63748/00

WyrokETPCz2008-03-04ECLI:CE:ECHR:2008:0304JUD006374800

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy przymusowe wcielenie do wojska 71-letniego mężczyzny i warunki odbywania służby, nieprzystosowane do jego wieku i stanu zdrowia, stanowiły poniżające traktowanie w rozumieniu art. 3 Konwencji, a brak skutecznego środka odwoławczego naruszył art. 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że przymusowe wcielenie 71-letniego mężczyzny do wojska i zmuszenie go do odbywania służby w warunkach przeznaczonych dla znacznie młodszych rekrutów, bez uwzględnienia jego wieku, stanu zdrowia i braku znajomości języka, stanowiło doświadczenie niezwykle bolesne i naruszające jego godność. To cierpienie wykraczało poza nieuniknione trudności związane ze służbą wojskową, kwalifikując się jako poniżające traktowanie w rozumieniu art. 3 Konwencji. Dodatkowo, Trybunał stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji w związku z art. 3, ponieważ zniszczenie osobistej dokumentacji skarżącego po zwolnieniu ze służby uniemożliwiło mu dochodzenie roszczeń odszkodowawczych na poziomie krajowym, a prawo krajowe nie przewidywało skutecznego środka odwoławczego dla osób w jego specyficznej sytuacji.
Stan faktyczny
Skarżący, Hamdi Taştan, urodzony w 1929 r., został wcielony do wojska tureckiego w wieku 71 lat w lutym 2000 r., po tym jak został zgłoszony jako dezerter. Mimo że był analfabetą, mówił tylko po kurdyjsku i miał problemy zdrowotne, został uznany za zdolnego do służby. Odbył miesięczne szkolenie podstawowe z 20-letnimi rekrutami, doświadczając upokorzeń, trudności z jedzeniem z powodu braku zębów oraz problemów zdrowotnych spowodowanych zimnem. Po pogorszeniu stanu zdrowia został zwolniony ze służby w kwietniu 2000 r. z powodu niewydolności aorty i zaawansowanego wieku. W czasie służby nie mógł widywać się z synem.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje skargi dotyczące art. 3 i 13 Konwencji za dopuszczalne. 2. Stwierdza, że nie ma potrzeby badania pozostałych skarg. 3. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w związku z art. 13. 4. Zasądza, aby Rząd pozwany zapłacił skarżącemu w terminie trzech miesięcy: a) 5 000 EUR (pięć tysięcy euro) tytułem szkody niemajątkowej; b) 1 000 EUR (tysiąc euro) tytułem kosztów i wydatków. c) Kwoty te mają być wolne od wszelkich podatków. d) Od upływu wskazanego terminu do dnia zapłaty, odsetki proste będą naliczane według stopy równej krańcowej stopie kredytowej Europejskiego Banku Centralnego powiększonej o trzy punkty procentowe. 5. Oddala pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   TAŞTAN - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 63748/00)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Mart 2008   İşbu karar AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafında belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 63748/00 no’lu davanın nedeni T.C vatandaşı   Hamdi Taştan’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması   Sözleşmesinin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca 10 Ağustos 2000 tarihinde Avrupa İnsan   Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM”) yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   DAVANIN KOŞULLARI   doğumlu olan başvuran Şanlıurfa’da ikamet etmektedir.   Başvuran nüfus kütüğüne kaydını 1986 yılında yaptırmıştır. Başvuran nüfus kütüğünde bekar   ve çocuksuz olarak gözükmektedir.   Başvuran okuma yazma bilmediğini ve yalnızca Kürtçe konuşabildiğini ifade etmektedir.   Başvuran çocukluğundan beri çobanlık yapmakta olup köylüler yaptığı iş karşılığında   başvurana elbise, yiyecek ve kışları barınacak bir yer sunmaktaydılar. Başvuran 1995 yılında   genç bir kadınla imam nikahıyla evlenmiş ancak eşi oğlunun doğumu sırasında hayatını   kaybetmiştir. Çocuğuyla tek başına kalan başvuran çocuğuna bakabilmek için çalışmayı   bırakmıştır. O güne kadar işlerini gördüğü köylüler başvuranın asker kaçağı olduğu yönünde   jandarmaya ihbarda bulunmuşlardır. Başvuran 15 Şubat 2000 tarihinde yetmiş bir yaşında   olduğu halde iken jandarmalarca askerlik üzere karakola götürülmüştür.   Başvuran evvela Şanlıurfa Askerlik Şubesi’ne sonra da askerlik muayenesi için Diyarbakır’a   götürülmüştür. Muayeneyi müteakip düzenlenen raporda ilgilinin askerliğe elverişli olduğu   beyan edilmiştir. Bunun ardından başvuran Erzincan’a sevk edilmiştir. Başvuran buradaki   birliğinde bir ay boyunca acemilik eğitimi görmüştür. Bu eğitim çerçevesinde başvuran 20   yaşındaki acemi erlerle aynı faaliyetlere ve fiziksel egzersizlere katılmak zorunda kalmıştır.   Başvuran ayrıca birlikte fotoğraf çektirmesi karşılığında bir sigara teklif eden üstlerinin onur   kırıcı davranışlarına ve diğer acemi erlerin çeşitli alaylarına maruz kalmıştır. Dişleri   dökülmüş olan başvuran verilen yemekleri çiğneyememesi nedeniyle kışlada beslenme   güçlüğü çekmiştir. – 30 C °’ye kadar düşen hava sıcaklıkları nedeniyle başvuran kalp ve   akciğer rahatsızlıkları yaşamıştır.   Acemi birliğindeki eğitimden sonra başvuran Van Erciş 10. Piyade Tugayı’na sevk edilmiştir.   Burada başvuranın sağlık durumu kötüleşmiştir. Başvuran iki defa doktora götürülmüş ve   nihayetinde Van Askeri Hastanesi’ne kabul edilmiştir. Başvuran bir hafta boyunca toplama   merkezinde kalmıştır.   Başvuran 19 Nisan 2000 tarihinde Diyarbakır Askeri Hastanesi’ne sevk edilmiştir. Burada   düzenlenen raporda başvuranın askerlik yapmaya elverişsiz olduğu kanaatine varılmıştır. Bu   raporda başvuranla ilgili olarak aort yetmezliği ve düşkün ihtiyarlık tanısı konulmuştur.   Hükümet tarafından verilen bilgiye göre, benzer durumlarda ilgilinin askerlik hizmetine   ilişkin şahsi dosyası imha edilmektedir.   Silah altında tutulduğu dönem içerisinde başvuran oğluyla görüşme imkanına sahip   olamamıştır.   HUKUK   I. İHTİLAFIN KONUSU   Başvuran öncelikle, ihtiyar olmasına rağmen askerlik yapmaya zorlanmasından şikayetçi   olmaktadır. Başvuran askerlik hizmetini yerine getirmeye mecbur edilmesinin herhangi bir   kamu yararı gerekçesine dayanmayıp asker kaçağı olması nedeniyle cezalandırılmak   istenmesinden kaynaklandığını düşünmektedir.   Başvuran silah altında olduğu dönemde kendisine yapılan gerek fiziksel gerekse manevi   muamelenin AİHS’nin 3. maddesi anlamında ‘işkence’ olarak nitelendirilebileceği   düşüncesindedir.   AİHS’nin 8. maddesine atıfta bulunan başvuran beş yaşındaki çocuğunu tek başına yetiştiren   bir baba olarak ailevi durumu göz önünde bulundurulmaksızın silah altına alındığı   gerekçesiyle özel yaşamı ve aile yaşamına saygı gösterilmediğinden yakınmaktadır. Başvuran   askerlik hizmetini yerine getirdiği dönemde oğluyla görüşme imkanından mahrum   bırakıldığını, oğlunun yalnız ve çaresiz olduğu düşüncesiyle ıstırap çektiğini belirtmektedir.   Başvuran oğlunun varlığına ilişkin bir belge ibraz etmemiştir.   Başvuran ayrıca, AİHS’nin 4. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen kamu yararı istisnalarından   herhangi birine dayanmadığı gerekçesiyle askere alınma işleminin AİHS’nin 4. maddesi   açısından zorla çalıştırma teşkil ettiğini ileri sürmektedir.   Başvuran ayrıca, yaklaşık üç ay boyunca AİHS’nin 5. maddesine aykırı surette özgürlüğünden   keyfi olarak mahrum bırakıldığını öne sürmektedir.   Son olarak AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunan başvuran, şikayetlerini ulusal mahkemeler   önünde dile getirebilmesi için iç hukukta bir başvuru yolu bulunmamasından ve bilhassa da   askerlik hizmetini yerine getirme yükümlülüğüne ilişkin olarak iç hukukta ileri yaşa bağlı bir   istisna olmamasından şikayet etmektedir.   Mevcut dava koşullarında başvuruda gündeme getirilen asıl hukuki sorunu göz önünde   bulunduran AİHM, başvurunun AİHS’nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3. madde   bağlamında incelenmesinin uygun olacağını değerlendirmektedir.   II. AİHS’NİN 13. MADDESİYLE BAĞLANTILI OLARAK AİHS’NİN 3.   MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet öncelikle,   başvuranın sağlık durumu nedeniyle askerliğinin ertelenmesi için geçici tedbir kararı alması   talebiyle askeri idare mahkemesine başvurmadığını ileri sürmektedir. Hükümet askerlik   çağına gelmiş kimseler tarafından sağlık durumu, eşcinsellik, tahsil, ailevi durum (büyük   kardeşin askerlik hizmetini yerine getirdiği sırada sakat kalması ya da ölmesi nedeniyle   ailenin geçimini sağlayacak duruma gelinmesi halinde askerlikten muaf tutulma hakkı) gibi   nedenlerle yapılan askere alınma işleminin iptali yönündeki taleplere cevaben ulusal   mahkemelerce verilen karar örneklerini ibraz etmektedir. Hükümet ayrıca çocukları askerlik   hizmetini yerine getirdiği esnada hayatını kaybeden asker aileleri tarafından yapılan tazminat   taleplerine ilişkin kararları da eklemektedir. Bu ölümlerden bazıları askeri tabiplerin hatalı   teşhis koymaları ya da hatalı tedavi uygulamaları neticesinde meydana gelmiştir.   Başvuran bu hususta görüş belirtmemektedir.   AİHM ekteki belgelerin hiçbirinin ileri yaş nedeniyle elverişsizliğe bağlı olarak askere alınma   işleminin iptal edilmesiyle ilişkili olmadığını tespit etmektedir. Hükümet tarafından atıfta   bulunulan kararlar bu nedenle mevcut davanın konusuyla ilgili değildir. Ayrıca Kürtçe’den   başka bir dil konuşamayan ve okuma yazma bilmeyen başvuranın kışlada nasıl iletişim   kurduğu hakkında dosyada bir bilgi mevcut değildir. AİHM üstelik, Hükümet tarafından   verilen bilgiye göre başvuranın askerlik hizmetini tamamlamaktan muaf tutulmasını müteakip   dosyasının imha edildiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle AİHM başvuranın (ya da   muhtemelen yakınlarının) şikayette bulunduğu konularla ilgili elinde hiçbir belge olmaması   nedeniyle herhangi bir biçimde bir tazminat davası açmasının mümkün olamayacağına kani   olmaktadır.   Başvuranın özel durumuna ilişkin olarak ulusal mevzuatta bir başvuru yolu öngörülmediğini   ve başvurana ait şahsi dosyanın imha edilmesinin her halükarda tazminat başvurusunda   bulunmaya mani teşkil edeceğini değerlendiren AİHM Hükümetin ön itirazını reddeder. Bu   itibarla AİHM başvuruyu kabuledilebilir ilan eder. Bu başvuruda AİHS’nin 35. maddesinde   belirtilen kabuledilemezlik gerekçelerinden hiçbiri bulunmamaktadır.   B. Esasa ilişkin   1. Tarafların argümanları   Hükümet başvuranın iddialarının AİHS’nin 3. maddesinin uygulama alanına girmediğini   savunmaktadır. Bu çerçevede Hükümet, askerlik hizmetinin her yaştaki asker adayları için   zorluklar taşıdığına ve nüfusa kaydolmayarak başvuranın uzun yıllar boyunca zorunlu   askerlik hizmetinden kaçtığına dikkat çekmektedir. Başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği   muamelenin ağır olduğu iddiasına ilişkin olarak Hükümet başvuranın yalnızca üç ay askerlik   hizmeti yaptığını, yaşı ve sağlık durumu nedeniyle askerliğe elverişli olmadığını gösteren bir   sağlık raporu düzenlenmesinin ardından derhal askerlikten muaf tutulduğunu kaydetmektedir.   Son olarak Hükümet üstleri tarafından başvuranda korku, endişe yahut aşağılık duygusu   yaratmak amacıyla AİHS’nin 3. maddesine aykırı nitelikte hiçbir eylemde bulunulmadığını   savunmaktadır.   2. AİHM’nin değerlendirmesi   a. genel ilkeler   Bir muamelenin AİHS’nin 3. maddesi kapsamına girebilmesi için bu muamelenin asgari   ciddiyet eşiğine erişmiş olması gerekir. Bu asgari ciddiyet eşiğinin belirlenmesi; bilhassa   muamelenin süresi ve fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazen de mağdurun cinsiyeti, yaşı ve genel   sağlık durumu vb. gibi davayla ilgili verilerin tamamına bağlıdır (bkz., sözgelimi, 18 Ocak   tarihli İrlanda – Birleşik Krallık kararı, prg. 162). Bunun da ötesinde AİHM, AİHS’nin   3. maddesine aykırı muamelelere ilişkin olarak kendisine sunulan kanıt unsurlarının değerini   takdir etmek maksadıyla ‘her türlü makul şüphenin ötesinde kanıt’ ölçütüne başvurmaktadır;   böylesi bir kanıt yeterince ciddi, belirli ve tutarlı emare ya da itiraza mahal bırakmayan   karinelere dayanmalıdır.   AİHM, kasten uzun saatler boyunca uygulanmış olması ve gerek vücutta tahribat yapmış   olması gerek şiddetli fiziksel yahut ruhsal acılara sebebiyet vermiş olması nedeniyle bir   muamelenin ‘insanlık dışı’ olduğuna hükmetmişti. AİHM ayrıca mağdurlarda korku, endişe   ve aşağılık duyguları uyandıracak şekilde aşağılamaya ve küçük düşürmeye yönelik bir   muameleyi de’onur kırıcı’ olarak değerlendirmişti (bkz.,sözgelimi, Kudla – Polonya, no:   30210/96, prg. 92). Belli bir muamele tarzının AİHS’nin 3. maddesi anlamında özellikle   ‘onur kırıcı’ olup olmadığını araştırırken AİHM, sözkonusu muamelenin amacının ilgiliyi   aşağılamak veya küçük düşürmek olup olmadığını, şayet öyleyse doğurduğu sonuçlar   itibarıyla bu eylemin AİHS’nin 3. maddesine aykırı bir biçimde ilgilinin kişiliğine zarar verip   vermediğini inceler (bkz., sözgelimi, Kalaşnikof – Rusya, no: 47095/99, prg. 95, Raninen –   Finlandiya, 16 Aralık 1997 tarihli karar, prg. 55). Bununla birlikte böylesi bir amacın   olmaması AİHS’nin 3. maddesinin kesin olarak ihlal edilmediği manasına gelmez (bkz.,   diğerleri arasında, Peers – Yunanistan, no: 28524/95, prg. 74).   Bir ceza ve bununla bağlantılı bir muamelenin ‘insanlık dışı’ ya da ‘onur kırıcı’ olması için   bunların meydana getirdiği ıstırap ve aşağılanma duygusunun meşru bir ceza ya da   muamelenin yol açtığı kaçınılmaz ıstırap ve aşağılanma duygusundan daha ileri boyutta   olması lazım gelir (bkz., sözgelimi, V. – Birleşik Krallık, no: 24888/94, prg. 71 ; İndelicato –   İtalya, no: 31143/96, 18 Ekim 2001, prg. 32 ; İlaşcu ve diğerleri – Moldova ve Rusya, no:   48787/99, prg. 428 ; Lorsé ve diğerleri – Hollanda, no: 52750/99, prg. 62, 4 Şubat 2003).   b. Bu ilkelerin mevcut dava koşullarındaki uygulaması   AİHM, bir tutukluluk sırasında meydana gelen bir saldırı hakkında, daha genel bir ifadeyle   yetkili mercilerin ve devlet görevlilerinin denetimleri altında bulunan özgürlüğünden yoksun   bırakılmış kimselerin bedensel ve ruhsal bütünlüklerine yönelik olarak meydana gelmiş her   türlü saldırı hakkında devletin makul bir izahat vermekle yükümlü olduğu yönündeki   AİHS’nin 3. maddesinden doğan gerekliliği anımsatır (bkz., mutatis mutandis, Akkum, prg.   210-211, ve bu kararda yer alan atıflar ; Canan, no: 39436/98, prg. 72, 26 Haziran 2007 ;   Tanış ve diğerleri – Türkiye, no: 65899/01, prg. 207 ; Timurtaş, prg. 82 ; Dikme – Türkiye, no:   20869/92, prg. 78).   Mevcut davada AİHM bu gerekliliğe uyulmadığını gözlemlemektedir. Evvela başvuranın   askerlik hizmetine ilişkin şahsi dosyası yetkili mahkemeler tarafından imha edilmiştir. Bu   nedenle başvuranın askerlik hizmetini yerine getirmek zorunda kaldığı dönemde meydana   gelen olaylarla ilgili olarak AİHM’nin elinde başvuranın beyanlarının dışında pek az bilgi   bulunmaktadır. Dolayısıyla ne başvuranın askerlik yapmaya elverişli olduğu yönünde   Diyarbakır’da düzenlenen tıbbi rapor ne acemilik eğitimi almak için Erzincan’da geçirdiği   süreye ilişkin resmi bir bilgi mevcuttur. Van Hastanesi’nde yattığı dönemden askerlik   hizmetinden muaf tutulduğu döneme kadar geçen süre zarfında ilgiliye uygulanan tıbbi   tedaviye ilişkin olarak da herhangi bir veri bulunmamaktadır. AİHM, Kürtçe’den başka bir dil   konuşamayan başvuranın sağlığıyla ilgili şikayetlerini doktorlara ve üstlerine nasıl anlattığı   konusunda da bir bilgiye sahip değildir.   Yetmiş bir yaşında olan başvuranın bir aylık acemilik eğitimi de dahil olmak üzere   Mart - 26 Nisan 2000 tarihleri arasında askerlik hizmetinin bir bölümünü yerine getirdiği   hususu kanıtlanmış olup bu konuda bir ihtilaf bulunmamaktadır.   AİHM ayrıca başvuranın silah altına alındığı dönemde belli bir rahatsızlığının olmadığını ve   yirmi yaşındaki gençlere göre belirlenmiş zorunlu askeri eğitime katılması nedeniyle bir ayın   sonunda hastaneye kaldırılmak mecburiyetinde kaldığını tespit etmektedir. AİHM, başvuranın   özel durumu için askerlik hizmetine özgü güçlükleri hafifletmek yahut mecburi hizmeti bir   şekilde başvuranın durumuna uyarlamak için alınmış herhangi bir tedbirden söz etmediğini   kaydetmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın bu derecede ileri bir yaşta askerlik hizmetini   yerine getirmesini zorunlu kılacak nitelikte herhangi bir kamu yararının olup olmadığı   meselesine de bir açıklık getirmemektedir. Hükümet, 1986 yılına kadar nüfus kütüğüne   kaydolmamasından başvuranın sorumlu olduğuna dikkat çekmekle iktifa etmektedir.   AİHM yukarıda sözü edilen koşullar altında askere alınmasının ve silah altında tutulmasının   ve yetmiş yaşında olduğu halde kendisinden çok daha küçük yaştaki acemi erler için   öngörülmüş fiziki eğitimlere katılmak zorunda kalmasının başvuran açısından son derece   ıstırap verici bir deneyim teşkil ettiğini ve saygınlığını zedelediğini değerlendirmektedir. Bu   hususlar askerlik hizmetini yerine getirmekten kaynaklanabilecek zorluktan daha ileri boyutta   bir ıstıraba yol açmış olup esas itibarıyla AİHS’nin 3. maddesi bakımından onur kırıcı bir   muamele teşkil etmektedir.   AİHS’nin 13. maddesinde öngörülen etkili başvuru hakkına ilişkin olarak AİHM başvurunun   kabuledilebilirliğine ilişkin tespitlerini yinelemektedir.   Bu itibarla AİHS’nin 3. maddesi AİHS’nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 4., 5. VE 8. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   HAKKINDA   AİHS’nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3. madde yönünden yaptığı ihlal tespitini göz   önünde bulunduran AİHM mevcut başvuruyla gündeme getirilen asıl hukuki meseleyi   incelediği kanaatindedir (‘İhtilafın konusu’ başlığına bakınız).   Dava olaylarının ve tarafların argümanlarının tamamını göz önünde bulunduran AİHM,   AİHS’nin 4., 5. ve 8. maddeleri yönünden yapılan diğer şikayetler hakkında ayrıca bir hükme   varmaya gerek olmadığı kanaatindedir (bkz., diğerleri arasında, Kamil Uzun – Türkiye,   adıgeçen, prg. 64 ; Mehmet ve Suna Yiğit – Türkiye, no: 52658/99, prg. 43,   Temmuz 2007 ; K.Ö. – Türkiye, no: 71795/01, prg. 50, 11 Aralık 2007 ; Eser Ceylan –   Türkiye, no: 14166/02, prg. 33, 13 Aralık 2007).   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran manevi tazminat olarak 25.000 Euro talep etmektedir.   Hükmet bu meblağın aşırı olduğu kanaatindedir.   Hakkaniyete uygun olarak bir karara varan AİHM manevi tazminat olarak başvurana 5.000   Euro ödenmesine hükmeder.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran ayrıca AİHM önünde yapılan yargılama için yaptığı masraf ve harcamaların iadesi   için 3.096 Euro talep etmektedir. Bu maksatla başvuran AİHM önünde sunduğu belgelerin her   biri için bir makbuz ve tercüme masrafları için 100 YTL ödeme yaptığını gösteren bir fatura   sunmaktadır. Başvuran avukatlık ücretleri, posta ve fotokopi masrafları için bir tarifeyi esas   almış ancak bunlarla ilgili herhangi bir belge sunmamıştır.   Hükümet bu taleplerin aşırı ve mesnetsiz olduğu kanaatindedir.   AİHM içtihadına göre bir başvuran, yargılama masraf ve giderlerinin iadesini ancak bu   masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve de makul oranda olduğunu ortaya koyduğu   müddetçe temin edebilir. Mevcut davada elindeki bilgileri ve yukarıda zikredilen kıstasları   göz önünde bulunduran AİHM, başvurana 1.000 Euro turaında bir ödeme yapılmasının makul   olacağı kanaatindedir.   C. Gecikme faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç   puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE   1. AİHS’nin 3. ve 13. maddeleri yönünden yapılan şikayetlere ilişkin olarak başvurunun   kabuledilebilir olduğuna ;   2. Şikayetlerin geriye kalanının incelenmesine gerek olmadığına ;   3. AİHS’nin 3. maddesinin 13. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiğine ;   4. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından   başvurana :   i. manevi tazminat olarak 5.000 Euro (beş bin Euro) ;   ii.yargılama masraf ve giderleri için ise 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;   ii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   Karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   fıkralarına uygun olarak 4 Mart 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło