62227/00

WyrokETPCz2006-10-24ECLI:CE:ECHR:2006:1024JUD006222700

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skład Państwowego Sądu Bezpieczeństwa, obejmujący sędziego wojskowego, naruszył prawo skarżącego do niezawisłego i bezstronnego sądu zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji, ponieważ Państwowy Sąd Bezpieczeństwa, który skazał skarżącego, nie spełniał wymogów niezawisłości i bezstronności. Trybunał oparł się na swoim ugruntowanym orzecznictwie, w którym wielokrotnie stwierdzał, że obecność sędziego wojskowego w składzie sądu cywilnego, zwłaszcza w sprawach dotyczących bezpieczeństwa państwa, podważa zaufanie do niezawisłości i bezstronności sądu. W konsekwencji, Trybunał uznał, że skarżący nie miał zapewnionego rzetelnego procesu.
Stan faktyczny
Skarżący, Yılmaz Yüksektepe, inżynier budownictwa, został zatrzymany 28 listopada 1995 roku w związku z operacją przeciwko nielegalnej organizacji "Islami Hareket Örgütü". Był przetrzymywany przez 12 dni, podczas których twierdził, że był bity i rażony prądem, choć raport medyczny z 11 grudnia 1995 roku nie wykazał śladów złego traktowania. Został oskarżony o udzielanie pomocy materialnej organizacji poprzez fałszowanie dokumentów samochodowych i skazany przez Państwowy Sąd Bezpieczeństwa w Stambule na pięć lat więzienia za pomoc i podżeganie do nielegalnej organizacji.
Rozstrzygnięcie
Trybunał: 1. Uznał za dopuszczalne skargi dotyczące braku niezawisłości i bezstronności Państwowego Sądu Bezpieczeństwa oraz rzekomej niesprawiedliwości postępowania opartej na wymuszonych zeznaniach i sfałszowanych dokumentach. 2. Uznał pozostałe części skargi za niedopuszczalne. 3. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w odniesieniu do niezawisłości i bezstronności Państwowego Sądu Bezpieczeństwa. 4. Uznał, że nie jest konieczne odrębne rozpatrywanie pozostałych skarg skarżącego na podstawie art. 6 Konwencji. 5. Stwierdził, że samo stwierdzenie naruszenia stanowi wystarczające zadośćuczynienie za wszelkie szkody niemajątkowe poniesione przez skarżącego. 6. Oddalił pozostałą część żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   YÜKSEKTEPE – TÜRKİYE   (Başvuru no. 62227/00)   KARAR   STRAZBURG   Ekim 2006   Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi   uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Yılmaz Yüksektepe   (“başvuran”) tarafından, 14 Ekim 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan   başvurudan (no. 62227/00) kaynaklanmaktadır.   Başvuran, İstanbul Barosu’na bağlı avukat C. Toraman tarafından temsil edilmiştir.   OLAYLAR   I. DAVA OLAYLARI   Başvuran 1958 doğumludur ve Almanya’da yaşamaktadır.   Başvuran inşaat mühendisiydi ve bir şirkette ortaktı. Ayrıca, boş zamanında,   İslami Hareket Örgütü adında bir yasadışı örgütün faaliyetlerine yönelik yürütülen bir   operasyon zarfında, başvuran, A.A. ile birlikte 28 Kasım 1995 tarihinde başvuranın evinden   çıkarken yakalanmış gözaltına alınmıştır. Yakalama tutanağı, polis memurlarının, sözkonusu   örgüte üye olduğundan şüphelenilen A.A.’yı takip ettiklerini ortaya koymuştur.   Aynı tarihte, başvuranın evi aranmıştır. Yapılan aramaya ve polis memurları   tarafından düzenlenen ve başvuran ve eşi tarafından imzalanan yakalama tutanağına göre,   polis, yasadışı veya suç kanıtlayan bir şeye rastlamamıştır.   Kasım ve 11 Aralık 1995 tarihleri arasında, başvuran sorgulanmış birkaç şüpheliyle   yüzleştirilmiştir. Başvuran, bu süre içinde dövüldüğünü ve kendisine elektrik şoku verildiğini   iddia etmiştir.   Aralık 1995 tarihinde, başvuran, Bursa Adli Tıp Kurumu’nda görevli bir doktor   tarafından muayene edilmiştir. Doktor, başvuranın vücudunda kötü muameleye dair herhangi   bir ize rastlamamıştır. Rapor, başvuranın, sol gözünde olan bir çizikten ve elektrik şoku   verilmiş olmaktan şikayetçi olduğunu belirtmiştir.   Aynı tarihte, başvuran, Cumhuriyet Savcısı’nın huzuruna çıkartılmıştır. Başvuran,   hakkındaki suçlamaları reddetmiş ve nezarette vermiş olduğu ifadeleri baskı altında vermiş   olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, daha sonra, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bir   hakimin huzuruna çıkartılmıştır. Hakim, başvuranın tutuklu yargılanmasını emretmiştir.   Aralık 1995 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,   başvuran ve diğer iki şüpheli hakkında bir iddianame sunmuş ve başvuranı, çalıntı arabalar   için sahte ruhsat ve plaka düzenlemek ve daha sonra onları satmak yoluyla İslami Hareket   Örgütü’ne maddi yardım sağlamakla suçlamıştır. Cumhuriyet Savcısı, başvuranın, Ceza   Kanunu’nun 168 § 2. maddesi uyarınca yasadışı bir örgüte üye olmaktan mahkum edilmesini   ve cezalandırılmasını talep etmiştir.   Belirli olmayan bir tarihte, başvuran diğer iki sanık hakkındaki cezai işlemler, İstanbul   devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başlamıştır.   İşlemler sırasında, başvuran hakkındaki suçlamaları yalanlamıştır. Özellikle, dava   dosyasındaki belgelerin gerçek olduğuna itiraz etmiş ve bazılarının yerine başka belgelerle   değiştirildiklerini iddia etmiştir. Bu iddiasına destek olarak, diğer şeylerin yanı sıra, arama ve   tutuklama tutanağının yırtıldığını ve bu nedenle polisin yenilerini düzenlediğini ve başvuranı   eşinin adının altına imza atmaya zorladığını iddia etmiştir. Esaslara ilişkin son görüşlerinde,   başvuran, aynı zamanda, polis nezaretindeki ifadeleri imzalamaya zorlandığını belirtmiştir.   Eylül 1996 tarihinde, başvuran serbest bırakılmıştır.   Şubat 1998 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı, Ceza   Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık yapmaktan   mahkum etmiş ve onu beş yıl hapis cezasına çarptırmıştır. Kararında, mahkeme, diğer şeylerin   yanı sıra, sözkonusu örgüte üye olarak değerlendirilebilmek için başvuranın, örgütün silahlı   veya silahsız herhangi bir faaliyetinde yer aldığına dair bir delilin mevcut olmadığını   kaydetmiştir. Ancak, mahkeme, başvuranın, A.A. ile olan mali ilişki yoluyla örgüte yardımda   bulunduğunu bilmediği konusunda ikna olmamıştır.   Nisan 1998 tarihinde, başvuran bu kararı temyiz etmiştir. Başvuran, temyiz   dilekçesinde, bilhassa, temel alınan polis belgelerinin gerçeği yansıtmadığını ileri sürmüştür.   Bu hususta, Bursa polisi tarafından düzenlenen belgelerin İstanbul polisi tarafından yırtıldığı   ve yerine başka belgelerin konduğunu ifade etmiştir. Başvuran, ayrıca, polis tarafından   düzenlenen belgeleri imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir. Son olarak, polisin, evinde,   siyasi İslam’a ilişkin tek bir kitap bile bulmadığını belirtmiştir.   Nisan 1999 tarihinde, Yargıtay, ilk derece mahkemesi kararının başvurana ilişkin   olan kısmını onamış ve kararın geri kalanını bozmuştur.   Hükümet, AİHM’ye, 9 Şubat 2001 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nin, Şartla Salıvermeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 4616 sayılı   Kanun’a uygun olarak başvuranın cezasını ertelemeye karar verdiğini bildirmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, AİHS’nin 3. maddesine aykırı olarak, polis nezaretinde tutulduğu sırada işkenceye   tabi tutulduğu konusunda şikayetçi olmuştur. Sözkonusu madde şöyledir:   “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”   Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca, başvurunun bu kısmının iç hukuk   yollarının tüketmeme veya altı ay kuralına uymama gerekçeleriyle reddedilmesi gerektiğini   ileri sürmüştür. Bu hususta, başvuranın, Cumhuriyet Savcısı’na resmi bir şikayette   bulunmadığını belirtmiştir. Ayrıca, başvuranın, başvurusunu, kötü muamele iddiasını   Cumhuriyet Savcısı’na bildirdiği tarihten, yani 11 Aralık 1995 tarihinden, itibaren altı ay   içinde yapmış olması gerektiğini ileri sürmüştür.   Başvuran, Hükümet’in iddialarını yalanlamıştır. Bilhassa, iç hukuk yolları etkili   olmadığı için tüketmesine gerek kalmadığını iddia etmiştir.   AİHM, başvuranın, AİHS’nin 35 maddesi anlamı dahilinde, iç hukuk yollarını tüketip   tüketmediğini veya altı ay kuralına uyup uymadığını belirlemenin gerekli olmadığını   değerlendirmiştir. Zira başvurunun bu kısmı aşağıda belirtilen nedenlerden ötürü   kabuledilmezdir:   AİHM, kötü muamele iddialarının uygun deliller ile desteklenmesi gerektiğini   yinelemiştir (bkz., özellikle, Tanrıkulu ve Diğerleri – Türkiye, no 45907/99, 22 Ekim 2002).   AİHM, başvuranın gözaltı süresinin sonunda düzenlenen sağlık raporunun, onun polis   memurları tarafından kötü muamele gördüğüne dair bir gösterge içermediğini kaydetmiştir.   Bu hususta, AİHM, başvuran tarafından iddia edildiği şekliyle uygulanan bir kötü   muamelenin, özellikle dayakların ve elektrik şoklarının, bedeninde izler bırakmış olacağını ve   bu izlerin, onu gözaltı süresinin sonunda, yani resmi olarak tutuklanmasından yaklaşık on iki   gün sonra, muayene eden doktor tarafından görüleceğini yinelemiştir (bkz., özellikle,   Tanrıkulu ve Diğerleri – Türkiye, no. 29918/96, no. 29919/96 ve no. 30169/96, 24 Şubat   2005). AİHM, bu raporda yer alan detay eksikliğinin farkındadır. Ancak, dava dosyasında,   rapordaki tespitler hakkında şüphe uyandıracak veya başvuranın iddialarını destekleyecek   belgelerin mevcut olmadığını kaydetmiştir. Bilhassa, başvuranın, iç hukukta yer alan işlemler   zarfında dava dosyasının içeriğine itiraz etmediğini ve dava dosyasında, başvuranın tutukluluk   süresi sonunda başka bir doktoru görmek için talepte bulunduğuna veya bu yönde kendisine   izin verilmediğine dair bir gösterge olmadığını belirtmiştir.   Yukarıda belirtilenler karşısında, AİHM, gözaltında olduğu sürede kötü muamele   gördüğü hususunda başvuranın savunulabilir bir iddia oluşturmadığı kanısındadır. AİHM,   başvururunun bu kısmının asılsız olduğunu ve AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca   açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.   II. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, yakalanması ve tutuklanması yönünde makul bir şüphenin mevcut olmadığı   konusunda şikayetçi olmuştur. 7 Temmuz 2000 tarihli bir mektup ile bir yargıç veya adli   görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılmadan on iki gün   süreyle polis nezaretinde tutulduğu konusunda şikayetçi olmuştur. Başvuran, bu şikayetini   AİHS’nin 5. maddesine dayandırmıştır. Sözkonusu maddenin ilgili kısmı şöyledir:   “1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve   yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.   . . .   (c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu   işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin   bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve   tutulu durumda bulundurulması;   . . .   3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu   durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış   diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli   kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır.”   Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca, başvuranın bu başlık altındaki   şikayetlerinin altı ay kuralına uymama gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini iddia etmiştir.   Polis nezaretinin sona erdiği tarihten itibaren altı ay içinde AİHM’ye başvuruda bulunmuş   olması gerektiğini ileri sürmüştür.   Başvuran bu iddiayı reddetmiştir.   AİHM, AİHS kurumlarının yerleşik içtihadına göre, iç hukuk yolunun mevcut   olmaması halinde altı ay süresinin, AİHS ihlali oluşturduğu iddia edilen eylemin gerçekleştiği   tarihten itibaren işlemeye başladığını yinelemiştir. Ancak, devam eden bir duruma ilişkin   olduğu takdirde altı ay süresi sözkonusu durumun sona erdiği tarihten itibaren işlemeye başlar   (bkz., diğer içtihatların yanı sıra, Ege – Türkiye, no. 47117/99, 10 Şubat 2004).   AİHM, başvuranın polis nezaretinde tutulmasının, 11 Aralık 1995 tarihinde tutuklu   yargılanmasına karar verilmesiyle birlikte sona erdiğini kaydetmiştir. Ancak, bu şikayetler   AİHM sırasıyla 14 Ekim 1999 ve 7 Temmuz 2000 tarihlerinde, yani altı aydan fazla bir süre   sonra sunulmuştur. Bu şartlarda, AİHM, Hükümet’in altı ay kuralına ilişkin itirazını kabul   etmiştir. Başvurunun bu kısmının, AİHS’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi   gerektiğini belirtmiştir.   III. AİHS’NİN 6. VE 7. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, ilk olarak, kendisini yargılayan ve mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi heyetinde askeri hakimin yer alması nedeniyle davanın bağımsız ve tarafsız bir   mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak görülmediği konusunda şikayetçi olmuştur.   İkinci olarak, baskı altında alınan yanlış ifadelere ve polis tarafından düzenlenen belgelere   dayanarak mahkum edildiğini ileri sürmüştür. Üçüncü olarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi   tarafından yargılanmamış olması gerektiğini ve bu mahkemelerdeki muhakeme usulünün   standart ceza muhakemeleri usulünden farklı olduğunu iddia etmiştir. Başvuran bu iddialarını   AİHS’nin 6. ve 7. maddelerine dayandırmıştır.   AİHM, bu şikayetlerin sadece 6 § 1. madde açısından inlenmesi gerektiği kanısındadır.   Sözkonu madde şöyledir:   “Herkes, . . . cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek   olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının . . . hakkaniyete   uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   A. Kabuledilebilirlik   Başvuran Devlet Güvenlik Mahkemelerine ilişkin üçüncü ve genel şikayeti hususunda,   AİHM, benzer şikayetleri daha önce incelediğini ve reddettiğini yinelemiştir (bkz., diğer   içtihatların yanı sıra, Ükünç ve Güneş – Türkiye, no. 42775/98, 5 Aralık 2000 ve   değiştirilmesi gereken şeyler değişmiş olarak, İçöz – Türkiye, no.54919/00, 9 Ocak 2003).   AİHM, sözkonusu davada, benzer davalardaki kararlarından sapmasını gerektirecek özel   şartlara rastlamamıştır. Başvurunun bu kısmının AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde   açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHS’nin 35 § 4. maddesi uyarınca reddedilmesi   gerektiği kararını vermiştir.   Başvuranın, kendisini yargılayan ve mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi heyetinde askeri hakimin yer alması nedeniyle davanın bağımsız ve tarafsız bir   mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak görülmediği ve baskı altında alınan yanlış   ifadelere ve polis tarafından düzenlenen belgelere dayanarak mahkum edildiğini konusundaki   şikayetleri hususunda, AİHM, yerleşik içtihadı ışığında (bkz., pek çok içtihadın yanı sıra,   Çıraklar – Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar) ve kendisine sunulan belgeler karşısında, bu   şikayetlerin belirlenmesi esasların incelenmesine bağlı olması gereken AİHS uyarınca olan   karmaşık hukuki ve olgusal konular ortaya koyduğu kanısındadır. AİHM, dolayısıyla,   başvurunun bu kısmının AİHS’nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan yoksun   olmadığı kararına varmıştır. Kabuledilmez olduğuna karar vermek için başka bir neden   görülmemiştir.   B. Esaslar   I. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı   AİHM, bu davadaki konularla benzer konular ortaya koyan çok sayıda dava incelemiş   ve AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz., yukarıda anılan, Özel ve   Özdemir – Türkiye, no. 59659/00, 6 Şubat 2003).   AİHM, bu davada farklı bir sonuca varmak için bir gerekçe görmemiştir. AİHM,   dolayısıyla, AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.   2. İşlemlerin hakkaniyete uygunluğu   AİHM, başvuranın davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmesi   hakkının ihlali tespitini göz önünde tutarak,yerel mahkemelerdeki işlemlerin hakkaniyete   uygunluğuna ilişkin AİHS’nin 6. maddesi uyarınca olan kalan şikayetleri ayrı olarak   incelemenin gerekli olmadığını değerlendirmiştir (bkz., diğer içtihatların yanı sıra, Incal –   Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar).   IV. AİHS’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, evinde yürütülen aramanın, AİHS’nin 8. maddesine aykırı olarak kanunsuz   olduğu konusunda şikayetçi olmuştur. Sözkonusu madde şöyledir:   “1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi   hakkına sahiptir.   2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik,   kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç   işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve   özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve   yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”   Hükümet, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca, iç hukuk yollarını tüketmememe veya   altı ay kuralına uymama gerekçeleriyle başvurunun bu kısmının reddedilmesi gerektiğini iddia   etmiştir. Bu hususta, başvuranın ne bu şikayeti işlemler zarfında dile getirdiğini ne de   Cumhuriyet Savcısı’na resmi bir şikayette bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca, başvurusunu,   evinin arandığı tarihten, yani 28 Kasım 1995 tarihinden, itibaren altı ay içinde yapmış olması   gerektiğini ileri sürmüştür.   Başvuran, cezai işlemler zarfında, evinde yürütülen arama hakkında şikayette   bulunmuş olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca, olayların gerçekleştiği dönemde etkili iç hukuk   yollarının mevcut olmadığını ileri sürmüştür.   AİHM, AİHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca, bir konu ile ancak ulusal hukukun genel   kabul gören kurallarına göre, bütün iç hukuk yolları tüketilmiş olduktan sonra   ilgilenebileceğini yinelemiştir. Bu şart, ancak, başvuranın davasını yetkili muhtelif   mahkemelere götürmüş olması halinde karşılanmaz. Aynı zamanda, AİHM’ye sunulan   şikayetin, sözkonusu işlemler zarfında, en azından esasta, ortaya konmuş olması gereklidir   (bkz., diğerlerinin yanı sıra, Çakar – Türkiye, no. 42741/98, 23 Ekim 2003).   Sözkonusu davada, AİHM, başvuranın, hiçbir zaman, özel ve aile hayatına saygı   gösterilmesi hakkına aykırı olarak evinin kanunsuzca arandığına dair iddialarda bulunmamış   veya bu iddialara dayanmamıştır. AİHM, yerel mahkemelerde, başvuranın sadece, bazı   belgelerin polis tarafından değiştirildiğine dair iddiasını destekleyici olarak arama ve   yakalama tutanağının gerçekliğine ilişkin itirazda bulunmuş olduğunu kaydetmiştir. AİHM,   dolayısıyla, başvuranın bu başlık altındaki şikayetlerini yerel mercilerde ortaya koymadığını   değerlendirmiştir (bkz., özellikle, Rüzgar – Türkiye, no. 59246/00, 9 Kasım 2004).   Bu şartlarda, AİHM, Hükümet’in iç hukuk yollarına ilişkin itirazını kabul etmiştir.   Başvurunun bu kısmının AİHS’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği   kararını vermiştir.   V. AİHS’NİN 9. VE 14. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, hakkındaki suçlamaların dini inançlarından kaynaklandığını iddia etmiştir.   Bu hususta, ayrımcılığa tabi tutulduğunu ileri sürmüştür. Başvuran bu iddiasını AİHS’nin 9.   ve 14. maddelerine dayandırmıştır. Sözkonusu maddeler şöyledir:   Madde 9   “1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç   değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim,   uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.   2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzenin,   genel sağlığın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için   demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir.”   Madde 14   “Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil,   din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk,   servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan   sağlanır.”   Hükümet iddiaları reddetmiştir.   AİHM, ilk olarak, başvuranın, iç hukukta yer alan işlemlerin hiçbir aşamasında,   hakkındaki suçlamaların dini veya siyasi inançlarından kaynaklandığına veya bu bakımdan   ayrımcılığa tabi tutulduğuna dair bir iddiada bulunmamış veya böyle bir iddiaya dayanmamış   olduğunu gözlemlemiştir. İkinci olarak, dava dosyasında bu nitelikte unsurlar ortaya koyan bir   belge mevcut değildir. Başvuran hakkındaki suçlamalar dini veya siyasi inançlarından değil,   Ceza Kanunu’nun 168. maddesi uyarınca yasadışı bir örgüte üyeliği iddiasından   kaynaklanmıştır. Müteakip cezai işlemlerde, yerel mahkeme, delillere dayanarak, başvuranı,   Ceza Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık yapmaktan   suçlu bulmuştur. Başvuranın iddialarının tamamıyla asılsız olduğuna ve AİHS’nin 35 §§ 3 ve   4. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle reddedilmesi gerektiğine   karar vermiştir.   VI. İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER AİHS MADDELERİ   Başvuran, 24 Haziran 2005 tarihli görüşlerinde, birtakım yeni şikayetlerde   bulunmuştur. Bilhassa, yakalanmasının nedenlerinin kendisine hemen bildirilmediği, polis   nezaretinde olduğu süre zarfında bir savunmacının yardımından yararlanma hakkından   yoksun bırakıldığı, polisin onu bir basın toplantısında terörist ilan etmesi nedeniyle   masumiyet karinesi hakkının ihlal edildiği konularında şikayetçi olmuştur. AİHS’nin 5 § 2 ve   § 2. maddelerine atıfta bulunmuştur.   AİHM, bu şikayetlerin, 24 Haziran 2005 tarihinde AİHM’ye sunulmadan altı aydan   fazla bir süre önce gerçekleşen olaylara veya kararlara ilişkin olduğunu tespit etmiş ve bu   nedenle şikayetleri AİHS’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca reddetmiştir.   VII. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:   “ Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”   A. Tazminat, mahkeme masrafları   Başvuran 100.000 Euro maddi ve manevi tazminat talep etmiştir. Bu miktar, bilhassa,   gelir kaybını, masrafları, harcamaları ve Türkiye’de girilen borçları ve Almanya’da yapılan   mahkeme masraflarını (ulaşım ve telefon) kapsamıştır. Bu miktar, aynı zamanda, yerel   mahkemelerde yapılan mahkeme masraflarını kapsamıştır.   Hükümet, sözkonusu miktara itiraz etmiştir.   Maddi tazminat hususunda, AİHM, 6 § 1. maddeye uygun olarak yürütülmesi halinde   işlemlerin sonucunun ne olmuş olacağı hakkında bir tahminde bulunamaz. Ayrıca, yerel   mahkemelerde yapılan mahkeme masrafları da dahil olmak üzere hiçbir mahkeme masrafı   uygun deliller ile doğrulanmamıştır. AİHM, dolayısıyla, bu talebi reddetmiştir.   AİHM, başvuran tarafından maruz kalınan herhangi bir manevi zarara karşı 6.   maddenin ihlalinin tespitinin yeterli tazmin oluşturduğu kanısındadır (bkz., yukarıda anılan,   Incal).   Ancak, AİHM, sözkonusu davada olduğu gibi, bireyin, AİHS’nin bağımsızlık ve   tarafsızlık şartlarını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edildiği durumda,   istendiği takdirde, yeniden yargılamanın veya davanın yeniden açılmasının prensip itibariyle   ihlali telafi etmenin uygun bir yolunu temsil ettiğini değerlendirir (bkz. Öcalan – Türkiye   [BD], no. 46221/99).   B. Gecikme faizi   35. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun   olduğuna karar verir.   BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE   1. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmamasına ve başvuranın   mahkumiyetinin baskı altında alınan ifadelere ve polis tarafından düzenlenen sahte belgelere   dayandığı iddiası nedeniyle işlemlerin hakkaniyete uygun olmamasına ilişkin şikayetlerin   kabuledilebilir ve başvurunun geri kalanının kabuledilmez olduğuna;   2. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin olarak   AİHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. Başvuranın AİHS’nin 6. maddesi uyarınca olan diğer şikayetlerini ayrı olarak   değerlendirmenin gereksiz olduğuna;   4. Başvuran tarafından uğranan herhangi bir manevi zarara karşı ihlal tespitinin başlı başına   yeterli tazmin oluşturduğuna;   5. Başvuranın adil tazmin talebinin kalanının reddine   KARAR VERMİŞTİR.   İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi   uyarınca 24 Ekim 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. DOLLÉ   J.-P. COSTA   Yazı İşleri Müdürü   Başkan   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło