelenmesini kapsar (bkz. diğer hususlar meyanında, Kahn -
İngiltere, 35394/97; P.G. ve J.H. - İngiltere, 44787/98; Allan - İngiltere, 48539/99).
Yargılama sürecinin bütün olarak adil olup olmadığının belirlenmesinde, savunma
hakkının korunup korunmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle başvurana kanıtın
gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmasına karşı çıkma fırsatı tanınıp tanınmadığının
incelenmesi gerekir. Ek olarak, kanıtın elde edildiği koşulların, kanıtın güvenilirliği ve
doğruluğuna şüphe getirip getirmediği de dahil olmak üzere kanıtın niteliği de göz önünde
bulundurulmalıdır. Kanıtın elde edilmesinin başka araçlarla desteklenmediği durumlarda
hakkaniyete uygunluk sorunu zorunlu olarak baş göstermese de, kanıtın çok güçlü olduğu ve
güvenilmeme riskinin bulunmadığı durumlarda, kanıtın desteklenmesi ihtiyacının buna bağlı
olarak daha zayıf olduğu kaydedilmelidir.
Özellikle tespit edilen AİHS ihlalinin niteliğinin incelenmesiyle ilgili olarak, AİHM,
bilhassa Khan davalarında, gizli dinleme araçlarının kullanımının 8. maddenin ihlalini teşkil
ettiği sonucuna vardığını, bu maddeye göre, böyle araçlara başvurulmasının iç hukukta yasal
dayanağı olmadığını ve başvuranların özel yaşamlarına saygı gösterilmesi haklarına yapılan
bu müdahalenin “yasalara uygun olmadığını” tespit ettiğini anımsar. Bununla birlikte, bu
yolla edinilen bilgi kanıtlarının kabul edilmesi, davaların koşullarında, 6/1 maddenin
teminatını sağladığı hakkaniyete uygunluk koşuluyla çatışmamaktadır.
Mevcut davada, Hükümet, başvuranın telefon görüşmelerinin dinlenip kaydedilmesinin
yasal dayanağı olarak 2937 no’lu Kanun’un 4. ve 6. maddelerine dayanmış ve dava konusu
müdahalenin ulusal güvenliğin korunması koşullarında haklı çıkarıldığını savunmuştur. Öte
yandan, AİHM, zaten, mevcut davaya sebebiyet veren olayların meydana geldiği sırada
telefonların dinlenmesi ve görüşmelerin kaydedilmesini düzenleyen bir ulusal yasanın
olmadığı sonucuna varmıştır (bkz. Ağaoğlu - Türkiye, 27310/95). Böyle bir müdahale için
yasal dayanağın olmayışı, AİHM’nin, sözkonusu telefon kayıtlarının dava koşullarında
yasalara aykırı biçimde elde edilmiş kanıt olduğu sonucuna varmasına sebep olmuştur.
Bununla birlikte, AİHM, ilke gereği ve kuramsal olarak, bu davadakine benzer türde
yasadışı olarak elde edilmiş kanıtın kabul edilebilir olabileceğini bertaraf edemez. Bu nedenle,
savunma hakkına saygı gösterilip gösterilmediğini göz önünde bulundurularak, yargılamanın
bütün olarak adil olup olmadığını tespit etmesi gerekir. Bu bağlamda, AİHM, başvurana bu
kanıtın elde edilme biçimine ve yargılanması sırasında kendisine karşı kullanılmasına itiraz
etme olanağının verildiğini kaydeder. Davayı gören mahkeme, başvuranın itirazı hakkında
doğrudan yorum yapmamasına rağmen, savunmasını reddetmiş ve başvuranın gizli olmayan
bilgileri Yunan görevlilerine verdiğini kabul etmesi gibi, elindeki diğer kanıtlara dayanarak
başvuranı mahkum etmiştir.
Yukarıda belirtilenler göz önüne alındığında, AİHM, gizlice dinlenen materyalin
kullanımının, AİHS’nin 6/1 maddesinin teminat altına aldığı hakkaniyete uygunluk
koşullarıyla çatışmadığı kanısına varır.
Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35/3 maddesi çerçevesinde açıkça dayanaktan
yoksun olup 35/4 maddeye uygun olarak reddedilmelidir.
C. Açık duruşma görülmediği iddiası
Başvuran 6. maddede korunan açık duruşma hakkının da ihlal edildiğinden şikayetçi
olmuştur.
Hükümet, Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun’un 138.
maddesine göre askeri mahkemelerde duruşmanın her zaman açık olduğunu kaydetmiştir.
Ancak genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde duruşmanın
kapalı yapılmasına askeri mahkeme karar verebilir. Mevcut davada başvuran askeri casusluk
suçlamasıyla yargılandığından, duruşmanın kapalı yapılması ulusal güvenlik amaçları
doğrultusunda gerekli olmuştur.
AİHM, AİHS’nin 35/1. maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının
amacının Yüksek Sözleşmeci Taraflara, iddialar AİHM’ye sunulmadan önce, kendileri
aleyhindeki ihlal iddialarını önleme veya giderme olanağı vermek olduğunu yineler. Buna
göre, bu kural başvuranların öncelikle ulusal hukuk sistemi tarafından sağlanan iç hukuk
yollarının kullanılmasını gerektirir, böylece Yüksek Sözleşmeci Tarafların eylemleri için
AİHM önünde yanıt vermekten muaf tutar.
Öte yandan mevcut davada, başvuranın görüşlerinde bu şikayeti daha önce yerel mahkeme
nezdinde dile getirdiği anlaşılmamaktadır. Ayrıca başvuranın davayı gören mahkemenin
duruşmaları kapalı görmesine itiraz ettiği de belgelerden anlaşılmamaktadır. Dolayısıyla bu
şikayetin AİHS’nin 35/1 ve 35/4 maddeleriyle uyumlu olarak iç hukuk yollarının
tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
D. Bir tanığın duruşmaya katılmasının güvence altına alınmadığı iddiası
Başvuran, davayı gören mahkemenin, savunması için tanıklık yapabilecek olan V.A.Ö
adlı şahsın duruşmaya katılmasını sağlamadığı için, adil yargılanma hakkından mahrum
edildiğinden şikayetçi olmuştur.
Hükümet, davayı gören mahkemenin, sözkonusu tanığın duruşmaya katılması için yeterli
çabayı gösterdiğini iddia etmiştir. Ancak şahıs bulunamamıştır.
AİHM, genel kural olarak, ellerindeki kanıtları, sanıkların öne sürmek istedikleri kanıtın
ilintililiğini ve özellikle AİHS sisteminde bu terime verilmiş bağımsız anlamda tanıkları
çağırmanın uygun olup olmadığını değerlendirmenin ulusal mahkemelerin görevi olduğunu
yineler (bkz. Perna - İtalya, 48898/99). Ayrıca, 6. maddenin 3. fıkrasının (d) bendinin amacı
savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve
dinlenmesinin sağlanmasıdır (bkz. Touvier - Fransa, 29420/95).
AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin başvuranın talebi üzerine
V.A.Ö.’ye tebligatta bulunduğunu ancak V.A.Ö.’ye adresinden ulaşılamadığını kaydeder.
Ayrıca, Askeri Yargıtay’ın gözlemlediği üzere, davayı gören mahkeme V.A.Ö.’nün polise
verdiği ifadeyi, iddialarıyla ilgili olarak sorgulanamayacağı için görmezden gelmiştir. AİHM,
davayı gören mahkemenin gerçeği ortaya çıkarmak için o tanığı dinlemenin gerekli olmadığı
sonucuna vardığını kaydederek, başvuranın adil yargılanma hakkının herhangi bir biçimde
çiğnenmediği sonucuna varmaktadır.
Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35/3 maddesi çerçevesinde açıkça dayanaktan
yoksundur ve yine 35/4 maddesiyle uyumlu olarak reddedilmelidir.
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesine göre:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder. ”
A. Tazminat
Başvuran maddi tazminat olarak 118.000 Euro (EUR), manevi tazminat olarak ise
120.000 EUR talep etmiştir.
Hükümet talep edilen meblağların haddinden yüksek ve dayanaksız olduğunu belirtmiştir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı
görememektedir. Bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan, başvuranın, davanın koşulları
içinde endişe ve hayal kırıklığı gibi manevi zararlara uğramış olduğunu ve bu zararın yalnız
ihlalin tespit edilmesiyle telafi edilmesinin yeterli olmadığını kabul eder. Davanın koşullarını
ve içtihadını göz önüne aldığında, AİHM, başvurana manevi tazminat olarak 1000 EUR
ödenmesine karar verir.
AİHM, mevcut davada olduğu gibi, bireyin AİHS’nin bağımsızlık ve tarafsızlık
koşullarını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edilmesi halinde, ilke olarak
başvuran için uygun telafi biçiminin yeniden yargılanması ya da başvuranın arzu etmesi
halinde davanın yeniden açılması olacağı kanısındadır (bkz. Öcalan - Türkiye [BD],
46221/99).
B. Yargılama giderleri
Başvuran ayrıca AİHM önünde meydana gelen mahkeme masrafları için 19.000 EUR
talep etmiştir.
Hükümet başvuranın taleplerini destekleyici hiçbir belge sunmaması nedeniyle bu başlık
altında tazminat ödenmemesi gerektiğini iddia etmiştir.
AİHM’nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı
ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AİHM, sahip olduğu
bilgiler ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında, başvurana, AİHM’de açılan takibatlar için EUR tazminat ödenmesinin makul olduğu sonucuna varmıştır.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına
üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvuranın gözaltında tutulduğu sırada kendisine kötü muamelede
bulunulduğu iddialarıyla, bağımsız ve tarafsız olmayan bir mahkeme tarafından mahkum
edilmesine ilişkin şikayetlerinin kabuledilebilir, başvurunun geri kalanının kabuledilemez
olduğuna;
2. Oybirliğiyle, AİHS’nin 3. maddesi’nin ihlal edilmediğine;
3. 6’ya karşı 1 oyla, başvuranın Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi tarafından
yargılanıp mahkum edilmesinin sonucu olarak, AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. 6’ya karşı 1 oyla
(a) AİHS’nin 44. maddesi’nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç
ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na
çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana izleyen meblağların
ödenmesine;
(i) miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte, 1000 EUR (bin Euro) manevi
tazminat;
(ii) miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte, yargılama giderleri için 3000
EUR (üç bin Euro);
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına
kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı
oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
5. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerini reddetmiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve
3. fıkraları uyarınca 8 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Santiago QUESADA
Boštjan M. ZUPANČIČ
Başkan
Zabıt Katibi
AİHS’nin 45/2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74/2 maddesiyle uyumlu olarak
izleyen ayrık görüşler bu karara eklidir:
- Yargıç Ziemele’nin mutabık görüşü;
-Yargıç Türmen’in muhalefet şerhi.
B.M.Z.
S.Q.
11
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło