63353/00

WyrokETPCz2008-10-14ECLI:CE:ECHR:2008:1014JUD006335300

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy zabójstwo Yusufa Küçüka przez siły bezpieczeństwa stanowiło naruszenie prawa do życia (art. 2 Konwencji) w aspekcie materialnym, a także czy przeprowadzone w tej sprawie śledztwo było skuteczne i niezależne w aspekcie proceduralnym?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że użycie siły przez państwo, prowadzące do śmierci, musi być absolutnie konieczne i proporcjonalne do celu, z zachowaniem wszelkich środków ostrożności w celu zminimalizowania ofiar cywilnych. W niniejszej sprawie nie udowodniono, że ostrzał z czołgu był absolutnie konieczny, ani że podjęto wystarczające środki, aby zapobiec przypadkowym ofiarom cywilnym. Co więcej, Trybunał stwierdził, że śledztwo w sprawie śmierci Yusufa Küçüka, prowadzone przez organy administracyjne (Wojewódzka Rada Administracyjna) zamiast niezależnych organów sądowych, nie spełniało wymogu skuteczności i niezależności wynikającego z art. 2 Konwencji.
Stan faktyczny
Skarżący są żoną i dziećmi Yusufa Küçüka, który zginął 4 czerwca 1998 roku w prowincji Tunceli (region objęty stanem wyjątkowym) od pocisku wystrzelonego z czołgu przez siły bezpieczeństwa. Yusuf Küçük wraz z trzema innymi osobami szukał zagubionych owiec, gdy został trafiony pociskiem z czołgu oddalonego o około 2800 metrów. W regionie dochodziło do intensywnych starć między PKK a siłami bezpieczeństwa, a mieszkańcy byli ostrzegani przed opuszczaniem domów po zmroku.
Rozstrzygnięcie
Trybunał uznał skargę za dopuszczalną. Stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym (6 głosów za, 1 przeciw) oraz naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym (jednogłośnie). Uznał, że nie ma potrzeby badania skarg dotyczących art. 3, 6, 13 oraz art. 1 Protokołu nr 1. Zasądzono łącznie 50 000 EUR na rzecz skarżących tytułem szkody majątkowej i niemajątkowej. Oddalono żądanie zwrotu kosztów i wydatków.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   KÜÇÜK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 63353/00 )   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Ekim 2008   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı   şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (63353/00) no’lu davanın nedeni on iki T.C.   vatandaşı Zelha Küçük, Kıymet Aydoğdu, Filiz Küçük, Yıldız Küçük, Nimet Gültakur, Güllü   Derman, İmam Küçük, Celal Küçük, Veli Küçük, Ali Küçük, Hıdır Küçük ve Cemal   Küçük’ün (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 2 Ocak 1999 tarihinde   Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (AİHS) 34.   maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Başvuranlar, AİHM önünde İzmir Barosu avukatlarından E. Demir tarafından temsil   edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Yukarıda adları yer alan başvuranlar sırasıyla 1942, 1967, 1989, 1982, 1981, 1964, 1960,   1975, 1984, 1983, 1962 ve 1970 doğumludur. İlk başvuran 4 Haziran 1998 tarihinde ölen   Yusuf Küçük’ün eşi, diğer başvuranlar ise çocuklarıdır.   Başvuranlar olayların meydana geldiği dönemde Olağanüstü Hal Bölgesi kapsamında bulunan   ve PKK üyeleri ile güvenlik güçleri arasında yoğun çatışmaların yaşandığı Tunceli ili Ovacık   ilçesinde oturmaktaydılar.   Haziran 1998 tarihinde saat 23.45 sularında Yusuf Küçük beraberindeki üç köylü ile birlikte   sürüden ayrılan koyunlarını aramaya çıkmış ve Tatuşağı köyü civarında iken köyün birkaç   kilometre dışında mevzilenmiş bir tanktan atılan bir merminin isabet etmesiyle ölmüştür.   A. Ulusal yetkililer tarafından yürütülen soruşturma   Meydana gelen kazanın ardından 5 Haziran 1998 tarihinde civardaki evlerin yerini gösterir   olay yeri topografisi hazırlanmış, maktulün yatış pozisyonu çizilmiş, olay yeri tutanağı   düzenlenmiştir. Bu krokiye göre atış yapıldığı sırada tank maktulden 2.800 metre ötede   komşu köyün yakınlarında bulunmaktaydı.   Hazırlanan tutanağa göre altı kişilik jandarma ekibi olayları anlatmışlardır.   Aynı gün Ovacık Cumhuriyet Savcısı ve iki adli tıp uzmanı Yusuf Küçük’ün otopsisini   yapmışlardır. Meydana gelen patlamadan maktulün vücudunun bazı organları parçalanmış,   kafatası kemiği ve bel kemiği kırılmıştır. Yapılan otopsiden ölümün hayati organların   parçalanması sonucu gerçekleştiği anlaşılmıştır.   Ovacık Cumhuriyet Savcısı Yusuf Küçük’ün ölümü ile ilgili bir soruşturma başlatmıştır.   Haziran 1998 tarihinde olayın meydana geldiği gün Yusuf Küçük’ün yanında bulunan üç   kişinin ifadelerine başvurulmuştur.   Haziran 1998 tarihinde, Savcı, Ovacık Kaymakamlığından, Valilik tarafından Olağanüstü   Hal Yasası uyarınca Ovacık civarı köylerine özellikle Tatuşağı köyüne ilişkin olarak hava   karardıktan sonra köyü tek etme yasağı getirilip getirilmediğinin şayet böyle bir yasak kararı   var ise sözkonusu kararın zamanında köylülere tebliğ edilip edilmediğini ortaya koymasını   talep etmiştir. Sözkonusu talebe cevaben, 20 Mart 1997, 5 Kasım 1997 ve 28 Mayıs 1998   tarihlerinde aralarında maktulün de bulunduğu köylüler tarafından imzalanan tebligatlar   Savcıya iletilmiştir.   Haziran 1998 tarihinde, Savcı, ölüm olayının askeri bir görev sırasında meydana geldiğini   saptamasının ardından 285 sayılı Olağanüstü Hal kararnamesinin 4. maddesi uyarınca   kendisinin yetkisinin bulunmadığını belirtmiş ve dosyayı yetkili organ olan Tunceli Valiliği İl   İdare Kurulu’na göndermiştir.   Temmuz 1998 tarihinde, Tunceli Valililiği, Jandarma Komutanlığından gerektiği takdirde   Memurin Muhakematı Kanununun hükümlerine uygun olarak soruşturma açılması talebinde   bulunmuştur.   Ocak 1999 tarihinde, Tunceli Valiliği İl İdare Kurulu, Jandarma Komutanlığı tarafından   düzenlenen ve “cezai soruşturma açılmasına gerek olmadığına ve davanın işlemden   kaldırılmasına” karar veren rapora atıfta bulunarak kararını vermiştir.   Temmuz 2000 tarihli bir mektup ile Vali, başvuranların avukatlarına davanın işlemden   kaldırılması hakkındaki kararı bildirmiştir.   Ağustos 2000 tarihinde, başvuranlar Malatya Bölge İdare Mahkemesi’nde Tunceli Valiliği   İl İdare Kurulu kararı hakkında iptal davası açmışlardır.   Başvuranların ifadelerine göre, İdare Mahkemesi itiraz hakkında karar verilmesine yer   olmadığına karar vermiştir.   B. Hükümet tarafından iletilen bilgiler   Mart 1997 tarihinde, Ovacık Kaymakamlığı Olağanüstü Hal Bürosu, terör örgütü üyeleri   ve güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların artması nedeniyle ve vatandaşların can ve   mallarının korunması amacıyla Ovacık civarındaki köylerde hava karardıktan sonra meskun   mahallerin terk edilmesini yasaklayan valilik kararı çıkarmıştır.   Kasım 1997, 28 Mayıs 1998, 6 Temmuz 1998 tarihlerinde aynı karar tekrarlanmıştır.   Sözkonusu kararlar muhtara ve köylülere bildirilmiştir. Ayrıca sözkonusu kararlar, aralarında   Yusuf Küçük’ün de bulunduğu Tatuşağı köyünün yirmi dört oturanı tarafından da   imzalanmıştır.   Haziran 1998 tarihinde, Jandarma Komutanlığı Genel Karargahına, Tunceli Jandarma   Komutanlığına, Tunceli Emniyet Müdürlüğü’ne ve Tunceli’nin yedi ilçesinin   kaymakamlılarına dağıtılan Tunceli Kaymakamlığı Olağanüstü Hal Bürosunun tebligatı,   önceki tebligatları tekarlayarak “operasyonlar döneminde vatandaşlarımızın hayatlarını ve   mallarını korumak amacıyla, hava karardıktan sonra evden çıkılmamasına, evden çıkmak   zorunda kalanların en yakın güvenlik güçlerini bundan haberdar etmeleri gerektiğini”   belirtmiştir.   Temmuz 1998 tarihinde, her türlü iletişim araçları vasıtasıyla halkın bilgilendirilmesi   amacıyla sözkonusu görüş, Tunceli Emniyet Müdürlüğü’nden Tunceli Belediyesi’ne   iletilmiştir.   HUKUK   I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA   Başvuranlar Yusuf Küçük’ün güvenlik güçleri tarafından bilerek öldürüldüğünden ve   soruşturma yapılmamasından, ayrıca gerekçelendirmeden bölgede yıllardır süren güvensizlik   ortamından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar AİHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 2.   maddesi ile 3. ve 6. maddelerinin ihlal edildiğini öne sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca   Yusuf Küçük’ün kaybolan hayvanlarını aradığı sırada öldürülmesi nedeniyle AİHS’ye Ek 1   no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.   Hükümet başvuran tarafın İl İdare Kurulu’nun kararına itiraz ettiğini, oysa idarenin yanıt   vermemesi durumunda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun öngördüğü başvuru   yoluna gitmediğini gözlemlemektedir. Hükümet ayrıca başvuranların maddi ve manevi   zararları için cezai, hukuki ve idari başvuru yollarını kullanmadıklarını savunmaktadır.   AİHM olayların meydana geldiği dönemde Türk Hukuku’nun Olağanüstü Hal Bölge Valisi   tarafından alınan idari bir fiile veya karara karşı herhangi bir hukuki başvuru yolunu   sunmadığını not etmektedir.   İdari mahkemeler önünde idarenin objektif sorumluluğuna dayalı olarak tam yargı davası   açılması yoluyla sunulan hukuk yolu konusunda ise AİHM, yaşam hakkının korunması   hakkındaki şikayetlerine ilişkin bir başvurana, sonunda sadece bir miktar tazminat alabileceği   idari hukuk davası açma zorunluluğu getiriliyor ise, bu durumun idarenin objektif   sorumluluğuna dayalı ölüm olayının faillerinin tespiti ve cezalandırılması amacıyla bir   soruşturma yürütülmesi yükümlülüğünü aldatıcı hale getirdiğini ifade etmektedir (Bkz Yaşa-   Türkiye kararı, 2 Eylül 1998). Gerçekten de basit bir tazminata hükmedilmesi bu   yükümlülüğü karşılamamaktadır (Bkz.diğerleri arasında Kaya-Türkiye kararı, 19 Şubat 1998).   Sonuç olarak AİHM, Hükümet’in ön itirazını reddetmektedir. AİHM, ayrıca, başka açılardan   bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru   kabuledilebilir niteliktedir.   II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuranlar, jandarmaların maktule kasıtlı olarak ateş edip, onu öldürdüklerini iddia   etmektedirler. Ayrıca olası sorumluların kimlikleri tespit edilmesine rağmen, bu kişiler   yargıya sevk edilmemiştir. Başvuranlar, AİHS’nin 14. maddesi ile birlikte AİHS’nin 2.   maddesine atıfta bulunmaktadırlar. AİHM, sözkonusu şikayeti yalnızca AİHS’nin 2. maddesi   kapsamında inceleyecektir.   Hükümet, sözkonusu iddiaya karşı çıkmaktadır.   A. AİHS’nin 2. maddesinin esası bakımından   AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin yalnızca Devlet görevlilerinin güç kullanımı sonucu   meydana gelen ölüm olaylarını kapsamadığını, aynı zamanda 1. paragrafının ilk cümlesinde,   hukukuna tabi olan kişilerin yaşamlarını korumaya yönelik olarak Devletlerin gerekli   tedbirleri alma zorunluluğunu belirttiğini de hatırlatmaktadır (L.C.B.-Birleşik Krallık, 9   Haziran 1998 tarihli karar; Paul ve Audrey Edwards – Birleşik Krallık, başvuru no:   46477/99).   Sözkonusu hükmün önemini kabul eden AİHM, bir görüşe varmak amacıyla, özellikle   öldürücü güce başvurulduğunda ölüme yol açan olayları dikkatle incelemeli ve yalnızca güce   başvuran Devlet görevlilerinin eylemlerini değil aynı zamanda dava koşullarının tamamını,   özellikle kazara her türlü can kaybının önlemesi amacıyla sözkonusu eylemlerin hazırlanışını   ve kontrolünü de göz önüne almalıdır (Kamer Demir ve diğerleri- Türkiye, no 41335/98, 19   Ekim 2006; McCann ve diğerleri- Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Bubbins –   Birleşik Krallık, no 50196/99; Güleç- Türkiye 27 Temmuz 1998 tarihli karar, Oğur –Türkiye,   no 21594/93).   Hükümet kazanın olduğu dönemde bilhassa başvuranların ikamet ettiği bölgenin lojistik   ihtiyaçlarını karşılamak için köylere girmeye başlayan teroristlerin eylemleri nedeniyle   özellikle hassaslaştığını belirtmektedir. Terörist gruplar sık sık saldırılar düzenlemekteydi.   Hükümet ayrıca köylülerin gün batımından sonra evlerinden dışarıya çıkmalarının yasak   olduğu konusunda uyarıldıklarını ifade etmektedir.   AİHM bu başvuruda başvuranların yakınlarının ölümüne yol açan top mermisinin, toplanan   istihbaratları değerlendiren ve Tatuşağı köyü civarında mevzilenen jandarma birliği tarafından   atıldığı hususunda herhangi bir itirazın olmadığını gözlemlemektedir. Olay yeri tutanağına   göre top mermisi uyarı atışlarına uymayarak kaçan bir kişiyi hedef almıştır.   Yukarıda sözü edilen pozitif yükümlülük uyarınca, mevcut davanın koşullarında AİHS’nin 2.   maddesine göre Savunmacı Devletin sorumluluğunu ortaya çıktığını belirtmek gerekir.   AİHM, olayların meydana geldiği dönemde Türkiye’nin güneydoğusunda hüküm süren   duruma karşı bölgeyi kontrol altına almak ve şiddet eylemlerine son vermek amacıyla   Devletin olağanüstü tedbirleri alma zorunluluğunu daha önce de dikkate aldığını hatırlatır.   Topçu birliklerinin kullanılması da bu alınan tedbirlerin bir parçasıdır. Hatırı sayılır sayıda   silahlı kişilerin varlığı ve bunların kanun uygulayıcılarına karşı aktif olarak direnişi AİHS’nin   2. maddesinin 2. paragrafında yer alan bir duruma işaret etmekte ve Devletin görevlilerinin   ölümcül güce başvurmalarını meşru kılacak şekilde kanunun uygulanmasını meşru   kılmaktadır (Bkz. sözü edilen Kamer Demir vd.).   Bu başvuruda izlenen amaç ile bu amaca ulaşmak için başvurulan yöntem arasında hassas bir   dengenin kurulması zorunluluğu olmaksızın başvurulan gücün meşruiyet kazanmasından söz   edilemez. Bu nedenle işlenen fiilin öngörülen amaç doğrultusunda mutlak gerekli olup   olmadığının incelenmesi gerekmektedir. AİHM bunu yaparken tarafların sunmuş oldukları   bilgilere dayanarak ve yukarıda sözü edilen ilkeler ışığında operasyonun hazırlanış ve   yürütülme şeklinin AİHS’nin 2. maddesi ile bağdaşıp bağdaşmadığını saptamak   durumundadır (Bkz. sözü edilen Issaieva kararı ve Kamer Demir vd. kararı).   Gerçekten de Devletin sorumluluğu yalnızca görevlilerinin hedefi şaşırıp sivil bir kimsenin   ölümüne yol açtığını gösterir belirgin delil unsurlarının varlığı ile ortaya çıkmaz, aynı   zamanda bahse konu görevlilerin terörist bir örgüte karşı yürüttükleri operasyonda   uygulacakları metod ve yöntemleri belirlerken, kazara sivil ölümlerini engelleyecek, en   azından bu riski azaltacak her türlü tedbiri almadıkları takdirde de ortaya çıkar. (Bkz. Ergi-   Türkiye kararı 28 Temmuz 1998, Issaïeva-Rusya no 57950/00, 24 Şubat 2005; Mansuroğlu-   Türkiye kararı, no 43443/98, 26 Şubat 2008).   AİHM’nin sözkonusu sorunu değerlendirme imkanın, konuya ilişkin olarak tarafların az bilgi   sunmaları ile engellendiğini belirtmek uygun olacaktır. Özellikle Hükümet, AİHM’ye, ağır   silahların kullanıldığı bir hipotezde sivillere gelebilecek zararların değerlendirilmesi ve   önlenmesi için neler yapıldığını açıklayacak hiçbir görüş sunmamıştır (mutatis, mutandis,   Kamer Demir ve diğerleri-Türkiye).   AİHM, hava karardıktan sonra evlerinden çıkma yasağından köylülerin yazılı ve sözlü olarak   uyarıldıklarını gözlemlemektedir. Maktulün davranışını haklı kılmak için, başvuran taraf   Yusuf Küçük’ün okuma yazma bilmediğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda AİHM, maktulün   beraberindeki kişilerin, ifadelerinde, sözkonusu yasaktan haberdar olduklarını ve askerlerin   kendilerini terörist sanabileceklerini belirterek Yusuf Küçük’ü köyün dışına çıkmamak için   ikna etmeye çalıştıklarını ifade ettiklerini saptamaktadır. Diğer üç köylünün ifadeleri göz   önüne alındığında, AİHM, Yusuf Küçük’ün köyü terk etmeye karar verdiği anda hayatını   tehlikeye atacağını yadsıyamayacağı kanaatindedir.   Mevcut davada, olay yeri tespit tutanağından ve kovuşturmaya yer olmadığı kararından,   askerlerin, termal kameraları ile ormanda dört kişiyi tespit ettikleri ve terörist olduklarından   şüphelenilen dört kişiye uyarı ateşi açtıkları, ancak içlerinden birinin kaçtığını belirleyerek,   sözkonusu kişiye yaklaşık üç kilometrelik bir mesafeden ateş ettikleri sonucuna   ulaşılmaktadır. Ateş açan askerlerin görüş açısı koşullarını veya gerçekten kullanılan askeri   yöntemleri ve askerler bakımından içinde bulundukları tehlikeyi belirlemek için AİHM’nin   takdirine hiçbir unsur sunulmamıştır. AİHM, bu konuda Hükümet tarafından bilgi   sunulmadığını üzülerek belirtmektedir.   AİHM, jandarmaların, bir yerleşim alanına ağır silah ekipmanı yerleşmesini öngördüklerinde,   böyle bir ekipman yerletirmenin kaçınılmaz olarak taşıdığı hata risklerini de göz önüne   almaları gerektiği kanaatindedir (mutatis, mutandis, Mansuroğlu-Türkiye). Oysa hiçbir şey   atışların hazırlanmasında ve kontrolünde bu tip bir düşüncenin belirleyici bir rol oynadığı   sonucuna ulaşma imkanı tanımamaktadır.   Son olarak, bir tanktan ateş etmenin mutlak bir gereklilik olduğu ispat edilememiştir.   Sivillerin yaşamlarına kastedecek her türlü riski indirgeyecek araçlara başvurulması   gerekmekteydi.   AİHM sürdürülen operasyonun hazırlanıp uygulanmasında yanlışlıkla sivillerin mağdur   olmasını önlemek üzere gerekli önlemlerin alınıp alınmadığını tespit edecek durumda   olmadığını belirtir (Bkz. sözü edilen Issaieva kararı ve Kamer Demir vd. kararı). AİHM,   kişilerin teslim olmasını sağlamak için üç km’lik bir mesafeden yapılan uyarı atışlarının, top   atışlarını duyan kişilerin insiyaki olarak kaçmaya çalışma ihtimalleri bulunduğundan, amaca   hizmet edeceğine ikna olmamıştır. AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlal edildiğine   karar vermiştir.   B. AİHS’nin 2. maddesi’nin usulü bakımından   AİHM, AİHS’nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün, 1.   madde uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS’de belirtilen hak ve   özgürlükleri tanıma[sı]” şeklinde Devlete düşen genel görevle birlikte değerlendirildiğinde,   güç kullanmaya başvurmanın bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin bir soruşturma   yürütülmesi anlamına geldiğini ve bunu şart koştuğunu hatırlatmaktadır (Bkz. sözü edilen   McCann vd. kararı).   Devletin görevlilerinin karıştığı ve ölümle sonuçlanan bir olayla ilgili yürütülen   soruşturmanın etkili olduğunun kabul edilebilmesi için soruşturmadan sorumlu olan kişilerin   ve araştırmaları yapanların olaylara karışlanlardan bağımsız kişiler olmaları gerekmektedir.   (Bkz. örneğin Avşar-Türkiye kararı no: 25657/94 ve sözü edilen Oğur kararı). Bu ise her türlü   hiyerarşik ve kurumsal bağın yokluğunun yanısıra uygulamada da bağımsız hareket etmeyi   gerektirir (Bkz. Hugh Jordan-Birleşik Krallık no: 24746/94, Kelly vd.-Birleşik Krallık no:   30054/96, 4 Mayıs 2001).   AİHM mevcut başvuruda meydana gelen olayın hemen ertesinde Savcılığın soruşturma   başlattığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda olay yeri krokileri çizilmiş ve otopsi işlemi   gerçekleştirilmiştir: ölüm nedeninin ne olduğu hususuna tarafların itirazı olmamıştır. Dava   dosyasına yalnızca maktulün beraberindeki kişilerin tanıklıkları konmuştur. AİHM adli   soruşturmanın, Savcılığın yetkisizlik kararı vermesi ile olağanüstü hal bölgesinde yer alan   Tunceli İl İdari Kurulu’na iletildiğini saptamaktadır.   Tunceli İl İdari Kurulu ise Savcılığın yetkisizlik kararı ile gönderdiği dosyayı bir iç   soruşturma başlatılması istemiyle Tunceli Jandarma Komutanlığı’na iletmiştir. AİHM’ye   iletilmeyen Tunceli Jandarma Komutanlığı tarafından hazırlanan raporun ardından, Tunceli   Valiliği İl İdare Kurulu, dosyanın işlemden kaldırılmasına karar vererek soruşturmayı   kapatmıştır.   Bu bağlamda AİHM, valiliklere bağlı il idare kurullarının yürütmeden bağımsız   olmamalarından dolayı birçok davada sözkonusu kurullar tarafından yürütülen   soruşturmaların ciddi tereddüt uyandırdığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (sözü edilen,   Oğur; Kılıç-Türkiye, başvuru no: 22492/93; Satık ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 31866/96,   Ekim 2000; İhsan Bilgin-Türkiye, başvuru no: 40073/98, 27 Temmuz 2006; Kamer Demir   ve diğerleri).   AİHM’ye göre, böyle bir soruşturma, AİHS’nin 2. maddesinin usule ilişkin gereklilikleri ile   bağdaşmamaktadır. Bu durumda, mevcut davada, AİHS’nin 2. maddesi usul bakımından ihlal   edilmiştir.   III. DİĞER İHLALLERE İLİŞKİN   Başvuranlar, şikayetlerini gerekçelendirmeden, yıllardan beri bölgede hüküm süren   güvensizlik ortamından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, AİHS’nin 3., 6. ve 13.   maddesine atıfta bulunmaktadır. Son olarak başvuranlar, Yusuf Küçük’ün sürüden ayrılan   hayvanlarını aradığı sırada öldürülmesinden dolayı, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin   ihlal edildiğini iddia etmektedirler.   AİHS’nin 2. maddesi bakımından ulaştığı ihlal tespitini göz önüne alarak, AİHM, sunulan   sorunların hiçbirinin, atıfta bulunulan diğer maddelerin kapsamında yer almadığı   kanaatindedir.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran taraf, maddi zarar için 20.000 Euro talep etmektedir.   Manevi tazminata ilişkin olarak, eşleri ve babalarının kaybetmelerinin neden olduğu   sarsıntıdan dolayı başvuranların her biri 30.000 Euro olmak üzere toplam 360.000 Euro   manevi tazminat talep etmektedirler.   Hükümet, adil tatminin aşırı bir zenginleşmeye yol açacağı dikkate alındığında bu taleplerin   dayanaksız ve aşırı olduğunu savunmaktadır.   AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca hakkaniyete uygun başvuranlara uğradıkları tüm   zararları için 50.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar 100 Euro’su posta masrafı olmak üzere AİHM önünde yapmış oldukları yargı   giderleri için 6.000 Euro talep etmektedirler. Başvuranlar bu taleplerini destekleyici herhangi   bir belge sunmamışlardır.   Hükümet AİHM’den ilgili belgeleri sunmayan başvuran tarafın talebini reddetmesini   istemektedir.   AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM başvuranların yargı giderleri ve   harcamalarına ve avukatlık ücretine ilişkin herhangi bir belge sunmadığını gözlemlemektedir.   AİHM sonuç itibariyle bu talebi reddetmektedir.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç   puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. 1’e karşı 6 oyla AİHS’nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;   3. Oybirliğiyle, AİHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;   4. Oybirliğiyle, AİHS’nin 3., 6., 13. ve Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi hakkındaki diğer   şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;   5. 1’e karşı 6 oyla,   a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   döviz kuru üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet   tarafından uğradıkları tüm zararlar için başvuranlara toplam 50.000 (elli bin) Euro   ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   6. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 14 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   Mevcut karar ekinde AİHS’nin 45/2 ve İçtüzüğün 74/2 maddesine uygun olarak yargıç M.   Sajo’nun karşı oy görüşü yer almaktadır.   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło