61440/00
WyrokETPCz2005-04-05ECLI:CE:ECHR:2005:0405JUD006144000
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość tymczasowego aresztowania, trwającego około czterech lat i dziewięciu miesięcy, naruszyła prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie lub do zwolnienia na czas procesu, zgodnie z art. 5 ust. 3 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że sądy krajowe nie przedstawiły "wystarczających i konkretnych" powodów dla utrzymywania tymczasowego aresztowania skarżącego przez okres około czterech lat i dziewięciu miesięcy. Podkreślono, że choć początkowe uzasadnione podejrzenie jest warunkiem koniecznym (sine qua non) aresztowania, to z czasem przestaje być wystarczające. Sądy krajowe opierały się na ogólnikowych sformułowaniach dotyczących charakteru zarzucanego przestępstwa, dowodów i ryzyka ucieczki, nie wyjaśniając, w jaki sposób te ryzyka miałyby się utrzymywać po tak długim okresie aresztowania. Trybunał stwierdził, że brak było należytej staranności w uzasadnianiu dalszego pozbawienia wolności.Stan faktyczny
Skarżący, Nabi Kimran, urodzony w 1965 roku, został aresztowany 9 września 1996 roku w Stambule pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji MLKP i posiadania fałszywych dokumentów tożsamości. Był przetrzymywany w areszcie tymczasowym przez około cztery lata i dziewięć miesięcy, do 26 czerwca 2001 roku. W trakcie aresztowania skarżący twierdził, że był poddawany złemu traktowaniu i prowadził strajk głodowy. Ostatecznie, 31 stycznia 2003 roku, został skazany na osiemnaście lat i dziewięć miesięcy więzienia za kierowanie organizacją terrorystyczną.Rozstrzygnięcie
1. Stwierdza, że pozostała część skargi jest dopuszczalna.
2. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji.
3. Zasądza, że Rząd pozwany ma zapłacić skarżącemu 3.500 (trzy tysiące pięćset) Euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 2.000 (dwa tysiące) Euro tytułem kosztów i wydatków, w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku.
4. Stwierdza, że po upływie tego terminu, do dnia zapłaty, odsetki proste będą naliczane według stopy równej stopie oprocentowania podstawowych operacji refinansujących Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe.
5. Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
KİMRAN - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:61440/00)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBURG NİSAN 2005
İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve 61440/00 başvuru no’lu davanın
nedeni, Türk vatandaşı Nabi Kimran’ın (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
(AİHM) 27 Temmuz 2000 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri
Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, İstanbul
Barosu avukatlarından M.A. Kırdök ve M. Kırdök tarafından temsil edilmektedir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
OLAYLAR
Başvuran, 1965 doğumludur. Başvurunun yapıldığı sırada Gebze (Kocaeli)
Cezaevi’nde yatmaktaydı.
Başvuran, 9 Eylül 1996 tarihinde, yasadışı örgüt olan MLKP’ye ( Marksist-Leninist
Komünist Partisi) karşı düzenlenen operasyon çerçevesinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü
Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından, sahte kimlik bulundurmaktan yakalanarak
gözaltına alınmıştır. Eylül 1996 tarihinde, polisler, başvuranın ifade vermeyi reddettiğini ve açlık
grevine başladığını belirten gözaltı tutanağı düzenlemişlerdir.
Başvuran, 18 Eylül 1996 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)
Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenmiş, başvuran, dava konusu örgütle herhangi bir
ilişkisinin bulunmadığını belirtmiştir.
Başvuran, aynı gün, İstanbul DGM hakimi önüne çıkarılmış ve başvuran hakim
önünde suç teşkil eden örgüte mensup olmadığını belirtmiş ve polislerin uyguladığı baskı ve
kötü muameleye maruz kaldığını savunmuştur. Hakim, başvuranı dinledikten sonra,
başvuranın yargılanmak üzere tutuklanmasına karar vermiştir.
Başvuran yine aynı gün, İstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi tarafından muayene edilmiş
ve doktor beş günlük iş göremezlik raporu vermiştir.
Cumhuriyet Başsavcısı 13 Mart 1997 tarihinde, başvuranla beraber diğer on altı kişiyi,
yasadışı silahlı bir örgüte mensup olma veya yardım ve yataklık etme suçuyla itham etmiştir.
Savcı, başvuranı bu örgütün yöneticisi olmakla suçlamış ve Türk Ceza Kanunu’nun (TCK)
168§1 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddeleri gereğince başvuranın
mahkum edilmesini istemiştir. Mart 1997 tarihinde, biri askeri hakim olmak üzere üç hakimden oluşan DGM,
itham edilen suçun alanını ve niteliğini gözönünde bulundurarak, başvuranın tutukluluk
halinin devamına karar vermiştir.
DGM, 21 Mayıs ve 18 Temmuz 1997 tarihlerinde, başvuranın bulunmadığı bir
duruşma gerçekleştirerek sanık ve tanıkları dinlemiştir. DGM, itham edilen suçun niteliğini ve
kanıtların durumunu gözönünde bulundurarak, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar
vermiştir.
DGM, 17 Eylül 1997 tarihli duruşmanın sonunda, savunmasının dinlenmesi amacıyla
başvuranın mahkemeye getirilmesini istemiştir. Başvuran beklenirken DGM, atfedilen
suçların niteliğini, kanıtların durumunu, bütün kanıtlar henüz toplanmadığından dolayı
dosyanın içeriğini ve tutukluluk süresini gözönünde bulundurarak, başvuranın tutukluluk
halinin devam etmesine karar vermiştir.
DGM, 14 Kasım 1997 tarihinde, başvuranın ve avukatının savunmasını dinlemiştir.
Başvuranın avukatı, elde edilen kanıtların kötü muamelenin ardından alınan ortak sanıkların
tanıklıklarına dayandığını savunarak, geçerliliğine itiraz etmiştir. Sonuç olarak, avukat,
müvekkilinin tutukluluk halinin tekrar incelenmesini istemiştir. Bu oturumun sonunda, DGM,
başvuranın serbest bırakılması yönündeki talebini reddetmiş ve atfedilen suçların niteliği,
kanıtların durumu ve mevcut kaçma riski nedeniyle başvuranın tutukluluk halinin devamına
karar vermiştir. Şubat 1999 tarihli duruşma sırasında, başvuran ve avukatı, suçlamanın dayandığı
beyanların çelişkili olduğu ve kötü muamele sonucu elde edildiği ve kanıtların bulunmadığı
yönünde ısrar etmişlerdir. Ayrıca, başvuranın avukatı, müvekkilinin yaklaşık otuz iki aydır
tutuklu olduğunun altını çizerek, salıverilmesi yönündeki talebini yinelemiştir. Bu duruşmanın
sonunda, DGM, atfedilen suçların niteliğini, dosyanın içeriğini gözönünde bulundurarak ve
tutukluluk gerekçeleri ortadan kalkmadığından dolayı başvuranın tutukluluk halinin devamına
karar vermiştir.
DGM, 18 Haziran 1999 tarihinden itibaren, üç hukuk hakiminden oluşmaktadır. Bu
duruşma sırasında DGM, Cumhuriyet Başsavcısı’nın esas hakkındaki iddianamelerini
okutmuş ve savunmalarını sunmaları için sanıklara süre vermiştir. Bu duruşmanın sonunda,
DGM, atfedilen suçların niteliğini, dosyanın içeriğini, tutukluluk süresini gözönünde
bulundurarak ve dava karar aşamasında olduğundan dolayı başvuranın tutukluluk halinin
devam etmesine karar vermiştir.
Başvuranın avukatı, 6 Mart 2000 tarihli duruşmada, Adalet Bakanlığı’nın onayladığı 3.
Protokolün uygulanması nedeniyle, müvekkili ile görüşemediğini, dolayısıyla savunmasını
hazırlayamadığını belirtmiştir. DGM, başvuranın savunmasını dinledikten sonra, atfedilen
suçun niteliğini, kanıtların durumunu ve tutukluluk süresini gözönünde bulundurarak
başvuranın tutukluluk halinin devam etmesine karar vermiştir.
Başvuranın avukatı, TCK’nın 168§1 maddesinde belirtilen suçu oluşturan unsurların
ve kanıtların bulunmadığını ileri sürerek, tutukluluk süresine itiraz etmiş ve bu sürenin tekrar
incelenmesini talep etmiştir. Bu duruşmanın sonunda, DGM, atfedilen suçun niteliğini,
kanıtların durumunu ve tutukluluk süresini gözönünde bulundurarak başvuranın tutukluluk
halinin devam etmesine karar vermiştir.
DGM, 16 Mayıs 2001 tarihinde, başvuran yüz altmış gündür açlık grevi yaptığından
dolayı başvuranın duruşmaya getirilmesinin sağlık açısından salık verilmediğine yönelik
tutanak tutulmasını istemiştir. Bu duruşma sırasında, DGM, Cumhuriyet Başsavcısı’nın ek
iddianamesini okutmuş ve başvuranın avukatının savunmasını dinlemiştir. Başvuranın avukatı,
tutukluluk halinin hukuki ve maddi dayanağının bulunmadığının ve de kabul edilemeyecek
düzeye gelen tutukluluk süresinin altını çizerek, müvekkilinin serbest bırakılması yönündeki
talebini yinelemiştir. AİHM, serbest bırakılma talebini reddetmiş ve atfedilen suçun niteliğine,
kanıtlara, tutukluluk tarihine ve süresine dayanarak başvuranın tutukluluk halinin devam
etmesine karar vermiştir.
Başvuranın avukatı, 15 Haziran 2001 tarihinde, ciddi gerekçelerden yoksun olan bu
kadar uzun bir tutukluluk süresinin, AİHS’de ve AİHM’nin içtihadında yer alan ilkeleri
tanımadığının altını çizerek, müvekkilinin serbest bırakılmasını talep ettiği savunmasını
sunmuştur.
DGM, 26 Haziran 2001 tarihli duruşma sırasında, Tekirdağ Devlet Hastanesi’nin
hazırladığı ve tutukluluk halinin devamının başvuranın yaşamı için yarattığı tehlikelerin altını
çizen, 21 Haziran 2001 tarihli sağlık raporunu incelemiştir. Bu duruşma sonunda, DGM
ilgilinin yargılanmak üzere serbest bırakılmasına karar vermiştir.
Başvuranın avukatı, 22 Mayıs 2002 tarihinde, kötü muameleden haklarında
kovuşturma yapılan polislerin mahkumiyeti hakkında DGM’ye bilgi vermiştir.
Başvuranın avukatı, 17 Temmuz 2002 tarihinde, müvekkilinin Cumhuriyet
Başsavcılığı’na kötü muamele konusunda şikayette bulunduğu yönünde DGM’ye bilgi vermiş
ve bu usul işleminin gidişatı hakkında bilgilendirilmesi yönünde talepte bulunmuştur.
DGM, 31 Ocak 2003 tarihinde, başvuranı atfedilen olaylardan suçlu bulmuş ve
TCK’nın 168§1 ve 3713 sayılı Kanun’un 5. maddeleri gereğince on sekiz yıl dokuz ay hapis
cezasına çarptırmıştır. Ayrıca DGM, çarptırılan cezadan tutukluluk halinin devam ettiği
sürenin çıkarılmasına karar vermiştir.
Dava Yargıtay önünde askıdadır.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS’NİN 5§3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, AİHS’nin 5§3 maddesinin yer verdiği yönergeleri tanımayan tutukluluk
süresinin aşırı olmasından şikayetçi olmaktadır.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Hükümet, başvuranın tutukluluk süresinin aleyhinde verilen cezadan düşürüldüğünü,
dolayısıyla başvuranın AİHS bağlamında mağdur olduğunu iddia edemeyeceğinin altını
çizmektedir.
Başvuran bu sava itiraz etmektedir.
AİHM, tutukluluk süresinin ulusal mahkemelerin verdiği cezaya tümüyle mahsup
edilmesinin prensip olarak, AİHS’nin 5§3 maddesinin gerekliliklerindeki eksiklikten doğan
başvuranın mağdur statüsünü ortadan kaldırmamaktadır. Başvuranın bu mağdur statüsünü
sadece maruz kaldığı zararın boyutunu değerlendirmek için gözönünde bulundurmak gerekir
(De Jong, Baljet ve Van Den Brink-İngiltere, 22 Mayıs 1984 tarihli karar, seri A no: 77, § 41
ve Van Der Sluijs, Zuiderveld ve Kapple-İngiltere, 22 Mayıs 1984 tarihli karar, seri A no: 78,
§ 37).
Dolayısıyla AİHM, başvuranın, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlalinden dolayı mağdur
olduğunu iddia edebileceğine kanaat getirmektedir. Ayrıca AİHM, başvurunun kabul
edilemez bulunması için başka hiçbir gerekçe bulunmadığını belirtmektedir. Dolayısıyla
başvuruyu kabul edilebilir ilan etmek uygun olacaktır.
B. Esas hakkında
Hükümet, başvuranın kamu yararı nedeniyle tutulu bulunduğunu savunmaktadır.
Başvuran önem arz eden bir suç işlemekle itham edildiğinden dolayı, tutulu
bulundurulmasının, tekrar suç işleme, kaçma veya kanıtların yok edilmesi gibi her türlü riskin
önlenmesi amacıyla gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Başvuran, DGM’nin, yinelenen serbest kalma taleplerini, gerekçelerden yoksun ve
hiçbir şekilde ayrıntılı olmayan türden kalıplaşmış sözlerle, sistematik olarak reddettiğini
vurgulamaktadır. Böylece, ulusal mahkemeler, başvuranın tutulu bulundurulmasının neden
gerekli olduğunu belirtmemişlerdir.
AİHM, başvuranın tutukluluğunun öncelikle 9 Eylül 1996 tarihinde başladığını ve 26
Haziran tarihinde, serbest bırakılmasıyla sona erdiğini saptamaktadır. Dolayısıyla tutukluluk
hali yaklaşık dört yıl dokuz ay sürmüştür.
AİHM daha sonra, belirli bir durumda, bir sanığın tutukluluk süresinin makul süreyi
geçmemesine, ilk etapta, ulusal mahkemelerin özen göstermesi gerektiğini hatırlatmaktadır.
Bu amaçla, masumiyet karinesi gözönünde bulundurulduğunda, ulusal mahkemelerin kişisel
özgürlüğe saygı kuralındaki bir istisnayı haklı gösterecek gerçek bir kamu yararı
yükümlülüğünün varlığını ortaya çıkaracak veya bertaraf edecek nitelikteki bütün koşulları
incelemesi gerekir. İncelemeyi yaptıktan sonra, serbest bırakılma taleplerini reddettikleri
kararlarda bunu gözönünde bulundurmaları gerekir. Esas itibariyle AİHM, sözüedilen
kararlarda yer alan gerekçelere ve ilgilinin başvurularında belirttiği çelişki yaratmayan
olaylara dayanarak, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir ( Bkz.
Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, 1998-VIII, § 154).
Bu bağlamda, yakalanan bir kişinin suç işlemekle itham eden makul nedenlerin
süregelmesi, tutukluluk halinin devam etmesinin olmazsa olmaz (sine qua non) koşulunu
oluşturmaktadır. Ancak bir süre sonra bu yeterli olmamaktadır; böylece AİHM, ulusal
makamların kabul ettiği diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı meşrulaştırmaya
devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçeler “süreklilik” arz ettiğinde ve “yeterli”
olduğunda, AİHM, yetkili ulusal mahkemelerin usul işlemlerinin takibine özen gösterip
göstermediğini araştırır (Bkz. diğerleri arasında, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar,
seri A no: 319-B, § 52).
Davada, dosya unsurlarından, DGM’nin, her duruşmanın sonunda düzenli olarak,
başvuranın tutukluluk halinin devamına karar verdiği ortaya çıkmaktadır. DGM, atfedilen
suça, kanıtlara, dosya içeriğine ve tutukluluk süresine atıfta bulunarak, her zaman neredeyse
aynı, deyim yerindeyse basma kalıp sözlere dayanmaktadır. DGM, bir kez başvuranın
çarptırıldığı cezayı ve iki kez kaçma riskini ileri sürmüştür.
Oysa AİHM, kaçma tehlikesinin, sadece çarptırılan cezanın önemine dayanarak
değerlendirilemeyeceğinin ancak, bu tehlikenin varlığını onaylamaya veya tutukluluk halini
haklı gösterecek derecede olmadığını göstermeye özgü, süregelen ek unsurlar bütününe bağlı
olarak incelenmesi gerektiğinin altını çizmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Letellier-Fransa, Haziran 1991 tarihli karar, seri A no: 207, § 43 ve sözüedilen Mansur, § 55).
Buna karşın tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların gerekçelerinden, ulusal
mahkemelerin dört yıl dokuz ay süren bir tutukluluğun ardından benzeri risklerin nasıl
varolmaya devam edebileceğini açıkça belirtmeyi ihmal ettiği ortaya çıkmaktadır (Bkz.
Zannouti-Fransa, no: 42211/98, § 45, 31 Temmuz 2001 ve Demirel-Türkiye, no: 39324/98, §
60, 28 Ocak 2003).
Aynı şekilde, AİHM’ye göre, “kanıtlar” cezai ehliyete ilişkin ciddi emarelerin
varlığını ve sürekliliğini belirten kanıtlar olarak algılansa ve genellikle bu koşullar uygun
nedenleri oluştursa da, dava konusu tutukluluk halinin bu kadar uzun süre devam etmesini tek
başına haklı göstermeye yetmeyecektir (sözüedilen Mansur, § 56 ve sözüedilen Demirel, §
61).
Dolayısıyla AİHM, başvuranın tutukluluk halinin ihtilaflı süre boyunca devam
etmesinin AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlalini getirdiğine kanaat getirmektedir.
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHS’nin 41. maddesine göre;
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat adı altında 17.700.000.000 Türk Lirası (TL) [yaklaşık
10.934 Euro] ve manevi tazminat adı altında 15.000.000.000 TL [yaklaşık 9.269] talep
etmektedir.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, saptanan ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında neden-sonuç ilişkisi
görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın hakkaniyete uygun olarak başvurana
manevi tazminat için 3.500 Euro verilmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, AİHM önünde yaptığı masraflar için 200.000.000 TL [yaklaşık 123 Euro]
ve avukat ücreti olarak 6.000.000.000 TL [yaklaşık 3.707 Euro] istemekte ve bu amaçla
çalışma saatlerini ve masrafları gösteren dekontları sunmaktadır.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM’nin içtihadına göre başvuran, yapılan masraf ve harcamaların gerçekliğini,
gerekliliğini ve makul derecedeki oranlarını ortaya koyduğu sürece ödemelerini elde edebilir.
Bu durumda elinde bulunan unsurları ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönünde bulundurarak,
AİHM, önündeki işlemler için 2.000 Euro’nun başvurana verilmesinin uygun olduğuna kanaat
getirmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3’lük
bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilebilir olduğuna;
2. AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
miktara yansıtılabilecek vergilerle birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden T.L.’ye
çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in başvurana manevi tazminat için 3.500 (üç bin beş
yüz) Euro ve masraf ve harcamalar için 2.000 (iki bin) Euro ödemesine ;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümet’in,
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit
faizi uygulamasına;
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine ;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin içtüzüğünün 77. maddesinin 2
ve 3. paragraflarına uygun olarak 5 Nisan 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło